Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın

Aynaya baktığında ne düşünüyorsun?

Ne görüyorsun?

O kırışıklıklar acıtıyor mu canını? Kırışıyor olmak nasıl bir şey? On sekizlik zıpırlarla kırıştırmaya benzemiyor değil mi?

Eskiden kırıştırıyordun ama şimdi yalnızca kırışıyorsun.

Artık ellerin eskisi gibi pürüzsüz değil. Titremelerinden utandığını biliyorum. Utanma, hala çok güzelsin sen. Ve hep çok güzel kalacaksın.

İnsanın en çok gözleri yaşlanır derler ama senin gözlerin hep aynı. Hep çok yorgun.

Uyuyamıyorsun. Zaten zırt pırt ilaç alman gerek. Tam dalmışken saat çalacak gecenin bir vaktinde sonra da uykun kaçacak. En iyisi hiç uyumamak. Nasılsa kahvaltını edip yatacaksın, ta ki saat bir sonraki ilacını alman için vızıldayana kadar. Doktorlardan nefret ederdin, durum hala değişmedi sanırım. Hastanenin o iğrenç kokusundan nefret ediyorsun ve yakışıklı doktorunun renkli ve boy boy haplardan başka hayatına kattığı hiçbir şey yok. Yinede onu her hafta görmek zorunda oluşun ne garip.

Yavaşlayan adımların...

İnsanı bütün gün oturtturup sonra da nasıl yürümesini bekliyorlar ki?

Evdeyken hiç değilse bakkala gidiyordun ara sıra. Şimdi o da yok.

Özlenecek ne çok şey var. Ve hepsini özlemeyi kaldıramayacak kadar çok ağrıyan bir vücut.

Buna rağmen nasıl bu kadar güzel olmayı beceriyorsun?

Ağrılarınla kimsenin başını ağrıtmadan kendi içinde yaşıyorsun bedenine her dakika yayılan tarifsiz acıyı. Yinede ruhun hiç aldırmıyor buna. Ruhunu bedenin gibi ağrılar ve sessizlikle dolu küçücük bir odaya kilitlemiyorsun. İstesen de yapamazsın bunu zaten.

O hep geçmişte yaşananların aralarında dolaşıyor değil mi? Ruhu anılardan alıkoymak ne zor. Ve ne çok anı var...

Ve hepsi ne kadar da uzaklar şimdi...

“Geriye kalanlar her zaman yanına kalanlar demek değil” derdin. Haklısın. Bak geriye ne çok şey bırakmıştın ama şimdi hangisi yanında ki?

Eskiden bu kadar çok bakmazdın aynaya. Kimi arıyorsun orada?

Özlüyorsun eskiyi, biliyorum. Ama otuzlu yaşların görünmeyecek aynanın içinde.  Soğuk camın içinden çocukluğun da gelmeyecek koşa koşa. Hadi kalk artık oradan...

Onca yılı, onca yılın içinde yaşanan her şeyi bu kapının arkasında bıraktın. Şimdi elinde kalan şey sadece küçücük bir oda. Bir şeylerin alt ve bir şeylerin de üst katında, binanın tam ortasında, senin gibilerin anılarıyla dolu katların arasında sıkışıp kalmış bir oda. Bir yatak, küçük bir masa. Masanın üzerindeki resim tam otuz iki yıl öncesine ait. Kocaman bir vazoda solmuş çiçekler. Sana yenilerini alayım ister misin? Neydi en sevdiğin çiçek? Hatırlıyor musun? Bazı şeyler git gide siliniyor hafızandan. Kendi aklına hükmedemiyorsun. Telefon numaralarını hatta bazen isimleri bile hatırlayamıyorsun. Bir çocuk gibi utanıp sıkılıp küçük gülüşmelerin arkasına saklıyorsun böyle anları.

Artık anların azalmaya başladığı düşüncesinden de biraz ürkerek, bu odada anlardan başka oynayacak bir şeyin olmadığını fark ediyorsun.

Bütün bunlar kocaman ve çok ağır bir yumru olup boğazına oturuyor.

Ve birileri bunun adına yalnızca “yaşlanmak” diyor öyle mi?

İnansan da inanmasan da günler yirmi dört saatte bitiyor işte. Zaman geçiyor, tüm götürdükleri ile birlikte. Ne çok şeyi çaldı senden. Seni ne çok şeysiz bıraktı.

Daha ne kadar böyle sessiz kalacak bu oda? Sesini çok özledim.

Seni soruyorlar, anlatıyorum. “Sıradan bir sesi, ölü bir kedisi, güzel gözleri ve yaşlı saçları var” diyorum.

Anlamıyorlar.

Olsun.

Boş boş bakıp lafı değiştiriyorlar. Senin nasıl biri olduğunu bilmiyor onlar.

Ne yazık ki hiçbir zaman da bilemeyecekler.

Teşekkür ederim sana. Bana inandığın için. Yanımda olduğun, bu kadar sessiz, bu kadar güzel olduğun için.

Bir gün uyuyup bir daha uyanmayacağını ve bu günün yaklaştığını biliyoruz. Doktorlar böyle söylüyor. O gün geldiğinde ben artık burada olmayacağım. Buna dayanamam.

Keşke seksenime geldiğimde senin kadar güzel bir kadın olabilsem...

Aynaya baktığımda seni görsem...