|
Bu ay
konumuz “insan” ve yine biz insanlara dair bir sıkıntının derinliklerine bir
göz atmak istedi Seven ve paylaşıyor yine bulduklarını…
“Düşünüyorum,
öyleyse “var”ım.” Ne de güzel söylemiş değil mi Descartes? Peki, neyle ve
nasıl düşünürüz? Hiç düşünmeden hareket ettiğimiz olmaz mı? Bu durumun
müsebbipleri nelerdir ve bunu nasıl başarırlar? Yalnızca “düşünenler” varsa
düşünemeyenler yok mudur? Konumuz bu defa da aynı sorunun başka bir yönü,
"direksiyonda oturan kim ?" Biz mi, güdülerimiz mi? Bilinç mi, altı mı? Neden
birçoğumuzun “bağımlılık”ları var? Büyüteci elimize alıp üzerine doğrultalım
bakalım neyin nesiymiş bu “bağımlılık”.
Bazılarımız, kolaylıkla sigara veya diğer uyarıcı madde içeren
tetikleyicileri (kola, neskafe, vs..) bırakabilirken, diğerlerimiz bunu
yapmakta neden zorlanıyor? İşte önce beynimizi, dolayısıyla bedenimizi ele
verişimizin işleyişi. Bu üç madde; dopamin, serotonin, endorfin gibi
psikoaktif (Psikolojik bir durumu aktive eden) maddeler bakın bize neler neler
yaptırıyor... (Artık hepimizin bildiği gibi ticareti de yapılan tehlikeli ve
büyük bir sektör psikoaktif maddeler üretimi.) Teker teker göz atalım bu
yaramaz kimyasallara…
Dopamin: (Bir zevk molekülü) :
Öğrenebildiğim kadarıyla dopamin, beynimizdeki sinir hücreleri tarafından,
oyun kazanma ya da öpüşme gibi olumlu duygularla bağlantılı olarak
salgılanıyor. Gözlemlere dayanarak kokainin nasıl etki ettiğini açıklamaya
çalışan bilim adamları, kokainin, beyindeki dopamin miktarının kısa süreli
artmasını sağladığını kaydetmişler. Sinir hücrelerinin buna tepki olarak
dopamin üretimini azalttığını belirten bilim adamları, bunun da, kokain
bağımlısının tekrar uyuşturucuya ihtiyaç duymasına neden olduğunu ifade
etmişler. Ayrıca, dopamin üreten hücrelerin kokain alımıyla öldüğünü tahmin
ediliyor ve bu nedenle, bağımlılıktan kurtulan bir kişinin beyninin tekrar
eskisi gibi dopamin üretip üretemeyeceği bilinmiyormuş.
Serotonin: (Çikolata ve Sigara) :
Gelelim serotonin ve endorfin adı verilen kimyasallarımıza. Beyinlerimizin
ürettiği, rahatlık, hoşluk, keyif ve huzur gibi duygularla ilgili olan bu
moleküllerimiz. Normalde insanlarda, kahkaha atınca, mutlu bir haber alınca ya
da çikolata veya güzel bir tatlı yiyince, bir yeriniz acıyınca serotonin ve
endorfin düzeyi yükseliyormuş öğrendiğim kadarıyla. Ancak sigara
içenlerde beyin, serotonin - endorfin salgılama işini sigara içimine
endekslediğinden otonomisini kaybediyormuş. Yani, hani keyiflenince de,
dertlenince de sigara içilmesinin açıklaması şu, beynimizin olması gerekeni
bırakıp, sigara içimine endeksli serotonin-endorfin salgılaması.
Sigarayı bırakmaya kalktığınızda ilk 72 saat çok önemliymiş, çünkü beyin bu
tembelliğe alıştığından, yani serotonin- endorfin salgılamayı sigara içimine
göre yönlendirdiğinden yeniden kontrolü ele alıp, bu kimyasalları ne zaman
üretip, üretmeyeceğine kendi başına karar verebilme yetisini hatırlamak için
72 saate ihtiyaç duyuyormuş.
İşte
bu 72 saati kolayca atlatabilmek adına, sigarayı bırakmak isteyenlere
akupunktur öneriliyor.
Çünkü
akupunktur sayesinde beyin, sigara olmaksızın nasıl serotonin ve endorfin
salgıladığını hatırlayıp kendi otonom sistemini daha kolay devreye sokuyormuş.
Serotoninle olan ortaklığı dışında endorfine kısaca bir kez daha göz atalım:
Endorfin :
Beyin
dokularında bulunan ve morfin kadar güçlü ağrı kesici özelliği olan bir grup
proteinin ortak adı endorfin. Endorfinlerin beyindeki “haz merkezleri” ile
ilgili olduğunu gösteren güçlü kanıtlar olduğu saptanmış. Ve bu maddelerin
etki mekanizmasının ve beyindeki endorfin alıcılarının saptanması, uyuşturucu
bağımlılığının ve kronik ağrıların tedavisinde büyük önem taşıyormuş.
Evet, üç silahşörlerle kısaca tanıştık, şimdi sıra onlar sayesinde bağımlılığa
dönüşen eylemlere göz atmaya geldi… Konu
bağımlılık olunca seks bağımlılığı da işin içine giriyor… Seksi, sadece cinsel
dürtülerin bir getirisi ya da çılgınca bir aşkın süsü olarak düşünüyorsanız,
yanılıyorsunuz. Seks, yaşamımızı birçok yönden öylesine etkiliyor ki… Gazete
ve dergilerde de sıklıkla söylendiği gibi, düzenli bir seks hayatı bize
sağlıklı ve dingin bir yaşam sunuyor. Kan dolaşımından uyku problemlerine,
kalp rahatsızlıklarından jenital bölgedeki problemlerin düzelmesine kadar her
konuda etkili olan seksi yadsımak pek akıllıca değil.
Baksanıza daha nelere yarıyormuş; “Seks, korku ve endişeyi (anksiyete)
bastırır. Temel neden endorfin salgısının devreye girmesidir. Ayrıca
karşılıklı okşamalar da stresi yatıştırmakta etkin bir rol oynar. Sportif
bütün etkinlikler gibi, seks de psikolojik rahatlığın yanı sıra sinir ve kas
sistemini daha güçlü kılar ve uyumlu çalışmalarına olanak sağlar.” diyor
konunun uzmanları.
Bağımlılığın anatomisine biraz daha yakından bakalım:
Bağımlılık, çok farklı çeşitlerde karşımıza çıkabiliyor. Kokain, eroin,
kimyasal maddeler (extacy, vs…) alkol bağımlıları, iş kolikler, alışveriş
tutkunları, kumar bağımlıları, seks kolikler ve onlarca benzer örnek... (Antidepresanlar
da üç silahşörleri tetikleyerek çalıştıklarından onlar da bağımlılık
yapabiliyorlar, xanax, prozac, passiflora vs…)
Sorular birbiri ardına düştü yine… Bağımlı olmak ne anlama geliyor? Bu
fizyolojik bir sorun mu, psikolojik mi, yoksa ikisinin bir karışımı mı?
Dahası, "bağımlılığa yatkın kişilik" terimi hangi ölçütlere oturuyor? Anne ve
babamızın bu işte rolü var mı? Bazı kişiler genetik yapıları nedeniyle kumar
oynamaya ya da eroin kullanmaya mı programlı, yoksa insanoğlu bir davranışın
tutsağı olmaya eğilimli bir varlık mı? Örneğin yapılan araştırmalarda,
insanların öğrencilik yıllarında, yaşamlarının diğer dönemlerine oranla çok
daha fazla alkol tükettiği, çünkü bunun kültürel bir norm kabul edildiği
belirtiliyor. Ait olma, grupta kalma adına yapılan onlarca davranıştan biri
yani. Düşünün, sigaraya başlama nedenlerimiz de benzer değil mi? Bilinmeyen
veya göz ardı edilen acı gerçekse, alkolün beynimizin “korteks” yani bilinç
kısmını oluşturan gri hücrelerini öldürdüğü ve bu hücrelerin vücut tarafından
yenilenemeyen tek hücre türümüz olduğu. Alkol alırken bir kere daha düşünün
bundan böyle…
Tabii
ki, her insan kendisine haz veren birtakım duyguları deneyimlemek istiyor.
Evet, tam olarak karşılığı deneyimlemek! Pratikle teorik bilgi aynı noktaya
götürmüyor beynimizi. Yani atasözü doğru “bir musibet bin nasihatten iyidir.”
Bağımlı kişi, bu doğal dürtüyü çok uçlarda yaşamayı tercih ediyor. Bağımlı
olmayan kişi, o güzel anla yetinip durmayı başarırken, bağımlı, aynı eylemi
defalarca tekrarlama gereksinimi duyuyor. Alışkanlığının esiri olmaya
başlıyor, arzusunu dizginleyemiyor ve tutkunu olduğu eylemi her
gerçekleştirdiğinde, buna bağlı rahatsızlıklar, psikolojik sorunlar yaşıyor.
Mesela günümüzün yaygın psikolojik rahatsızlıklarından biri “Borderline”;
Türkçe’si “Sınırda Kişilik Hastalığı”. Bugün çok sevdiği insana ertesi gün
nefret duygusu besleyebilen, sürekli gelgitleri olan bir yakınınız ya da
arkadaşınız mı var? O zaman aşağıdaki sorulara bir göz atın. Bu testi yaparak
bir Borderline vakasını tanımlayabilirsiniz lakin sakın kendi kendinize teşhis
koymaya kalkmayın ve mutlaka bir uzmana danışın:
Gerçek
veya hayali bir terk edilmeyi önlemek için çılgınca çabalar. (Not: Buna 5
numaradaki intihar veya kendisini kesmek davranışlarını dâhil etmeyin.)
Aşırı
değer vermek, yüceltmekle, aniden değer vermemek arasında gidip gelmekle
karakterize edilmiş, kişiler ilişkileri arasındaki yoğun ve stabil
olmayan-dengeli tutarlı olmayan- uçlardaki davranışlar ve yaşam biçimi...
Kimlik
bozukluğu-rahatsızlığı; ısrarlı ve çok belirgin şekilde kendisi, görüntüsü,
benliği hakkında tutarlı olmayan, stabil olmayan görüşleri olması.
En az
şunlardan 2 konuda ani-düşüncesiz-düşünmeden kendisine muhtemelen zarar
verecek şekilde hareket etmesi, mesela çok para harcamak; düşünmeden, ani,
rasgele ve/veya korunmasız seks; bağımlılık, düşüncesiz-aşırı cüretkar hızlı
vs araba kullanmak, fazla ve birden çok yemek (binge eating) Not: Buna 5
numaradaki intihar veya kendisini kesmek davranışlarını dahil etmeyin.
Tekrarlayan intihar davranışları, hareketleri veya tehditleri veya kendisini
kesmek vs. davranışları.
Belirgin bir duygu reaksiyonu nedenli afektif instabilite (duygusal travma);
mesela yoğun ve ani sesi çıkamıyormuş gibi bir durum, sinirlilik hali, veya
genellikle bir kaç saat ve de çok ender olarak bir kaç günden fazla süren
endişelilik hali.
Kronik
olarak boşluk duyguları.
Uygunsuz-aykırı yoğun öfke, veya öfkeyi kontrol etmede zorluk; mesela sık sık
öfke nöbetleri geçirmek, sürekli kızgın-öfkeli olmak, sıkça tekrarlayan
fiziksel kavgalar.
Geçici
olarak, stres nedenli paranoid düşünceler oluşması veya dissociative/ ayrışma=
bölünme semptomları yaşanması. (NOT: ayrışma= bölünme - bu şu demektir;
beyinde, kimlikte bir bütün olan, grup olan beyin-mental aktiviteler
bölünürler ve sanki ayri bir ünite gibi-sanki başka bir insana aitmişcesine-
çalışırlar-ilgili düşünce,fikir veya duyguların anormal ayrışmasıdır.Sanki bu
üniteler arasındakı bağlantılar tümüyle kopar. Dissociation, dissosiasyon=
stresli veya zararlı ortamdan, durumlardan kaçabilmek için aklımızın
gidebileceği başka bir yer yaratmak demektir. Mesela çocuk aklının, dayanılmaz
yoğun acı veren ortamdan ve gerçeklerden, kendisine yaşatılan taciz, cinsel
taciz, ensestten kaçmak için yarattığı inkâr dünyasıdır. Cinsel tacizden,
erken çocukluk tacizi, travmalarından kaynaklanan çok yoğun acı çekmek;
kurbanın, çocuğun, gencin, insanın bununla başa çıkabilmek için, vücudundan
adeta ayrılıp, başka bir kimlik yaratması, durumu kendi becerebildiği şekilde
uzaklaşmasıdır. Daha basit ifade etmek için, bir şekilde gözü açık rüya
görmek, hayal kurmak ve aklına uygun bir yer bulabilmek ve cinsel tacize ve
enseste uğrarken, bir şekilde saklanmaktır.)
Bu
konulara meraklıysanız Flora Rheta Schreiber’ın “Sybil” adlı romanını
okumanızı öneririm. Kitabın arkasında şöyle bir tanıtım metni yer alır:
Sybil Isabel Dorsett, Victoria Antoinette Scharleau, Peggy Lou Baldwin,
Peggy Ann Baldwin, Mary Lucinda Saunders Dorsett, Marcia Lynn Dorsett,
Vanessa Gail Dorsett, Mike Dorsett, Sid Dorsett, Nancy Lou An Baldwin, Sybil
Ann Dorsett, Ruthie Dorsett, Clara Dorsett, Helen Dorsett, Marjorie Dorsett,
Sarışın ve Yani Sybil. Adını saydığımız tüm bu karakterler aslında tek bir
kişiye ait. Kadınlı erkekli tam 17 karakter... Tek bir vücutta farklı
dengeler... Sybil, çok kişilikli oluşun ilk psikanalizidir. Sybil Dorsett
olayı normale bakışımızı da etkileyen bir gerçektir...
Bu
kitabı bitirdiğinizde ister istemez bir kişilik bütünlenmesi yaşayacaksınız…
Ruhsal
sağlığı yerinde olmayan bir annenin ve onun yaptıklarına çanak tutan bir
babanın elinde büyüdüğünde savunmasız bir çocuk beyninin nasıl paramparça
olabileceğinin ve kendini korumak adına neler yapabileceğinin yaşanmış ibret
verici anıtıdır “Sybill”.
Konumuza dönüp sözü yeniden uzmanlara bırakalım; diyorlar ki:
“Alışkanlık ve bağımlılığın fizyolojik açılımını kavrayabilmek için, beyindeki
sinir yollarında ya da "haz merkezi"nde nelerin meydana geldiğini bilmek
gerekli. Haz merkezinde, serotonin, dopamin, endorfin gibi beynin doğal
yollarla oluşturduğu psikoaktif maddeler, bu maddelere ilgi duyan alıcılar
(reseptörler) ve bu maddelerin taşıyıcıları (transporter) bulunuyor.
Bütün
bunlar, nörotransmitter bağlantı şebekesiyle haz, duygu ve heyecan durumlarını
yaratıyor. Kişi kendisini iyi hissetmesini sağlayacak bir eylemde
bulunduğunda, beynin haz merkezindeki bu kimyasal ağ, uyum içinde harekete
geçiyor. Bu ilişkiler ağının, yaşamın asıl amacını zevk kabul eden hedonizm
öğretisini doğrular nitelikte olduğunu söylemek, çok da yanlış sayılmasa
gerek. Ancak, gerçekte bu merkez, öğrenmeyi teşvik eden, insanoğlunun yaşamını
sürdürmesi için gerekli olan üreme, yemek yeme ve su içme gibi eylemlerin
emredildiği yer. Örneğin, hazza yol açan "nörotransmitter"lerdeki artış,
seksin günlük yaşamda bir eğlenceye dönüşmesini sağladı; bu nedenle de,
eylemin tekrar edilmesi isteği doğuyor. Evrim döneminde seks, sadece bir üreme
aracıydı ve türün devamlılığı için gerekliydi, bir zevk unsuru değildi.
Haz uyandıran eylem bir kez gerçekleştiğinde "nörotransmitter"ler, enzimler
tarafından parçalanıyor ya da taşıyıcı moleküller tarafından alınarak daha
sonra kullanılmak üzere depolanıyor. Narkotik olmayan bağımlı (kumar veya seks
bağımlısı gibi), eyleminin kendisi için nöro kimyasal açıdan teşvik gören bir
özelliğe sahip olduğunu öğrenince, bu alışkanlığı tekrarlama eğilimine
giriyor. Örneğin kumar, onun haz merkezini doğrudan uyarıyor ve kişi bu
duygunun tutsağı oluyor. Bağımlı olmayan kişi de bunu fark ediyor. Ancak,
normal sınırlar içinde eylemi ne zaman yapıp ne zaman yapmayacağı konusunda
yargıya varabiliyor.
Eroin
gibi uyuşturucu madde ve ilaç bağımlılığında süreç çok daha farklı gelişiyor.
Eroinin kendisi beynin biyokimyasını bozuyor; dopamin, enkefalin ve diğer haz
üreten kimyasalların düzeyini artırıyor. Örneğin kokain, dopaminin geri
alımını engelliyor. Amfetaminler ise, dopaminin taşıyıcılar yoluyla depolanmak
üzere geri alımını engelleyerek, daha fazla dopaminin kullanılması sağlıyor.
İlk
başlarda, beyin bu kimyasal istilaya karşı tepki geliştiriyor. Ancak, kısa bir
süre sonra teslim oluyor ve bu uyuşturucu madde bombardımanını yaşamın
bütünlüğünü sağlaması için kurduğu denge gibi kabulleniyor.
Kimyasallar beynin kontrolünü ele geçiriyor. Müptela, artık kendisini iyi
hissetmek için değil, normal hissetmek için uyuşturucu maddeye ihtiyaç
duyuyor. Artık zevk yok oluyor, ihtiyaç başlıyor.
Beynin
mücadelede yenik düşmesi, birtakım rahatsızlıklar doğuruyor. Beyin sinirleri
üzerindeki başkalaşma, psikolojik bağımlılık, depresyon ve şiddetli arzuya yol
açıyor. Kişi iki çıkmazın pençesine düşüyor: daha fazla maddeye psikolojik
arzu, maddenin eksikliğine bağlı olarak vücutta meydana gelen fizyolojik
"yoksunluk sendromu".
Madde,
beynin duygu, heyecan ve bellekle ilgili bölümlerini doğrudan etkilediğinden,
kullanıcı sürekli bu heyecan ve hatırlamanın etkisi altında kalıyor; madde
anılarını canlı tutuyor. Bu durum, bağımlılığın aşılmasını daha da
zorlaştırıyor. Kişiye maddeyi çağrıştıran bir yer, bir görüş ya da kişisel
eşya, arzuyu tetikleyebiliyor. Kullanıcılar çoğunlukla, yaşam alanlarında
kendilerini bu tür bir bağımlılığa sürükleyen fizyolojik eylemi normal olarak
nitelendiriyorlar. Bunu bir yaşam tarzı olarak benimsiyor; düşüncelerinin,
duygularının ve çevreleriyle kurdukları ilişkinin bir ifadesi olarak
görüyorlar.
Çevre, bağımlılık konusunda yaşamsal bir önem taşıyor.
London Kings College Uyuşturucu Madde Bağımlılığı Bölümü profesörlerinden
Griffith Edwards'a göre, toplumsal haklardan yoksun koşullarda yaşayan bir
kişinin, daha iyi koşullarda yaşayanlara oranla madde bağımlısı olma eğilimi
30 kat fazla. Edwards, "Yıkıcılığın teşvik edildiği bir çevrede yaşıyor,
amaçsızca okula gidip geliyorsanız, eroinman olmak kişilik kazanmanın bir
başka çeşidine dönüşebiliyor. Kişi bir kimliğe, bu alt kültür içinde yeni bir
toplumsal role bürünüyor" diyor.
Psikolojik
açıdan bakıldığında bağımlılık, bir savunma mekanizması gibi de
değerlendirilebilir. Yemek yeme alışkanlıklarındaki bozukluklar ve egzersiz
bağımlıları üzerinde çalışmalar yapan psikolog Lizzie McCann, acı veya ruhsal
sıkıntıları gidermek için, kişilerin birtakım kaçış yollarına ve
bağımlılıklara yöneldiklerini belirtiyor. "Şekerli besinler kan şekerini,
egzersiz de endorfini artırıyor. Bağımlı kendisini daha iyi hissetmek için
eylemini tekrarlıyor. Sürekli kola içmek, salonlara kapanıp aşırı spor yapmak,
her fırsatta gece kulüplerine gidip dans etmek gibi… Ancak, bu sadece bir
oyalanma davranışı ve sorunun temeline etkisi olmuyor. Sonuçta ruhsal sıkıntı
arttıkça, kişi de bağımlısı olduğu eylemi çoğaltıyor." Boşuna dememişler
parayla saadet olmaz diye. İstediğiniz kadar alış veriş yapın, spor
salonlarında vakit harcayın sorun içinizde olduğu sürece tatmin olamazsınız.
İnsan, ruhunu göz ardı edip, onun gelişim ve ihtiyaçlarına vakit ayırmayıp
sadece bedeniyle ilgilendiği sürece mutlu olamaz!
Bağımlılık türlerinin seçimi de toplumsal yaklaşımlarla doğru orantılı.
Örneğin, eroin tüm toplum tarafından dışlanan bir maddeyken, alkole bakış daha
ılıman. Çünkü alkol, toplumun tüm kesimleri tarafından tüketilen bir madde.
Psikoseksüel tedavi uzmanı Janice Hiller, "hiperaktif seksüel bozukluk" ya da
medyada bilinen şekliyle "seks bağımlılığı" çeken hastaların da benzer bir
durumla karşı karşıya olduklarını ileri sürüyor. "Bazı kişilerin uyarı
mekanizması çok çabuk harekete geçebiliyor. Bu kişiler, cinsel yaşamın normal
karşılandığı, rahatlıkla kabul gördüğü bir toplumda arzularını dizginlemek
ihtiyacı duymuyorlar. Aynı fizyolojik gereksinimi hisseden toplumun diğer
bireyleri ise, bu güdülerini düzene sokabiliyorlar. Onların da fantezileri
var; ancak, bunları hayata geçirmiyorlar. Dolayısıyla iş yaşamları ve
ilişkileri bundan olumsuz yönde etkilenmiyor." Bu yaklaşımın tüm bağımlılıklar
için geçerli olduğu söylenebilir. Sağlıklı bir kişinin güdülerini harekete
geçirme ya da dizginleme konusunda seçeneği var. Ancak, bağımlının böyle bir
şansı yok: hissediyor ve yapıyor... Boşuna demiyoruz “duygusal” değil
“duyarlı” olun diye…
Lizzie
McCann gibi düşünen uzmanlar, bu tür kişileri "bağımlı kişilik" şeklinde
tanımlıyorlar: "Bazı kişiler bir bağımlılıktan diğerine (alkolizmden seks
bağımlılığına gibi) geçebiliyorlar.
Bağımlılığın genetik mirasla ilişkili olduğu da düşünülebilir.
Griffith Edwards ise, "bağımlı kişilik" kuramını "medya miti" olarak
değerlendiriyor. Bağımlılık davranışının öğrenildiğini, karar verme süreciyle
bağlantılı olduğunu; o nedenle de, herkesin bağımlılığa eğilimli olduğunu
savunuyor.
Bunun
yanı sıra, hemen hemen tüm uzmanlar, genlerin rol oynadığı konusunda aynı
kanıyı paylaşıyorlar. Kişiyi bağımlılığa karşı koruyan ya da bağımlılığa iten
genler var. Örneğin, New York Rockefeller Üniversitesi biyologları, beyinde
eroinin tuttuğu "mu reseptör"lerindeki genleri araştırdılar. Bu çalışmada,
A118G adı verilen bir "mu reseptörü" gen tipini keşfettiler. ABD'de yaşayan
İspanyollar üzerinde yaptıkları bu araştırmada, uyuşturucu kullanmayanlarda
A118G'nin, kullananlara oranla daha yaygın olduğunu belirlediler.
İsviçre'de, alkolizm üzerine yapılan benzer bir araştırmada da, ayrı yumurta
ikizlerinden biri alkolikse, diğerinin alkol bağımlılığı olasılığının yüzde 32
olduğu açıklandı. Tek yumurta ikizlerinde ise, bağımlılık riski yüzde 72...
Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kafein bağımlılığı konusunda yapılan
araştırma da benzer sonuçlar verdi.
Buna
rağmen, 1990 yılında keşfedilen bağımlılık geni DRD2'nin ("heyecan arayışı
geni" de deniyor) kişide baskın olarak bulunması, onun eroinman olacağı
anlamına gelmiyor. Genetik açıdan bağımlı davranışa yatkın bulunduğu ileri
sürülen kişiler, toplumsal ortamları buna uygun olsa bile eroine tutsak
düşmeyebiliyor. Yani, "bağımlılığa genlerim yol açtı" ifadesi geçerli değil.
Ancak, herkesin bağımlılıktan kurtulabileceğini söylemek de yanlış değil.
Uyuşturucu madde kullanan kişilerde oluşan olumsuz etkileri yok etmek için,
birtakım kimyasal tedaviler var. Ancak, ilaç tedavisinin, psikolojik terapiyle
desteklenmesi gerekli. Bununla da yetinmeyip, kişinin bağımlılığa
sürüklenmesine yol açan ana nedenlerin düzeltilmesi gerekiyor.
Konuya
noktayı, bugünlerde elimden düşürmediğim ve başucumdan ayırmayacağım bir
kitaptan alacağım küçük bir bölümle koymak istiyorum.
“Çoğu insan özgürdür. İstedikleri yere gidebilir ve canları ne isterse onu
yapabilir. Ama çok fazla insan aynı zamanda kendi içgüdülerinin kölesidir.
Öncü olmak yerine tepkisel davranırlar. Kayalık bir kıyıya çarpan denizdeki
köpükler gibidirler; akıntılar onları nereye götürürse oraya giderler.
Zamanlarını aileleriyle geçirirken iş yerinden biri arayıp kriz durumunu
haber verdiğinde, hangi eylemin kendi esenlikleri ve yaşam amacı için daha
önemli olduğunu bir an bile düşünmeden fırlayarak oradan çıkarlar. Kendi
yaşantımda gözlediğim gibi, hem burada Batı’da hem de Doğu’da bu tip
insanların özgür olduklarını ama bağımsız olmadıklarını söyleyebilirim.
Aydınlanmış, anlamlı bir yaşam için gerekli olan ana etmenden yoksundurlar;
ağaçların ötesindeki ormanı görmek, acil olan şeyler arasından doğruyu seçme
özgürlüğüdür.”
“Bağımsızlık bir eve benzer; onu tek tek tuğlalarla inşa edersin. Koyduğun
ilk tuğla irade gücündür. Bu özellik her hangi bir anda sana doğru şeyi
yapma ilhamı verir. Cesaretle davranma enerjisi verir. Sürmekte olduğun
yaşam biçimini kabul etmekten çok, hayal ettiğin yaşamı sürme kontrolünü
sağlar.”
Robin S. Sharma (Ferrari’sini satan Bilge.)
Hepimiz, bağımsız, farkında ve mutluluğunu yaratabilenlerden olabilelim
dileğiyle…
|