|
Bu
aralar dünyanın dört bir yanında deprem sel ve tsunamilerle yüz
binlerce kişi bir kerede gidiyor. Doğa “siz birer birer üreyin, ben biner
biner öldüreyim başka çaresi kalmadı” durumunda. Binicisinden hoşnut olmayan
at misali silkinip sırtındaki rahatsız edici ağırlıktan kurtulmaya çalışıyor
sanki. Bakalım kim kazanacak, merak ve endişeyle bekliyoruz.
Depremle ilgili en iyi cümle bence şu: Depremi duydun mu? Hepimiz bu cümleyi
kullanırız umarım.
17
Ağustos’u bilen bir Türk deprembilimci (Amerika’da yaşıyor) Büyük İstanbul
depremi için ta o tarihte 29 Kasım 2005 tarihini vermişti…
********
İstanbul’un
iklimi mi değişti? Her gün yağmur yağıyor. Londra’dan beter oldu.
Eskiden yağmur yağsın diye balon patlatılır, duaya çıkılırdı. İnsaf yani, bu
kadar da yağmur mu olur? Yağmur bir şey değil ben o çamura sinir oluyorum.
Zaten bütün yollar kazılı, her yer inşaat, her yer çamur, yağmurda her şey
daha beter oluyor. Trafik kazılardan, trafiğe çıkmış araçlardan zaten
çığırından çıkmış durumda, bir de üstüne yağmur… Bir saatte gidilecek yere 2–3
saatte zor gidiyorsun. Hayatımız trafikte geçiyor. Adamlar bütün yaz oturup
herkes şehre dönüp işe ve okula başlayınca kazı işine girişti. Hem de bir
bölgede değil, aynı anda her yerde birden. Yol vermeyenler, geçemeyeceği
kavşağa girenler, her yere park edenler, tek kişi bulunan arabalar, habire
gereksiz şerit değiştirenler, kasko raporu için yolun ortasından arabasını
çekemeyenler… Bu trafik bu yollar, ne zaman, nasıl çözülecek?
********
Anneannemin bitmez tükenmez anıları artık giderek çok tekrara dönüştü. Aynı
anıları günde iki kez bazen 3–4 kez anlatıyor. Bir iki kere dinledikten sonra
tabii artık kaçmanın yollarını aramaya başlıyorsun. “Asıl güzelliği nerde”
diye bir cümle geldi mi artık herkes sığınaklara… Bu aralar en çok anlatılan
anı, anneannem Bağdat’taki Amerikan Kız Koleji’nde okurken, bir arkadaşıyla
korodan çıkartılmaları. Bunların sesleri o kadar kötüymüş ki koro şefi “siz
düzeni bozuyorsunuz, şarkı söylemeyin artık” demiş. İkisi de tam kurtulduk
zannedip gideceklerken, “durun, nereye, burada kalacak ama sadece ağzınızı
oynatacaksınız” demişler.
Bu
anının gelişi “şarkı söylemek” “siz ne şanslısınız sesiniz güzel” “bizim
koroda ne olmuştu” girişleriyle başlar ve “biliyorum, korodan attılar” deyip
kurtulunur… Ancak geçen gün acayip gafil avlandım. Yemek hazırlıyorum birden
bir soru geldi, “Acaba Şermin’in sesi düzelmiş midir?” ben de birden boş
bulunup, “Şermin kim? Sesine ne oldu?” diyecek oldum… Gerisini tahmin
edersiniz… Bu arada Şermin dediği arkadaşı da Nazlı Eray’ın annesi Şermin.
Gelecek aylarda burada anneannemin anılarını yazmayı düşünüyorum. Bizi baydı
ama size ilginç gelecektir. Zamanın bütün şairleri ve politikacılarıyla ilgili
tüm magazin haberleri var. Hangi şair şiir okurken ağzının kenarında tükürük
birikirmiş, hangi politikacı cimriymiş, kim frengi olmuş (babası Zührevi
Hastalıklar Uzmanı’ydı), ismini kim koymuş, hangi şair adına şiir yazmış vs…
Sizin için kendimi feda edip hepsini tekrar dinleyeceğime inanamıyorum, neyse,
dayanmaya çalışırım.
********
Belgesel
izlemek benim için çok zor, özellikle bir hayvan ailesini uzun süre
inceledikleri türde olanlar. Örneğin bir aslan veya maymun ailesinin
yakınlarında üs kurup onların hayatlarını aylarca izleyip hayvanlara isim bile
takarak anlattıkları belgeseller felaket. Kimi tutacağımı bilemiyorum, tavşanı
yemezse ölecek olan vaşağı mı, o sevimli tavşanı mı? Hele yorumlar? Ağlatmak
için yapıyorlar sanki! “Bu birlikte yedikleri son yemek olabilir, birbirlerini
son görüşü, bu gidişle bahara dayanamayacak, onu yürümek bile yoruyor” vs.
Yelissa’nın lafları ve gafları:
Belgesel izlerken “Anne, ne şirinler, zebranın arkasına tutunmuş kaplanı
gördün mü?” dedi ve hemen kanal değiştirildi…
Geçenlerde “anne bu kobra timsahı” dedi çocuk. Başka bir defa da köpekbalığı
gördü, “bu yunus mu, kaplumbağa mı?” dedi. Hani karıştırılır da, bu kadar mı?
Bebekken de yunusla yosunu karıştırırdı. “Anne bu deniz çok yunuslu” gibi.
Yine
konu neydi anımsamıyorum, herhalde televizyonda bir şeydi, “kalbine basınç”
yerine “beynine kasınç uygulamak” dedi.
Bundan
yıllar önce, bir çocuk Türkçe dersinde, okuma parçasını okurken, “sakalar,
isketeler” diyeceğine “sakallı iskeletler” demişti… Ne gülünmüştü,
aklıma geldikçe gülerdim.
Yelissa bir jimnastik hareketi gösteriyordu, biriyle ilgili bir şey anlatacak
“Sen bile daha iyi yaparsın” dedi. Ardından da açıkladı: “Bile dedim
yaşlılıktan, yoksa sen çok esneksin de…”
“Anne
asalak salak olmayan demek değil mi? Ama sen öyle demiştin. Simetrik,
asimetrik gibi.”
Geçen
gün yolda yürüyoruz, birdenbire “Ben bir dahaki hayatıma köpek olarak gelmek
istiyorum” dedi. Ben de köpek olmanın zorluklarından bahsedecek oldum hemen
çözüm buldu, “Senin gibi birinin köpeği olarak gelirim, bana iyi bakarsın,
seversin.” Biraz daha yürüdük ve bir sokak köpeği çıktı karşımıza, büyük bir
iştahla poposunu yalamaktaydı! Ben bir şey söylemeden ona baktım ve o da hemen
lafı yapıştırdı: “Ne var yani, o zaman bundan hoşlanıyor olacağım.”
Hayvan
yavrularına dikkat ediyorum da, herhalde doğanın dengesi gereği, cinsiyetlerde
her zaman erkekler daha çok dişi yavrulara göre. Bir dişi doğmuşsa dört erkek
yavru oluyor. Benim kedilerimde de, köpeklerimde de hep öyle oldu.
********
Ne
aptal sorularımız var, örneğin ev telefonuna cevap verene “A sen evde misin?”
ya da “Geldin mi?” gibi. Ama en komiklerinden birisi, köpek için “Bir şey
yapar mı?” diye sormak. Ne demek bir şey yapar mı? Yapar tabii, yer, içer,
yürür, zıplar… Bitkisel hayatta mı ki bir şey yapamasın? Bizim Cookie
konusunda değişik bir yanıtımız vardı bir zamanlar. Bir şey yapar mı diyene
(“ısırır mı” anlamında sorduklarını kabul ederek) “evet, yapar, işer”
diyorduk, çünkü köpek her nedense oturan kimi görse koşarak yanına gidip
üstüne işiyordu. Çok zor günlerdi…
********
Yelissa’ya geçen gün bir konuda neden daha iyisinin yapmadığını sormuştum ama
kesinlikle konuyu hatırlamıyorum, belki azar işitmişti öğretmeninden neyse…
Durdu, düşündü ve şöyle dedi: “Valla anne, ne diyeceğimi bilemiyorum, köşeye
sıkıştım, elimden geleni yaptım desem bir türlü, ciddiye almadım desem bir
türlü.”
********
Yelissa’yla dişlerden, diş perileri ve hediyelerden söz ediyorduk. Ağzımdan
bir şey kaçırdım, hemen işkillendi. (onun bu bebeksi saflıklarına şaşırdığım
ve bayıldığım için sürdürebildikçe sürdürüyorum, hayal gücünü de olumlu
etkiliyor bence… Noel baba, diş perileri vs.) Hemen atladı:
“Dişlerim sende mi yani? Nasıl olur? Diş perisine ne verdin o zaman? O
hediyeler nerden geldi? Neyse, dur, şu son dört dişim de düşsün sonra sorarım
bu konuyu.”
Bana
ödevi olan bir solfej parçasını okuyacaktı, hiç istemiyordu çünkü doğru dürüst
çalışmamış, kızarım diye korkuyor, yataktan kalkıp dolabın önüne gitti, orada
dikildi, oradan okuyacakmış. “Niye” diye sordum,
“Dur,
odanın bilgi köşesine geçtim, daha iyi okurum” dedi.
Okul
çıkışı neşeyle yanıma geldi, “bugün sınıf başkanı seçildi” dedi. “Eee ne oldu?
Kim kazandı” diye soruyorum. Sonra meraktan, “sen kaç oy aldın” diye sordum,
“anne sen manyak mısın, hiç aday olur muyum, kim ister başkan olmayı, bana ne
başkanlıktan, bir sürü angarya” dedi. Onun da desteklediği aday 31 oyla başkan
olmuş. Sınıflarına bir de yeni çocuk gelmiş. Adını sordum, önce birkaç gün
“bilmiyorum” dedi. Sonra düşündü taşındı, “Akılcan” dedi, “yuh yani, her ismin
sonuna bir Can ekleniyor, Abdülrezzakcan, Mükremincan gibi ama Akılcan diye de
isim olmaz ki” dedim, “Alıncan” dedi, “o da olmaz” dedim, “Alıkcan” dedi, o
hiç olmayınca sonunda “Anılcan” da karar kıldık ama galiba o da değilmiş adı,
bir daha sorayım, belki artık öğrenmiştir..
Hayatımız yollarda geçtiği için yeni bir oyun bulduk. Araba sayma! Ben
küçükken kırmızı Volkswagen sayardık, kaplumbağalardan. 100 tane olunca
dileğimizin gerçekleşeceğini düşünürdük. Bir de yazları 7 gece üst üste gökte
7 yıldız sayardık, rüyamızda evleneceğimiz kişiyi göreceğimize inanırdık.
Yelissa’ya bunu anlattım ve araba saymaya karar verdik, seçtiğimiz renk ve
modelde 100 araba sayınca dileğimiz gerçekleşecek. Ben aklımca en çok bulunan
araba marka ve modelini seçtim, gümüş metalik Renault Mégane, bir yandan da
çocuğa haksızlık mı ettim, en kolayını aldım, ona yardım edip çok bulunan bir
model bulayım diye düşünürken yine de sordum, o ne seçti diye… Cevap: “Sarı
Tofaş” Eve gelene kadar 200ü geçmişti bile…
********
Kadınlarda çocuk taklidi bana inanılmaz itici geliyor. O bebek gibi
konuşmalar filan, kabus gibi… Acaba erkeklerin hoşuna gidiyor mu? Sen fıstık
gibi bir kızla çıkmışsın, gitmişsin bir yere, hatunda dekolte, miniler vs.
Yanında bir ses, mıy mıy… “ben geliyorum, bana donduyma aysana, ınga” vs. Aman
iyi ki erkek değilim… Hiç çekilmez. Banyo mu neydi bir film var ya yeni, orada
da örneğin Janset bir sahnede dudaklarını büzüp bebeksi bir tavırla “ama büyük
memeler de sarkar” diyordu, hemen kanal değiştirdim.
********
Bu yaz
bir saptama yaptım, şişman erkek çocuklarının tek fiziksel aktivitesi yazın
havuza atlayıp durup su sıçratmak. Çömlekleme, göbekleme… Ne kadar sıçrarsa o
kadar iyi. Ama şişman erkek çocuklarını başka hiçbir bedensel faaliyette
göremezsiniz yılın başka hiçbir zamanında. Şişman kızlar öyle değil, onlar
genellikle bale yapar, pembe mayolar, patiklerle Kuğu Gölü’ne çıkarlar.
Bir baba bir keresinde “bunların hepsi göl rolünde herhalde, kuğu nerede?”
demişti. Anne babalar nasıl bu kadar yedirebiliyor çocuklarını? Eve poşet
poşet çipsler, gofretler, çikolatalar… İleride ne olacak bu çocuklar? Yetişkin
bir insanın kilo vermesi, iradesine hakim olması zor ama küçük çocuklarda çok
kolay, baktın semirmeye başladı, her çips istediğinde ver eline salatalığı,
domatesi, ne bileyim suyu, sütü, meyveyi… Zorla alışverişe gidecek değil ya,
sen sokmazsan eve… Sen vermezsen, yedirmezsen nereden bilecek, alacak? Yazık
valla, sonra bir sürü kompleksli, bulimik, anoreksik genç oluyor etrafta.
Güzel
bir laf: Büyükleri anlamaya başladığın zaman artık küçükleri
anlayamayacaksın demektir.
Yelissa Bulgaristan’da kamptayken ben de sahilde bisiklete biniyordum. Bir ara
yoruldum, hava da güzel, dinlenmek için durdum, bir banka oturdum ve kitabımı
açtım. Az sonra yanıma iki tinerci çocuk geldi, ısrarla para istiyor, “yok”
diyorum anlamıyorlar, tırsmadım desem yalan olur. Hayır, tabii ki aikido
biliyorum, hepsini paralarım da yerimden kalkmam gerekebilir, kıyafetlerim
buruşur… Neyse… Üstüme geldikçe geldiler, “para ver abla” “bisikletteki bu
düğme de ne abla”, “bu ne sayıyor abla”, “bak bu taraf döndürürsem kırılır mı
abla…” Baktılar para alamayacaklar biri dedi ki “bari bi sigara ver de içeyim”
İşte o anda Türk insanını en yıldıran şeyi buldum. Nasihat! O yarım saat
boyunca başıma bela olan veletler, kovsam da gitmeyenler, laftan anlamayanlar
“çocuğum sigara çok zararlı, yazık değil mi, neden içiyorsun, ciğerlerine
yazık” dememe kalmadı anında ortadan toz oldular. Kimse öğüt dinlemeye
gelemiyor…
Bu
arada sigara içmemek dedim de, geçenlerde düşündüm, sigara içmiyorum, içki
içmiyorum, çay ve kahveyi zaten hayatımda hiç içmedim, hatta kahveyi tatmadım
bile (İzmir’deki kahve falı için sağ olsun kahvemi Hasan içmişti, herhalde
çıkan fal da onundu, çünkü hiçbiri tutmadı ya, şimdi aklıma geldi de… Ben hani
geçen sene zengin olacaktım, kitabım çok satacaktı, kendi evime taşınacaktım?)
Nerede kalmıştım, gece hayatım yok, evden okula, okuldan jimnastiğe, bir
tek zararlı alışkanlığım kola içmekti, (eskiden günde en az
2.5
litre
kola içerdim) onu da bıraktım artık hiç kola içmiyorum. Benim sonum ne olacak?
Söyleyin bana yakında başımı da örtmeye, uzun uzun pardösüler giymeye başlar
mıyım? Haydi onlar neyse de altına kesinlikle dantel çorap ve kırmızı rugan
ayakkabı giyemem, o kadar da değil… Üsküdar otobüsüne bir biniyorlar, baş
kapalı, göbek açık, yanlarındaki erkeklerle alt alta üst üste… Neyse, nereden
nereye… Hiç kötü alışkanlığım kalmadı, yakında bu dünyadan gidersem şaşırmayın
J
Kola içmek
deyince… Benim bünyem biraz manyak herhalde… Ben hostesken, acayip dengesiz
beslenirdim. Bütün gün bir şey yemez, gecenin ikisinde oturup bir paket
makarna haşlar, üzerine
300
gram
kaşar peyniri rendeler, yarım şişe keçabı boca eder, çiğnemeden yutar ve gider
uyurdum. 45 kiloydum. Hiç su içmezdim, Hiç derken tam olarak hiç, 3–4 yıl
boyunca bir bardak su içtiğimi hatırlamam, sadece kola içerdim, günde bazen
3
litre. Sürekli ayakta, basınçlı ortamda, hiç spor yok, beslenme sıfır, uyku
düzeni hiç yok, iklim değişiklikleri, saatler alt üst… Herkesten 10 yaş genç
görünürdüm, ne selülit ne yağ, ne fazla kilo… Saçlarımda boya, röfle ve perma
vardı, nerde havuz ve deniz bulsam girerdim ve saçlarım hiç o kadar gür,
sağlıklı ve uzun olmamıştı. Sürekli makyaj yapmak zorundaydım ama hiç bakım
uygulamazdım, hiç sorunum, kırışıklık vs. yoktu. Hala da cildime hiç bakmam,
ne krem ne bir şey, kremleri sürünce cildim pisleniyormuş gibi geliyor.
Geçenlerde Yelissa’yla temizlik, kozmetik malzemeleri satan bir mağazaya
gittik, Yelissa bana şampuan seçiyordu. Konuşmalarımızı duyan bir satıcı
yanımıza geldi “sen ne çok şey biliyorsun böyle, annene akıllar veriyorsun,
ona cilt bakımı için de bir şeyler seç bari, annen hangi kremleri kullanır?”
diye sordu, Yelissa önce bir boş boş baktı “krem kullanmaz o” dedi, kadın
inanmadı, bana sordu, “cilt bakımınızda hangi kremleri kullanıyorsunuz?” diye
“Hiç” dedim. “Neyle temizliyorsunuz” dedi, “sabunla” dedim. “Kurutur” dedi
“yooo” dedim “hatta yağlı gibi hissedince kolonyalı pamukla siliyorum” deyince
kadın düşüp bayılacaktı. Öncesinde yaşımı da sormuştu tabii. Neyse, demek
istediğim, öyle kremlerle, kendine bakmakla, ot kaynatmakla olmuyor her şey…
Bazen oluruna bırakınca daha bile iyi!
********
Yine
yaratıcı bir fikirle karşınızdayım… Ünlü ve sevilen parçaların
CD’lerini yapsalar, müzik, aranjman ve vokal tamamen aynı olacak ama ana ses
olmayacak. Onun yerine evde ana sesi sen söyleyeceksin… Ne çok satar biliyor
musunuz? Bu fikirleri buraya yazıyorum da, birileri bunları gerçekleştirirse
komisyon isterim ona göre… Hepsini notere onaylattırıyorum, telif hakkım var
yoksa hatırım kalır… (Yeldacım o senin dediğine karaoke sistemi deniyor ve
yurtdışında deli gibi satıyor, biraz geç kaldın - editörün)
********
Türk
erkekleri beklerken def-i hacet getirir gibi çömeliyor. Tren veya otobüs
beklerken bu oturuşları nasıl çirkin görünüyor…
********
Kesinlikle karar verdim, kuyruklardaki sarışın ve yaşlı teyzeler sorun
yaratır. Ne zaman girdiğim bir kuyrukta önümde bir yerlerde sarışın ve yaşlı
bir kadın varsa ve sıra ona gelmişse o kuyruk uzar da uzar… Onun soruları,
itirazları hiç bitmez çünkü. Dikkat edin, göreceksiniz.
********
Bir
arkadaşın çocuğuna öğretmeni ceza olarak 7 dosya kâğıdı dolusu “ben çok
yaramazım” yazma cezası vermiş. Hem de her satıra 2 tane. Ne afirmasyon
ama!
********
Artistik patinajda
artık dörtlü sıçramalar yapılıyor. Dörtlü Toe-Loop ve Salchow gördüm, dünya
şampiyonasında. Eskiden genellikle ikili atlarlardı, üçlü yapan kazanırdı. Bu
gelişmeyi neye borçluyuz? Patenler mi daha kaliteli? Buz mu? Sporcular mı?
Madem şimdi dörtlü yapan var, yapılabiliyor, o zaman niye yoktu? Üçlü yeter
diye düşündüklerinden mi? Ve asıl önemlisi… Nereye kadar?
Artistik patinajda hiç sakallı veya bıyıklı yarışmacı gördünüz mü? Neden yok?
Hızlarını kestiğinden değil herhalde, yüzücüler gibi. Oraklarına buralarına
fırfır, farbala koymayı biliyorlar… Dün gece Pluschenko hafif kirli sakallı
gibiydi de oradan geldi aklıma. O ana kadar sanki bütün patenciler köseymiş
gibi düşünmüşüm demek. Traş olmaları gerekmiyormuş gibi.
********
Apartmanların önünde durup pis pis kokan ve öyle görünen çöp konteynerlerini
neden boyamazlar, gri, pislik içinde, üzerlerinde böcek ilaçlama servislerinin
ilanları… Apartman boyanırken bir-iki fırça da onlara atsalar, sokaklarda hiç
değilse çöpler biraz renklense…
********
Göztepe köprüsü altındaki Akbil dolum gişesi saat 10:00-15:00 arası kapalı.
Çok mantıklı bir karar. O saatlerde sokakta ne yapacağız değil mi?
********
Otobüsler artık dolmuşlardan daha pahalı,
gerçekten öyle. Hangi mantıkla, bilemiyorum. Artık otobüse binmek için ya
enayi ya çok çaresiz olmak lazım. Şoförlerin kendi akbillerini bastırmaları ve
bilet satmaları da yasaklanınca işler iyice zorlaştı, içeriye dalıp bilet
bulamayanlar artık duraklarda otobüs bekletip bilet peşinde koşuyorlar, sen de
içeride bekliyorsun onların dönmesini. Geçenlerde 48 numaralı Kemerburgaz
otobüsünde felaket bir kavga çıktı hem de yanımda oturan kadın, önümde ayakta
duran adam ve bir başka adam arasında. Yelissa da kucağımda uyuyordu,
tepemizde yumruklar uçuşmaya başlayınca ödü patladı çocuğun. Uzaktaki adam,
yanımdaki kadına yaşlı ve hasta bir teyzeye yer vermesini söyledi, yanımda
oturan kadının önümde duran erkek arkadaşı da buna kızınca iki adam birbirine
girdi.
Aynı
gün şoför kavşakta kırmızı ışıkta geçti, ortada kaldık ve bir ara da otobüsü
durdurup indi, bir bayiye giderek loto doldurup oynadı.
********
Amerika’da, alkollü sürücülerin ölülerini ve kazada öldürdüklerini, alkolik ve
alkollü araç kullananlara gösteriyorlar. Ciddi ciddi, morga götürüp adamlara
kanlı, parça parça cesetleri gösteriyorlar…
********
Ben şu
YTL olayına bir türlü adapte olamıyorum. Yaşlanıp paralar konusunda
saçmalayanlara benzetiyorum kendimi, herhalde ben de onlar gibi olacağım
sonunda. Eskiden anneannem anlatırdı, “senin bu dolabını 2 liraya aldık” vs.
gibi, biz de gülerdik. Şimdi al sana, biz o haldeyiz. Evcilik gibi, çocuklara
sorarsın ya, “kaç para?” “3” “saat kaç?” “3” “kaç yaşındasın?” “3”
gibi, her şeye aynı cevabı verirler bir dönem. Ne kaldı şunun şurasında, iki
ay sonra milyonlar milyarlar tarihte kalacak ve ben yine hala hazır değilim.
********
Hıncal Uluç
yaptı yine yapacağını, Sabah Gazetesi’ndeki 26 Ağustos Cuma günkü köşesinde
yine kendi beğenisine uygun, güzide bir fıkra yayınlamış:
Kel
adamın pantolon cebi niye delikti?..
Çünkü
o da zaman zaman saçlarını karıştırmak istiyordu..
Ne
kadar düzeyli, değil mi? Artık imzası haline gelen iki nokta yan yana imini de
ihmal etmemiş. Bunu öğrenmeye ömrü vefa etmeyecek diye korkmaya başladım.
Yazık bir de o kadar kitap yazıyor adamcağız. Yani o gazete yazısı yazıyor,
etrafındaki eşi dostu ona sürpriz olsun diye bastırıp önüne koyuveriyorlar
kitapları ardı ardına…
********
Ben
zaten anlayamadım ki şu noktalama işaretlerinin ve “de” “da” “mi” “ki”
lerin insanlara neden bu kadar zor geldiğini… Mesela noktalı virgül kullanımı
neden bu kadar zor? İnsan okuya okuya, göre göre gözü alışıyor. Koca koca
adamlar hala yanlış yapıyorlar, hatta ayrı yazıldığını bilmeyenler var inanın.
Bu ilgisizlik mi, saygısızlık mı, dikkatsizlik mi, karşındakini önemsememek
mi? Noktalı virgül kullanmayın o zaman kardeşim, çok önemli bir işaret değil
ki, çok da yaygın kullanılan bir şey değil, virgül veya nokta yerine noktalı
virgül koyuyorlar. İki nokta yan yana diye bir şey olmadığını da öğrendin mi
tamamdır. Noktalar ya üst üste olacak ya da illa yan yana koyacaksan bir
zahmet üç tane koy. “De, mi ve ki”lere burada hiç girmeyeyim ama ilkokulu
nasıl bitirdiklerini, kompozisyon ve Türkçe derslerinden nasıl geçtiklerini
merak ediyorum. Kızımın okulunun müdürü bile bilmiyor, bütün yazılarında
bunlar yanlış ve hatta okul dergisinde düzgün yazılmış kelime ve cümlelerden
fazla hata var… Ben şimdi kızımı nasıl düzelteyim, bütün Türkçe öğretmenleri
ve müdürler hala öğrenememişken…
********
Yeni
bir moda çıktı, fazlaca da hızla yayıldı, “geçmiş olsun diliyoruz”
tarzı. Star ana haber bülteninde spiker söyledi, Objektif programını
hazırlayan Kadir Çelik de öyle dedi. Artık herkes her programda “günaydın
diliyoruz”, “afiyet olsun diliyorum”, “başınız sağ olsun diliyorum” demeye
başladı. Hayırdır inşallah!
Geceleri TGRT haberleri sunan kadın, gözlerini kısa kısa, dura düşüne okuyor.
Ya gözleri bozuk ya prompter sorunlu ya disleksik ya da okuma güçlüğü çekiyor.
İlkokul 1 seviyesinde, onun okumasını beklerken helak oluyorum.
********
CNBC-e
de yayınlanan Nip/Tuck diye bir dizi var, Estetik cerrah iki adamın
başından geçenleri anlatıyor. Bir bölümünde adamlar Güney Amerika veya
Rusya’dan ABD’ye kadınların göğüs protezlerinde eroin kaçırıyorlardı. Zavallı
parasız kadınların göğüslerine ameliyatla içi eroin dolu protezler koyup
ağrılar ve kan revan içinde Amerika’ya getirip orada çıkarttırıyorlardı.
Şebekenin başındaki adam onlara modellik ajansında iş bulduğunu, kalıp para
kazanacaklarını söylüyordu. Bir şekilde bizimkilerin bir açığını yakalamış,
şantaj yaparak bu ameliyatları polis duymadan gizlice yaptırıyordu. Sonra
kendisi de estetik ameliyat olmaya karar verdi. Polislerden kurtulmak için.
Bizimkiler de adamı ameliyat etti ve yüzünü tamamen değiştirdiler. Adam
iyileşince kendinden emin bir şekilde havaalanına gitti, nasıl olsa
tanınmayacağım diye. Az sonra polisler durdurup adamı tutukladılar. Bizim
kafadarlar adamın yüzünü azılı bir kanun kaçağına benzetmişler… Onun yerine o
yakalandı.
J
********
Home TV’deki
yemek programlarında porsiyonlar kuş gibi. Adam özene bezene bir saat yemek
pişiriyor, sonra kocaman tabağın ortasına iki lokma bir şey koyup etrafına bir
nane, iki sap maydonoz, oldu sana yemek! Ben ondan bütün tencereyi yesem
doymam, yarısını da tencerede bırakıp ziyan ediyor. Hem kim bilir kaç para o
bebek maması kadar porsiyon. Hele tatlı programları… Adam çikolatadan küçük
bir yaprak yapacak alt tarafı, 6 kilo çikolata eritiyor, tezgahlara döküp
ziyan ediyor… İsraf, yazık valla… Allahın gücüne gider! Verseler de biz yesek!
********
Comedy
Max’te Everybody Loves Raymond diye bir dizi var. CNBC-e’de de
yayınlanıyor galiba. Oradaki Raymond biraz ezik bir tip, karısı çok dominant.
Şimdi bu adamın arkadaşları ona akıl verdi, soyunma odasında, ölmeden önce
yapmak istediğin 100 şeyi listele, sırayla da yap diye. Adam eve geldi,
başladı listesini yazmaya. Tam yatacaklar, kadın elindeki kağıdı gördü,
tutturdu okuyacağım diye. Adam önce direndi filan neyse razı oldu, verdi
kağıdı, kadın başladı okumaya…
-Lazanya, fırında bilmem ne, pekin ördeği…
“Ne
bu, yemek listesi mi” şeklinde şaşırdı karısı.
“Ama
ne yapayım, hiç pekin ördeği yemedim” diye savundu adam,
“sadece yemek mi yazdın sen?” deyince adam gururla başka madde gösterdi:
“Bir
daha hiç kusmamak” Kadın bu sırada fenalık geçiriyor haliyle…
“Yaw
ne bileyim, mesela karımı aldatmak gibi bir şey gelmedi mi aklına” dedi son
bir çabayla, adamın cevabı
“ya,
aldatayım da başka bir kadını daha mı hayal kırıklığına uğratayım?”
********
Ben şu
filmlerdeki, dizilerdeki polise robot portre çizdirmek olayını bir
türlü algılayamıyorum. Adam soruyor, “katili gördün mü?” cevap “gözlüğüm
yoktu, karanlıktı, ağacın arkasında kalıyordu, yüzünde maske vardı” sonra
oturup bir portre çizdiriyor ki ben kızımı karşıma oturtsam da onu çizsem
adamın katile benzettiği kadar benzetemem. Bütün insanlar dikkatli mi? Ben
kasabı bakkalda görsem tanımayan cinstenim. Kasap ancak kasaptayken kasaptır.
Yolda selam veremem kimseye çünkü tanımam. Bizim mahallede genel olarak
sırıtarak yürüyorum ki kimseye ayıp olmasın. Ben iki saniye gördüğüm adamın
resmini çizdireceğim tarifle. Yuh! Kaşı şöyle, saçı böyle, gözü düşük, kulağı
sarkık… Ben annemi tarif edemem o kadar, kırk yıldır gördüğüm halde. Bende mi
var bir sorun yoksa dizilerde mi?
********
Formula1
izlerken arada yayınlanan reklâmlara çok sinir oluyorum ve bende kesinlikle
ters etki yapıyor. Alacağım varsa o ürünleri almam. Biliyorum, reklam şart,
gelir için, yayınlanabilmesi için, ama ne yapayım, elimde değil, öbür tarafta
kaza olurken ben çips reklamı görmek istemiyorum. İstanbul Park yarışında
çıkan reklamları kafama yazdım, almayacağım: Panda, Esmerim, Doritos Alaturka.
Bu
aralar en bakamadığım reklam Biskrem… “Bi biskrem versem”, “benimle evlenir
misin?” “ama bi şartım var!” Oh my God!
********
TV’de
Tarkan konseri reklamları oluyor, sosyete birbirini eziyor en önde görüneceğim
diye… Düşündüm de ben oraya gitmeye utanırım. Ben birkaç tane Teoman konserine
gittim, yeğenimin Teomanyak olduğu dönemde habire gidiliyordu. Gayet iyi bir
ortam vardı, Teoman kırmızı bir kanapeye veya dişçi koltuğuna kurulur, elinde
gitarı, üzerinde blue-jean, “rüzgârgülü”, “iki yabancı”, “gemiler”, “papatya”
vs. şeklinde söyler, sen de utanmadan eşlik bile ederdin. Tarkan konserine
gitsem, “oynama şıkıdım”, “yakalarsam mucuk”, “kız hepsi senin mi” diye şeyler
mi söyleyeceğim? Hayatta gitmem, işim olmaz…
********
HaberTurk’te Asena yine bir şeyler anlatıyor… “2005, 2006, 2008, 3000’e bu
kadar az kalmışken…” diye.
Başka
bir kanalda Of aman Nalan, “kadınların % 30’u şeytan, % 80’i de normal” dedi.
********
Yine
bir takım insanları bir eve kapatmışlar… İçlerinde bir tane üniversite mezunu
var, ona da uzaylı gibi bakıyorlar. Diğer müthiş kültürlü kızlarımız geçen gün
şöyle diyordu:
“Habire Polyanna, Polyanna diyoruz da… Bizi tüm Türk halkı izliyor, neden
bahsettiğimizi anlayamazlar, herkes anlasın diye açıklayalım, Polyanna çok
yardımsever ve iyiliksever bir çizgi kahramandır, öyle görünür daha doğrusu…”
********
Savaş
Ay, Ebru Akel’le röportaj yapmış, balede kiminle başrol oynamak (yani pas de
deux yapmak) istediğini sormuş. Ebru Akel, “Barış Nikov’la” Spartaküs oynamak
istiyormuş. Barış Nikov yazmış Savaş Ay gerçekten de oraya! Vay canına!
Ne kültür ama!
Kitap
Balayı - James Patterson
Gözü
dönmüş bir kadın katille karşı karşıyayız. Karadul gibi kocalarını
sevgililerini birer birer öldürüyor. Ama asıl ilginç olan, kadında artık o
kadar çekici ne varsa, bütün yakışıklı ve zengin erkekler etrafında evlenmek
için pervane oluyor. Filmini çeksdeler de görsek…
Best Of
Diziler/Programlar:
1-Charmed-Dizi
Max
2-Friends-Comedy
Max
3-Çikolata Dünyası-HomeTV
Müzik:
1.Bolero-Moulin Rouge (filmin sonunda isimler akarken çalan)
2.Tchaikosky-Keman
Konçertosu
|