|
13
Nisan 2013 Cuma
ANKARA- KIZILAY MEYDAN CAMİİ
Mimberin
üzerindeki dev ekrandan gelen müezzinin “el fatiha” diyen sesi camideki
ihtişamlı sessizliğin üzerinde patlayıp tek tek binlerce dikkatli kulağa
yayıldığında, mırıldanmalar da başladı. Cemaat içinde herkes yanıbaşındakine
duyurmak istermişçesine dualarını yüksek fısıltılar içinden okudu. Binlerce el
sakallı yüzlerini sıvazladı. Caminin dev kubbesi altında oturmakta olan
binlerce abdestli ayak diğer camilerde aynı şekilde oturan aynı duyguları
paylaşan onbinlerce din kardeşi gibi tehlikeli bir tedirginlikte beklemeye
başladı. Bir saniye ile bin yıl arasında zaman nokta aldı. Gözler birbirini
aradı, buldu , yakaladı... Herkes cevabını bildiği bu sessizliğin sorusunu
aramaktaydı. Derken umulmadık bir anda büyü bitti zamanı durdurmayı başaran
noktanın üzerindeki temdid kalktı. Gözler önce iç dünyalara döndü ve geniş açı
bir kayma hareketi ile cemaat bir hamlede ayaklanıverdi. Ne olduğunu bilmeyen
anlamayan gözler için bile ibadet dışı böylesine toplu bir hareketin bir
hamlede ve hep beraber başlaması yeterince kuşku vericiydi. Dev camiinin geniş
salonu, yıllardır ne kurban bayramlarının serin sabahlarında, ne de şeker
bayramlarının mahmur şafak namazlarında ağırlamadığı kadar kalabalığı son
aylarda Cuma günleri ağırlamakta olsa da böylesine toplu bir hareketlenmeyi
gizleyemeyecek kadar zavallı bir çaresizlik görüntüsü içindeydi. Cami aynı
anda binlerce diğer caminin benzeri hızla ve görülmemiş bir hızda boşaldı.
Camiden çıkan binlerce kişi ayrı yönlere dağılmaya başladı. Kimse birbirine
bakmamaya, yan yana olmamaya özen gösterir gibiydi. On bin kişilik bir
kalabalıkta herkes tek başına hareket etmekteydi.
Normal zamanlarda en az bir kaç saati bulması gereken caminin boşalma süresi
şimdi bu bireysel cemaat hareketinde şaşılacak sürede tamamlanmıştı. Mekan tüm
çıplaklığı ile kendi başına kaldığında her vakit olması gereken, bir köşede
herkesin gitmesini bekleyen , herkes gittikten sonra da o geniş salonunun
havasındaki her toz zerreciğini kaplamayı başaran huzur, şimdi yoktu.
Garip bir huzursuzluk havada asılı toz zerreciklerini sayıyordu. Mimberin
hemen üzerinde dev minarenin altında 8- 10 metrelik dev ekrandan yükselen
hışırtı ve karlanmış görüntüler dev caminin metal duvarlarında, kuşların bile
ağaçlarına konmaya kıyamadığı benzersiz yeşillikteki avlusunda, yapıldığı yıl
yani bundan 4 yıl önce dünyanın en yüksek yapıtı ünvanını kısa bir süre içinde
olsa elinde tutmayı başarmış olan minaresinin asansör boşluğunda, dolaştı,
dolaştı, dolaşmasına çok dolaştı da bir yer bulamadı... Boş caminin arap
aleminin hediyesi değerli halılarının üzerinde parıldayan ışıktan önce caminin
içindeki dev ekran sonra da tüm bu olan biteni seyrettiğiniz şu dikdörtgen
beyaz perde karardı
7 Nisan 2017 Cumartesi
İstanbul - Emniyet Genel Müdürlüğü
“Saygıdeğer efendim sanırım bizim bilgimiz haricinde meydana gelen kimi nahoş
gelişmeler şu fani hayatta tek gayemiz olan barışı, mutluluğu, devlet
sürekliliğini ve tabi her şeyden önemlisi halkımızın güvenliğini,
bağımsızlığını koruma gayemize gölge düşürüyor” dediğinde karşısında yıllardır
kendisini tanıyan Şener’in yüzündeki hayret ifadesinin kendi söylediklerinden
çok söyleme şekline olduğunu yine bilmiyordu Kerhan Bey. Şener, Kerhan bey ile
her konuştuğunda acaba benimle dalgamı geçiyor hissini üzerinden yıllardır
atamadı. Ve her seferinde olduğu gibi yine aynı cevabın güvencesine sarıldı.
“Hayırdır , bu sefer ne oldu yine Kerhan Bey?”
“Son dinleme operasyonlarımızda ulaştığımız kimi ses kayıtları hepimizi
derinden düşündürecek şekilde derin kimi tesadüfi muhabbetlerin varlığını
ortaya çıkarttı. Öyle ki Yüzlerce yıllık Türklük tarihimizin ve de yüzüncü
yılına basmasına bir kaç sene kalmış cumhuriyet tarihimizin belki de en
korkunç, en kanlı ve de en can yakıcı tertiplerinden birini kimilerine göre
tamamen tesadüf gibi gözükebilme ihtimali olmasına rağmen dikkatli
kulaklarımız sayesinde öğrenmeye muvaffak olduk.”
Şener
yaşını başını almış 50‘sini çoktan aşmış bir devlet memuruydu ama yaşı
böylesine bir Türkçe'nin konuşulduğu yıllara da yetişmemişti. Oysa yarı
yaşında henüz 20’lerinin bile ortasını yakalayamayan, karşısında duran bu
gayretli ve dikkatli insan sanki başka bir zaman aralığında yaşıyormuş gibi
rahatça bu dili konuşmayı başarıyordu. Bu garip durum her seferinde Şener’i
sinirlendiriyor ama hiçbir zaman dışa vurmadığı siniri ses tonu ile değil sert
emir cümleleri , kısa cevaplar eşliğinde konuşuyordu. Kerhan bey ne de olsa
teşkilatın bugüne kadar yetiştirdiği ve yıllar önce bir görev sırasında şehit
düşen bir kahramanın, ”küçük BERKAY’ın” küçük kardeşiydi. Bu yüzden yıllardır
bir baba gibi Kerhan Bey’e kol kanat germiş ve sırf Küçük Berkay’ın hatırı ve
tabi onunla aynı genleri taşıdığı için bu zeki ve garip adama biraz zor da
olsa tahammül etmişti. Şener her zamanki gibi uzatmadan konuya girdi.
“ Uzatmayın, hemen anlatın nedir bu tedirginliğiniz sebebi, Kerhan Bey”
“Efendim zatıaliniz bildiğiniz gibi Taksim anıtı çevresine yerleştirdiğimiz
kurşun geçirmeyen faunusun güvenliği için her daim illegal örgütlenmelerin
olası gafil ataklarına karşı çeşitli dinleme faaliyetlerimizi devletimizin
bize bahşettiği değeri malum teknolojik imkanlar ile sürdürüyoruz. Bunun yanı
sıra her ne kadar ülkemizde güvenlik baki olsa da Gerek avrupa birleşik
devletler topluluğu ile amerika birleşik devletlerinin ortadoğuda yani yanı
başımızda 3 yıldır devam devam eden amansız savaşının da sınırlarımızdan
ülkemize sokulmaması ya da sıçramaması için tüm olanaklarımız ile bazı
anti-dinleme sistemlerini kimi legal hedeflere yönelik de kullanıyoruz.”
Şener sinirle Kerhan bey’in lafını kesti” uzatmayın da saadete gelin lütfen !
”
“Tam da zat-ı alinizin bahsettiği noktaya geldim efendim. Bu anlattığım
amaçlar uğruna çeşitli zaman dilimlerinde değiştirilen frekansları dolaşırken
umulmadık iki sesin önceleri kodlandırıldığını düşündüğümüz konuşmalarını
yakaladık. Bu şifreli konuşmaların ne maksatla yapıldığını öğrenmek için
cumhuriyetimizin ürünü ve gururu bütün şifre çözücü uzmanlarımızı beyinlerini
ve bu beyinlerin ürünü bilgisayarlarımızı devreye soktuk.
Şener lafın bu kadar uzamasından sıkıldığını belli eden bir ses tonu ile yine
sabırsızca sordu...
“Neydi ki o konuşmalar, bu kadar üstünde durma gereğini hissedip ortalığı bu
kadar ayaklandırmışsınız?”
Kerhan bey her zamanki o sonsuz sabrı ile sorunun bitmesini bekledikten sonra
başını sallayıp ağır ama kendinden emin bir tavırla kimselerin duymayacağından
emin olduğu sır aleminin en nadide parçalarını özenle seçildiği belli olan
sözcükler ile anlatmaya devam etti.
“Aslında konuşmalar anlaşılır bir Türkçe ile teşkil ediliyordu. İlk
edindiğimiz olumsuz izlenim ve şüphe tohumları da bu yüzden içimize düşmüştü.
Efendim arzu ederseniz bir kaydını yanımda getirdim. CD cihazınızın elverdiği
ölçüde siz değerli beyefendiye de bilhassa dinletmek isterim.”
Şener uzandı CD’yi aldı, özenle yerine koydu. Büyük toplantı salonu
karanlıktı. İki ışık yalnızca konuşanların silüetini anlatmaya yetiyordu.
Ancak konuşanların her ikisi de biliyordu ki tavanlarda ya da bilinmeyen kimi
noktalarda saklı fece görüş yeteneğine sahip kameralar da her zamanki gibi
birileri için onları izliyordu. Yeşile çalan görüntüler bir yerlerde birileri
tarafından belki de dünyanın ucunda aynı anda seyrediliyordu. Neyse ki artık
bu durumu kabullenmişler , mücadele etmeyi çoktan bir kenara bırakmışlardı.
Loş denilemeyecek kadar karanlık toplantı salonunda birazdan iki metalik ses
yankılanmaya başladı.
1.Ses ; “Komutanlar bu eylemleri bitirmekte kararlılar. Artık gerekenin ne ise
üzerine sorumluluk düşen kişiler tarafından yapılması gerektiğini
söylüyorlar.”
2. ses “ Biz de yıllardır bunu söylüyoruz . Zaten kimin sorumluluk aldığı da
ortada ama bir endişemiz var. Acaba bütün komutanlar aynı fikirde mi
şeklinde?”
1.ses “ bu ne cüret”
2. ses: “Efendim yanlış anlaşılmasın biz görevden kaçan insanlar değiliz ama
böylesine önemli bir görevi uygularken emirlerin de kesin olduğundan emin
olmak isteriz.”
1. ses; “ Senin görevin komutanların fikirlerini öğrenmek değil verdikleri
emirleri yerine getirmek, ne zamandır verilen emirler sorgulanıyor burada... ”
kısa bir sessizlik oldu. Beklenen cevap az sonra yüksek sesle geldi.
1. ses “Efendim, Emirlerinizi dinliyorum.”
2.Ses “ En iyi adamlarını alıp derhal buraya gelmeni istiyorum. Anlaşıldı mı?”
1. Ses “ Baş üstüne efendim! ”
Şener iki askerin konuşmalarının kaydedildiğini anlayınca tüm vücudundan soğuk
terler boşaldı. Bu tehlikeliydi. Yıllardır bu tehlikeli işlerin nasıl olup da
içinde tam ortasında hatta başında olduğunu zaten kendisi de anlamıyordu.
“Eee, ne var bunda şimdi?” dedi. Kerhan bey müstehzi bir gülümseme ile
karşılık verdi.
“Şu
ana kadar işittiklerinizi dinlediğimizde sıradan iki askerin arasındaki
konuşma gibi kulağınıza çalınıyor olabilir. İlk anda bize de öyle geldi. Şifre
çözücülerde yeni bir anlam yakalamaya muvaffak olamadılar. Bunun üzerine bir
görev emri ile psikologlarımızdan, analizcilerimizden, özel ses bilimcisi
teknisyenlerimizden en güvendiğimiz bir kaçını bir araya getirip özel bir ekip
teşkil ettik ve bu konuşmaların ne anlama gelebileceğini tesbite karar verdik.
Ortaya çıkan genel kanılar, bu konuşmaların bütün ülkemizin umumi manzarasını
derinden etkileyebilecek gelişmelerin başlangıcı olduğunda birleşmekteydi. Biz
de bunun üzerine bu konuşmaların devamını dinlemek için özel bir ekip
oluşturduk. Dinlemeye faaliyetlerimizi de bu iki sesin buluşma noktalarına
kaydırdık. Zatialinizin tahmin edeceği gibi iki ses bir askeri garnizonda sözü
edilen buluşmayı gerçekleştirdiler.
Şener bu sefer hışımla araya girdi. “ Yani siz şimdi bana bu iki askerin bir
garnizonda yaptıkları konuşmayı da dinlediğinizi mi söylüyorsunuz. Bunun
sonuçlarının hakkınızda neler olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz ?
Herhalde teşkilat tarihimizin geçmişinde yaşanan çeşitli olaylardan hiç ders
almadınız. Bu teşkilatta son 10 yıldır hiç bir garnizon, lojman hatta haki
renkli binalar bile dinlenmemektedir, bu uyulması gereken bir kural değil
sonuçları hayatınıza mal olacak bir emirdir, umarım geçmişte diğer
meslektaşlarınızın başına gelen olayları unutmamışsınızdır !!!”
Kerhan bey bilgiç bir gülümseme ile Şener’in gözlerine bakıyordu. Şener de
gözlerini onun o alaycı gözlerinden ayırmıyor hırsla ve sinirle bakmaya devam
ediyordu. Hırs ve sinir yerini meraka bıraktığında Şener dayanamayıp sordu.
“Peki ne konuştular orada?”
Kerhan bey’in yüzündeki ifade bir anda ciddileşti. İşte yine kazanmış doğru
olanı yapmıştı. Kendinden son derece emin bir ses ile devam etti.
“Efendim şahsınızın bildiği gibi Taksim ve Kızılay meydanına birkaç yıl önce
yaptırılan görkemli camilerin ardından misilleme olarak askeri birlikler
Topkapı Sarayı'nı ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nü birer garnizona çevirmişlerdi.
İşte bu sırada biz de çevre güvenliğini almak için kısa bir süre de olsa
sarayın ve köşkün içinde bulunmuştuk. Bu sırada elemanlarımız üst düzeyde
devletimizin güvenliği açısından bir gün, bir rehin alma ya da bir işgal
olayında gerekebilir düşüncesi ile herhangi bir işgal ya da baskın anında
kolluk kuvvetlerine verilen imkanlarının gerektiğince kullanılmasını mümkün
kılmak için sarayın çeşitli bölümlerini bugün bile henüz hiç kimse tarafından
varlığı dahi bilinmeyen teknolojik cihazlar ile donatmıştı. İşte sarayın şu
anda er gazinosu öncesinde ise mutfak olarak hizmet veren bölümünde
gerçekleştirilen bu görüşme gazinonun kapatıldığı, tüm eratın uyuduğu bir
vakitte dolunayın batma vaktine yakın bir saatte gerçekleşti. Nöbetçiler
dışında zaten hiç kimsenin ayakta olmadığı bu saatte bir masanın etrafına
yerleşmiş 4 kişinin konuşmalarının tamamının ses ve görüntü kayıtlarını bu
teknoloji sayesinde gerçekleştirmeyi başardık. Ülkemizin en güvenli
yerlerinden birinde gerçekleşen bu konuşmanın çözümü için çok uğraş verdik
ancak sonunda hiçbirimizin beklemediği ilginç bir sonuca ulaştık” derken
elindeki cd-rom’u da Şener’e uzatıyordu.
Şener kızgınlıkla cd-rom’u aldı. Ne diyeceğini ne yapacağını bilmiyordu,
karşısında dikilen osmanlı kitaplarından fırlamış gibi duran, lugat parçalayan
bu genç ajanın anlattıklarında hiç bir zaman yanılmadığını biliyor ancak
sonunda kendi ölümüne kadar yol açabilecek bu gelişmelerin farkında olmadan
-belki de bir parça gençlik ateşi içinde - kalkıştığı bu olayların sıkıntısını
içinde taşıyordu. Aklında ne çocukları ne de ölümünden sonra kendisinin
arkasından ağlayacak olan karısı vardı. Merakı bütün duygularının üzerini
örtüyordu. Cd- Rom dönmeye başladığında görüntüdeki 4 adam masaya oturdular.
5 Mart 2017
Topkapı Sarayı İstanbul
Yüzleri
net olarak görülmese de kim oldukları biraz uğraştan sonra çıkartılabilirdi.
Üzerlerinde sivil elbiseler vardı ancak bulundukları ortamın askeri bir ortam
olduğunu anlamak zor değildi. Sesi duyduğunda biraz önce gözünde canlandırmaya
çalıştığı cd’den çıkan iki ses de gözünün önünde netleşti. Muhtemelen üst
rütbeli olan kısa boylu ufak tefek, düşük omuzlu bir adamdı. Diğeri ise sivil
elbiseler içinde de olsa -geniş omuzları ile - dikkat çekecek kadar asker
gözüküyordu. Onunla gelen iki kişi ise silik hiç bir özelliği olmayan orada o
anda rastlantı eseri geçerken masaya takılmış iki insan görünümündeydi. Üst
rütbeli olan kişinin yüzünde derin bir güven ve çok önemli bir iş yaptığına
inanan insanların hali vardı. Geniş omuzlu olan asker ise daha yaşlı ama
kendinden daha emin biri intibaını veriyordu. Masada oturan diğer iki kişi ise
soğuk cansız ve ölümle tanışmış insanların duyarsızlığı ile konuşmaları
dinliyorlardı. Konuşmaya üst rütbeli genç asker başladı.
“Bakın çocuklar bu sefer yaptığımız iş hepimizin boyunu aşıyor. Komutanlar
tamam dedi. Yıllardır süren, sonu alınmayan eylemleri noktalayacağız. Tarihi
yeniden yazacağız. Belki de tüm geleceğimizi ateşe verecek bir alevin ilk
kıvılcımları olacağız. Ama bazen büyük yangınları söndürmek için büyük
patlamalar gerekir. Bıçak kemiğe dayandı anlıyor musunuz?”
Sorunun cevabını düşünmeleri ve yeni bir cümleye başlamaları için bir kaç saat
uzunluğunda bir kaç saniye geçti. Bu sefer ilk cümle geniş omuzlu yaşlı
askerden geldi.
“Komutanım biz yıllardır görevden kaçmış insanlar değiliz. Atina
Operasyonu'nda, Bağdat Operasyonu'nda hatta İtalya’daki suikastler de hiç
birimizin gözünde korku kıvılcımı görülmedi. Ama sizin dediğiniz kadar ciddi
sonuçları olan bir görevi yaparken de bu emrin kimin kararı olduğunu bilmek
istiyoruz. Zira ateş bir kez alevlenip duman gidince alevlerin neyi ne kadar
yakacağı belli olmaz. Ve böylesine önemli bir emri yerine getirirken baştan
atılacak yanlış bir adım sonucunda bu ateş yalnızca sizi, bizi değil, tüm
ülkeyi yakar.”
Komutanın cevabı kendinden emin ve sertti.
“Hepinizin birer kahraman olması benim verdiğim emirleri tartışabileceğiniz
sonucunu getirmiyor. Ne zamandan beri benim emirlerime güvenilmiyor burada. Bu
vatan hepimizin vatanı, ama sizi rahatlatacaksa bu emirler de kuşkunuz olmasın
ki benim değil bu vatanı savunan en büyük vatan evlatlarının emirleri.”
Masanın üzerine tedirgin birkaç sessiz saniye daha düştü. Tartışma bitmişti. 4
çift göz sessiz emirleri anlamak için masanın üzerinde bir araya geldi. Yüzler
gergin, gözler soru işaretleri ile doluydu.
Sessizlik itaat ile bozuldu.
“Emirlerinizi bekliyoruz komutanım!!!”
“Başta Kızılay ve Taksim camileri olmak üzere yıllardır bütün camilerde devam
eden eylemlere bu hafta bir nokta koyacaksınız. Bugüne kadar hep demokrasi
içinde hoş gördüğümüz bu eylemlere şimdi bir nokta koyulamazsa önümüzdeki
yıllarda başımıza daha büyük dertler açacağı ortada. Gerçi eylemlerin
örgütlendiği Cihangir'i çoktan boşalttık. Fatih Mahallesi de Gazi Mahallesi
gibi aylardır kuşatma altında ama artık bu eylemlerin de demokratik bir yönü
kalmadı. Hatırlarsınız bizzat sizin yakaladığınız Talibanlar eylemcileri nasıl
eğittiklerini itiraf ettiler. Duyumlarımıza göre önümüzdeki aylarda tüm
Türkiye’ye yayılacak büyük bir silahlı hareketin hazırlığı içindeler. Bu
yüzden bu hafta tüm bu eylemlere yurt çapında noktayı koyacağız. Madem ki
yasaklamalar işe yaramıyor o zaman sizler de bu eylemlere katılacaksınız.
Ankara’da Çankaya Köşkü'ne, İstanbul’da Topkapı Sarayı'ndaki garnizona
yönelmeleri için eylemcileri kışkırtacaksınız. Aranızda hafif ve ağır silah
taşıyanlar olacak. Önce taşlar atılacak sonra siz devreye girecek ve tekbir
sesleri ile garnizonlara ateş açacaksınız. Sonrası bizim işimiz.”
Masada bir sessizlik oldu. Geniş omuzlu daha yaşlı , daha asker , daha sert ve
kendinden daha emin ses, sessizliğin çelik zırhını deldi.
“Emir anlaşıldı komutanım, izin verirseniz ayrıntıları tespit edip size daha
sonra bildirelim.”
“Hayırlı olsun çocuklar” dedi genç ve kısa boylu komutan
“Sağolun” dedi diğer üçü fısıltı ile...
Şener “Ne demek doluyor bu şimdi?” dedi.
Kerhan bey gülümseyerek “ Darbe! Efendim... ” dedi ve sustu.
Şener’in
kafasında dolaşan tilkilere yenileri eklendi hiçbiri kuyruğunu birbirlerine
değdirmemekteydi. En son darbeden bu yana nerede ise yarım yüzyıl geçmişti.
Çok komutan gelmiş, çok kadro gitmişti ama hiçbiri darbe yapmaya girişmemişti.
Üstelik kime karşı darbe yapılacaktı ki zaten... Ülkeye yıllardır emekli
komutanlar başkanlık etmekteydi. Tüm yurtta olağanüstü hal uygulamasını
başlatan içişlerinin başı, Türkiye’yi temsil eden dışişleri bakanı,
okullardaki güvenliği silahların gölgesinde sağlayan milli eğitim bakanı ve
siyasi eğilimlere göre nüfus artışını denetleyip, planlamaktan başka asli
hiçbir işi bulunmayan sağlık bakanı hepsi birer emekli askerdi. Zaten
askerlerin gölgesi ülkenin her karışının üzerindeydi. Şimdi bu darbe lafı , bu
insanlar ve bu esrarengiz emirler de nereden çıkmıştı.
“Böyle bir tertibin faturası nedir?” diye sordu.
Kerhan Bey, ”Efendim analistlerimizin yaptığı çalışmaların neticesinde
ulaştığımız rakamlara göre böyle bir kışkırtma sonucunda İstanbul’da 20 bin
Ankara’da 15 bin ve diğer illerimizin her birinde de en az 5 ila 6 bin
arasında sivil zayiat beklemekteyiz. Endişe verici olan etki tepkiyi doğuracak
ve ne yazık ki ateş yalnızca düştüğü yeri yakmayacaktır. Elbette bu rakamlara
askeri kayıplar dahil değildir ki en az üçte bir oranında da memleketimizin
askeri kuvvetlerinde kayıp olabileceğini tahmin etmekteyiz.”
Bu bir iç savaş demekti. Böylesi bir olayın sonrasında bir askeri darbe
yapılsa bile akan kan durmayacak aksine şimdiden başlamış olan çılgınlık tüm
ülkeyi saracaktı. Muhtemelen burnumuzun dibinde devam eden ABD - AT savaşı da
sınırların içine sıçrayacak ve durum gerçekten içinden çıkılmaz bir hal
alacaktı. Şener durumun vehametininin farkındaydı. Kerhan Bey ise bir devlet
memurunun üzerine düşen tüm sorumlulukları yapmış olmanın mutluluğu içinde
duruma hakim gözüküyordu. Tek ve ilk seçeneği kuşkusuz Kerhan Bey bilmekteydi.
“Sizce şimdi ne yapmalıyız peki Bay Kerhan?”
Kerhan bey çoktan yapılacakları yapmış ilk adımları atmıştı. Anlatmaya
başladı. Yüzündeki müstehzi gülümseme kaybolmuş durumun ciddiyeti yüz
hatlarını germişti.
“Efendim zatıaliniz de uygun görürler ise herşeyi göze alıp böyle bir tertibi
engellemek niyetindeyiz. Bunun içinde dinci örgütlenmelerin içine
sızdırdığımız ajanlarımızı kullanmayı düşünüyoruz. Ancak bu ajanlarımızdan
bugüne kadar yalnızca bilgi alışverişinde faydalandığımız için tekkelerin,
gerilla hareketlerinin ve beyin takımının içindeki tüm ajanlarımızın ağırlığı
böyle bir hareketin varlığını tüm kesimlere anlatacak güçte değil:”
“Peki o zaman nasıl kullanmayı planladınız ajanları?”
“Efendim ajanlarımızın hepsini deşifre etmeyi ve gerçek kimliklerini
açıklamayı düşünüyoruz.”
“Saçmalamayın Kerhan Bey bu insanların kimilerini kuran kursundan bu yana bu
gurupların arasında yetiştiriyoruz, kimileri tarikat şeyhlerinin çocuklarıyla
evlendi, hatta kimileri görev sırasında vefat ettiler ve radikal dincileri ile
yan yana mezarlarda yatıyorlar. Yıllardır teşkilatın en büyük emeğini, göz
nurunu siz şimdi bana göz ardı edip bu insanların yıllardır bize olan
güvenlerini ve hayatını tehlikeye atmaktan mı söz ediyorsunuz?”
“Bu yalnızca benim yani şu fakirin bencil düşünceleri değil yaptığımız
çalışmaların da bir neticesi. Şu anda dini örgütlenmelerde yaptığımız
çalışmalar ve yarattığımız hava yüzünden büyük bir paranoya hakim. Herkes
telefonlarının dinlendiğini, takip edildiklerini ve sürekli haklarında
komplolar kurulduğunu düşünüyor. Hatırlarsınız kimi ajanlarımızı kullanarak
ortaya attığımız televizyonların içinde kamera varmış iddialarını bir iki
tanesi ile mahsustan ortaya çıkardıktan sonra nerede ise hepsi evlerindeki
televizyonları nasıl da dışarı atıp yakmışlardı."
Şener içinden "hatırlamaz mıyım, Türkiye’nin en büyük holdingleri ile nasıl
başları belaya girmişti" diye geçirirken Kerhan Bey sözlerine ara vermeden
devam ediyordu.
“Yani
efendim bu insanları yıllardır öyle büyük korkularla, o kadar çok kandırdık ki
artık korkudan korkmamaya başladılar. Eylemlerin bu kadar artmasının ardında
da belki de bizim yıllardır güttüğümüz bu politikanın izleri var. Bizim
fikrimiz efendim teşkilat içindeki bütün ajanlarımızın kendilerini deşifre
etmeleri ve önümüzdeki hafta içinde yapılacak eylemi bu insanlara anlatarak
protestoları durdurmalarıdır. Başka bir yol göremiyoruz.”
“Peki ya ajanlarımızın can güvenliği! Ne yani bu insanlar, arkadaşlarına,
komşularına, karılarına hatta çocuklarına yıllardır onları aldattıklarını
söylediklerinde herkes bunu anlayışla karşılayacak mı sanıyorsunuz?”
“Efendim onu da düşündük. Önce şu anda kritik yerlerde yer alan ajanlarımızın
beyanatları ve fısıltı gazetesinin de yardımıyla bir söylenti yayıp İslam
dininde affetmenin, ajanlığın ne kadar kötü bir melanet olduğunun önemini
anlatan konuşmalar yaptıracağız. Sonrasında da bizim ajanlarımız sanki doğru
yolu bulmuş birer gerçek müslüman gibi olan biteni anlatacaklar. Kuşkusuz bir
çok yerde sempati doğacaktır ancak kontrol edilmeyen öfkeler karşısında şehit
düşmekten de eminim bu teşkilatın havasını soluyup ekmeğini yemiş olan hiç bir
vatan evladının korkusu ve tereddüttü olmayacaktır.”
Kerhan bey burada kısa bir ara verdi. Duygularında ne kadar samimi olmak
istediğini anlatmak ister gibiydi. Duruşu üzüntülüydü. Ama emin bir ses tonu
ile konuşmaya devam etti.
“Efendim üstelik bunun da iyi bir sıfırlama herşeye herkes tarafından yeni
baştan başlama imkanı olduğunu düşünüyoruz. Ajanlarımız kimliklerini
açıkladıktan sonra dinci örgütlenmeler içinde yer alan bütün eski üyelere
karşı bir şüphe oluşacağı kesin gözüküyor. Bu sefer en güvendiklerine, en
kritik bölgelerde bulunanlara karşı bir şüphe başlayacak, bir de bu şüphelere
itirafçıların imaları eklenince gerisini siz düşünün bir daha hiçbir şey
eskisi gibi olmayacak. İşte biz de tam bu şüphe ortamında harekete geçmeyi
planlıyoruz. Yeni ajanlarımızı farklı kimlikler ile bu insanların arasına
sokmak niyetindeyiz. Tıpkı Cihangir semtinin boşaltılması sırasında çeşitli
apartman dairelerine yerleştirdiğimiz konsolos kılığında yabancı görünümlü
ajanlarımızın yaptığı gibi. Bugün bu örgütlenmeler artık tamamen bir iç
savunma oluşturdukları için biz de ne yaptıklarını nasıl yaptıklarını eskisi
kadar takip edemiyoruz. Üstelik böylesi bir affın ardından kısa bir süre
içinde eminiz onlar da rahatlayacaklar ve hiç kimsenin beklemediği ve ummadığı
açıkları ardı ardına vereceklerdir.”
Kerhan bey !!!
Bu genç casusluk dehası, hin oğlu hin efsanevi “Küçük Berkay’ın” küçük kardeşi
bir taşla daha kaç kuş vurmak istiyordu acaba. Kestirmek imkansızdı. Aslında
söyledikleri yabana atılmayacak, üstüne de hemen bir kaç gereksiz cümle
kurulamayacak kadar önemliydi. Şener’de bunun gayet iyi farkındaydı, bu yüzden
kelimelerini seçerek kullandı.
“Teori bay Kerhan , teorinin gölgesi her zaman pratiğin gövdesi kadar kıvrak
hareket etmez. Bu dedikleriniz mükemmel bir plan olarak gözüküyor. Mükemmel
bir A planı. Oysa ben B ve C planınızı da duymak isterim.”
Kerhan bey yaşından beklenmeyecek kadar kendinden emin bir şekilde , ölümün
anlamını bilen insanların ses tonu ile cevapladı.
“B ve C planı yok efendim. Durum o kadar ciddi ve zamanımız o kadar az ki ya A
planını uygulayacağız ya da olup biteni hep beraber seyretmek ile
yetineceğiz...”
Haklıydı. Şener sustu.
11 Nisan 2017
Taksim Camii İstanbul
Hasan
ile Çağatay Son 30 yıldır hemen hiçbir sabah namazını kaçırmamış iki
arkadaştan da öte iki kardeş olarak dualarını bitirdiler ama camiyi hemen terk
etmediler. Gençliklerinde bu caminin yapılması için onca emek harcamışlar her
eyleme katılmışlar, her tuğlanın koyuluşuna ya yardım ya da tanıklık
etmişlerdi. Caminin hep aynı yerinde namaz kılıyorlardı. Arkasındaki
duvarlarda 2007 yılında Taksim meydanlarındaki olaylarda binlerce kişi ölmeden
bir kaç dakika önce çekilen ve sonra da ölenlerin anısına dev bir çerçeve ile
cami duvarında tutulan siyah beyaz fotoğrafın önünde. O gün bu resimde yer
alan ancak gelin görün ki sonraki yıllarda bir türlü tesbit edilemeyen
provokatörler inanılmaz bir tahrike girişmişler ve durduk yerde kalabalığın
arasından çevre güvenliğini sağlayan askerin polisin üzerine ateş açmışlardı.
Sonrası malum Taksim bir kan gölüne dönmüş, binlerce kişi ölmüş, kan
kokusundan Taksim durağındaki metro durağı aylarca ulaşıma kapatılmıştı.
Geçen yıllar içinde iki delikanlı yürek beraber ihtiyarlamış ama her gün
Taksim Camiisi'ne gelmekten vazgeçmemişlerdi. Her gelişlerinde önce saygı ile
siyah beyaz fotoğrafta ölen arkadaşlarının ruhlarına birer fatiha okuyorlardı.
Neden o gün, neden o meydanda mücadele arkadaşları ile omuz omuza ölmedikleri,
kurtuldukları için kendilerine kızmışlar ve bir kaç damla gözyaşını adresini
bilmedikleri derinliklerden koparıp bilinmez diyarlara arkadaşlarının yanına
yollamışlardı.
Şimdi, sabah vakti, namaz ertesi Cami bahçesindeki devasa hoparlörlerden
yükselen vaazın sesi her 5 vakitte olduğu gibi namaz sırasında da tepelerinden
geçmekte olan ve nerede ise minareye dokunmak üzere sortiler yapan F16lar'ın
kulakları çınlatan gürültüsünü bastırıyor, ancak her namaz sonrasında geçici
duyma bozukluğuna yol açacak düzeyin altına da inmiyordu. Namaz aralarında
devam eden vaazlarda son günlerde sürekli ajanlar ve ajanlığın ne kadar kötü
olduğunun altı çiziliyor, tüm ajanlar af dilemeye ve af edilmeye çağrılıyordu.
İkisi de vaazı kabullenilmez bir yüz ifadesiyle dinliyorlardı. Neyse ki
ikisinin de aklından birbirlerinden şüphelenmek gibi adice şerefsizce,
iki mücadele arkadaşına yakışmayacak düşünceler geçmiyordu...ki Çağatay,
Hasan’ı kendine bakarken buldu.
Hasan’ın gözleri af diliyordu. Ama neyin affı Çağatay anlayamıyordu...ki Hasan
ayağa kalktı. Sessizce caminin ön tarafına doğru yürüdü sessiz ve yerde oturan
cemaatin arasından geçerken başına gelecekleri biliyor ama nasıl
taşıyabileceğini bilemediği için omuzları her zamankinden aşağıda yürüyordu.
Vaizin önüne gitti. Vaiz düşündüğü şeyin olmamasını isteyen, yalvaran
gözleriyle Hasan’a baktı. Göz göze geldiler Hasan suçluların ve birbirlerini
kandıran en iyi dostların mahçup ifadesi ile başını öne doğru eğdi. “Hasan!!!
” diye yankılanan ses ise vaizden değil Hasan’ın tam arakasında duran, deli
gözleriyle titreyen, sıkılmış yumruğu ile ayakta durmaya çalışan, bir eli
belindeki silaha şimdiden giden Çağatay’ın ağzından çıktı. Hasan başı önde
kırık bir ses ile konuşmaya başladı. “Ben de ajanım hem de ilk Taksim
eyleminden bu yana, İmam hatipten bu yana onlar için çalışmaktayım artık bu
yükü taşıyamıyorum, affedin” dedi.
Çağatay’ın tüm bir hayatının altına konulmuş dinamit patladı. En yakın
arkadaşlarını kaybettikleri eylemi düzenleyen de o eylemden sonra üzülen de
demek aynı Hasan’dı. Demek her sorduğu soruda bilinmeyen bir keramet saklıydı,
demek ara sıra kaybolmalar, akraba diye tanıttığı hatta evine getirdiği
yakınlar... hepsi, hepsi, hepsi yalandı.
“Değer miydi be Hasan!!! ” diye bağırdı ve hiç kimseler yetişemeden tetiğe
asıldı. Camideki hoparlörlerden kulakları sağır eden bir tabanca sesinin ekosu
yayıldı. Yere önce bir kaç damla kan aktı sonra bir beden cansız yığıldı. En
yakın dostların ihaneti karşısında en büyük ceza elbette intihar olmalıydı.
Tam cemaat öfke ile Hasan’a yönelmişken vaizin sesi kulakları sağır edecek bir
dehşet ile çınladı.
“ Sakın ha müslümanlar, af dileyene el kalkmaz, tövbe deyin tevbeeee,
tövvbeeeeeeeeee.......”
Hasan
Kurtuldu, Ahmet , Kenan , Can , Perihan ve merkez camilerde af dileyen bütün
ajanlar kurtuldu. Ne var ki küçük kasabalardaki , köylerdeki ajanlar onlar
kadar şanslı olamadı.
Tek tek en vahşi yöntemlerle öldürüldüler. Minarelere asıldılar, kör
bıçaklarla boğazlarını kestiler, kızgın demirlerle, olmayacak işkenceyi
yaptıktan sonra öldürmeden günlerce beklettiler. Ama sonunda ajanların
anlattıkları hikayeye de inandılar.
Fısıltı gazetesi manşetine cuma eylemlerinin ardındaki tertibi çıkarttı.
Eski ajanlar da tabii boş durmadılar, imalar, göndermeler, benzetmeler
birbirini izleyince güvenilemeyeceklere güvenilmeye, güvenilir olanlara
güvenilmemeye başlandı. Şüphe dağları deldi. Korku geçilmez sarsılmaz sanılan
mevkileri yerle bir etti. Yıllardır devam eden eylemlerin ve devam edelim
diyen seslerin üzerine koca bir şüphenin gölgesi düştü. ...ve karar, kararsız
vicdanlarda konuşulmadan alındı. Artık Cuma eylemleri nokta alacaktı...
17 Nisan 2017
Kızılay Camii - Ankara
Cami boşaldıktan sonra ortada yalnızca sessizlik tur atmaktaydı. Birden acele
adımlarla şeyh cani tarikatı giysilerine bürünmüş bir gurubun toplu halde
caminin dışına taşan ayak sesleri duyuldu. Benzer seslerin ekoları Taksim
Cami'inden de yükseliyordu. Kısa, ama çok kısa bir süre sonra da büyük bir
patlama sesi sessizliğin üzerine yıkıntıları, tozu, dumanı, mimberi, ekranı,
minareyi, gökkubbeyi getirdi. Kızılay Camii yerle birdi. Tıpkı Taksim Camii ve
diğerlerinin olduğu gibi. Bu kadersiz toprakların Misak-ı Milli sınırları
tepesinde tur atan Amerikan malı casus uydular şimdi çeşitli şehirlerde hemen
her mahalleden çıkmakta olan dumanı seyretmekteydi. Hiç kimse ölmemiş, hiçbir
cami ayakta kalmamıştı. Bu topraklar bundan nerede ise 1000 yıl önce
İslamiyet'in gelmediği günlerdeki kadar ıssız ve camisiz gözükmekteydi.
Gürültüleri duyanlar önce kapılarının kilitlerini birer kez daha çevirdiler.
Akşama doğru da evlerinden çıkıp camilerin yıkıntılarını seyretmeye gittiler.
Adımlarda, bakışlarda , duruşlarda sessizlik vardı ve sessizliğin öfkesi her
zamanki gibi korkunç olacaktı.
Şok yerini şiddete bırakacaktı.
Havanın kararması ile birlikte dört bir yandan bağırışlar çağırışlar, en vahşi
dönemlerden kalma ilkel çığlıklar yükselmeye başladı. Önce meydanlara alevler
yakıldı. Sonra barikatlar yapıldı. Her yer düşman, herkes düşman, herşey
düşmandı. Ardı ardına koruma altındaki çelik cam fanuslar içindeki Atatürk
heykelleri görünmeyen ellerin yardımı ile havaya uçurulmaya başlandı.
Yanık kokusu kan kokusuna karışmak üzereydi.
Ateş açıldı. Ateşe ateşle karşı çıkıldı. Sanki koca bir ülkenin üzerinde
kırmızı bir alarm ışığı yanmaktaydı. Talan kana, kan kana karıştı. Sokak
araları, bahçe duvarları ve artık bir minaresi bile kalmayan camilerin
yıkıntıları arasında korkunç bir savaş başladı. Kimin kiminle neden ve ne ile
savaştığı belli olmayan, geçmişten fırlamış bir şiddet pınarı akmaktaydı. Tank
paletlerinin satırları ezdiği, satırların günahsız bebek başlarının üzerine
acımasızca indiği bir savaş.
Kan kokusu korkunçtu.
Her yerde hiç durmadan gece ve gündüz üç gün boyunca savaş amaçsız, lidersiz ,
benzersiz devam etti. Umumi manzara o kadar korkunç ve ürkütücüydü ki
yıllardır bu toprakların yanı başında devam eden iki süper gücün AT ve ABD’nin
bile böylesine bir vahşeti seyretmeye gücü yoktu. Önce aralarındaki savaşı
durdurdular sonra tarih kitaplarının ileride tarif ederken zorlanacağı ve
muhtemelen büyük bir kısmını göz ardı edeceği bu katliamı durdurmak için
beraber hareket etmeye karar verdiler. Hukuk, mantık, duygu ve vicdanın
giremediği yerlerde uzaktan kumandalı kitlesel imha gücü olan füzelerini kalan
sivil ve askerlerin üzerinde patlattılar.
Uçakları ile hiç bir zaman durmayacağını bildikleri dinmeyecek bir kinin
üzerine çoluk çocuk demeden bomba yağdırdılar.
28 Nisan 2017
Konya - İstanbul
Dünya tarihinde ikinci kez iki şehir ardı ardına yerden havaya doğru yükselen
dev mantarların görüntüsü ile irkildi. İnsan insanlıktan çıkınca, aileler
bölünüp bir savaşa masumların kanı bu kadar karışınca atomla atomda yan yana
duramazdı. Durmadı da... Atom bombası Konya’nın üzerinde gece vakti patladı ve
patlamanın ışığı yüzlerce kilometrelik Konya ovasında yansıdı.
Tuz gölü tuz çölüne döndü .
İstanbul’un da Anadolu yakası Avrupa yakası kadar şanslı olamadı. İkinci
patlama çatışmaların durmadığı ve sonsuza kadar durmayacağı Anadolu yakasında
bir şafak vakti Konya’daki ışık bitmeden parıldadı. Eli kanlı dini bütün kimi
gaddar yürekler bu ışığı allahın bir emri olarak yorumladı. Nereden ve nasıl
geldiğini bilmeseler de, etkisini tahmin edemeseler de, bu iki bomba dinci
dinsiz herkesin üzerinde şok etkisi yarattı. Çatışmalar uzaktan kumandalı bir
düğmeye basılmış gibi noktalandı.
İmparatorlukları ağırlamış , bağrından çıkartmış, yedi cihana nam saldırmış bu
coğrafya şimdi uzun yıllar boyunca sarmaya çalışacağı bir derin yaranın nasıl
kapanacağını bilemezliğinin çaresizliğini yaşıyor. Ülkenin dört bir yanında
durmuş tüm işlerin, talan edilmiş fabrikaların, dükkanların, evlerin, ruhların
eskisi gibi olmasını zaten hiç kimse beklemiyor
30 Haziran 2017
Ankara - Ulus Meydanı
Ayakta duracak yer kalmamıştı. Ortadaki devasa boşluğun etrafındaki binler
çoktan onbinlere karışmış iki aydır devam eden duruşmanın sonunu, ilk gün
olduğu gibi seyretmekteydi. Birleşmiş Orduların subayları
tarihin
son bin yılda gördüğü en büyük insanlık kıyımlarından birini yapanları,
hazırlayanları, kullananları, kullanılanları, özel hazırlattıkları dev
darağaçlarının gölgesinde yargılıyorlardı. Darağaçları ve bu darağaçlarının
önünde yargılanan herkes akşam olmadan davaların sonuçlanmasına göre hemen hak
ettiği cezayı buluyordu. Tanıklar dinleniyor , belgeler ortaya koyuluyor ve
infaz vakit geçirilmeden çelik halatların boyunlara geçmesi ile
gerçekleştiriliyordu. Her seferinde yargılamalarda iki taraftan eşit sayıda
insanın asılması için denge gözetiliyor, boyunlara yağlı ilmekler başka dili
konuşan yabancı cellatlar tarafından geçiriliyor ve tarifsiz bir sessizlik
içinde can çekişler, ölümler seyrediliyordu. Çelik halatlar gerilmeden ve
gerilirken ve tabii gerildikten sonra kameralar idamları ve yargılamaları tüm
dünyaya uydular ile ulaştırıyor, kanlı ölümler reyting rekorları kırdıran
birer infaz belgeselinin vahşeti ile dilini bile kimsenin çözemediği uzak
diyarlarda “canlı” yazılarının eşliğinde birer insanlık birer ibret belgesi
olarak seyrediliyordu.
Şener ve yanıbaşında duran düşük omuzlu bir adamın yargılaması ise tüm bu
idamların kreşendosu yani sonuncusuydu. İlk gün yakalanmışlar son güne kadar
bekletilmişlerdi. Uluslararası mahkeme tüm bu çılgınlığa son noktayı tüm bu
çılgınlığı başlatan iki insan ile koymak istemişti. Bu ikilinin yaptığı
provokasyon konuşmaları aylardır her mahkeme öncesi dev ekranlardan yayınlanan
canlı görüntülerden önce insanlara dinletilmiş ve kahraman bir Türk evladının
bu iki çılgına nasıl karşı koyduğu ibreti alem vesikası olarak tüm dünyaya
seyrettirilmişti. Tüm görüntülerde bu iki çılgının camileri nasıl
bombalayacaklarının planını yaptığı gizli bir görüşmenin kayıtları yer
alıyordu. Kerhan Bey adlı İngilizce'yi Shaekspear’in kullandığı kadar iyi
kullanan bir genç Bütün bu konuşmalara bizzat tanık oluyor ve bu iki çılgın
ile ayrı ayrı uyarı konuşmaları yapıyor ama ikisinin de Kerhan Bey'i
aşağılayan konuşmaları dev ekrandan binlerce kişinin yuhalamaları ile
yankılanıyordu.
Nihayet yargılamaların yani idamların en hak edilenine sıra gelmişti işte.
Yaşlı İngiliz hakim kendisi yaşlarındaki Fransız ve İtalyan meslektaşına dönüp
kısa bir süre baktı . Bir an önce işlerini bitirip gitmek isteyen ya da uçağı
kaçırmak üzereyken yemek yedikleri restoranda hesabın gelmesini bekleyen
insanların aceleciliği ile yargılamayı kısa kesmekte ve bir an önce evlerine
gitmekte kararlıydılar son tanık olarak kahraman Kerhan Bey çağrıldı ve
Kerhan’ın mükemmel bir Osmanlı Türkçesi ile yaptığı açıklamalar dev ekrana ve
milyonlarca haneye yayıldı. Kerhan Bey’in önceden yaptığı İngilizce ve
Fransızca konuşmaları da saniye gecikmeden dünyanın dört bir yanında banttan
yayınlanmaya başlandı.
Kerhan Bey her zamanki mütevaziliği ile kendisinin bir kahraman olmadığını bu
iki insana ise acıdığını hatta yüzbinlerce kişinin ölmesine sebep vermiş
olmalarına rağmen bugün içine düştükleri durumdan dolayı üzüldüğünü -bundan
önce gazetelerde vermiş olduğu söyleşilerde olduğu gibi- yineledi. Ancak tabii
ki bu iki insanın özellikle cezalarının verilmesi gereken iki ibret vesikası
olduğunu eklemeyi de önceki konuşmalarında olduğu gibi unutmadı. Yaptığı
konuşma özünde bu iki zavallı insanı suçlamaktan çok kendinin bu vatan için
yaptığı kahramanlıkları anlatan üstü örtülü mesajları içermekteydi. Tabii
kimse anlamadı ve bittabi her zamanki gibi savunmaya son söz hakkı bile
verilmedi. Yalnızca Kerhan Bey’in konuşması bittiğinde büyük bir alkış koptu.
Onbinlerce kişi onun adını avazı çıktığı kadar bağırdı. Şener yanıbaşında
omuzları düşük adamla ilk kez yanyana gelmişti.
Binlerce kişi bağırırken, yukarıdaki darağaçlarından sallanan çelik halatlar
ağır ağır aşağı inerken, onca gürültünün arasında Şener başını yanında aynı
kaderi paylaştığı insana çevirdi.
“ Hiç Topkapı Sarayı'na gittiniz mi?” diye sordu. Karşısındaki adam
gülümseyerek cevap verdi.
“Hayır ama ben sizin gittiğinizi biliyorum.”
Şener de gülümsedi “Biliyor musunuz ben de aslında hiç gitmedim”. Bunun
üzerine omuzları yerçekiminin gücüne her saniye biraz daha isyan eden adam
Şener’e döndü ve sordu.
“Kimdi
biraz önce güzel türkçesi ile konuşan şu genç adam, sizi hayatımda ilk ve
sanırım son kez görüyorum neydi o seyrettiğimiz görüntüler, biz sizinle hiç
bir yerde buluşmadık ki üstelik bizi ne ile suçluyordu inan hala anlamadım?”
Dev demir darağaçlarından aşşağı inen çelik halatları kara başlıklı cellatlar
boyunlarına geçirirken Şener’in gülümseyen yüzü dev ekranda son kez belirdi.
Sağına döndü ve “O” dedi “ Bu ülkenin bir kaç yıl içindeki yeni başkanı
Teşkilattan Büyük Kerhan Bey, daha doğrusu artık Kahraman Kerhan Bey, biz de
teşkilatın küçük kurbanlarıyız. Tarihi bin yıldır kanla yazılmış iktidar
savaşlarının tarihe geçecek iki isimsiz kahramanıyız. Benim adım....”
Şener gerisini getiremedi. Çelik halatlar yükseldiğinde binlerce insanın
çığlığı ve alkışı eşlik etmekteydi. Kerhan Bey görevini yapmış bir devlet
memurunun huzuru içinde gülümsemekteydi.
Kalabalık altlarındaki toprağın kıpırdadığını fark etmedi. Fay hattının
kırılıp bütün bir ülkeyi toprağın altına götürmesine daha 3 yıl vardı.
(1998 düşsesi kitabımdan alındı...)
|