|
Müzik
nedir, ne değildir? Her gün duyduğumuz, dinlediğimiz, hayatımızın içinde
olmazsa olmaz hale gelen müzik nedir? Evrensel bir dil midir gerçekten de? En
genel anlamıyla verilebilecek olan cevap, müziğin düzenli sesler birlikteliği
olduğudur. İki ana unsur üzerine oturur: ritm ve melodi. Omurgası bunlardır
müziğin, kasları ise armoni ve enstrüman ve türlerinin çeşitliliği ise
organlar ve ırklarla tanımlanabilir.
Müziğin tarihçesine bakmak istediğimizde çok geniş bilgilere ulaşabiliriz
ancak müziğin ilk şekli hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak
muhtemelen ilkel insanlar ritmi doğadan ve vücut hareketlerinden, melodiyi ise
kendi seslerindeki perde değişimlerinden bulmuşlardır. Bu iki temel eleman
ortaya çıktıktan sonra da ilk marifetlerini büyü ve sihirbazlık alanlarında
göstermişlerdir.
Yunanlılara varıncaya kadar yüzyıllar boyunca müzik hem günlük hayatın bir
parçası hem de dinsel bir ifade şekli olmuştur. Yunan uygarlığıyla birlikte
müzik de toplum hayatında olağanüstü bir önem kazanmıştır. Yunanlılarda da
önce insan sesi kullanılmış daha sonra buna enstrüman eşliği katılmıştır.
Bilinen ilk çalgı müziği M.Ö. 585 te yazılmış olan ve Apollon ile bir ejderin
savaşını anlatan Pythic Nome adındaki parçadır ve kamış sazlarla çalınmıştır.
Bu müzik tek seslidir yani tüm çalgılar ve insan sesleri aynı tonu işler.
Başta
Pisagor olmak üzere Yunan bilginleri tarafından akustiğin ve armoninin
bulunmasıyla müzik eski Yunan’da büyük gelişme göstermiştir. Yunan müzikçileri
daha sonra gamları çeşitli makamlara ayırmışlar ve bestelerini o makamlara
göre yapmışlardır. Daha sonra Romalılarda da müzik günlük hayatta yerini
devam ettirmiştir.
Hristiyan dininin ortaya çıkmasıyla müzik de ilahi amaçlarla kullanılmaya
başlamış kilise tek sesli müziği benimsemesine rağmen dansa izin vermediği
için kilise müziğinin yanında bir de halk müziği doğmuştur. Evet batı
müziğinin bilinen gelişimidir tabi ki bu anlattığım. Diğer kültürlerde de ritm
ve melodinin keşfiyle öncelikle tek sesli olarak gelişimini sürdürmüştür
müzik. Daha sonra her kültür kendi enstrümanlarını geliştirip kendi
armonilerini oluşturmuştur.
Müziğin tahmini keşfi gelişimi kabaca böyledir. Günümüzde akustik müziklerin
yanında dijital, elektronik müzikler de gelişmiş durumda. Yüzyıllar sonra
kimbilir müzik hangi boyuta gelecek, şimdiden bunu tahmin etme şansımız yok.
Ancak şu bir gerçek ki insan var olduğu sürece müzik de varlığını ve
gelişimini sürdürecektir.
Sanatın, herkesime ulaşan en yaygın türüdür müzik. Sesin ve sessizliğin
birlikteliğidir de aynı zamanda. İnsan duygularını harekete geçirir, insana
yaşadığını hissettirir. Bazı şarkılar vardır ki onu hayatımızın hangi
döneminde duyarsak duyalım, öyle bir duyguyu hatırlatır ki, bizi birden o
şarkıyı dinlediğimiz dönemdeki ana götürür. Adeta yılları, zamanı yok eder.
Sanki yıllar öncesindeki kişiyizdir o an, her şeyiyle yaşarız o günleri… Evet
müzik zamana meydan okur ve zamanı aşar.
Peki
müzik sadece dünyevi yada insansal bir şey midir. Yani insan olmasaydı müzik
var olmayacak mıydı. Aslında müzik sesten oluştuğu için, insani boyutta 5
duyuluk algılama sistemimizden birinin kapsamıyla bize ulaşır; işitme… Nasıl
insanın olmadığı dönemlerde dünyada görülecek maddi şeyler vardıysa işitilecek
şeyler de var olmalıydı. Yani işitecek insan olmasa bile ses vardı, bundan
sonra da işitecek insan var olmasa bile seslerin yine var olacağı gibi. Bir
kartalın kanat çırpışında, bir dalın hışırtısında, bir su damlasının yere
düşerken çıkardığı seste de vardır müzik.
Bilimsel herhangi bir temelini bulamamış olsam da evrenin bir dip sesinin var
olduğundan, bu sesin de bizim ölçeklendirmemize göre mi bemol olduğundan
bahsedilir. Bunun doğruluğunu tam olarak bilemiyorum aslında. Ama evrenin eğer
böyle bir dip ana sesi varsa ve zamanın da düzlemsel olmadığı gerçeği göz
önüne alınırsa, varolmuş ve olacak olan tüm seslerin de bir bütün olduğu
sonucu çıkıyor ortaya. Yani yapılmış ve yapılacak olan bütün besteler, bütün
şarkılar, bütün sesler evrende tek bir besteyi oluşturuyor o zaman…
Biz
bulunduğumuz boyut ve sahip olduğumuz işitme sistemimiz, sesleri yakalayabilen
cihazlarımız kadar algılayabiliyoruz sesleri. Peki algılayamadığımız boyut ve
düzeylerde ses, sessizlik ve müzik nasıl ve ne düzeyde acaba. Gerçekten hayal
sınırlarını bile çok çok aşıyor.
Aslında müziği tanımlamaya başlamadan önce sesi anlamak gerekir. Ses, titreşim
yapan bir kaynağın hava basıncından yaptığı dalgalanmalar ile oluşan ve
insanda işitme duygusunu uyaran fiziksel bir olaydır. Başlıca iki temel
özelliği vardır; şiddet ve frekans.
Frekans: Ses dalgalarının birim zamanda titreşim sayısıdır ve Hertz (Hz)
olarak ölçülür. Sesin yüksek mi yoksa düşük mü olduğunu tanımlar. İnsan kulağı
20-20.000 Hz arasındaki sesleri duyar. Buna audio frekans aralığı denir. Bunun
altındaki değerlerdeki seslere infrases, üstündeki değerlerdeki seslere
ultrases denir.
Şiddet: volüm (hacim) veya yükseklik ile ilgili olup, desibel (db) birimi
ile ölçülür. 1 ile 5 desibel arasındaki seviye kabaca, kulağı hassas bir
kimsenin duyabileceği en zayıf sesi temsil eder. insan kulağı, 0 desibelden
ortalama başlangıç seviyesi olan 130 desibele kadar hassastır.
Bu iki
ana özelliği yanında tabii ki yoğunluğu, gücü, vibrasyonu ve sesin rengi de
tanımlama açısından önemli kriterlerdir.
Frekans ve Ses Seviyesini matematiksel olarak ele alırsak: ses dalgalarının
sinüz şeklinde olduğu görülür. Sinizoidal iki tepe arasındaki uzaklık da
‘dalga boyu’ olarak adlandırılır ve bir saniyede gözlenen dalga tepesi
sayısına ‘frekans’ denir. Bu fiziksel terim müzisyenlerin ses seviyesi
dedikleri şey ile aynıdır. Düşük frekansla bas sesler, yüksek frekanslar ise
tiz seviyeli seslerdir.
Bir
notanın ses seviyesi de frekansı olarak tanımlanır. Yani bir notayı diğerinden
ayıran en önemli özelliği kabaca frekansıdır diyebiliriz. Kabaca diyebiliyoruz
çünkü sadece frekansı ile incelenmez notalar. Zamana karşı oluşan harmonikler
de önemlidir ve notalar bir sonogram yardımıyla incelenir aslında. Ama burada
fazla teknik konulara girmeye gerek yok sanırım.
Şimdi
bir başka konu da uzayda ses var mıdır. Varsa nasıl? Bilim adamlarına göre
ses; fiziksel olarak gaz, sıvı veya katı ortamlardaki mekanik titreşimler
olduğuna göre moleküllerin birbirini itmesi vasıtasıyla yayılırlar. Yani
ortamın elastik özelliği, sesin kaynaktan dalgalar halinde uzaklaşmasını
sağlar, göle atılan bir taş gibi... Yani bir nesnenin titreşip ses
çıkarabilmesi için etrafını saran ortamın yapısı önemlidir ve vakumlanmış
ortamda ses yayılmaz. Yani uzaydaki boşlukta da şu durumda ses yayılamaz
anlamına gelir bu. Ee dünya malı dünyada kalır gibi dünyadaki seslerde
dünyanın dışına çıkamaz mı demektir şimdi bu? Bir de Ay’ da ezan sesi
duyduğunu iddia eden astronot vardı, fiziken imkansız görünse de bilim
adamları çeşitli açıklamalar yapmaya çalışmıştır bu konuda..
Şimdi
tabii ki bu, ses dünya dışında yok anlamına gelmez. Evrenin çeşitli
bölgelerinde patlamalar oluşup gaz ve toz bulutları da ortaya çıkıyor. Bu
ortamlarda da moleküler yapılar oluşuyor. İşte buralarda da dünyadaki gibi
moleküller aracılığıyla ses de iletilebilir. Titreşim vasıtasıyla buralarda
ses üretilebileceği gibi Dünya’daki sesler de bu bölgelere taşınırsa oralarda
duyulabilir. Tabi öncelikle taşımak gerekir. Bu da ya herhangi bir cihaza
yapılmış kayıtla yada ses dalgalarının dönüştürülmesiyle olabilir(zaten
yapılıyor da). Yani uzay içinde gezinirken ses duyulamasa bile taşınabilir ve
uygun ortamda da evrenin taa öteki ucundan bile dinlenebilir. Ayrıca
yıldızlarası toz ve gaz bulutları ve eksenel rüzgarların varlığı da
ispatlanmıştır. Yani aslında yıldızlar arası ses iletilebilir demektir bu. Bir
de ses hızına değinmek gerekir burada ama konunun içinden çıkılmaz o zaman. O
nedenle başka bir yazıda ele almak gerek belki de ses hızını.
Şimdi
buraya kadar klasik fizik ile ses ve müziği anlamaya çalıştık. Kuantum ve
izafiyet teorileri ile işin içine girdiğimizde ise her şey tamamen değişiyor
işte.
Kuantum fiziği
kabaca her şeyin aslında göründüğü gibi olmadığı, madalyonun bir de görünmeyen
yüzünün olduğunu gösterir bize. Yani bir gölge oyunu gibi her şey biz perdeye
yansıyanı seyrediyoruz ama Asıl olan ya perdenin arkasında ya
da ışık kaynağının önünde duran başka bir cisimdir. Görünen, o cismin
kendisinin ve hareketlerinin yansımasıdır. Eğer gölge oyununun mantığını
bilmezsek, perdede görünenin asıl olduğunu düşünürüz. Oysa perdedeki yansıma
‘var’ olmakla birlikte, varlığı kendinden ve gerçek bir varlık değildir. Bu
misalde olduğu gibi madde de, ‘var’ olmakla birlikte varlığı ve ‘var
kalabilmesi’ kendinden değildir.Peki müzik bu durumda nasıl bir gölge
oyunudur?
Nöronlarımız, yani beyin hücrelerimiz gelen atmaları (impulsları)
frekanslarına ayırarak algılar. Yani frekans çözümleyicisi olarak çalışan
nöronlar, birer mini hologram gibidirler. Her bir hücrenin etkinliği, kendi
içinde bir dalga boyu oluşturur.
Beş duyu ile algılanan bütün uyarı ve impulslar, elektrik akımı ve elektriksel
dalgalar olarak beyne gelirler. Beş duyu organlarımızca dışarıdan alınan
bilgiler, bizim var zannettiğimiz alemleri oluşturur. Gözün retinasına düşen
frekanslar enerjilerine göre çeşitli renkler, şekiller, aydınlık ve karanlık
algılarını beynimizde oluşturur. Yine bir frekans çözümleyicisi gibi çalışan
deri dışarıdan aldığı frekansı, frekansın sahip olduğu enerjiye göre beyinde
sert yada yumuşak diye imgeleştirmektedir. Keza aynı şekilde çalışan kulak da
almış olduğu frekansı, frekansın mevcut enerjisine göre algıladığımız seslere
çevirmektedir. Yani beyin sonsuz frekanslardan oluşan bir yapıya sahip olup
dışarıdan gelen frekanslarla beş duyuya dayalı bir madde alemi
oluşturmaktadır. Eğer algılamanın önündeki beş duyu kaldırılabilirse, o zaman
kendimizi sırf frekanslardan oluşan sonsuz bir alemde bulabiliriz. Bu da gayet
ilginç bir sonuç; evet iyi yada kötü diye nitelendirdiğimiz her şey, sadece
belirli enerjilere karşılık gelen frekanslar ve biz bu frekansları seyre
dalmamız gereken yerde, onlarla savaşıp duruyoruz.
Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta,
biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve
süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla
rezonansa girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor
ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı “sırları” nı
çözebiliyoruz.
Aslında bizim algı ve anlaşış düzeyimize göre bir çok paradoks gizlidir
evrende. Mesela atom altı parçacıkların bölünebilir olup olmadığını anlamak
için parçacık teorisi geliştirilmiş ve uygulanmış, ortaya çıkan sonuç ise bize
göre tam bir düğüm olmuştur. İki parçacık, çok yüksek hızlarla çarpıştırılarak
parçalanmışlar ama ufalmamışlar, en az kendi boyutları kadar birçok yeni
paraçağa dönüşmüşlerdir. Böylece atomaltı parçacıkların aynı anda hem
parçalanabilir ve hem de parçalanamaz oldukları sonucu ortaya çıkar. Yani
paradoks… Atomun yapı taşlarında elektronlarda da aynı sır vardır yani hem
dalga hem de tanecik özelliği vardır aynı zamanda. Evet, elektronu kapalı bir
televizyon ekranına yöneltirsek küçük ışık noktası elde ederiz. Bu onun
parçacık özelliğindendir. Aynı zamanda enerji bulutu şeklinde uzayda dağılan
bir dalga gibi de davranır. Yani bize göre paradoksdur yine… Mesela foton
dalga mıdır, parçacık mıdır? Foton ne parçacık, ne de dalgadır. Ortada bir
dualite (ikilik) vardır, âdetâ ruh ve beden ilişkisi gibi. Bu iki özelliği
aynı anda taşır. Peki müzikteki dualite nasıl o zaman?
Şimdi
sesin uzayda-boşlukta iletilemediği görüşünü incelersek, yine bambaşka
sonuçlar çıkacak ortaya. Yeni fizikte boşluğun yeni adı : Kuantum Alanı…
Modern
fizikte baş gösteren gelişmeler, madde ve parçacık anlayışını değiştirdiği
gibi ‘boşluk’ kavramını da değiştirdi. ‘Boşluk’ âdeta canlandı ve evrenin
“yaşama ortamı, hayat enerjisi” gibi tanımlamalar aldı.
Kuantum
alanı, biçimsiz ve şekilsizdir. Bütün biçimlerin tarlasıdır. Bir bakıma
evrenin hamurudur. Parçacık dediğimiz sert ve katı madde bu alanın bölgesel
yoğunlaşmasından ibarettir. Kuantum alanı, varlıkların faaliyet alanı ve
ilişki ağları ortamı olarak vazife görüyordu. Okyanus içindeki adaların altta
karalar vasıtasıyla birbirine bağlantı sağlaması gibi tüm varlıklar aslında bu
alan vasıtasıyla birbirine bağlanmıştı. Kuantum alanı kavramına göre uzay
kararlı bir dalga bütünü ve birliği olup, bu etkileşmeler “dalgalar” şeklinde
gerçekleşmektedir. Duyularımızla algılayabildiğimiz kadarki dünyada boşluk,
“içinde hiçbir şey olmayan yer” demektir. Oysa içinde yaşadığımız evren,
başlangıcı olan bir şey olduğundan, onun içindeki “her yer” sonradan “var”
olan tek bir yerdir. Dolayısıyla “içinde hiçbir şey olmayan” bir yerin bu
evrende olması mümkün değildi. Özetle İşte, kuantum bilimi, evreni yekpare bir
bütün olarak tanımlar ve evrende mutlak mânâda bir ‘boşluk’ olmadığını söyler.
Evet sahip olduğumuz algı sistemine göre dünyamızı kuruyoruz.
Newton
fiziği, maddenin katı ve sert olduğu gerçeğinden yola çıkıyordu. Bu ilk
bakışta da son bakışta da doğru gözüküyor elbette. Dokunduğumuz herşey,
duvarlar, ağaçlar, eşyalar.. Herşey maddenin katı ve sert halini gösteriyordu.
Oysa göz değil de bir elekton mikroskopuyla baktığımızda orada gördüğümüz şey,
%99 boşluk %1 ışıktan ibarettir. Kuantum fiziği, atomaltı dünyaya inerek,
oradaki gerçek durumu, içinde yaşadığımız kâinatı oluşturan zerrelerin
dünyasının bildiğimiz dünyadan çok farklı olduğunu keşfetmiştir. Yani şimdi
insan dahil tüm varolanın büyük bir kısmı boşluktur sonucu ortaya çıkıyor.
Peki evrende boşluk yoktur demiyormuydu hani kuantum bilimi. Şöyle ki mutlak
boşluk diye bir şey yok diyor aslında kuantum bilimi.
Atomaltı sistemde 100 den fazla çeşit parçacık keşfedilmiş durumda. 1970 de
Atomun yapısındaki proton ve nötronun yapısındaki boşluklarda onları bir arada
tutan kuark denilen zerrecillerin bulunduğu keşfedildi. Çekirdek içindeki
protonları oluşturan kuarkları birbirine bağlayan güce 'güçlü çekirdek
kuvveti' deniliyordu. Bu kuvvet kuarkları birbirine nasıl yapıştırıyordu?
Sonuçta; kuvvetin 'görünmez' bir güç değil, aksine küçüçük tanecik ve
zerreciklerden oluşmuş bir 'özellik' olduğu garip gerçeğiyle karşılaşıldı.
Kuarkları birbirine bağlayan parçacıklar 'gluon'lardı. Gluon yapıştırıcı
demektir, zamk anlamına gelir. Gluonlar, kuarkları birbirine öylesine
yapıştırıyor ve kenetliyordu ki, bildiğimiz en güçlü kuvvet olan nükleer
kuvvet doğuyordu. Başka bir deyişle, güçlü çekirdek kuvvetinin özü ve esası
gluon denen parçacıklardı. Elektromanynetik kuvveti 'taşıyan' parçacıklar da
bulundu. Onlara 'foton' denildi. Zaten foton öteden beri biliniyordu da;
protonla, elektron arasındaki çekim kuvvetinin fotonlarla gerçekleştiği
bilinmiyordu. Fotonlar aynı zamanda ışığı oluşturan en küçük enerji
paketleriydi. Geriye radyoaktif bozulmayı kontrol altında tutan zayıf çekirdek
kuvveti kalmıştı. Bu kuvvetleri taşıyan tanecikler de olmalıydı. Bu
parçacıklara bozon adı verildi.
Böylece
kâinattaki üç temel kuvvetin aslında parçacıklarla taşındığı ortaya çıktı.
Tabiattaki en zayıf kuvveti, hepimizin bildiği yerçekimi kuvvetini taşıyan
parçacıklar bir türlü keşfedilemedi. Bunların ismine graviton denildi. Yani
mekânda gördüğünüz madde sabit değildir, zaman içinde, devamlı faaliyet ve
hareket içinde değişmektedir.
Bu ne
demektir? Bizim düşündüğümüz anlamda hiçbirşeyi olmayan boşluk (mutlak boşluk)
diye bir şey yok demektir. O zaman bu atom altı iletişimler gibi kainatın bir
ucundaki ses de öbür ucuna iletilebiliyor demektir.
Şimdi
bir de müzikteki ritm ölçülendirmesini yaptığımız, ‘zaman’ kavramına da
değinmek gerekir. İzafiyet Teoremi bizim idrak alanımızı aşan ‘zaman’ denen
bir dördüncü boyutun varlığından söz eder ve zaman ile uzayın, aslında
birbirinden ayrılamayacağını ve bazan de birbirlerine dönüştüklerini anlatır.
Bu konuda ilk tartışma Einstein ile başlamıştı. Sonraki yıllarda Kuantum
teorisi ile İzafiyet teorisi bir araya getirildi. Bu birleştirme sonucu
atom-altı parçacıklar kuvvet alanları ile açıklanmaya başlandı. ‘Boşluk’
dediğimiz cisimlerin çevresi de çok önemli bir dinamik değer olarak karşımıza
çıktı. Boşluk, maddeyi meydana getiren parçacıklarla ayrışamaz bir kozmik ağın
bağlantılarıydı. Evet uzay ve zaman birbirine dönüşüyorsa o zaman ses nasıl
bir dönüşüm geçiriyor? Bu konuda pek bir bulgu yok elde. Ancak insanı, sesin
oluştuğu anda kainatın her ucundan duyulabileceği fikrine götürüyor bu.
Müzik
ses ve sessizliğin birleşimi olduğuna göre bunu madde ve boşluk ilişkisine
benzetebiliriz. Nasıl atomaltı parçacıkların arasındaki boşlukları ortadan
kaldırırsak, oluşturduğu devasa cismin yüzbin defa küçülerek minicik ve
bambaşka bir şey olacağı gibi, bir müzik eserindeki notalar arasındaki
boşlukları(sessizliği) yok edersek ortaya saçmasapan bir gürültü çıkacaktır. 3
dakikalık bir şarkı 1 dakikaya hatta çok daha kısa bir süreye iner ama o artık
şarkı değil bambaşka bir şeydir artık. Yani boşlukları sıkıştırılmış konserve
müzik olamaz. Olsa olsa metronom değeri olabildiğince hızlandırılır ama yine
şarkı kimliğini kaybeder. Bu ne demektir? Yani zaman ve boşluk müzik için çok
önemli bir kriter demektir.
Şimdi
atom altı parçacıklar dalgadır ve bunların belirli bir hız ve düzende
hareketiyle bizim algı düzeyimize madde tanımı oluşur demiştik. Peki ses
maddeleştirilebilir mi? Müziği nasıl maddeye dönüştürebiliriz. Bunu
bilmiyorum. Ama belki de çoktan dönüşmüştür ve biz bu dönüşümü adlandıramamış
olabiliriz.
Peki
kainattaki bu sonsuz sayıdaki parçacık hareket edip duruyorsa bu hareketlerin
düzeni ve uyumu nasıl sağlanıyor. Parçacıkların aralarında geliştirmiş
oldukları bir tür haberleşme (telepati gibi) metodu ile iletişim sistemi mi
var. Peki böyle bir haberleşme yoksa kâinatın 15 milyar yıldır mükemmel bir
uyum içinde, âdeta bütün parçacıkların birbirlerinden ve yaptıklarından haberi
varmış gibi hareket etmeleri nasıl oluyor? Nasıl bir bilinç bu? Peki bir müzik
bestesinin de bilinci olabilir mi o zaman sorusu da çıkıyor ortaya.
Bu
kadar fiziksel analizden sonra, müziğin işitmeye gerek olmadan
beynimizde de oluştuğunu göz önüne almamız gerekir.. Yani illa ki işitmek
gerekli değil müzik için. Düşünerek de müzik yapılabilir notaya
dökülür,yazılır, çalınır. Sadece beynimizden söylediğimiz müziklerle
hüzünlenip sevinebiliriz de. Sesler belki de düşünce yoluyla da aktarılabilir.
Peki atomaltı düzeydeki müzik nasıl bir şeydir? Uygun cihazlar icat etsek
dinleyebilir miyiz?
Belki
de evrenin bambaşka bir ucunda bambaşka canlıların besinidir müzik kimbilir.
Biz de ruhun gıdası diyoruz ya. Farklı bir boyut ve düzeyde de gerçek besin
haline gelmiş olabilir işte.
Her
neyse, şimdi konuya dönersek, insan olmasa müzik olur mu demiştik. Müzik
düzenli sesler birlikteliği olduğuna göre ve evrenin de hem mikro hem de makro
kozmozunda insanın aklının hayalinin alamayacağı şekilde inanılmaz bir düzeni
var olduğuna göre, insan olmasa da müzik tabii ki olur derim ben. İnsan sadece
kendi duyma ve algılama kapasitesi ölçüsünde müziği keşfedip, kendisi de
yapmayı becermiştir. Doğada ve evrende müzik halihazırda zaten mevcuttur. Bu
durumda insan yapımı müzik ve doğal müzik diye en temel olarak ikiye
ayırabiliriz müziği.
Doğal
müzik, insan olsa da olmasa da vardır. İnsan yapımı müzik ise sadece insan
tarafından yapılabilir yani insan olmazsa olmaz…
Bu
kadar kafa şişirdikten sonra, gönül frekansınıza her zaman güzel müziklerin
takılması dileğiyle yazımı noktalıyorum.
|