|
İnsanın
tarihiyle ilgili evrimsel ve kültürel anlamda çeşitli kaynaklarda yazılı
bilgilere rastlamamız mümkün. Ancak “insan” olmanın tarihi deyince elbette ki
bu kadar kesin konuşamıyoruz. Nedir insan olmak dedikleri? Neye bakılır, neyle
ölçülür, nasıl örneklendirilir?
Aslında
“insan” olarak dünyaya gelmek, skorun daha baştan farkla başlaması... Nefes
alıp veren herhangi bir canlı olmak yerine düşünebilen, düşündüklerini eyleme
geçirebilen, hissedebilen ve bu eylemleri farklı örneklerle de çoğaltabilen
bir tür.
İşte bu
yüzden gücü inanılmaz…
Çünkü
fiziğiyle sınırlı kalmadığı …
Herhangi
bir noktasında aklı veya duygularının devreye girdiği...
Kendinden
güçlü bir canlıyı bile başka güçleriyle çok rahatlıkla alt edebileceği için…
Buraya
kadar ne hoş ne iyi! Ama tüm bu tatlı portreyi bir çırpıda mahvetmek mümkün.
Çünkü bu her şeyi yapabilme ihtimalini içinde barındıran bir canlı türünden
bahsediyoruz. Yanınızda oturan birinin sizi sevmesi veya sizi öldürmesi
arasında en fazla iki saniye var. Yani bir insanın bir şeyi yapması ile
yapmaması arasında çok basitmiş gibi görünen ama çok farklı sonuçlar doğuran
incecik bir çizgiden bahsediyoruz. Düşünce, yani akıl/ruh esasına göre işleyen
o hayati çizgi… Bazen doğanın bile bize bahşettiklerine tüm gücüyle karşı
gelen…Kimi zaman doğayı bile etkisiz bırakan…
Siz, bir
hayvanın bulaşıcı hastalık taşıdığı için onlarca hatta yüzlerce insanı
öldürdüğünü gördünüz mü? Mümkün değil, çünkü en basitinden bunun farkına
varabilecek bir hayvan türü yok. Kaldı ki tutun teşhis etti ve kendi soyuna
zarar verebileceğini düşündü; onlarca insanı birkaç gün içinde sadece doğanın
ona bahşettiği güçlerle öldürebilecek bir hayvan beyni de yok.
Ama kuş
bile olsa, yüzlerce hayvanı kendi soyunun zarar görmemesi uğruna bir çırpıda
“katledecek” ve bu katliama itlaf diyerek dünya ülkeleri arasına yıldızlı
olarak girme şansını elde edecek insanlar topluluğu var. Hatta bir mensubu
olarak ben de bu yazıyı yazıyorum.
…ve işte
güç, başlangıç skorunu bir anda katlıyor. İnsan, sadece “insan” olmanın vermiş
olduğu donanımla bir çok canlıyı haritadan, hatta hayattan bile silebiliyor.
Gücün bu
denli büyük ama aynı zamanda da tehlikeli bir donanım olduğunu ele
aldığımızda, insanların doğuştan gelmeyen ve sonradan artan güçleri
karşısında ilk önce törpülenen yanlarının onları “insan” yapan değerleri
olması ne yazık ki garip değil.
Mesela
otobüse bindiğinde kendinden büyüklere yer veren bir delikanlı, yıllar sonra
otomobil aldığında, önüne çıkan otobüse yol vermemek için o anda yürümekte
olan bir yayaya çarparak olay mahalinden gönül rahatlığıyla sıvışabiliyor. Eli
iş tutmuş, cebi para görmüş, ailesinin gözünde “erkek” adam olmuş, hatta bir
de soyunu uzatmak niyetiyle boy boy çocuk yapmış, evrene kendini kanıtlamış
bir adam işte. Şu saatten sonra hayatını, fevri bir manevranın elim sonucu
nedeniyle neden karartmalı ki? İnsan olmak belki de burada devreye giriyor.
Ama sadece başlık olarak ait olduğu bir kalıp onu “insan” yapmaya yetmiyor.
Hiç de
ütopik olmayan bu örnek, bir düşünürün söylemiş olduğu “ insana insan kadar
kötülük yapacak hiçbir hayvan yoktur!” söyleyişini de haklı çıkarıyor.
Tüm
yolların, amaçların ve hatta hayallerin maddeye endekslendiği günümüzde, hangi
taşı kaldırsak altından geleceğini yakalamaya çalışan ve oraya buraya kaçışan
insancıklar çıkıyor. Üstelik sadece kaçışmakla da kalmayıp, hayatta kalma
çabalarını sürekli kılmak uğruna birbirleriyle çarpışıyorlar. Eminim eşini ve
çocuğunu öldürdükten sonra intihar eden bir balık görmemişsinizdir. Bu nedenle
dedikodu yapan, yalan söyleyen veya bir diğerinin ırzına geçen bir hindiyle de
karşılaşmamız olmanız çok doğal....
Yine
bir düşünür, “Ne kadar çok akıl, o kadar çok mutsuzluk” der. Herhalde bu
nedenle evrende insandan daha mutsuz bir canlı türü yok. Ama insanlar genelde
maddeye dayanan ve “insan olmak”tan uzaklaşan öyle hayaller inşa ediyorlar ki,
zaten gerçekleşse bile bu, sadece dünyadaki iktidarı sağlıyor. Onun bile
geçici olduğunu fark etmek için, herhangi bir gazetenin 3. sayfasındaki
olayları okumak yetiyor. Çünkü bir tek ölüm, geride kalanları uyandırıyor.
İşte
giderek insanlardan her şeyi bekler bir esnekliğe terfi etme yollarında
inancımızı, mutluluğumuzu ve zamanımızı kaybediyoruz. “İnsan olarak doğulmaz,
insan olunur.” söylemini ise daha sık hatırlar oluyoruz.
*
* *
İşte tüm bu
düşüncelerle, bu ayın teması olan “insan olmak” başlıklı yazıyı kurgulamaya
çalışırken, tam da en sevdiğim şiirlerinden birini uyarlamaya niyetli olduğum
sevgili büyüğüm Attila İlhan’ın vefat haberini almış olmak beni derin üzüntüye
ve düşüncelere sürükledi.
“Ne
kadınlar sevdim, zaten yoktular.” derken sonrasını okumayan bir okur için
sanki sevgisinin, bir insanın niteliklerinin üzerinde kalmış gibi
düşündürmesinin ne denli çekici olduğunu hatırladım.
Oysa
“Gerçek değildiler, birer umuttular.” diye devam eden o şiir, insanı daha
mağrur bir hüzne sürükler ve en çok da insanı bu düşünce perişan ederdi.
Şimdi
ölümüyle unufak olan umutlarım yerini, onun tasviriyle gerçek bile olmayan
insanlara bırakıyor. Ve içimden bir çok insana “yaşıyor” bile demek geçmezken,
onun için “öldü” demek hiç geçmiyor. İşte bu yüzden;
Çok yaşa
Atilla İlhan! Zaman tüm ölümsüzlüğüyle senin artık…
|