|
Bugünlerde
herkesin kafasında bu soru dolaşıyor. Nasıl olur da medeniyetin beşiği
olduğunu iddia eden bir kıtanın pek çok ülkesi, en geri kalmış ülkelerde
görülen bir ayaklanmaya sahne olabilir? Ve nasıl olur da bu ayaklanmanın
emareleri pek çok Avrupa ülkesine hızla yayılabilir?
Bu sorulara çok farklı cevaplar verilebilir. Ancak benim bu konuda bir şeyler
söyleme hakkımı doğuran ve Türkiye’de best seller olan “Üçüncü Dünya Savaşı”
romanımda, bu olayların sadece basit sosyal teorilerle açıklanamayacağı
mesajını veriyorum.
“Üçüncü Dünya Savaşı” romanımı kısaca özetlemek gerekirse, Avrupa’da
doğululara (Afrikalılar, Müslümanlar, Türkler ve en son aşamasında ise
Ortodoks hristiyanlar) karşı girişilen ayırımcı ve şiddet içeren aşırı
milliyetçi ve faşist eğilimli baskılar, bir süre sonra bu grupların da tepki
vermesi ile bütün Avrupa’yı ateş çemberine aldığı bir ortamda başlıyor kitap.
Hızla yayılan şiddet, iki tarafın da silaha başvurmasına neden oluyor. Bu
duruma neden olan süreci başlatanlar arasında, popülist politikalar güden ve
aşırır sağın söylemlerine yakın duran hükümet yetkililerinin (Bugünlerden
örnek vermem gerekirse Sarkozy ve Merkel gibi diyebilirim) olduğunu da eklemek
gerek. Romanın bu noktasındaki kurgu, Avrupa’nın son yüzyıllarda büyük dünya
savaşlarını çıkaran irade merkezi olduğu tezime dayanıyor. Aslında bu tezden
çok tarihsel bir veri. Sonrasında, Avrupa Birliği dağılma sürecine giriyor,
askeri ve politik yapı aşırı sağ ve demokratlar arasında kalarak parçalanıyor,
ortaya çıkan dev boşluk nedeniyle dünya dengeleri alt üst oluyor. Asya
yakasında Çin Amerikan çevrelemesini kırıyor ve Amerikan güçleri ile
çatışıyor. Avrupa’daki vatandaşları yok olma tehlikesindeki Rusya (Özellikle
Batlık ülkelerinde provakasyonlar sebebiyle ve genelde Avrupa’nın aşırı
sağının nihayetinde Rus çıkarlarına balta vuracağını düşünerek) ve Türkiye
(Vatandaşları düpedüz saldırıya ve kıyıma uğradığı için) askeri bir operasyon
gerçekleştiriyorlar. Rus kuvvetlerinin öncülüğünde Türk tugayları, şiddet
olaylarını meydana getiren ordu birimleri ve sivil kuvvetlerle çarpışıyor, bir
Türk komando timi aşırı sağcıların liderlerini ortadan kaldırmak için
operasyon düzenliyor.
Yukarıda
özetlediğim kurgunun tarihi ise 2010 yılı. Bugün Fransa'yı yakan olaylar bu
gece sona erse bile, artık ok yaydan çıktı. Eski kıtadaki, Doğu ve Batı
kültürleri arasındaki güvensizlik, bu olaylarla en üst seviyeye çıktı ve eğer
Avrupa bu olaylarda 15-18 yaş arası mağribi çocukları suçlayarak işin içinden
sıyrılma eğilimine girerse gerçek resmi gözden kaçırır. Bunun sonuçları da çok
ağır olacaktır. Eğer bugünün dünyasında bölgesel politik sorunları, küresel
yansımalarını ele almadan değerlendirirseniz, sonuçları yıkım ve acı olan bir
miyopi batağına saplanırsınız. Fransa İsyanı, Avrupa’daki aşırı sağcıları çok
kızdırmış olmalı. Öfke, öfkeyi doğurur. Herkes yaşananların sosyal sebeplerini
arayadursun, aşırı sağ kanatta artmakta olan tansiyon kimsenin dikkatini
çekmiyor. Oysa birileri mutlaka şimdi karşı tarafta yükselen tansiyonu ve öfke
birikimini kullanmak için planlar yapıyor olmalı. Eğer bugün yaşanan
ayaklanma, aşırı sağcıların katılımı ile karşılıklı bir öç almaya dönüşürse,
Avrupa medeniyeti aylarla ifade edilebilecek bir zaman diliminde ortadan
kalkabilir. Olayların en ön safında bulunacak öfkeli gençlerin araçları değil
de, anlık bir heyecana kapılarak evleri yakmaya başladığını düşünün. Bu
düşünce tüylerimi ürpertiyor. Sanırım Avrupa, göründüğü kadar sağlam temeller
üzerinde durmuyor. Ancak bu yaşananlar karşı-tepki yerine mantıklı bir anlayış
ortamı doğurursa her şeyi tersine çevirebiliriz.
Bu söylediklerimi Avrupa birliği’ne girme olasılığı olan (Gerçi bence
Türkiye’nin şansı pek yok ama) bir ülkenin genç yazarından gelen uyarı olarak
kabul edin. Bu uyarıyı mutlaka dikkate alın. Kesinlikle temelsiz bir uyarı
olmadığını, romanımdaki sahnelerin birebir gerçekleşmesi ile görüyoruz.
Romanımdaki senaryonun yansıttığı eğilimlerin su yüzüne çıkması, Türkiye’de de
bir hayli ilgi çekti. Ulusal gazete manşetlerine taşındı. İnsanlar beni
tanıdığı için çok da şaşırmadılar ama benim sürekli olarak küresel bir derin
devlet organizasyonundan aldığım bilgilerle bu olacakları önceden gördüğüme
dair inanacı olanların bu inancı ne yazık ki pekişti. Oysa yaptığım şey basit.
Kendi geliştirdiğim bir mantık sistemini bugüne uyarlıyorum ve gelecek belirli
bir menzile kadar gözlerimin önüne seriliyor. Bu mantık sisteminin adı
“SistemA” Kısa süre önce piyasaya çıkan yeni kitabım. Ancak beni popülist
roman yazmakla eleştiren yarı-aydınların hiç birisi sesini çıkaramadı. Çünkü
romanlarımın altında yatan mantık sistemini anlayamadılar.
Ancak
burada önemli olan benim anlaşılmam değil. İşaret ettiğim sorunların üzerine
gidilmesi. Avrupa kültürü ile yakın ilişki içinde yetişmiş, batılı yaşam
biçiminin yanı sıra Kantçı bir rasyonalizmden beslenerek (Kant da zamanında
mağribi filozoflardan beslenmişti, hatırlatırım) düşünce sistemini oluşturmuş,
alternatif rock müziği yapan, İngiliz grupları dinleyip, Koş Lola Koş’u en
sevdiği filmler kategorisine koyan, uluslar arasında güzel kızlar sıralaması
yaparken İskandinav ülkelerini baş sıraya yerleştiren genç bir yazar olarak,
sanırım Avrupa hakkında söz söylemeye yeterince hakkım var.
Şunu kabul etmek gerekir, Avrupa ulus-devlet yapısı her zaman için ırkçı bir
altypaı üzerinde kuruldu. Avrupa kültürü, öteki kavramını oluştururken sosyal-darvinist
bir ön yargı metodunu kullandı. Öteki olarak seçtiğini her zaman için daha alt
bir seviyeye koydu. Ve bu çekim yerine taraflar arasında mesafe ve
anlayışsızlık yarattı. Oysa şunu biliyorum, Avrupa düşünce açısından o kadar
zengin bir mirasa sahip ki, kendisini sorgulayıp bu sorunun çözümlerini net
biçimde ortaya koyabilir. Bunu yapmak için gerekli olan tek şey, bu olayları
kendi çıkarına kullanmak isteyen kötüler gibi iyilerin de cesur olmasıdır.
Evet, Avrupa, beni dinleyin! Kendinize gelin ve şiddet yerine anlayışı ve
çözümü yaşatın.
(Yazarımızın bu makalesi,
Almanya'nın en prestijli entelektüel dergisi
Çiçero'nun Aralık sayısında yayınlandı.)
|