|
Burak
Turna, ilk kitabı “Metal Fırtına”dan sonra
hakkında en çok konuşulan isimlerden biri oldu. Türkiye ile ABD arasındaki
olası bir savaşın neticelerini inceleyen bu çalışmanın ardından gelen “Üçüncü
Dünya Savaşı” isimli kitabıyla da, dünya dengesinde belirleyici rol oynayan
büyük güçlerin arasında geçmişte ve bugün yaşanan gerilimlerin varabileceği
noktalara dikkat çekiyor. Yaşanabilecek küresel bir çatışmanın ne şekilde
gelişebileceği, bu çatışmada hangi ittifakların yaşanabileceği ve Türkiye’nin
böyle bir durumda bulunabileceği konumu inceleyen yazar, akıcı dili ve ilginç
kurgusuyla okuyanı bu kaos dolu ortama sanki gerçekmişçesine çekmeyi
başarıyor.
Türkiye’de politik kurgu türünün ilk örneklerini veren az sayıdaki isimden
biri olan Turna’ya göre, bugün dünyanın içinde bulunduğu konjonktür bir dünya
savaşının temel altyapısını içinde barındırıyor ve yakın bir zaman içinde bu
savaşın çıkması kaçınılmaz. Biz de Turna ile gelecekle ilgili öngörülerini,
olası bir dünya savaşının zamanını ve sonuçlarını ve Türkiye’nin oluşabilecek
yeni dengedeki rolünü tartıştık.
“Üçüncü Dünya Savaşı” kitabı ne kadar kurgu, ne kadar analiz, ne kadar bilgi?
Üçüncü
Dünya Savaşı’nın temel yapılandırılması aslında bugüne dayanıyor. Yalnız
kitabın içinde bazı formasyonlar var. Mesela, kitapta bir dünya savaşı
çıkarmaya çalışan bir bilinç var ve bu bilinç “Ölüm Kardeşliği” adındaki
örgütle bedene kavuşuyor. Bu beden tabii ki kurgu; ama böyle bir bilinç
olduğu, yani bir dünya savaşı çıkacağına dair bir inancın olduğu ve bu savaşı
kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışan bir bilincin olduğu
benim analizim. Bilgi olarak baktığın zaman, hemen hemen “Üçüncü Dünya
Savaşı”ndaki teknik bilgilerin çoğu gerçek, bir bölümü de sentezlenmiş gerçek.
Yani farklı gerçeklerin sentezlenmiş hali. O nedenle politik kurgunun politik
kısmı daha ağır basıyor kurguya oranla.
Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkma olasılığı sence nedir?
Şöyle
söyleyeyim; bir dünya savaşının çıkma olasılığı yüzde yüz! Önümüzdeki dönemde,
çok yakın olmayan bir süre içerisinde mutlaka bir dünya savaşı yaşanacak. Bu,
bir bakıma tarihsel bir zorunluluk da. Yani istatistiksel olarak baktığında
dünya politik sisteminde, özellikle Avrupa’dan kaynaklanan bazı sebeplerden
her 70 yılda bir küresel olarak bir çatışma yaşanıyor. Büyük güçler yerini,
yeni büyük güçlere bırakıyor bu çatışmalar sonrasında. Bugüne baktığımızda da
bunun emarelerini görüyoruz. Bunların ilk emareleri şunlar: Bölgesel
çatışmalar oluyor çok şiddetli bir şekilde. Bölgesel çatışmalar bir çıkar
kavgasına dönüşüyor. Büyük güçler arasındaki gerilim bu çıkar savaşlarında
artıyor ve en sonunda da taraflardan bir tanesi diğer büyük güçlerle
arasındaki farkı açmışsa bunu kalıcı hale getirmek üzere harekete geçiyor. Bir
bakıma öldürücü darbeyi vurmaya çalışıyor. Şu ana kadar böyle oldu. Burada hep
bir takım provokasyonlar, kıvılcımlar oluyor ama bunlar detay şeyler. Önemli
olan burada gereken ortamın yaratılmış olması.
Bugün o zaman dünyanın bulunduğu konjonktür buna çok uygun sence?
Evet
şu an ki konjonktürde bu ihtimal çok yüksek. Çünkü dünya, Soğuk Savaş’tan
çıktıktan sonra-bu Soğuk Savaş dönemi bir barış dönemiydi, savaş dönemi
değildi; ona insanlar üçüncü dünya savaşı diyorlar, ama değildi...
Genelde
barışı tesis etmeye yarayan bir dönem oldu...
Evet,
ama şöyle bir şey var; mesela geçmişe doğru 500 sene git, hiçbir zaman Soğuk
Savaş dönemi kadar barışçıl bir dönem göremezsin. Gerilim oldu. Öyle ki, son
800-900 yıldır zaten gerilim hiç bitmedi, savaşlar hiç bitmedi. Ama
dalgalanmalar var. İşte Soğuk Savaş aşağı doğru bir dalgalanma dönemi. Şimdi
tansiyon artıyor. Tabii burada bazı etkenler var. Mesela, nükleer silahların
bu savaşı engellediği söyleniyor ama, burada benim söylediğim bir şey var:
Eğer tek sorun nükleer silahların kullanılması sorunuysa, bu sorun çözülür.
Çünkü bu güçler hiçbir zaman sonsuza kadar dengede stabil kalamazlar. Bir
tanesi diğerine üstünlük elde ettiği anda, mutlaka bu üstünlüğü kalıcı hale
getirmeye çalışacaktır. Bu biraz da güç felsefesiyle, güç psikolojisiyle
ilgili bir şey. Yani, bir devlet belli bir güce ulaştığında ele geçirme, bu
üstünlüğünü kalıcı hale getirme isteği içine girer. Bu psikolojik de bir
gerçektir. Burada, bir dünya savaşının önündeki tek sorun nükleer silahlar. Bu
sorun teknik olarak halledildiği anda bu savaş çıkacaktır.
Bunun halledilmesi derken, nükleer silahların kullanılmasını nasıl
engelleyecekler?
Nükleer silahların kullanılmasını, onu kullanan ülkeye zararlı hale
getirirseniz nükleer silahlar kullanılmaz. Mesela, uzaydan gerçekleştirilecek
bir lazer savunma sistemi eğer nükleer silahları ateşlendikleri anda,
yükseldikleri evrede vurmayı başarırlarsa o nüleer silah atıldığı ülkenin
kendi toprakları içerisinde patlar ve ona zarar verir. Ya da iyonosfer
civarında, yani atmosferi terk ettiği anda, yani balistik aşamaya geçtiği anda
vurulursa da elektronik cihazlara zarar verir. İyonosferdeki elektiklenme
nedeniyle o bölgenin iletişimi tamamen yok olur. Bu nedenle nükleer silahları
kullanmak mantıksız bir hale gelebilir. Sadece denizaltılardan kullanılması
gündeme gelebilir-ki şöyle söyleyeyim, büyük güçler eğer nükleer silahların
kullanılmasını belli bir yere kadar nötralize ederlerse bir iki tane nükleer
silahın kendi ülkelerinde kullanılmasını da tolere edebilirler. Mesela
Amerikan sistemi bugün 100 milyon kayıp vermeyi göze alacak şekilde bir
yapılanmaya sahiptir. Yani, eğer olay bir dünya savaşına dönüştüyse ve bu
durum dünya çapında bir hegemonyanın son adımıysa nükleer silahların bir iki
şehri yok etmesini kabullenebilirler. Bunu tabii ki çok olumsuz bir şekilde
karşı tarafa yansıtacaklardır. İnsanlar, nükleer silahları kullanmadan bir
çatışmaya girebilirler.
Şu
anda Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkması için faaliyette bulunan ya da buna zemin
hazırlayan güçler olduğunu düşünüyor musun?
Böyle
bir bilinç olduğunu düşünüyorum. Benim genel olarak tezim şu: Tarih daha
önceden kaotikti. Yani, dünya üzerinde iletişim çok zayıftı. Genel olarak güç
odaklarının etkisi dünyanın her yerine ulaşamıyordu, ama artık ulaşıyor. Her
olaya müdahale edebiliyorlar. Dolayısıyla artık tarih kaotik değil, tarih
yönlendirilebilen, yani bir bakıma insan yapımı bir tarih haline geldi. Artık
olaylar kontrol edilebiliyor. Bu nedenle tarih de kontrol edilmeye başlandı.
Bunu da kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmeye çalışan bir bilincin
olduğunu düşünüyorum. Bunun nasıl bir örgütlenme içinde olduğu hiçbir zaman
bize yansımaz. Ancak, buralarda teoriler üretilebilir.
Bu
bilinç, dünyayı yöneten gizli örgütler yani, bir dünya savaşı istiyor mu?
Zamanı
geldiğinde dünya savaşını çıkaracaklar. Dünya savaşının belli bir altyapısı
var. Mesela, ekonomik olarak küresel bir ekonominin getirdiği kârlar
azalıyorsa o zaman onu dengelemek gerekiyor. Çünkü baktığımızda gerçekten
küresel ekonominin kâr marjları aşırı düşüyor. Artı, küresel ekonomi nedeniyle
yeni rakipler oluşuyor ve bu rakipler nedeniyle Batı’nın kendi sosyal
sorunları artmaya başladı. Batı’nın lehine olan olumlu denge bozuldu. Şimdi
bunu düzeltmek zorunda ve bu nedenle dünya savaşını çıkarma isteği biraz
Batı’dan kaynaklanıyor. Burada Doğu reaktif konumda.
Ekonomik güce değinmişken, “Üçüncü Dünya Savaşı” kitabın Magna Carta ile
başlıyor ve toprağı kullananlar ile tüccarların, yani ekonomik gücü elinde
bulunduranların Kral John’un yetkilerini kısıtlayışını aktarıyor. O günden
bugüne gelindiğinde iktidar sahipleriyle ekonomik güce yön verenler arasındaki
bağıntıda değişiklik oldu mu hiç?
Aslında hiçbir şey değişmedi. Dünya hâlâ 1215’deki anlayışla yönlendiriliyor.
O zaman da papalık çok önemli bir güç çarpanıydı. O zaman da ekonomik
kaynakları elinde tutanlar hükümetleri etkileyebiliyorlardı. Bugün de aslında
hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Tabii her şeyin şekli değişiyor, etkisi
artıyor. Artık küresel ekonomi olgusu var. Ülkeler daha güçlü, daha çok
teknoloji var. 1215’de uyarlanan basit bir tiyatro sahnesi şimdi stadyumda
oynanıyor aslında. Senaryo aynı: Güç mücadelesi. Olay bu. Ortada bir
potansiyel var. Bu potansiyele yön verme ve hükmetme güdüsüyle güç savaşları
devam ediyor, hiçbir şey değişmedi.
Küreselleşen dünyada devletler, bölgesel ve ekonomik birlikler oluşturarak
kapitalist sistem içinde pastadan aldıkları payı arttırmaya çalıştılar. Artık
bu oluşum süreci miadını dolduruyor mu?
Küreselleşme miadını doldurdu. Artık küreselleşmeye karşı çekilen setlerin
sayısı artıyor. Kurulan bölgesel dinamiklerin de çok fazla bir getirisi
olmadığı görülüyor. Bunlar o an için gerekli olan araçlardı. Siyasi alanda
etkin olmak için onu kullandılar. Bugün mesela ABD’nin kurduğu NAFTA’nın adı
bile geçmiyor. Avrupa Birliği’nde de hep anlaşmaların kağıt üzerinde kaldığı
görüldü. Tek paraya geçmiş olmalarına rağmen siyasi alandaki belirsizlik uzun
vadede bu birliğin yok olacağına dair bazı emareleri de içeriyor. Bu nedenle
ben şunu söylüyorum. Herkes küresel bakış açılı bir milliyetçilik dönemine
doğru gidiyor. Zaten büyük dünya savaşları da hep bu dönemlerde çıkar. Ulusal
çıkarların küresel çıkarlardan ön plana çekildiği dönemlerde gerilim artar.
Olası bir dünya savaşında senin senaryona göre Ortodoks Hıristiyanlar,
Müslümanlar ve diğer Doğu dinlerinin oluşturduğu cephenin karşısında Avrupa,
Katolik-Protestan Birliği cephesi var ve Doğu-Batı savaşını bu minvalde
değerlendiriyorsun. Bu bölünmeyi oluşturan güdü ne?
Ortodoksluk anlayışı Hıristiyanlık’da temel anlayıştır. Hıristiyanlık ortaya
çıktığında onu bozulmamış haliyle özümsemiş olan bir araçtır. Daha sonra
Katolik ve Protestanlar’da bu, gücü elde etmek için dini bir araç olarak
kullanma haline dönüştü. Bu nedenle de her zaman için Ortodoks anlayışını
ezmeye çalışmışlardır. Bu nedenle Ortodoks-Müslüman birlikteliği kendiliğinden
sentez haline gelmiş bir birliktelik. Bugün mesela ilginç şeyler oluyor.
Rusya’yla Çin’in yaptığı ortak tatbikat bütün dünyada büyük ilgi çekti.
Diyorlar ki, “Bunu teröre karşı yapıyoruz.” Aslında bu ABD ile dalga geçmektir.
ABD, Afganistan’da teröre karşı harekat yaptığını iddia ettiği için. Onlar da,
“Biz de teröre karşı yapıyoruz” diyorlar. Ama teröre karşı 50-100 savaş
gemisinin katıldığı tatbikatlar yapılmaz. ABD’ye, “Kendini bil, burada da
böyle bir güç var” mesajı veriyorlar. Eskiden Rusya için Çin düşmandı. Artık
değil. Bu durum kitapta analiz yönünün ağır bastığını ve doğru noktalara temas
edildiğini gösteriyor.
Bu
anlamda, Çin’in ekonomik büyümesi tüm dünyada iktisadi dalgalanmalara yol
açıyor. Ve bundan da doğal olarak ABD zarar görüyor. Bu süreç ABD-Çin
Savaşı’na yol açacak gelişmelere gebe olabilir mi?
Aslında ABD, Çin’in yükselmesinden çok fazla zarar görmüyor. Çünkü, Amerikan
yapısı çok farklı, garip bir yapı. Amerika’da iki ekonomi var. Bir tarafta
finansal ekonomisi var, milyonlarca insan çalışıyor; bir tarafta da ticari
ekonomisi var, orada da çok geniş çapta insan çalışıyor. Çin fabrikalar
anlamında, gerçek ekonomi anlamında gelişti. Çin’in buradan kazançlarını
ABD’ye borç vermesi Amerikan finansal sistemine, faiz sistemine, hizmet
sektörüne yarıyor ve bir bakıma bir yerden aldığını diğer taraftan veriyor.
Ama Avrupa böyle değil. Avrupa bu küresel rekabetten gerçekten zarar görüyor
ve dengeleri bozuluyor. Nitekim Avrupa’nın dengeleri bozulmaya başladı. Zaten
benim kitabımda savaşın Avrupa’dan çıkmasının nedeni de bu. ABD’yi kuranlar
gerçekten çok zekice kurmuşlar. Öyle bir sistem kurmuşlar ki, ABD bir yandan
rekabetten zarar görüyorsa diğer yandan bu zararları telafi ediyor. Borç
alıyor, bu borcu da bizzat kendi elinden işgücünü alan adamdan alıyor. Çin son
beş yıldır önemli miktarlarda ABD’ye borç veriyor. Bu nedenle ABD-Çin Savaşı,
ABD’nin Çin’i çok fazla çevrelemesinden kaynaklanacak. O da belli bir noktaya
geldi. Çin, ABD’nin kendisini durdurmasına dur diyecek! Bir bakıma bu
çevrelenmeyi kıracak bir hareket içine girecek.
Peki ABD’nin “süper güç” konumu Dünya Savaşı’ndan sonra devam eder mi?
Yok.
ABD’nin süper güç konumu bu savaştan sonra devam etmez. Savaştan sonra
Doğu’daki büyük devletler çok önemli ölçüde bölgesel güçler haline gelecek ve
dünya tekrar dengesiz bire döneme doğru gidecek. Yani, İkinci Dünya
Savaşı’ndaki gibi. Yeni bir dünya savaşı, sonraki dünya savaşının temellerini
hazırlar. Ben bu savaşın çok büyük çapta bir savaş olacağını düşünüyorum. Bu
savaştan sonra dünya tekrar 40-50 yıllık bir savaş dönemine girer. Tabii
burada şöyle bir durum var. Bunları başkaları da öngörüyor. Bu öngörü
doğrultusunda bu oluşumları engelleyecek girişimler olabilir. Ben kitapta o
göktaşı silahını bu yüzden koydum. Öyle bir teknoloji gelebilir ki, tüm bu
parametreleri, tüm denklemleri alt üst edebilir. Zaten Çin’in, ABD’nin uzay
çalışmalarını durdurmaya çalışmasının altında bu yatıyor.
ABD-Rusya dengesi nasıl şekillenir?
Rusya
büyük oranda ABD’nin yardımlarıyla belli bir noktaya geldi. Şu anda petrol
fiyatlarının artması Rusya’yı güçlendiren bir unsur. Bunun yanı sıra Asya
bölgesindeki ekonomik yapılanma çok güçlendi. Yani Çin olsun, Endonezya,
Malezya olsun çok güçlendi. Buralarda oluşacak olan ekonomik çekim merkezleri
Rusya açısından çok önemli. Mesela Çin’in enerji ihtiyacında artış var. İran
körfezi yerine Rusya üzerinden enerjisini elde etmek isteyebilir. Böyle
çalışmaları var. Ben de Rusya’nın önümüzdeki dönemde kendisini tekrar süper
güç olarak yapılandıracağını düşünüyorum.
Türkiye bu dengede nasıl bir rol üstlenebilir?
Çok
hassas bir dönem. Türkiye-AB ilişkileri sona erecek. Büyük ihtimalle 3
Ekim’den sonra ilişkiler geriye doğru gidecek. Ardından Türkiye’nin bölgedeki
ağırlığını arttırmak için ileri harekata geçeceğini düşünüyorum. Türk dış
politikasının kendi çevresinde Türkiye’nin diğer dinamikleriyle birleşip
bölgesel güç gibi hareket etmeye başlayacağını düşünüyorum. Ki böyle yapması
da çok doğru olur. Çünkü Türkiye’nin etki alanı Çin’e kadar dayanıyor. Bazı
denklemler doğru kullanılırsa Türkiye önemli bir bölgesel güç olabilir. Ama
yeter ki o vizyonu geliştirebilsin.
O
vizyon var mı?
Biraz
kıpırdanıyor o vizyon. Artık Türkiye kendine daha çok güvenen bir ülke. Olumlu
emareleri görebiliyoruz. Bence var o vizyon ve olacak.
TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ
Türkiye’nin AB’ye girişinden endişe eden ve buna karşı koyan AB içindeki
Türkiye karşıtı güçlerin AB’yi parçalanmaya götüreceğini söyleyebilir miyiz?
AB
mutlaka parçalanacak olan bir yapılanma. Bu yapılanma tabii önce ekonomik
çalkantıyla başlayacak, daha sonra siyasi alandaki etkileri bu parçalanmayı
arttıracak. Türkiye üzerindeki tartışmalar da Avrupa’nın parçalanmasında belli
bazı doneleri oluşturuyor. AB uzun vadede kalıcı bir birlik değil, sözde bir
birlik olarak belki varlığını sürdürebilir.
Bugünlerde
yaşanan fikir ayrılıkları, AB Anayasası hakkında referandumlardan çıkan hayır
kararları birliğin parçalanmasının ilk tohumları mı oluyor?
İlk
göstergeleri... Bunlar aslında AB fikrinin bu kadar zaman geçmesine ve ortak
paraya geçilmesine rağmen daha oturmadığını gösteriyor. Ülkeler, ulusalcılık
eğilimleri nedeniyle kendilerini başkentlerinin iradesi dışındaki bir iradeye
teslim etmeye hazır değiller. Onu gösteriyor.
Türkiye’nin AB’ye girişi için ne düşünüyorsun? Karşı mısın?
Ben
karşıyım. Şöyle karşıyım: AB eğer Türkiye’yi eşit bir güç olarak kabul edip de
gelin derlerse girelim. Bir zarar gelmez AB’nden. Ama, “Lütfen bizi alın!”
denmesine ben kesinlikle karşıyım. Türkiye’ye çok fazla verecek bir şeyleri
yok, ama bir birliğin içinde olmak belli bir zaman için olumlu etkiler
yaratıyor ekonomik anlamda. Ama biz kendimizi zorlamamalıyız, kesinlikle ödün
vermemeliyiz.
Verecek çok fazla bir ödün de kalmadı galiba zaten?
Kıbrıs
meselesinde de ödün verilmemeli. Hiç gerek yok böyle bir şeye. Şu an
konjonktür Kıbrıs’ı yavaş yavaş dış dünyaya açıyor. O açıdan da Avrupa’nın
yardımıyla değil de kendi etkisiyle bu sorunu çözerse kazanç elde eder.
3
Ekim’de Türkiye ile müzakerelerin başlaması için son onay verilecek. Nasıl bir
karar bekliyorsun? (Röportaj 10 Eylül 2005 tarihinde yapıldı.)
Bence
şöyle diyecekler: “Türkiye’ye bir tarih vermiyoruz ama görüşmeler başlasın.”
Yine normal süreç devam edecek, ama yeni bir gelişme olmayacak...
Yeni
bir gelişme olmayan, ama sürekli gerilimli süreç devam edecek. Çünkü ben şu
aşamada Avrupalıların tam bir hayır diyeceklerini sanmıyorum. O yüzden yine
sürünceme devam edecek, kimseye faydası olmayan bir oyun olarak. Ama tabii şu
da var: Kıbrıs konusunda çok diretirlerse beklenmeyen bir sonuç da olabilir.
Bir anda görüşmelerin kesildiği, belki ertelendiği bir durumla da
karşılaşabiliriz. Buna da şaşırmam. Onu da söyleyeyim.
Türkiye’nin temel dış politikalarının doğru yürütüldüğü kanaatinde misin?
Ben
Türk dış politikasında son beş senedir olumlu işlerin yapıldığını düşünüyorum.
Bunun en önemli örneği 1 Mart tezkeresidir. Çok başarılı bir harekettir. Bu
bile tek başına Türkiye açısından çok önemli bir milat. Onun dışında AB ile
ilişkilerin doğru götürüldüğüni düşünüyorum. Onlara çok fazla yüz vermeyen,
eski teslimiyetçiliğin olmadığı bir dış politika. Bu açılardan genelde olumlu
görüyorum.
ORTADOĞU
Irak’ta şimdi ne olacak?
Irak
belli bir süre içinde parçalanacak ve Irak’ın içinde üç devlet ortaya çıkacak.
Irak zaten şu anda parçalandı. Irak diye bir ülke yok artık. Nasıl Osmanlı’nın
son 20-30 yılında sadece adı kalmışsa Irak da şu an aynı konumda.
Peki aynı süreç İran için de geçerli olabilir mi? Sırada İran mı var?
İran
bire bir aynı olmaz, ama İran daha çok Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Onu iyi
izlemeliyiz. İran önümüzdeki dönemde ABD’nin karşısındaki ilk hedef. Ama ne
zaman başlayacak? Şimdi bu Katrina kasırgası bazı şeyleri etkiledi. Belli bir
süre ABD’nin daha saldırgan bir tavır almasını engelleyecektir. Küresel
ısınmayla ilgili sorunlara biraz dönülecektir. Bazı şeyler üç ay, beş ay
ertelenecektir. Çünkü bir şehir yok oldu. Bunlar zaten beklenen şeylerdi.
Yavaş yavaş olacak böyle şeyler. Her zaman olabilir. Beş sene sonra da
olabilirdi ama bugün oldu. Yarın, öbür gün de Kaliforniya depremi olabilir.
Bunlar tabii beklenmeyen x faktörleridir. Zaman açısından ileri atımlara sebep
olabilirler.
Kürt Devleti Arapların karşısına İsrail’in yerine yeni bir düşman olarak mı
yerleştiriliyor?
Bu
Mahir Kaynak’ın görüşü. Benim çok ilgimi çekmiyor. Tabii, dikkate alınması
gereken bir durum. Böyle olsa ne olur ki? Bunu belirledik diyelim. Bu neye
yarayacak? Hiçbir şeye yaramayacak. Bu tarz analizler iyidir, akıl açıcıdır
ama pozitif anlamda bizim işimize yaramaz. Kim olacaksa olacak. Önemli olan
orada öyle bir düşmanın var olması.
Peki bor madenlerinin varlığı Türkiye’yi olası bir III. Dünya Savaşı’nda
kaçınılmaz olarak taraflardan biri yapacak unsurlardan biri midir?
Yok,
bor madeni o konuda etkili olmaz. Bor madeninin etkisi önümüzdeki 50 yıl
içerisinde gerçekleşecek. Üçüncü Dünya Savaşı için o kadar zaman görmüyorum
ben.
Geçtiğimiz ay Pakistan ve İsrail tarihlerindeki ilk toplantıyı İstanbul’da
Tayyip Erdoğan’ın arabuluculuğuyla gerçekleştirdiler. Bu Ortadoğu’da nasıl bir
geleceğe işaret ediyor olabilir?
Türkiye her zaman arabulucu rollerini iyi oynamıştır. Bunu da ben çok fazla
Ortadoğu’yla alakalı görmüyorum. Bu çok değişik bir şey. Ne konuda bir el
sıkışma yaptıklarını kimsenin bilmediğini düşünüyorum. Nükleer silahların
yayılmasıyla ilgili bir anlaşma olabilir, veya çok farklı konularda alınmış
kararlar olabilir. Uyuşturucu olsun, silah kaçakçılığı olsun. Bunlarla ilgili
belki bir güvenlik anlaşması yapılmıştır. Bana ilginç geldi. Ben başka
şeylerle alaka kuramadım. Bunlarla alaka kuruyorum. Bunların dışında
bağlantıları yok.
ABD
TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
METAL FIRTINA MÜMKÜN MÜ?
Sen
ABD’nin Türkiye’ye bakışını nasıl değerlendiriyorsun? Şu anda ABD Türkiye’ye
nasıl bir rol biçiyor?
ABD
Türkiye’ye bakmıyor bir kere. ABD, bu bölgeye bakıyor. Bu bölgede enerji
nedeniyle, stratejik yerleşim nedeniyle çıkarı var. Bu bölgedeki bütün
ülkeleri değerlendirir. O yüzden Türkiye’ye bir bakışı yok yani. Bakışı şudur:
“Bu haliyle bana yardımcı mı, değil mi?” Yardımcıysa destekleyecek, değilse bu
alanda Türkiye’yle çatışmayı göze alacaktır belli bir noktaya kadar.
Türkiye’yi tamamen bölgesel bir faktör olarak değerlendirip kendi
politikalarına ne kadar uyuşup uyuşmadığına bakıyor.
ABD’nin
Türkiye’ye saldırması mümkün mü sadece?
O
olasılık her geçen gün azalıyor. İnşallah tamamen ortadan kalkacak. ABD’de
bazı çevreler daha rasyonel davranılması gerektiğini düşünmeye başladılar. Bu
konuda bir çatışma başladı. ABD’nin iç politikası gitgide daha zor olacak.
Bush açısından işler daha zor olacak. Rumsfeld ile ilgili sorunlar çıkmaya
başladı. Rumsfeld, Pentagon’a daha rasyonel yaklaşımlar getirmeye çalışıyor. O
bölgede ana hedef olan İran hedefine erişip erişemeyecekleri belirsizliği
artmaya başladı. Böyle bir dönemde Türkiye ile çatışmayı göze almaları
gittikçe zorlaşıyor. Ben yine bu Katrina kasırgasının pek çok şeyi zaman
açısından erezyona uğrattığını, ileriye aldığını düşünüyorum. Önümüzdeki dönem
Irak konularının su altı olduğunu görebiliriz. ABD bence biraz evini
toparlamak zorunda kalacak.
Katrina kasırgasında ortaya çıkan tabloyu nasıl değerlendiriyorsun? Bir
tarafta Amerikan rüyası, zenginlik, refah ülkesi ABD, bir tarafta salonlara
toplanmış binlerce sefalet çeken insan. ABD’nin gerçek yüzü bu mu?
ABD’nin zengin bir ülke olduğunu biliyoruz. Teknolojik üstünlüğü olduğunu
biliyoruz. ABD şöyle bir şey bir kere: ABD bir makina. Bu makinanın bir beyin
kısmı var. Bir de bu makinanın yere dokunan, o işi yapan, yağlı yerleri de
var. Katrina bize şunu gösterdi. Doğal felaketler, Allah’ın gücü ABD filan
tanımaz. Bir bakmışsın ABD’nin yarısı sular altında kalmış, San Fransisco, New
York ortadan kalkmış. Bu farklı bir şey, doğal bir şey. Bu bana şunu gösterdi:
Tarih ne kadar kontrol altına alınmaya çalışılsa da doğa bir anda parlayıp
tarihi değiştirebilir. Yani bu belirsizlik her zaman olacak. Benim gibi
gelecek üzerine bir şeyler söyleyenler her zaman şaşırmaya devam edecekler
bence.
“ABD’nin Türkiye’ye saldırma olasılığı azalıyor” dedin. Sen ‘Metal Fırtına’nın
buna sebep olmuş olabileceğini mi düşünüyorsun?
“Metal
Fırtına”nın yarattığı kamuoyu etkisi çok önemli bir şey. Düşünsene, sen bir
adamın evini soyacağını düşünüyorsun ve bir anda bağırmaya başlıyorsun. Testi
kırılmadan tokat atmak budur. Önemli olan budur. Bu testinin kırılıp
kırılmayacağını biz hiçbir zaman bilemeyiz. Bir olasılık olarak görüyoruz.
Herkes “Metal Fırtına saçma, böyle bir şey olamaz!” dedi. Bunun üzerine kalkıp
da böyle bir işe giriştikleri zaman dünyanın hiçbir ülkesine bunu
anlatamazlar. Garip bir şeydir Metal Fırtına. İnşallah tarihe olumlu bir çizik
atmıştır.
Bir
anlamda psikolojik savaş yürüttünüz denilebilir mi?
Aslında denilebilir. Bu düşmanca bir savaş değil, bir savunma savaşıydı. Ben
bir yazar olarak ülkemi savunma refleksi sorumluluğuyla hareket ettim orada.
Onu başardığımı görüyorum. Ben bu anlamda bir yazarın ulaşabileceği doyumun en
üst seviyesine ulaştığımı düşünüyorum. Bunun getirdiği tatmin yazarlığın
getirdiği tatminin ötesindedir.
Metal Fırtına’da ve daha sonrasında teknik anlamda bilgi aldığın herhangi bir
kurum oldu mu, yoksa bu kitapların tamamı hayal ürünü mü?
Yok,
tamamen benim hayalgücüm. Mesela nanoteknolojiyle ilgili silahları kendim
araştırdım, kendim geliştirdim. Bunun teorisini de ben kurdum. Seviyorum bu
tarz şeylerle uğraşmayı.
Metal Fırtına serisinin devamı olacak mı?
Bakalım. Kurgu olarak kafamda var ama zaman gösterecek. Eğer okuyucu beğenir,
diğer hikayeleri de okumak isterse yazarım.
Ordunun kitaplarına nasıl baktığıyla ilgili bir bilgi geldi mi kulağına?
Orduda
çok okunuyor. Mesela şu anda “Üçüncü Dünya Savaşı” askerler arasında inanılmaz
okunan bir kitap. Seviyorlar, yoksa okumazlardı herhalde. Arada sırada
askerlerden bu tarz e-postalar geliyor, çok güzel mesajlar geliyor. Seviyorlar
benim kitaplarımı okumayı.
Sıradaki
kitabın Eylül sonunda çıkacak olan “Sistema” senin felsefe sistemini
anlatıyor. Düşünce matematiğin nedir?
Klasik
düşünce altyapısını tamamen değiştiren yeni bir düşünce sistemi. Olaylara
nedensellik, etki-tepki nedenselliği bakışını tamamen değiştirip, karmaşık bir
bakış açısı getiren ama bu karmaşıklığı da sadece zemin üzerinde değil, zaman
boyutuyla da karmaşık bir şekilde birbiriyle bağlantılandıran bir düşünce
sistemi. Dolayısıyla, bugünü yarınla ve ister istemez doğrudan gelecekle
bağlantılandıran genel bir bakış açısı. Dolayısıyla bilimsel bir öngörü
sistemi, gelecek tahmin sistemi. Kehanet sistemi.
Ne
kadar sürede oluşturdun bu sistemi?
Üç
dört yıllık bir düşünce döneminden sonra bir haftada yazıldı. Bir haftada
patlar gibi çıktı ortaya.
Çok
merak uyandırdığını düşünüyorum bu çalışmanın...
O
konuda şöyle e-postalar geliyor: Konu: “Sistema. Bu kitabı istiyorum!”
Metal Fırtına 1’de Condoleezza Rıce’ın Dışişleri Bakanlığı’na atanacağını
yazdınız ve sonrasında bu gerçekleşti. Metal Fırtına 2’de de buna benzer bir
tahmin var: Savunma Bakanı Rumsfeld kitapta görevden uzaklaştırılmış ve ılımlı
bir profil çiziyor...
O da
gerçekleşti.
O
da gerçekleşti. Bunlar tesadüf mü?
Tesadüf değil. Doğru analiz. Öyle bir şey ki klasik analiz yapsan bunları
yakalayamazsın. Klasik analiz genel analizdir. Bunlar çok odaklanmış ve dar
alanlar içerisinde yapılır. Sistema bunun dışındaki alanlarda yapılır.
Alakasız şeyleri bir araya getirebiliyor. Şimdi Rumsfeld’e bakıyorum. 80’li
yıllardan itibaren ABD’nin bütün politikalarını öngören, bu konuda aktif olan
bir isim. Onun yaptığı işlere ve geldiği sonuçlara bakıyorum. Sonra bugününe
bakıyorum. Ve diyorum ki, “Bu deneyimleri yaşamış bir insan bu durumda
buradaki düşüncesinden şuraya doğru mu gider, buraya doğru mu gider?” ABD’nin
dünya hegemonyası öngörüsüyle hareket eden bir adam. Şu an ki konumuna
baktığımda bu noktadan çok uzakta olduğunu anlıyorum. Burada psikoloji devreye
giriyor. Rumsfeld’i bakan olarak değil, insan olarak ele alıyorum. 20-30 yıl
aktif politikanın içinde olmuş, bunları yaşamış bir insanın bu yaşında elde
ettiği sonuç buysa, eğilimi ne yönde olur? “Daha devam edelim” mi; yoksa “Yok,
biraz duralım” mı? Rumsfeld’in enerjisi tükendi. 80’li yıllarda sahip olduğu
görüşlerin artık arkasında duramıyor. Peki ABD’nin bu şekilde devam etmesini
isteyen güçlerin enerjisi tükendi mi, ya da motivasyonunda bir azalma oldu mu?
Böyle bir şey olamaz. Devlet yapılanmasıdır bu. Burada olan şey şu: Emekliliği
gelmiş bir insanın artık sürekli yenilenmek zorunda olan bir yönetimle ters
düşme hali ortaya çıkacaktır. Yani olay basit nedensellik içinde gitmiyor.
Bu
kitabı istiyorum ben de.
Ya
şöyle bir şey de var. Şirketine de uygulayabilirsin bunu. X bir şirketin
kariyer planlamasına. Ne olur? İnsanlar her geçen gün daha çok yükselir.
Mesela 10 yıl sonra bu şirkette yükselme eğrisini belki tersine çevireceksin
şirketin. Sistema’yı böyle çok alakasız yerlere de uygulayabilirsin.
Son
olarak, bu aydan itibaren derKi’de yazmaya başlıyorsun. Bu ay Mahir Kaynak
röportajın var. Sonraki aylarda ne tür yazılar yazmayı planlıyorsun?
Ben
genel olarak, özüm gereği her zaman için kendimi değiştirmişimdir. En doğruyu,
en mükemmeli ve en erdemli yolu bulup kendi hayatımda da uygulamaya
çalışmışımdır. Bunu yaparken de normal, klasik düşünce sistemlerini
yıkmışımdır. Bana öğretilen şeyleri ben her zaman alıp parçalamışımdır. Yeni
şeyler yapmışımdır. Herhalde o yazılarda da bunlar yansıyacak. İnsanlara,
olaylara farklı bakış açıları getirmeye çalışacağım. Bunlar da tabii sistem
içinde olacak olan şeyler. Oradan elde edeceğim etkileşimle belki ben de
kendime yeni düşünceler oluşturacağım, belki Sistema değişecek. Çünkü
gelişmesi gerekecek. Daha şu an başlangıcı. İleri seviyelerde Sistema
devrimsel bir düşünce sistemi olacak. Sonraki kitapları var. Sistema’da
mantık, geneli anlatılıyor. İkinci, üçüncü cildinde artık normal düşünceyi
tamamen aşıp, hem gerçekliğin, hem tinselliğin birbiriyle iletişiminin olduğu
bir evreye, düşünce alanına yaklaşacağız. O da herhalde beş on sene içinde
çıkacak bir şey. Gerçekten normalde aklın alabileceği şeylerin çok ötesinde
bazı şeyler gerekiyor. İletişimin tam anlamıyla matematiksel bir yaklaşımını,
analizini yapacağım. Ve belki de iletişim çağının aslında birbiriyle konuşmak
olmadığını orada anlatmaya çalışacağım. Gerçek anlamda mükemmel bir toplumun
nasıl bir toplum olması gerektiğine dair. Belki Sistema, sonrasında bir
romanla da anlatılabilir. Henüz düşünmedim. Ama ilk başta bu temeli vermek
gerekiyor. Bu düşünce doğrultusunda, aşağı yukarı aynı yansımalarda yazılar
olacak. Güzel olacağını düşünüyorum.
Ben de
öyle düşünüyorum. Çok teşekkürler...
Ben
teşekkür ederim.
(Röportaj Tarihi: 10 Eylül 2005)
|