|
İtalya'da
Eflatun Akademisinin önderliğindeki akademisyenlerin Yunan klasiklerini gün
yüzüne çıkarması tüm yaşamda ve özellikle de bilim ve sanatda yeni bir atılımı
beraberinde getirdi. Önde gelen temsilcilerinden birisininin Dante olduğu
Ezoterik öğreti, yepyeni bir dönemin başlamasını sağladı. Bu dönem adını dahi
Ezoterik öğretiden aldı; Rönesans. "Yeniden Doğuş" anlamına gelen Rönesans
düşünürlerinin en büyük hedefi, Yunan-Roma uygarlığı ile Hristiyanlık arasında
bir iletişim, bir ilişki kurmak ve iki uygarlığı aynı potada eriterek yepyeni
bir dünya kurmaktı (1)
Bizans'dan İtalya'ya göç edenlerin beraberinde getirdikleri Yunanca eserler
ile İtalya manastırlarmdaki Roma eserlerinin anlaşılır bir dille İtalyancaya
çevirilmesi, ulusal bir edebiyat ve tarih anlayışının doğmasına yol açtı. Aynı
dönemde Latince İncil de İtalyanca'ya çevrildi ve eski uygarlıklar ve
Hristiyanlık arasında bir süreklilik olduğu ispat edilmeye çalışıldı. Bu arada
matbaanın icat edilmiş olması, kitapların çok daha fazla sayıda basılmasını ve
daha çok kişinin bunları okumasını sağladı. Böylece yeni düşünceler pekçok
ortamda tartışılmaya başlandı ve bu tartışmalar sonucunda da yeni fikirler
doğmasına imkan yaratıldı. Toplumdan ziyade birey ön plana çıktı ve giderek
insani değerler, bütün diğer değerlerin üstünde tutulmaya başlandı.
Ezoterik doktrinin binlerce yıldan bu yana savunageldiği bu görüşleri kapsayan
felsefi akıma "Hümanizm" adı verildi. Petrarca ve Boccacio gibi Ezotorik
düşünürler, insanın evrenin merkezinde bulunduğunu, dünyanın insan ruhunu
geliştirmek için bir araç olduğunu, ruhun hedefinin Tanrıya ulaşmak olduğunu,
kısacası Ezoterik öğretinin içeriğini kapsayan eserler yazdılar. Aynı
konuları, kimisi Eflatun Akademisinin, kimisi diğer kardeş akademelerin
üyeleri olan, Manetti, Erasmus, Mirandola, Monteign gibi düşünürler de
işlediler. İnsanın üstünlüğü ve saygınlığı üzerine çeşitli yapıtlar ortaya
koyan bu filozoflar, insanın yeryüzünde ve daha sonraki yaşamında kaderini
belirleyecek yegane şeyin Tanrısal aşk olduğunu, insan ile Tanrı arasında
bozulmaz bir birlik olduğunu ifade etmekten kaçınmadılar.
Ezoterik doktrinin böyle açıkça ortaya konulması, Rönesans şiir ve sanat
eserlerini yaratan hayal gücünün de aynı biçimde serbestçe kendisine yol
bulmasını sağladı. Boccacio, şiir ve dinin birbirlerini tamamladıkları
iddiasıyla, kutsal kitabın aslında şiirsel bir dille ele alınmış olduğunu öne
sürdü. Bu ve benzeri girişlikler neticesinde, din dışı konuları işleyen şair
ve yazarlar da, yaratıcılık vasıfları nedeniyle kutsal bir saygınlık
kazandılar ve diledikleri konularda daha rahat çalışma olanağı buldular.
Hümanizm akımı ile insana, insan olmaktan gurur duyması öğretildi. Bu düşünce
tarzı, Ezoterik öğretiyi bünyesinde barındıran Masonluk ile tüm Avrupa'ya kısa
sürede yayıldı. Öğretinin güzellik arayışı tüm sanat dallarına yayıldı ve
mükemmelliklerine bugün dahi ulaşılamayan yüzlerce eser doğdu. Leonardo da
Vinci, Michelangelo, Rafaello gibi üstadlarla Rönesans doruk noktasına ulaştı.
Tüm bu
gelişmelerin neticesinde ortaçağın durağan düşünce sistemi yıkıldı. Yerine,
akılcılığı ön plana çıkaran pozitif düşünce geldi. Rönesans felsefi bakımdan
akılla inancı uzlaştıran bir sentez oldu.
Hümanizm ve Rönesans'ın etkileri, 15. yüzyıldan itibaren, genişleyerek 18.
yüzyıla kadar devam etti. Bu akımların giderek kendi çıkarlarını zedelediğini
ve kurulu düzene darbe indirdiğini gören Papalık, 18. yüzyıldan itibaren özgür
düşünceye karşı savaş açtı. Bilime büyük darbeler indirildi. Galile Galileo,
"yazılı hükümlere aykırı bir öğretiden yana çok etkili kanıtlar taşıyan bir
kitap yazdığı" için Engizisyon mahkemesinde yargılandı ve sapkınlık içinde
olduğu gerekçesiyle afaroz ve hapis edildi.
Fransa'da Protestanların Katolikler ile barış içinde yaşamalarını öngören
Nantes Fermanı yürürlülükten kaldırıldı. 1757'de yayınlanan bir kraliyet
fermanı ile, dine saldıran, otoriteye karşı gelen tüm yazar ve yayıncıların
ölüm cezasına çarptırılacakları duyuruldu (2).
Bu
karardan on yıl sonra, sadece dini hoşgörüyü savunan Marmontel, "deizm ve
ateizm gibi her çeşit suçu kışkırtıcı öğretilerin yanısıra, Katolik
kilisesinin temellerini sarsabilecek her türlü akımın bastırılması"
gerekçesiyle ölüme mahkum edildi. Bu karar özellikle Ezoterik doktirini mahkum
etmek için alınmış bir karardı. Ancak ortaçağ artık bitmişti ve kilisenin
karşısında suskun kitleler değil, dev düşünürler vardı. Protestan liderler
Calas ve Sir-ven'in Papalıkça mahkum edilmeleri üzerine Voltaire, kilisenin
adaletsizliğine karşı büyük bir kampanya başlattı. Toplumda derin yankılar
uyandıran kampanya sonucunda Katolik kilisesi Protestan liderleri serbest
bıraktı ve Protestanlara eski itibarları iade edildi.
Buna
karşılık Papalık, Deniş Diderot'un, adaleti doğruda, güzelde ve iyide arayan
Ezoterik eseri Ansiklopedi'nin yakılmasına karar verdi. Voltaire Bastil'de
kapatıldı. Hakkında tutuklama kararı çıkan Rousseau kurtuluşu kaçmakta buldu.
Holbach'ın "L'esprit"i (ruh), Felsefe Sözlüğü de yakılan eserler arasındaydı.
Engizisyon, karşısındaki filozofları sindirmek için sık sık şiddete başvurdu.
Şövalye La Barre'in, ayin alayını selamlamamak ve Felsefe Sözlüğü gibi
sakıncalı eserleri okumakla suçlanıp ölüme mahkum edilmesi, dilinin
koparılarak başının kesilmesi, cesedinin yakılması, umulanın tam aksine
filozofların birlik oluşturarak tepkilerini göstermelerine yol açtı. Voltaire,
Papa için "ezelim alçağı" derken, Montequieu gibi ağırbaşlılığıyla ünlü bir
adam dahi, "Papa, alışıldığı için karşısında boyun kırılan, modası geçmiş bir
puttur" demekten kendisini alamadı (3).
1738'de Papalığın Masonları afaroz etmesi üzerine Voltaire, 80 yaşında
olmasına karşın, kilise aleyhtarı kampanyalarda kendisine büyük destek
sağlayan ve kendisiyle aynı inançları paylaşan bu insanlara bu kez kendisi
destek vermek için Masonluğa girdi.
Voltaire, "Hoşgörü üstüne" adlı yapıtında, insan haklarını ve bunun uzantısı
olan hoşgörme hakkını savunurken, herkesin inançlarında özgür olduğunu, tüm
insanların, dinleri ne olursa olsun, kardeş olduklarını savundu. "Bir Türk,
bir Çinli, bir Yahudi kardeşim mi oluyor böylece?" diye soran Voltaire, kendi
sorusuna kendisi cevap veriyordu; "Elbette. Hepimiz aynı babanın, Tanrının
çocukları değil miyiz?"
Voltaie gibi Diderot, Montesquieu, Lafayette, Boucher, Danton ve Pastoren de
dönemin ünlü Masonlarıydı. Bu kadar ünlü filozof ve bilim adamının bir çatı
altında biraraya gelmiş olmaları, Masonluğun dine karşı laik akımı ne denli
desteklediğinin bir göstergesidir. Masonluğun, Papalığa karşı olan tutumu,
Roma kilisesinin de Kardeşlik örgütü üyelerini mahkum etmesine neden oldu.
Masonluğu mahkum eden ilk emir Papa 12. Clemens tarafından 1738'de yayınlandı.
Bu tarihten itibaren 13 değişik papa, 1884'e kadar, Masonları afaroz eden ve
Masonluğu yasaklayan emirnameler yayınladılar. Papa 12. Clemens, 28 Nisan 1738
tarihli emrinde, hiç kimsenin Masonluğa veya benzeri bir örgüte üye olmamasını
duyurdu ve üyelerin afaroz edileceğini açıkladı. Ardından gelen Papalar da,
13. Leo'ya kadar Masonluğu lanetleyen ve üyeler üzerindeki afarozu her
seferinde yineleyen emirnamelerini yayınlamayı sürdürdüler (4).
Papa
Clemens, Masonluğu mahkum ederken, bu müessesenin tüm dünyaya fenalıklar
getireceği gibi anlamsız suçlamaların ya-nısıra, değişik din ve mezheplerdeki
kişilerin bir araya gelmelerinin önüne geçilmez tehlikeler doğuracağı gibi,
ancak bağnaz bir kafa yapısının ürünleri olabilecek suçlamalarda bulunuyordu.
Clemens'in en önemli gerekçesi de, "kendilerince malum olan doğru ve makul
sebepler" idi.
Papalar ve Katolik devletlerin kralları, Masonların birbirlerine ketumiyet
yemini ile bağlı olmalarından ve toplantılarının gizli yapılmasından endişe
duyuyorlardı. Bu endişelerinin yersiz olmadığını tarihi gelişmeler ortaya
koydu.
Fransa'da büyük devrimin gerçekleştirilmesi ve sistemin giderek
laikleştirilmesinde, İtalya'da Papalığın ekinliğine son verilmesi, milli
birliğin sağlanması ve yine sistemin laikleştirilmesinde hep Masonlar en
önemli rolü oynadı.
Devlet
yönetiminin Papalığın ve Katolik kilisesinin etkisi altından çıkartılmasında
dönüm noktası olan kararlardan birisi 1714 yılında İngiltere'de alındı. Bir
yasa çıkartılarak, herhangi bir Katolik hükümdarın İngiltere tahtına çıkması
yasaklandı. Böylece İngiltere, Roma'nın yoğun baskılarından kurtulmayı
başardı. Yeni kanunla ortaya çıkan bu özgür ortam Masonların kendilerini
güvencede hissetmelerini sağladı ve onlar da dış dünyaya kapılarını daha çok
açtılar. Bu tarihte Templierler ve diğer Şövalye örgütü üyeleri, Rose
Croix'lar, Royal Society yandaşları Mason localarına üye bulunuyorlardı.
Bunlara, asli meslekleri Duvarcılık olmadığı ve örgüte sonradan katıldıkları
için "Kabul Edilmiş Mason" (Accepted Mason) denilmekteydi.
Öte
yandan dünyadaki teknolojik gelişmeler Masonluğun Ope-ratif kolunu olumsuz
etkilemekteydi. İnşaat yapımı ile ilgili daha önce birer sır olarak saklanan
bilgiler, giderek sır olmaktan çıktılar ve okullarda okutulan bilim dallarının
konuları haline geldiler. Bu durum, adlarına sonradan "Operatif Mason" denilen
inşaat ustalarına, okul mezunu ve örgüt üyesi olmayan yeni rakiplerin
çıkmasına neden oldu. Zamanla bu ustalar iş bulmakta zorlanır oldular.
Operatif Masonların son büyük faaliyetleri Londra'da oldu. 1666 yılında
Londra'da meydana gelen büyük yangın sonrası inşaat sektörünün canlanması ile
tüm Avrupa kıtasındaki Mason ustalara iş bulma imkanı doğdu. Ancak şehrin
yeniden imarından sonra yine yapılacak iş kalmadı ve Masonluğun el emeğine
dayalı Operatif kolu giderek yok olmaya başladı. Bu aşamada devreye Kabul
Edilmiş Masonlar girdi. Locaların fikri çalışmalarına katılan bu Masonlar
önceleri azınlıktaydılarsa da, giderek sayıca çoğaldılar. Mesailerinin kol
işçiliğine değil, kafa işçiliğine yani fikri çalışmaya dayanması nedeniyle
kendilerine "Spekülatif Masonlar" adını uygun gören Kabul Edilmiş Masonlar,
1703 yılında bir karar yayınlayarak, bundan böyle Masonluk ayrıcalıklarının
yalnızca yapı işçilerine özgü olmayacağını, dileyen herkesin localara üye
olarak bu ayrıcalıklardan yararlanabileceğini duyurdular.
İngiltere'de Protestanlığın ağır basması ve Katolik kilisesinin baskılarının
yok olmasından sonra Anglikan Masonlar, locaların düzenliliği hakkında karar
verebilecek ve yeni localar açabilecek yüksek bir merci kurmaya karar
verdiler. Böylece 1717 yılında dört Londra locası, İngilitere Büyük Locası'nı
kurdular (5).
Büyük
Loca'nın yeni yasasını, bir Protestan rahibi olan James Anderson yazdı. Bu
yasanın yazılmasına bir başka Protestan rahip, Desagulier de yardımcı oldu.
Royal Society üyesi olan bu rahip, ünlü bilgin Newton ile de yakın arkadaştı.
Anderson Yasaları adıyla anılan bu yasanın ilk bölümünde, "Bir Mason, taşıdığı
sıfatlar nedeniyle ahlak kurallarına boyun eğmek zorundadır ve hiçbir zaman
bir Tanrıtanımaz (Ateist) ya da Dinsiz (Deist) olamaz" denilmektedir.
1815
yılında İngiltere'de yeni bir Büyük Loca Yasası yayınlandı ve Tanrı ve din
hakkındaki ilk bölüm şöyle değiştirildi;
"Sıfatı
dolayısla bir Mason ahlak kurallarına uymakla görevlidir. Eğer mesleği iyi
anlamışsa, hiçbir zaman bir Tanrıtanımaz ya da Dinsiz olmayacaktır. Tanrının
herşeyi insanlardan daha başka türlü gördüğünü o, herkesten daha iyi anlamak
durumundadır. Çünkü insan dış görünüşü görür, Tanrı ise gönülleri. Bir insan,
dini tapınış tarzı ne olursa olsun tarikatten çıkarılmaz. Yeter ki, yerle
göğün Yüce Mimarına inansın ve ahlakın kutsal görevlerini yerine getirsin" (6)
Bu
yasa ile, Hristiyanların yanısıra Yahudi ve Müslümanların da örgüte
katılmaları mümkün oldu. Böylece Masonluk, özgür düşüncenin filizlendiği her
ülkede varlığını gösterdi ve tüm dünyaya yayıldı.
17.
yüzyılda Masonluk, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya'da Katolik kilisesinin
yoğun baskıları ile teknolojik ilerlemenin getirdiği işsizlik gibi nedenlerle
son derece zayıflamış bulunuyordu. İngiltere ve İskoçya'da ise durum daha
farklıydı. Her iki ülkede de Kabul Edilmiş Masonların fazlalığı örgütün
varlığını ve gücünü sürdürmesini sağlamıştı. 1649 yılında İngiltere Kralı I.
Charles'ın kafasının kesilerek idam edilmesinden sonra, dul eşi Kraliçe Hen-rietta
doğduğu ülke olan Fransa'ya döndü. Kısa bir süre sonra çok sayıda İskoç
soylusu da onun yanına geldi. Bu soyluların büyük bölümü Kabul Edilmiş Masondu
(7). Bunlar, Stuart hanedanının İngiltere tahtını yeniden eline geçirmesi için
faaliyetlerini, Fransa'da kurdukları Mason localarında gerçekleştirdiler. Bu
locaların bir kısmı askeri nitelikliydi ve Stuartların İngiltere tahtına dönüş
şansı kalmayınca bu askeri localar Fransız ordusuna katıldılar. Böylece
Fransız ordusunda Masonluk yayılmaya başladı. Askeri İskoç localarının
yanısıra sivil localar da, Fransa'da önceden var olan localar ile birleşerek,
mesleğin tüm ülkede yayılmasını sağladılar. Eski geleneklere ve yüzlerce
yıldır uygulanagelen ritüellere dayanan bu Masonluğa, Avrupa kıtasındaki yeni
yayıcılarına atfen, "İskoç Masonluğu" denildi. İngilterede 1717'den itibaren
uygulanmaya başlanan Masonluk üç derece üzerinden çalışmaktaydı. Buna karşılık
İskoç Masonluğunda derece sayısı 25'di. Bir diğer farklılık da, İngiliz
Masonluğu yanlısı localar, İngiltere Büyük Locasından berat alarak, düzen
içinde kurulurken, İskoç locaları eski gelenekler uyarınca, herhangi bir
merciye dayanmadan, kendiliğinden kuruluyorlardı.
İngiltere Büyük Locası'na karşılık Fransız locaları aynı statüde bir merciye
kavuşmak için 1736 yılında Fransız Büyük Locası ayarında, "Grand Orient" adını
verdikleri bir üst kuruluş oluşturdular. Fransa'da, bu bağımsız Fransız
kuruluşunun yanısıra, İngiltere Büyük Locası'ndan berat alan bir Fransız Büyük
Locası da kuruldu.
İskoç
Masonluğu 1761 yılında Amerika'da yayılmaya başladı. Bu kıtada İskoç Riti'ne
sekiz derece daha ilave edildi ve tüm dünyanın da kabulü ile İskoç Riti
Masonluğu 33 derece olarak benimsendi (8).
O
dönemde, Masonluğun kökenleri hakkında en önemli konuşma, Şövalye Ramsay
tarafından gerçekleştirildi. Bir İskoç soylusu olan ve Stuartlarla birlikte
Fransa'ya geçen Ramsay, 1737 yılında Grand Orient'de, Masonluğun geçmişi
hakkında aydınlatıcı bir konuşma yaptı. Masonluğun Templierler'e dayandığını
ve onların sayesinde kardeşlik örgütünün tüm Avrupa'ya yayılmış olduğunu
söyleyen Ramsay, "Tarikatımızın kökleri, Kudüs Sen Jan Şovalyelerindedir. O
gün bu gündür localarımız, Sen Jan Locaları adını taşırlar" dedi. Ramsay, ünlü
konuşması sırasında, birçok Avrupa ülkesinde gerilemiş olan Masonluğun,
Templierler sayesinde İskoçya'da canlılığını korumuş olduğunu da hatırlattı.
Fransız devrimi öncesi Masonluk bu ülkede son derece yaygınlaşmış durumdaydı.
Birçok aristokratın yanısıra, burjuva önde gelenleri ve fikir adamları da
localara devam etmekteydiler. Localarda yürütülen fikri çalışmalar sayesinde,
Masonluğun temel ilkeleri olan insanların özgürlüğü, kardeşliği ve eşitliği,
Fransız ihtilalinin de bayrağı haline geldiler. Devrimin fikir babaları Bailly,
Talleyrand, Brissot, La Payette, Mirabeau, Condorcet, birer Masondular. Bazı
kaynaklar Danton ve Robespier'in de Mason olduklarını savunmaktadır. 1789
ihtilalinde Masonluğun örgüt olarak bir etkinliği görülmediyse de, ihtilalin
oluşumu için ana kadrolar dahi localarda hazırlanmıştı (9). Devrimciler,
locaların gizliliği içinde biraraya gelerek, ihtilalin alt yapısını
oluşturdular. Ayrıca, localarda yapılan aralıksız laiklik propagandası da,
insanları dini her türlü reformu gerçekleştirmeye hazırladı. Nitekim 1793'de,
ülkedeki tüm kilise ve tapınakların kapatılması, bütün dini inançların
önlenmesi gibi aşırı bir karar dahi alınabildi. Kilise açılmasını isteyenlerin
tutuklanması, rahiplerin her türlü kamu görev ve haklarından men edilmesi
öngörüldüyse de, Danton ve Robespier'in girişimleri ile bu sert tedbirlerden
vaz geçildi. İnanç özgürlüğüne karşı her türlü şiddet hareketinin ve baskının
yasaklanması ile yerinildi. 1794'de devrim konvansiyonu devletle kiliseyi
ayırdı. Bir yıl sonra, isteyenlerin kiliselerden fayadalanabilmeleri,
dileyenlerin de her türlü dini ibadetten uzak yaşayabilmelerini öngören inanç
özgürlüğü, kanuna bağlandı.
Fransa'da Katolik kilisesi karşıtı güçlü lobi, devrim sonrasında gelen
direktuvarlık dönemi boyunca da etkinliğini sürdürdü. Bu dönemde Jakobinler'in
kiliseye ağır bastıkları görüldü. Napolyon'un gelişi ile durum tersine döndü.
Katolikler imparatorluk süresince ağırlıklarını hissettirdiler. İmparatorluk
sonrasında ise, taraflar arasındaki mücadele, herhangi birisinin kesin
üstünlüğü olmaksızın sürüp gitti. Bu arada Mason localarındaki Katoliklerin
sayısı giderek afaldı. 1877 yılında Grand Orient, locaların "Evrenin Ulu
Mimarı" onuruna çalışmaları zorunluluğunu kaldırdığını açıkladı. Bu karar
üzerine İngiltere Büyük Locası, Fransız Grand Orient'i ile tüm ilişkilerini
derhal kesti ve bu kuruluşu düzenli olarak tanımadığını dünyaya duyurdu.
Böylece Fransız Masonluğu, evrensel Mason topluluğu ile ayrı düşmüş oldu (10).
Fransız Masonluğunun 1877 kararında, 1848 devriminin etkisi büyük olmuştur. 3.
Napolyon'un düşüşünden sonra kurulan üçüncü cumhuriyette ülkeyi yönetenlerin
büyük çoğunluğu Masondur ve Katolik kilisesinin baskılarından bıkıp usanmış
durumdadırlar. Fransa'da basın özgürlüğü Masonlar sayesinde mümkün olur.
Victor Hugo, cumhuriyet parlementosunda verdiği ünlü söylevinde tüm gücüyle
ruhban sınıfına yüklenir ve, "Yıldızların düşmediğini söylediği için
Prinelli'yi dövdürten, kanın vücutta dolaştığını ispatladığı için Harvey'e
işkence eden onlardır. Galile'yi, Kristof Colomb'u zindana attıran, Pascal'ı,
Monteigne'i, Molier'i din ve ahlak adına afaroz eden onlardır. Fransa'nın
üçyüz yıldır yaydığı büyük ışık onları rahatsız ediyor. O ışık akıldan
müteşekkildir. Gerçek mümin benim ey rahipler, sizler dinsizsiniz" der.
İşte
Fransız Masonları, bu ruh hali içinde, aralarına Deist inançta olanların da
katılmasını sağlamak amacıyla, Evrenin Ulu Mimarı'na inanma zaruretini
kaldıran bir kararı onaylamışlar ve Ezoterik öğretiye ters düşmüşlerdir.
Tüm bu
çabalara karşın Fransa'da ilk öğretimin laikleştirilmesi ancak 1879'da mümkün
oldu. Kilise'nin öğretim yapması 1904'de yasaklandı ve devlet ile din işleri
de 1905'de ayrılabildi. Nihayet 1907'de de laik yasaların dokunulmazlığı
kanuna bağlandı.
İtalya'da
Masonluk, Fransa'dakine benzer bir yol izledi. Dante'nin, Boccacio'nun ve
diğer Ezoterik doktrin yanlısı düşünürlerin yurdu İtalya'da, sırlar öğretisi,
bir geleneksel miras olarak Pisagor'dan bu yana varlığını sürdürüyordu. Ancak,
Katolik kilisesinin merkezinin Roma olması dolayısıyla Papalığın yoğun
baskıları kendisini en çok İtalya'da hissettirdi. Rönesans'ın beşiği olan bu
ülkede 17. yüzyıla gelindiğinde Masonluk neredeyse tamamen silinmiş
durumdaydı. Masonluğun canlanışı, Fransa'da olduğu gibi İtalya'da da Stuart
hanedanı yandaşlarının bu ülkeye gelmeleri ile başladı. İskoç Ritine bağlı ilk
loca bu yüzyılın ikinci yarısı içinde kuruldu. Geleneksel alt yapısı hazır
olan Masonluk İtalya'da hızla yayıldı ve Katolik kilisesinin karşısındaki
doğal yerini aldı (11).
İtalya
üzerinde 1713 yılına kadar süren İspanyol egemenliği Katolik kilisesinin
güçlenmesini, Engizisyonun kurumlaşmasını ve Rönesans'ın hızını yitirmesini
sağlamıştı. Avusturya ve Fransa hakimiyetlerinin ardından 1814 yılında,
Napolyon'un devrilmesi üzerine İtalyan devletleri yeniden ortaya çıktılar.
Napoli krallığı, Sardunya krallığı ve Papalık devleti bağımsızlaştı. Ancak
Toscana, Parma ve Modena Avusturya'ya bağlı hanedanlar tarafından, Lombardia-Venedik
krallığı da doğrudan Avusturya tarafından yönetiliyordu. Trentino, İştira ve
Trieste gibi İtalyan toprakları ise, Avusturya İmparatorluğu topraklarına
dahil edilmişti.
Avusturya işgaline ve müdahalesine karşı İtalyan aydınlarının kurduğu
Carboneria teşkilatı ile, ülkede oldukça güçlenmiş bulunan Masonlar bir
ittifak meydana getirdiler ve İtalya'nın birliği ve bağımsızlığı için
mücadeleye başladılar. Bu mücadele 1848 yılına kadar sürdü. Papalık,
karşımdakilerin özgür düşünceli ve laik olduklarının, kendi emirlerini
kesinlikle dinlemeyeceklerinin bilinciyle İtalyan Birliği fikrinin karşısında
yer aldı. Papaların en büyük korkusu, egemenlikleri altında bulunan son
toprakların da ellerinden gitmesiydi.
Papalığın yoğun baskılarının yanısıra, Avusturya orduları ile yapılan savaşlar
neticesinde Carboneria teşkilatı giderek zayıfladı ve 1831 yılında yokoldu.
Örgüt mensuplarından hayatta kalanlar, dava arkadaşları olan Masonlara
katıldılar ve bundan sonra birlik için kiliseye karşı mücadeleyi tek başına
Masonlar verdi.
1848'de Paris'deki Şubat devrimi, yine aynı yıl Viyana'daki Mart devrimi,
İtalya'da da ulusal birlik devriminin başlamasına yol açtı. Birlik için
savaşlar 1861 yılına kadar devam etti. Bu tarihte, Fransa himayesindeki
Roma-Papa devleti toprakları hariç tüm İtalyan devletleri birleştirildi ve
İtalya krallığı doğdu.
Garibaldi, Cavour, Emanuel I, Mazzini gibi birlik için savaşan liderler hep
Mason'dular. Bu aydınlar, birleşmeye karşı çıkan kilisenin karşısına Masonluk
ilkeleri ile çıktılar. 1786'da, Papanın da desteği ile Avusturya kraliçesi
Maria Teresa İtalya'da Masonluğu yasaklamaya kalkıştı. Ancak bu ülkede
Masonluk geleneğinin temelleri çok derindeydi. Pisagor Akademisi, Roma Col-legiaları,
Gilde'ler, ilk Mason locaları, Eflatun Akademisi, Röneans hep bu topraklarda
doğmuştu. Bu nedenle Masonluk, Katoliklerin yoğunluğuna rağmen halk arasında
da belli bir sempatiyle karşılanıyor ve milli duygulara hitap etmeleri
yüzünden de büyük destek buluyordu. Fransız Masonlarının da yardımı ile
Avusturya kraliçesinin girişimi başarısız kaldı.
1848
yılında Papa 9. Pius, İtalya'nın bağımsızlığı için Avusturya'ya savaş ilanını
reddedince, Masonlar Roma'da bir ayaklanma başlattılar. Papa Roma'dan kaçmak
zorunda kaldı. Ancak Fransız kuvvetlerinin Roma'yı ele geçirmelerinden sonra
Pius kente geri dönebildi. 1870 yılında Fransa, Almanya ile savaşa girince
Fransız kuvvetleri Roma'dan çekildi. O tarihte kurulmuş bulunan İtalyan
krallığına ait birlikler kente girdi. Roma'nın kraliyet birliklerince alınması
üzerine Papa Vatikan şehri surlarının arkasına çekildi ancak, yenilgiyi içine
sindiremedi ve Masonluğu lanetleme kampanyasını sürdürdü. Pius'dan sonra
Papalığa gelen 10. Leo da, yeni rejimi onaylamadığını göstermek için İtalya
Katoliklerine kraliyet parlamentosu seçimlerine katılmalarını yasakladı.
Ancak, bu karar neticesinde Katoliklerin politik zeminde hiçbir etkinlikleri
kalmamış oldu.
İtalyan birliğini sağlayan ve iktidarı ellerine alan Masonlar, başta laik bir
devlet sistemi olmak üzere birçok alanda Masonik inançları yaşama uyguladılar.
Örneğin, ilk demokratik ceza kanunu olarak kabul edilen İtalyan Ceza Kanunu'nu
hazırlayan Zanardelli bir Masondu ve hayata geçirdiği kanun birçok Masonik
ilkeyi kapsıyordu. Zanardelli, bu kanunla dinler arasında hiçbir ayrım
gözetmeyerek, din özgürlüğünü kabul etmesinin yanısıra, bu özgürlüğe karşı
çıkacakların da cezalandırılmalarını öngörmüştür.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Masonluk, kuruluş gününden itibaren etkili
olmuştur. Bağımsızlık için mücadele eden liderlerin ve Amerika anayasasına
imza atanların neredeyse tamamı Masondur. Bugüne kadar işbaşına gelen
Başkanların büyük çoğunluğu da Masondur ve Mason olmak büyük bir onur ve
sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bu ülkede halen, her eyalette birer
tane olmak üzere 50 Büyük Loca ve 4 milyona yakın Mason bulunmaktadır.
Masonluk Amerika'da o denli yaygındır ki, Iowa eyaletinde bir kentin adı dahi
"Mason City" dir. Bu ülkeyle ilgili bir diğer ilginç Masonik bilgi de,
astronot Edvvin Aldrin'in Ay'a bir Masonik plaket yerleştirmiş olmasıdır.
Aldrin 1969 yılında, Masonluğun evrenselliğinin sembolü olarak, Teksas Büyük
Locası tarafından hazırlanmış ve Ay'ın, bu locanın Juridiksiyonu içine
alındığını belirten bir levhayı dünyanın uydusuna bırakmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda da Masonlar oldukça önemli rol
oynamışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu topraklarında ilk Mason locasının kuruluş yılı'olarak
1738 tarihi verilmektedir. Bu tarihten, ilk ulusal Yüksek Şura'nın kuruluş
yılı olan 1909'a kadar Osmanlı topraklarında yabancı Büyük Loca veya Yüksek
Şura'lara bağlı 23 locanın çeşitli dönemlerde faaliyette bulundukları
bilinmektedir. Yabancı obediyanslara bağlı bu localarda, başta Sultan 5. Murat
olmak üzere, şehzade Nurettin ve Kemalettin efendiler, Namık Kemal, Mithat
Paşa, Fuat Paşa, Talat Paşa, Ahmet Vefik Paşa gibi ünlü kişiler ve sadrazamlar
Masonluğa katılmışlardır (12). Başta Mithat Paşa olmak üzere bu kişilerin
yoğun çabaları sonucunda 1876'da Meşruti idare kurulmuştur. Ancak Sultan
Abdülhamit, iki yıl sonra, 1878 yılında meclisi feshederek Meşrutiyeti
yürürlülükten kaldırmış, önde gelen liderlerini, bu arada Mason ileri
gelenlerini sürgün etmiştir.
Padişahın
mutlak egemenliğine karşı çıkan aydınlar, 1899 yılından itibaren yurt içinde
ve yurt dışında örgütlenerek, Jön Türkler adı altında muhalefete başladılar.
Masonların gücünü arkasına alarak tahta çıkmış olan Abdülhamit, tüm yetkileri
eline almasının hemen ardından tam bir Mason düşmanı kesildi. Masonları
dinsizlik ve Tanrıtanımazlıkla suçlama konusunda Katolik kilisesi ile
özdeşleşen Abdülhamit yine de yönetimi süresinde Mason localarının faaliyet
göstermelerine ses çıkartmadı. Bunda iki neden etken olmuştu. Öncelikle Sultan
Abdülhamit çok kuşkucu ve kurnaz bir kişiliğe sahipti ve Mason localarını
kapatması halinde tüm Masonların yeraltına çekilerek, kendisi aleyhinde daha
yoğun çaba harcayabileceklerini hesaplamıştı. Bunun yerine locaların açık
kalmasını ve hafiyeleri vasıtasıyla sürekli denetim altında olmalarını
sağladı. Abdülhamit'in bu yöntemi özellikle istanbul'da son derece etkili oldu
ve İstanbul Masonları istibdat dönemi boyunca hiçbir varlık gösteremediler.
İkincil olarak Osmanlı yönetimi ekonomik açıdan dışa tamamiyle bağımlı hale
gelmişti. Abdülhamit, Mason localarını kapatması halinde, yabancı ülkeler
Masonlarının büyük baskıları altında kalabileceğini, bunun da alınacak
ekonomik yardımları etkileyeceğini hesaplamıştı (13).
İstanbul Masonlarının pasifliğine karşın, Balkan yarımadasında ve özellikle de
Makedonya'da Mason locaları son derece etkili bir konumdaydılar.
Balkanlardaki karışık durum ve ulusal nitelikli ayaklanmalar nedeniyle
Sultan'ın hükmü Makedonya'da geçmiyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti adı
altında Makedonya'da biraraya gelen Jön Türkler, Fransız devrimcileri ve
İtalyan birlikçi eri örnek alarak, toplantılarını Mason localarında yapmayı,
gizliliklerinin korunması açısından daha uygun buldular. İttihat ve
Terakki'nini öngördüğü program ile Masonik ilkeler arasında bir noktaya kadar
uyum olması, birleşmeyi daha kolaylaştırdı. İttihat Terakki'nin önde
gelenleri, başta Talat Paşa olmak üzere localarda örgütlendiler ve yönetime
karşı yürütecekleri stratejiyi saptadılar (14).
ittihat ve Terakki liderlerinin en yoğun biçimde üyesi oldukları loca,
Selanik'te çalışmakta olan, İtalyan Obediyansına bağlı Makedonya Rizorta
(Yeniden Doğan Makedonya) locasıydı. Kurucusu, Voltarie'ci, özgür düşünceli
bir Yahudi olan Baruh Kohen'di. Yahudiler, diğer Balkan milletlerinin aksine,
Osmanlı uyruğunda kalmayı kendi çıkarları açısından daha uygun buldukları
için, Türk aydınları ile birlikte çalışıyorlardı. Bu nedenle de, Makedonya
Rizorta locasında İttihat Terakki üyelerinin yanısıra, çok sayıda Yahudi de
vardı.
Yahudi
Masonların İttihat Terakki'cilerle bu denli yakın olmaları, dinci çevrelerin
tepkisine yol açtı ve Masonluğun Yahudi amaçlarına hizmet etmekte olduğu gibi
ciddiyetten uzak bir iddia öne sürüldü. Musevi dininde kullanılan bazı
sembollerin, aynı kökenden alınmış olması sebebiyle Masonlukta'da kullanılıyor
olması, bu çevreler için yeterli bir kanıttı.
Böylece, İslamiyet'in Sünni kolu ile Hristiyan Katolikleri Masonluğu suçlama
kampanyasında aynı noktaya gelmiş oldular.
Osmanlı Masonları ile, Batıni doktrinlerin bir diğer savunucusu olan
Bektaşiler arasında Abdülhamit döneminde gözle görülür bir dayanışma vardı.
Selanik'teki Masonlar toplantıları için Bektaşi tekkelerinden
yararlanırlarken, Tevfik Bey gibi bir Bektaşi Babası da Masonluğu katılarak,
iki örgüt arasındaki iletişimi sağladı (15).
İttihat ve Terakki, ordu subayları arasında hızla yaygınlaştı. İttihatçılarla
yakın temas içinde olan Mustafa Kemal'in de Selanik'te bir Mason locasına
katılmış olduğu bilinmekte, ancak devamsızlık nedeniyle bir süre sonra
üyelikten çıktığı sanılmaktadır. İttihat Terakki'nin yoğun çabaları
neticesinde Sultan Abdülhamit, 1908 yılında Meşrutiyeti yeniden ilan etmek
zorunda kaldı. Cemiyet, aynı yıl yapılan seçimlerde mecliste büyük çoğunluğu
sağladı. Buna karşılık dinciler bir yıl sonra, 1909'da İstanbul'da bir
ayaklanma başlattılar. Ayaklanmayı bastırmak için Selanik Hareket Ordusu
birlikleri İstanbul'a girdi ve dinci çevrelerle sıkı ilişkide bulunan
Abdülhamit tahttan indirildi. Bu arada, aynı yıl ilk ulusal Mason Yüksek
Şurası kuruldu ve ülkedeki bütün localar bu Yüksek Şura'ya bağlandı (16).
1.
Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğun dağılma süreci içerisinde Mustafa Kemal
Paşa tarafından başlatılan Kurtuluş savaşında İttihat Terakkicilerin, cemiyet
olarak önemli bir fonksiyonları olmadı. Ancak, savaşın başındaki Kuvayı
Milliyeci lider kadro, İttihat Terakki ve Mason ocaklarında yetişmiş kişilerdi
ve aynı inancı paylaşıyorlardı; Özgürlük.
Birinci
Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk Başbakanı Rauf Orbay, yine Türkiye
Cumhuriyeti'nin ilk başbakanlarından Ali Fethi Okyar, General Kazım Karabekir,
General Kazım Özalp, Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreteri Şükrü Kaya, ilk
hükümetin İçişleri Bakam General Refet Bele, yine Atatürk dönemi Dışişleri
bakanı Tevfik Rüştü Araş, bir diğer İçişleri bakanı Mehmet Cemil Uybadın,
Türkiye'nin ilk Washington Büyükelçisi Muhtar Tahsin ve Atatürk'ün yakın
çalışma arkadaşlarından Milletvekili Cevat Abbas Gürür'ün birer Mason
olmaları, Masonik inançların Kurtuluş savaşı ve sonrasında kurulan Türkiye
Cumhuriyeti'nde ne denli etkin olduğunu göstermektedir. Atatürk ve kadrosu,
Rönesans ve Reform neticesinde Hristiyan dünyasında gerçekleştirilen
aydınlanmayı bir Müslüman ülkede, Türkiye'de gerçekleştiren ve laik sistemi
başarıyla uygulamaya koyan ilk kadro olmuşlardı. Saltanat ve Hilafet
kaldırılmış, Türkiye çağdaş uygarlığı ve gerçek demokrasiyi yakalayabilen
yegane Müslüman ülke konumuna ulaşmıştır. Masonluk bugün, özgür düşünceye
dayalı diğer demokrasilerde olduğu gibi Türkiye'de de laik ve demokratik
sistemi korumak için üzerine düşeni yapmaktadır.
Kaynakça
l-
BAYET Albert - "Dine Karşı Düşünce Tarihi" - Broy Yayınları-İstanbul 1991-Sf.
45
2- Bayet A. -İe- Sf. 74
3- Bayet A. -İe- Sf. 65
4- ÜLKÜ Faruk, YAZICIOĞLU A. Semih - "Dünyada ve Türkiye'de Masonluk" - Başak
Yayınevi - İstanbul 1965 - Sf.55
5- NAUDON Paul - "Tarihte ve Günümüzde Masonluk" - Varlık Yayınları -İstanbul
1968-Sf. 50
6- Naudon P. -İe- Sf. 52
7- BOUCHER Jules, NAUDON Paul - "Masonluk Bu Meçhul" - Okat Yayınevi -
İstanbul 1966 - Sf. 21
8- Naudon P. İe- Sf. 76
9- Ülkü F. - Yazıcıoğlu A.S. -İe- Sf. 47
10- Naudon P.-İe-Sf. 95
11- Ülkü F. - Yazıcıoğlu A.S. -İe- Sf. 43
12- SOYSAL İlhami - "Türkiye'de ve Dünyada Masonluk ve Masonlar" - Der
Yayınları- İstanbul 1978 - Sf. 382
13- KOLOĞLU Orhan - "İttihatçılar ve Masonlar" - Gür Yayınları İstanbul 1991-Sf.
72
14- Koloğlu O. -İe- Sf. 26
15- KoloğluO. -İe-Sf. 41
16- Ülkü F. - Yazıcıoğlu A.S.-İe-Sf. 294
|