Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın

Bilen bilir, ekşi sözlüğü ve sözlükçüleri hiç sevmem. “Mizah” adı altında yapılanın yarım yamalak bilgiyle, cahil cesaretiyle alaya, küçümsemeye, saygısızlığa dönüştüğü günden beri ekşi sözlüğe gıcığım. Bu arada ekşi sözlük ifadesini özel bir isim gibi kullanmayışım da bilinçli bir tercihtir. “Özel isimlerin büyük harfle başlayacağını, ek getirirken kesme işareti kullanacağını bile bilmiyor lan bu denyo,” diye zil takıp oynamaya kalkışacak sözlükçülerin hevesini kursakta bırakacağım çünkü ekşi sözlük benim için artık özel isim değildir. Bir özelliği, tekilliği kalmamıştır.

Hani size de olur mu bilmiyorum ama yazarken özel isimlerin yazının içinde farklı bir duruşu olduğu hissine kapılır insan. Daha saygın, daha üstten, daha ağır bir duruştur. Yazarken ister istemez eliniz büyük harfe ve kesme işaretine gider. Yolda yürürken, artık yaşlanmış ilkokul hocanızı görünce sarılıp elini öpmek istemeniz gibi bir histir. İlkokul hocasıyla ilgili kötü anıları olanlar örneği saygı duydukları başka biriyle değiştirebilirler. Ama özel isimlerle ilgili takıntımı anlatabildiğimi umuyorum.

Düz yazıda özel isimler için kullanılan ayrıcalıklar, büyük harfle başlaması, kesme işaretiyle ayrılması aslında bir varlığın saygınlığına metin içinde yapılan göndermedir. Dolayısıyla, ekşi sözlüğe gıcık olurken onun varlığına saygı atfı olan özel isim ayrıcalıklarını metinlerimde kullanmayı da sevmiyorum. Sözlük dediğiniz şey benim için eline hesap geçiren lise-öğrencisi-düşünce-seviyesindeki insancıkların “ehehehehehehehehehe” nidalarıyla dandirik saptamalar yapıp insanların hayatlarına tecavüz ettikleri bir “internet temelli terör örgütü”dür. Böyle bir yorumu “kuyruk acısı”na sahip olduğum için yaptığımı düşünenler de haklıdır. Hayatımın son beş yılını ekşi sözlüğü okuyarak adam olduğunu sanan yetişkin denyolara, iş arkadaşlarıma, dostlarıma, arkadaşlarıma kadın düşmanı olmadığımı anlatmakla harcadığımı düşündükçe kuyruk sokumum çok fena sızlıyor. İş görüşmelerinden, röportajlardan önce sözlükte hakkımda yazılanlara bakıp yeterince bilgi sahibi olduğunu, “beni çözdüğünü” düşünerek yargılayan kolaycı denyoların yaşamımda yarattığı tahribatı gördükçe sözlükçüler tarafından tecavüze uğradığımı düşünüyorum.

Saygı diye bir şey vardı, hatırlıyor musunuz?

Bizi mi yanlış yetiştirdiler yoksa biz mi normal bir insan olmamız için önümüze konulan malzemeyi beğenmeyip başka kaynaklar aramaya giriştik de, insanlara ve varoluşa saygı duymaya başlayarak defo kazandık bilmiyorum ama bugün medyada övüle övüle yere göğe sığdırılamayan sözlüğü ve onun yeni çıkan dergisi ekşiyi gördükçe kendime soruyorum: Saygıya ne oldu?

Hani saygı diye bir şey vardı. Hani daha hayatın ne olduğunu tahmin dahi edemediğiniz küçük yaşlarınızda size mercimek büyüklüğündeki bir karıncanın dahi “yaşadığını” ve yaşamın saygıyı hak ettiğini söylerlerdi ya… Hani sevmeseniz de, beğenmeseniz de her varlığın yaşam hakkına sahip olduğu ve sevmeseniz de, beğenmeseniz de her var oluşun saygıyla karşılanması gerektiği öğretilirdi ya… Çok eski de değil. Hani sevgi nedir sorusuna saygının biraz daha samimi hali olduğu cevabını aldığınız yıllar… Yaşamın, hayatın saygıyla tanımlandığı, saygının günün her anında, her yerde olduğu zamanlar…Balık tutmaya gittiğinizde, oltaya takılan balıkların biraz önce diğer balıklarla birlikte suyun içinde süzülerek yüzen bir yaşamı olduğunu ve o yaşamı bozduğunuzu, saygı göstermediğinizi düşünüp vicdanınızı rahatsız eden, balığı tekrar suya atmanıza dahi neden olan öğretiler. Hani yağmurlu bir sabah vakti okulunuza giderken topraktan çıkıp asfalta yapışmış şaşkın bir salyangoz gördüğünüzde birazdan uyanıp işlerine gitmek için otomobillerine binecek körleşmiş insanların onu ezip yok edeceğini düşünerek salyangozu alıp bahçe kenarına koymanıza neden olan inançlar. Hatırladınız mı? Saygı… Hani sözlükçülerde olmayan şey. Korkutucu biçimde koca bir jenerasyonun sahip olmadığını fark ettiğiniz, hayvanı insan yapan özellik.

Önceki aylarda, “garson boy sözlük” isimli yazımda sözlüğün en belirgin özelliğinin tüm yazılarından, yorumlarından taşan buram buram kin ve öfke olduğunu anlatmıştım. Saygı öğretisinden nasibini almamış üçüncü dünya ülkesi vahşisi cahilliğindeki ve saldırganlığındaki ağzı-laf-yapar-abonelerin, nam-ı diğer sözlükçülerin veya benim tanımlamamla “eheheheheheheci-teenager” tayfasının sözlüğü tehlikeli biçimde kullandıklarını; insanları, kurumları, olayları gıyabında ve savunma hakkı olmaksızın yargılama mekanı haline getirdiklerinden bahsetmiştim. Ancak bu saygı yoksunu ve böcek kolonisi psikolojisindeki (Swarm terimini başka türlü ifade edemedim) topluluk artık sadece internetten değil, basılı bir yayın olarak da kültürel hayatımıza faça atmaya, yara izleri bırakmaya karar vermiş olacak ki, basılı dergileri ekşi eylül ayında piyasaya çıktı.

ekşinin piyasaya çıktığını duyunca hemen bayiye koşup ekşi geldi mi diye sormadım. Bayi ile aramda garip diyaloglar da oluşmadı ama adam dergiyi verirken gözü baş sayfadaki “Kuş sesleri ovalara yayılmıyor!” manşetine takılmış olacak ki bu “süper ötesi” dandiriklik örneği mizah eseri haberin karşısında küçük bir şok, hatta kısa süreli bir beyin vıcıklaması yaşadığını hemen hissettim. Gel gelelim, kimsecikler elimde görmesin de beni de denyo sözlükçülerden sanmasınlar diye derginin logosunu içe doğru katlayıp yol boyunca okumaya çalıştığım ekşi karşısında nihai tepkim, hayal kırıklığıydı.

İlkokulda daktilo ile çıkardığım sokak gazetemiz bile ekşiden daha düzgün mizanpaja hatta daha sağlam mizah anlayışına sahipti. Baş sayfaya manşetten giren “Kuş sesleri ovalara yayılmıyor” haberi sözlükçü olmayan insanlar için ucuz bir laf ebeliğinden başka bir şey değilken, sözlükçüler için bile fazlasıyla zorlamaydı. İç sayfalarda Geronimo hakkında yazılan haber de, yine sözlüğü dikkatli takip etmeyenler için hiçbir şey ifade etmiyordu. Ayrıca pek çok diğer haber de ilkokul çocuklarının laf ebeliğini andırıyordu ve bu “haber” işi ekşi sözlüğün içinde de çok eleştirildi.

Sözlükte yazdığını bildiğim pek çok gazeteci de kendini tutamayıp, yararlı olabilecek birkaç tavsiyede bulundu. Hayatları her ay, her hafta dergi çıkarmak olan insanların tecrübelerini paylaşmaya çalıştıklarını gördüm. ekşi sözlük eheheheheheheci-teenager işgali altında olsa da, birkaç aklı başında adam hala iyi niyetlerini koruyarak bu böcek sürüsü psikolojisindeki topluluğa laf anlatmaya çalışıyordu.

İsteyen açıp bakabilir, ekşi dergisinin tanımları arasında, sözlükte yazı yazan pek çok gazeteci arkadaşın, dergi için yaptığı tavsiyeler de var. Gazeteci sözlük yazarları, derginin birinci sayısını okuduktan sonra son derece değerli, işe yarayacak, dergiyi ileri götürecek pek çok yorum yaptılar.  Öyle ki, işin içindeki bu kadar adamın bir arada, dergicilik hakkında deneyimlerini paylaştığı harika bir kaynak oluşmuş durumda. Ancak sözlükçülerin, profesyonel deneyimlerini paylaşacak kadar sözlüğe gönül vermiş gazetecilere verdiği cevap karşı kaşıya olduğumuz güruhun saygısızlığı ve tehlikesi hakkında çok güzel bir örnek oluşturuyor.

Gazeteci arkadaşlar, sözlüğün gelişimi için cömertçe paylaşıma açtıkları mesleki birikimlerinin karşılığında hak ettikleri cevabı en güzel şekilde aldılar. Sözlükçüler, ekşi sözlükte deneyimlerini paylaşarak ekşi dergisine bir şeyler katmaya çalışan gazeteci sözlükçüleri yerden yere vuran, alay eden, küçük düşüren, aşağılayan kocaman bir bölüm hazırlayıp derginin ikinci sayısına koydular. Söz konusu bölümde neler yazdığını uzun uzun yazmayacağım ama kısaca özeti, “siz kendi işinize bakın, bizi eleştirmenize, bize bir şeyler öğretmenize ihtiyacımız yok. Siz kimsiniz ki bize akıl veriyorsunuz? Bu alemlerin kralı biziz. Ağzınıza acı biber süreriz…” gibi bir şeydi.

Söz konusu haberde alay edilen, aşağılanan gazeteciler ekşi sözlüğü beğenen ve yere göğe sığdıramayan insanlardı. Adı sanı duyulmamış küçük bir web sitesi iken sözlüğü sayfalarına, köşelerine, yazılarına taşımış; ödüller, övgüler yağdırmış; gönüllü reklamını yapmış ve onu ülkenin en çok reklam alan web sitesi haline getirmiş insanlar…. Elbette çoğu, sözlüğe arka çıkarak başımıza sardıkları belayı, tehlikeyi vurgulamaya çalıştığım “Garson Boy Sözlük” (http://www.derki.com/sayfalar9/sozluk.html)  isimli makalemi de okumamıştı. Ancak, dünyada belki başka hiçbir örneği olamayacak kadar değerli bir kaynak oluşturup, deneyimlerini cömertçe paylaşmalarının karşılığında aldıkları cevaptan sonra sözlüğün ve sözlükçülerin temsil ettiği değerleri veya daha doğru bir ifadeyle değersizliği görebileceklerini umuyorum.

Ve sevgili gazeteci arkadaşlarım… “Dergici gözlüğü”nden bakarak ekşiyi eleştiren, yorumlayan; stres dolu ofislerinde yıllar boyunca masa başında sabahlayarak, bel ağrısı, damar sertliği, kalp hastalığı ile masa başında potansiyel bir kalp krizi ve ölüm ihtimali karşılığında kazandıkları mesleki deneyimlerini tüm iyi niyetleriyle, teşekkür alacaklarını umarak ekşicilerle paylaşan gazeteci arkadaşlarım…  Son bir soru sormak istiyorum. Cevap beklemiyorum hatta cevabınızı duymak da istemiyorum ama hani olur ya, basiretiniz bağlanmıştır da yediğiniz tokadın üzerine hala sözlüğü savunuyorsanız şeytanınız ben olayım; hiç olmazsa aklınızda bir soru bırakayım diye soruyorum: Yıllarca bedava reklamını yaptıktan, yere göğe sığdıramadıktan, her yazınızda ondan övgüyle söz ettikten, onu zirveye taşıdıktan, ülkenin en çok reklam alan web sitesi haline getirip paraya boğulmasına neden olduktan sonra bu insanların ilkokul sınıf gazetesi görünümündeki bir derginin mizanpajı bozuk sayfalarında size tecavüz etmelerinden memnun musunuz? Sevgili derginizi okurken uzanıp keyfinize baktınız mı? (Tutamadım kendimi, iki soru oldu.)

Tebrik ediyorum… Yeni “mizah” dergimiz vatan millete hayırlı olsun.

***Son dakika notu***: Bu arada, ekşi dergisinin yönetmenini yayına çıkardığı programında röportajlarından önce sözlüğü okuyarak konuğu hakkında bilgi sahibi olduğunu canlı yayında itiraf eden Show TV’nin haber sunucusu sarışın hanım kızımıza da, “Garson Boy Sözlük”te bahsini ettiğim gazeteci tipine canlı örnek oluşturduğu için teşekkür ederim. Röportajlarına sözlüğü okuyarak hazırlanamaya devam ettiği sürece kariyerindeki gelişmeyi heyecanla izliyor olacağız. Zaten, bir zamanlar beni de konuk etmiş olduğu ve sözlükten derlediği sorularla hayatımın iki saatini boşuna harcadığı “prime time”daki haber programından “gece yarısından sonra sabaha karşı” bültenlerine geçişini de heyecanla izlemiştik.