|
Çok
okunan genç bir yazarla söyleşi yapılmış, arkadaş demiş ki: ‘Ben yazar adamım,
Cihangir’de oturmam lazım!’
Belki de havası ya da suyu iyi geliyor, bilemeyiz. Ben Cihangir’de
oturmuyorum, onun için yazılarım takır tukur.
Canım çocuk ‘edebiyatçı’ demek istiyor, gazeteci-yazar isterse Atışalanı ya da
Şenesenevler’de de oturabilir... O ayrı bir kategoridir. Son yıllarda
Türkiye’de iki ayrı tip yazar oluştu: Gazeteci yazarlar ve kötü yazarlar.
Çünkü ortalıkta edebiyatçı diye dolaşan birçok kişinin eserine işemeye bile
değmez. Sırf ‘memleket kalkınsın, daha çok kitap okunsun’ diye ses
çıkarmıyoruz.
Onlar da ortalığı boş buldular, para da geliyor ya, şımardıkça şımarıyorlar.
Türkiye’de uzun süredir hangi kitabın kimin tarafından nasıl yazılacağına lise
mezunu sekreter kızlar karar veriyorlar. Asıl okuyucu kitlesi onlar.
Durum böyle olunca da, ‘kız kitabı’ olarak aşk yazarlarının eserleri öne
çıkıyor ister istemez. (Evet ya, nasıl kız içkisi Çankaya şarabı varsa, kız
kitabı da vardır.)
Eskiden kelek aşk romanlarını Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Ethem İzzet falan
yazarlardı (bu yolun yolcusu Peride Celal yaşlılığında nedamet getirip ciddi
romana geçmek isteyince başaramadı)... Kızların anaları bunları okurlardı.
Sonra
bu isimler çok çeşitlendi ve ortalığı pıtırak gibi ‘aşk esnafı’ kapladı.
Gazeteciler de bu işte ekmek gördüler ve gazete sayfalarında da kolunu
sallasan aşk yazarına değmeye başladı. Şimdi hemen her gazetemizin bir moruk
yazarı, bir ciddi yazarı, bir fosil yazarı, bir laga luga yazarı, bir yazar
olmayan ‘yazanı’, bir kavgacı yazarı, bir tetikçi yazarı, bir yemek yazarı,
bir aşk yazarı, bir de çatlak karısı var!
Demokrasi çeşitliliktir arkadaşlar!
Evet, bütün çeşitler basın yayın hayatında.
Bunlar genç oldukları, yani yirminci yüzyılın siyasi çalkantılarından geçip de
gelmedikleri için, ‘yaşam maşam’ ayağından serseriliği de pek seviyorlar. Ne
de olsa cinsel ilişkileri de bizim gençliğimizde olamadığı kadar rahat ve
özgür.
Başkalarına bakıp anlamayı ve anlatmayı değil, kendilerini yazmayı da pek
seviyorlar. Eh, bu da günümüzün bireyciliğiyle, entellerin moda deyimiyle
‘örtüşüyor’ galiba...
Ancak kimilerinin ‘hayatı palavra’ olduğu için ortaya çıkıyor işte o üzerine
işenmeyecek eserler...
Cinsel tacizde bulunmaya hevesli delişmen kızlar eskiden bana da gelirlerdi:
‘Romanımı ya da öykümü okuyup fikrinizi söyler misiniz?’... Hem meşhur olacak,
hem de televizyon yıldızına verecek, bir taşla iki kuş.
İş edinip okurdum, kendini anlatıyor. Sonunda, şöyle standart bir eleştiri
cümlesi geliştirdim: ‘Bunu çöpe at, git, oturduğun apartmanın kapıcısının
karısını incele, sonra kaleminle bir kapıcı karısı yarat, getir okuyayım.’
Ama bunun için yazar olmak gerekiyordu ve bir daha hiçbirinden ses çıkmadı
tabii.
Arkadaş
Cihangir’de oturuyormuş, çünkü Firuzağa kahvesinde çay içmesi, akşam da
Kaktüs’e ya da Leyla’ya gitmesi gerekiyormuş.
Artık orta yaşlı bir ‘dirty old man’ olmaya başladığım için, ‘Leyla’ya gitme’
fikrini sevdim. Fakat bunun için kalem gerekli değil ki, makul boyutlarda bir
penis yeterli.
Kemal Tahir de günlerce evinden çıkmazdı ha... Çünkü yazıyordu.
Jean-Paul Sartre, hem yaşamanın hem yazmanın mümkün olmadığını söylerdi. Önce
yaşayacaksın, sonra yazacaksın. Takıldığı Flore ve Deux Magots kahvelerini
‘yazarın canlısını görmek isteyen gezginler’ basınca, önce iki sokak aşağıda
Port Royal otelinin barına kaçmış, sonra da hepten evine kapanmıştı...
Şu Cihangir işinin de adını koyalım: O semtte ‘eve karı getirmek’ kolay da
onun için oturuyorsun, bize lolo yapma!
İyi ama bunu kedi de yapıyor tavşan da yahu, yazmakla çizmekle ne ilgisi var?
(İlk
yayın: Star)
|