|
Estetik
operasyonların artık sıradan insanlar tarafından bile sıklıkla yaptırıldığı
günümüzde herkes daha genç, daha güzel, daha çekici ve bilhassa seksi görünme
sevdasında. Estetik cerrahların çoğu her ne kadar; “Kendini daha iyi
hissedecekse kişi, biz yardımcı olmak durumundayız. Yakışmayacak veya kötü
sonuç doğuracak bir müdahalede bulunmayız” diyorlarsa da sonuçlara bakınca
samimi olduklarına inanmak zor.
Belli
ki ‘Hipokrat Yemini’ne aykırı hareket eden ciddi miktarda ‘tüccar doktor’
piyasada iş yapmakta.
Bu
ortalıkta dolaşan estetikzede acuzeleri, travesti mi, transseksüel mi ne
oldukları bakmakla belli olmayanları nasıl nitelemek gerekiyor bilemiyorum?
Herhalde ne oldukları ancak yatınca anlaşılıyor olsa gerekki; aralarındaki
ilişki trafiğide arap saçına dönmüş vaziyette!
Aynı
neşterlerden geçe geçe, fabrikasyon hata gibi ortalıkta dolaşıyor zavallılar.
‘Bir dirhem et bin ayıp örter’
zihniyetiyle tombulların makbul olduğu güzellik dönemi çok gerilerde kaldı.
Artık şişmanlığın sağlıklı olmadığı ve de bir yığın hastalığa zemin
hazırladığı tıbben isbatlanmış vaziyette.
Hiçbir
zaman kozmetik bağımlısı olmayan, makyaj yapmak adına en fazla gözüne sürme
çeken bir babaanneyi veya sadece bir ruj süren anneyi görerek büyüdüm.
Anneannem ise bu süslenme işlerine hiç itibar etmemiş hatta, kaşına dahi
cımbız değmemiş dünyanın en tabi kadınlarından biriydi.
İlkokul döneminde bir ara çocuk aklımda okula gelen kuzu tenceresi gibi saç
yaptırmış, kuyruklu eye-linerli cıyak cıyak farlı göz makyajlı, ciğer gibi
rujlu bazı velilere heves edip anneme “sende süslen” demiştim. Allah’tan hiç
hevesi ve yeteneği olmadığından, sonradan benimde sevmeyeceğim böyle hallere
girmesi sözkonusu olmadı.
Bende
bu kadronun içinde yetişince, doğallık meraklısı birisi oldum çıktım. Herkese
göre farklı anlamlar ifade eden güzellik; aslında kendini sevmekten, kendiyle
barışık olmaktan, huzurlu olmaktan geçiyordu…
Zamanla
ruhuyla bedeni örtüşmeyen, iç huzurundan yoksun olanların bozuk
titreşimlerinden duyduğum rahatsızlıktan mı bilemiyorum, dış görünümlerine
baktığımda, hatta tek tek incelediğimde dahi fiziki bir kusura rastlamadığım
kişilerin; ağızlarını açtıklarında ‘ses tonları’ başta olmak üzere;
sarfettikleri sözcüklerin anlamsızlığıyla, acınacak derecede kendilerini
övmeleriyle, başkalarına sataşarak tepeden bakarak varolma çabalarıyla bir
anda her şeyi yerle bir ettiklerini gördüm. Eğer kanal kanal gezerken tv’de
rastlamışsam veyahut elimdeki herhangibir gazete, dergi sayfasında karşıma
çıkmışlarsa yıldırım hızıyla çeviriyorum ki negatif elektrikleri üstüme
sinmesin! Ayrıca tek başına ‘güzellik’ bir şey ifade eder mi?.. Kişi basit,
kültürsüz, yoz, kaba saba biriyse...
İnsan
başta değer yargılarını oturtamadığı çocukluk çağı olmak üzere, daha sonraları
yaşını başını aldığında bile güzelliklere karşı kayıtsız kalmakta
zorlanabiliyor. Bu doğaldır.
Fiziki
güzel olmanın yanısıra kişi kendini eğer tevazu ile, bilgi ile, iyi bir huy
ile, Allah vergisi veya sonradan geliştirilen özelliklerle donatamamışsa
‘güzellik’ yalnız başına bir anlam ifade eder mi, ya da yeterli mi?..
Benim
çok sevdiğim bir deyiş vardır ‘Bir topluluğa girdiğinizde kıyafetinize göre
karşılanır, kafanıza göre uğurlanırsınız.’ Güzellik, şıklık elbette ilk
plânda etrafı etkiler ama bir yere kadar. Ne kadar itinalı, marka, gösterişli
kılıklara mücevherlere vs. gark olsada kişi üstündekileri taşıma yeteneğinden
yoksunsa ve ağzını açıp iki laf ettiğinde bir çuval inciri berbat ediyorsa
bağlasa bile durmaz kimseler yanında…
Şimdi
bütün bu olumsuz tanımlamalara örnek vermek gerekirse gerek sanat!, gerekse
sosyete! geçinenlerden yapılacak bir listelemeyle on sayfa kolayca dolar ama,
ben hem kimseyi üstüme sıçratmıyim hem de yazıyı kirletmeyeyim! Nasıl olsa
‘Mlle Brigitte’ tiplemesiyle, radyoda en sivri yorumları terbiye
sınırlarını aşmadan bol bol yapmış ve sonderece de olumlu tepkiler almışdım…
Hangi
yaşta olursa olsun daima güzelliği, zarafeti ve kültürüyle gözümü kamaştıran
kendiyle barışık olduğu her halinden belli, bir Betül Mardin’i, Oya
Eczacıbaşı’nı keza eşi Bülent bey’i, Alev Ebuzziya’yı, Gülriz Sururi’yi, Ayten
Alpman’ı, Sedef Kabaş’ı, Arzum Onan’ı, Jülide Ateş’i, Ediz Hun’u, örnek
vermeden geçemeyeceğim. Bu saydığım kişiler ilk etapda aklıma gelenler. Ama
şurası bir gerçek ki, muhayyilemi zorlasamda üç-beş sayfa bile dolduramam bu
donanımdaki kişilerle…
Güzellik
sadece gençlikle, tazelikle de özdeş bir kavram değil! Güzel insan, aynı
zamanda güzelde yaş alabilen insandır bence. Bu da; fırtınalı, deli dolu
yaşamlarla, alkolle sigarayla, uyuşturucuyla dost ‘Hayatta her şeyi
deniyeceksin!’ mantığıyla, düzensiz beslenme şekilleriyle falan olmuyor.
Tanrı vergisi bir güzellik varsa bile zaman içinde kişi kendini paçavraya
çeviriyor. Dünyada da ülkemizde de bunun sayısız örnekleri var. Bir şekilde
vitrinde yerlerini aldıklarında güzellikleriyle ses getiren, gündem oluşturan
dillerden düşmeyen; büyük ün ve paralar kazanan niceleri sonradan hem fiziken
hem ruhen geldikleri acınacak durumları objektiflerden kaçıramamakta.
Hayatta tek sermayesi ve varlık nedeni, gençliği ve güzelliği olanlara sadece
acımak lâzım.
Güzellik, doğallıktadır ve ruhla bedenin uyumundadır bana göre. Kendiyle
barışık olmayanlar, iç huzurundan ve bilhassa olmazsa olmazım SEVGİ’den yoksun
olanlar hangi yaşta ve görünümde olurlarsa olsunlar; sahte, naturellikten
uzak, neşter darbeleriyle, servetler saçarak elde ettikleri casinoların
aldatıcı parlak renkli ışıklarından farksız yapay ‘güzellik’lerini ancak
kaliteden ve zarafetten bî-haber olanlara ve kendilerine yuttururlar.
Aklıma
gelen başka bir deyişle sözlerimi sonlandırmak istiyorum.
‘Miskin miskine mis gibi kokarmış…’
|