|
Ağustos
ayının sonundan eylül ayına, takımım Beşiktaş ile Bulgaristan’a jimnastik
çalışmak için kampa gittim. Neredeyse bütün jimnastik takımı vardı sadece
çıtırlar grubu, yıldızlardan ve miniklerden birkaç kişi yoktu. Hocalardan Vera,
Natali ve Sevinç Hoca vardı. Hiçbir anne ya da baba yoktu.
Bulgaristan’ın Burgaz
şehrine gittik. Önce Capitol’ün önünden servise binip Edirne’ye kadar gittik,
Edirne’de Metro otobüsüne bindik. Dönüşte de aynı şekilde önce servis, sonra
Metro, sonra yine servisle Capitol’ün önüne geldik.
Gidişte Ezgi ile
oturuyordum ve yolda kustum
L.
Ezgi anlayışla karşıladı. Gümrükte pasaportlarımız kontrol edilirken biz de
sınırı geçip geçip
“Bulgaristan’dayım-Türkiye’deyim-Bulgaristan’dayım-Türkiye’deyim” yapıyorduk.
Oradan çok özlediğim annemi aramıştım. Hepimiz Beşiktaş takım kıyafetlerimizi
giymiştik. Bulgaristan’a girince ilgimi en çok, çok garip olan yazılar ve
otobüsün içine kadar giren tırtıllar çekti. Onları ilk ben fark etmiştim
hatta. Plakalar iki harf-bir sayı-iki harfti. İnsanlar bizimkilere benziyordu.
Sadece bir tane çok garip bir ev vardı, ters çam ağacı gibi görünüyordu.
Otel çok şık gözüküyordu o
yüzden herkes “biz herhalde burada kalmayacağız” diyordu. Sonra içine girdik,
bizim olduğunu anladık. Direkt kapıdan girince şıklığı dışında ilk dikkatimizi
çeken şey şekerlerdi. Vera Hoca’nın izin vermeyeceğini biliyorduk ama ne zaman
antrenmana gidecek olsak Vera Hocalar bizden daha geç indiği için büyükler de
dahil hepimiz yiyorduk. Ben çantama atıp sonra odada yiyordum.
Anahtarlarımız çok güzeldi.
Vera Hoca anahtarların sorumluluğunu benden büyük olduğu ve aynı odada
kaldığımız için Ezgi’ye vermişti. Ve Ezgi’deki unutkanlık başımıza bela oldu
J.
Sürekli anahtar kaybediyordu ve biz de sürekli resepsiyona inip “key key!”
deyip duruyorduk. İlk inişimizde şöyle yaptık : “You speak English? Key key!”
Natali Hoca, otobüsten
inince bize otobüste kimin yanında oturduğumuzu sordu ve ona göre bizi odalara
yerleştirdi. Sonra bir arkadaşımız çok şımardı ve sürekli odadan odaya gezmeye
başladı. Hatta daha rahat gezebilmek için çantasını bile boşaltmadı ki
taşıması kolay olsun. Sonra Tuğçe Abla bu olaya çok sinirlendi ve onu bizim
odaya koyup “bu odadan hiç ayrılmayacaksın, onun için eşyalarını iyi
yerleştir!” dedi. Ondan sonra onunla üçümüz de çok mutluyduk. Hatta bir
keresinde ne kadar biz yapmamış olsak da odada duvar kâğıdı yırtıldığı için
bizden 5’er Euro ceza aldılar (10 leva ediyor).
Yemekler
her zaman çok kötüydü, sürekli sebze verip duruyorlardı. Bir tek kahvaltıyı
seviyordum çünkü açık büfeydi, herkes istediğini alıyordu.
Odadaki banyo hep
sırılsıklam oluyordu. İlk olarak Ezgi giriyordu, etrafa su sıçratıp duruyordu,
sonra ben giriyordum, doğru düzgün banyo yapıp çıkıyordum, sonra giren
arkadaşım da yerleri ıslattığım için bana kızıyordu. Ezgi de kendisinin
ıslattığını söylüyordu, çok komikti.
Asansör çok küçüktü! Dar
ama uzundu. Çok uzun bir süre düz gittikten sonra (asansörün içinden söz
ediyorum hala bu arada) karşına kocaman, enine ve boyuna upuzun bir odacık
çıkıyordu. Kısaca asansör çok büyüktü.
Biz 10. katta kalıyorduk.
Asansörle çıkarken içinde neredeyse top bile oynayabilecektik, hem çok büyük
hem de çok süre var anlamında.
Ezgi odadaki telefonu
fişten çekti sonra da takmayı beceremedik bu yüzden annemle konuşamıyordum,
sürekli başka bir arkadaşımın odasına gitmek zorunda kalıyordum konuşmak için.
Antrenmanlar çok sıkı ve
yorucu oluyordu ama aynı zamanda eğlenceli. Zaten gidişte bakkalın yanından
geçtiğimiz için herkes neredeyse salya çıkacak şekilde bakkala bakıyordu. Ve
genellikle tam antrenmana gidecekken gruptan en az bir kişi kapının yanındaki
tırtıl sürüsünün yakınından geçiyordu ve sokuluyordu. Sokunca o bölge kocaman
şişip kızarıyordu. Sokuldukları zaman bazı kişiler antrenmanda pek halli
olamıyorlardı.
En çok Natali Hoca’nın bize
seri vermesini ve baleyi seviyordum. İnşallah bize bale hocası olarak oradaki
Slava Hoca gelir. Seriyi öğrenmemiz ve bale dışında İstanbul’daki
antrenmanlardan pek farkı yoktu.
Bulgarların antrenmanı çok
komikti. Esnerlerken aralarında konuşmaları özellikle komikti. Öğretmenlerinin
onlara kızmasına da bayılıyordum. Kızdığı kişinin kurdelesini alıp onun
taklidini yaparak bir şeyler söyleyip dolabın arkasına saklıyordu (çocuğu
değil, kurdeleyi) Aletsiz kalan çocuk bara geçip ceza olarak bale çalışıyordu.
Bir gün çift, bir gün tek antrenman yapıyorduk yani bir gün 3 bir gün 6 saat.
Son antrenmandaki gösterimiz çok başarılıydı. Biz herkese birer hediye
verecektik, ama herkes aynı kızı beğendiği için herkes aynı kıza verdi
hediyelerini.
Biz gösteride bale mayosu
giymiş maymunlara benziyorduk bence çünkü hepimiz aynı seriyi aynı anda
yaptık. Her ne kadar komik bir deyim olsa da bence gerçekten öyleydik. Ama
aralarında ben ve İrem müziğe çok iyi uyuyorduk ve hareketleri de bence çok
iyi yaptık.
Denize bir kere gidebildik
o da çok sıkıcıydı. Anais “kova-kürek var mı?” dediğinde Vera Hoca kumdan
kazarak çıkarttığı köpekbalığını verip “ sen çocuksun, sana bu layık” yaptı.
Denize girdiğimde
miniklerle girdiğim için çok üzülmüştüm, açılıp yıldızlarla oynamak istiyordum
ama biz sadece bileğimize kadar girebiliyor, oturabiliyor veya kuma
yatabiliyorduk.
Dönüşte annelerimize haber
vermemizi söylediler biz de yarım saate kadar otobüse bineceğimizi söyledik
ama otobüs rötar yapıp bir saat geç geldi.
Dilara fotoğraf makinesini
odada unuttuğunu zannetmişti ve Vera Hocalara valizini arattı. Valizinden 7–8
tane boş ve dolu su şişesi çıktı. Hepsinden birer tane kalacak şekilde
çıkarttılar.
Dönüş
yolunda yine kustum maalesef. Ama üstüme başıma değil tabii ki.
Dönüşte gümrükteyken
kediler gördük ve onları sevdik. Vera Hoca aldığı bütün salamları kedilere
veriyordu. Sonra sıra valizlerin kontrol aşamasına geldi. Gizem Ablanın
çantası açılırken içinden valiz kapağı ile giyeceklerin arasına sıkışmış bir
top fırladı. Valizleri kontrol eden adam çok şaşırmıştı.
Sonra servise bindik,
herkes çok heyecanlıydı annesini göreceği için. Capitol’ün oraya geldiğimizde
Gizem Ablalar “görmeyeli ne kadar değişmiş” yapıyorlardı. Sonra yavaş yavaş
annelerimizi çıkartmaya başladık. Herkes birbirine “bu senin annen” yapıyordu.
Annemi çok özlemiştim ve sonunda kavuştuğum için çok mutluydum.
Bu kamp kolay bir şekilde
esnemeyi, esnetilmeyi ve birkaç hareketin küçük taktiklerini öğrenmemi
sağladı.
Bütün ülkelerin aynı
şekilde olmadığını ve bazılarının gerçekten çok garip ülkeler olduğunu anladım
(apartmanlar, yazılar, insanlar, yemekler).
Bütün arkadaşlarımı daha
yakından tanıdım.
En iyi anım, Natali
Hoca’nın seri vermesi, en kötü anım ise tırtıllardı.
|