Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın

İstanbul yüzlerce kişinin öleceği bir depremle sallanıyor...
Saat gece 11:00. 18 Mart 1953...
Zelzele Hanım işte o gece doğuyor. Dünyaya gelmek için öyle bir gece seçiyor ki, korkunç bir depremin ortasında, doktorların bile doğum anında annesini bırakıp kaçtığı bir sırada, tüm olan bitenden habersiz ve sanki ileride başına gelecekleri bilir gibi gülümsüyor dünyaya...

Zelzele Hanım...

Bu ismi ona dedesi takıyor.

“Görün bakın..” diyor dedesi, “...bu kız büyüyünce mutlaka iyi bir şey olacak.”

 

Zelzele Hanım büyüyor...

Ve tüm Türkiye’nin tanıdığı Nilgün Belgün oluveriyor.

Dedesi ona bu ismi vermekte hiçte haksız değil. Yıllar sonra babasına konservatuarda okumak istediğini söyleyince kendi deyimiyle, evlerinde “doğumunda yaşanan zelzelelerden biri” yaşanıyor. Ama o yalnızca içinden gelen sesi dinliyor ve İstanbul Belediye Konservatuarı sınavını birincilikle kazanıyor. Annesinin de desteği ile babası ikna ediliyor ve hem tiyatro hem de şan bölümlerinde aynı zamanda okumaya başlıyor. Üç sene okuduktan sonra içindeki oyunculuk aşkı ağır basınca şan bölümünü bırakıp sadece tiyatro okumaya devam ediyor.

 

Gerek sahnede, gerekse sinemada daha çok depremler yaratacak olan Nilgün Belgün, profesyonel anlamda oyunculuğa başlamadan önce ilk eşi ile “Nilgün-Apo komik şov”

adı altında gazino şovları yapmaya başlar...

Ve sonunda Devekuşu Kabare’den ilk profesyonel oyunculuk teklifi gelir. 1974 yılında Ayşen Gruda’nın rollerini devralarak “Haneler” oyununda oynar. Böylece bir daha asla peşini bırakamayacağı oyunculuk serüveni başlamış olur...

 

İki yıl boyunca Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda Metin Akpınar, Zeki Alasya, Ahmet Gülhan ve Oya Başar ile birlikte çalışır. Daha sonra Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’na geçerek  oyunculuğa devam eder. Tiyatroda ilk zamanlar patronu olan Ali Poyrazoğlu ile aralarında giderek sıcak bir dostluk kurulur.

Birlikte oynadıkları oyunlardan birinde, sırası geldiği halde repliğini söyleyemeyince (tiyatroda bu durum “trak” diye adlandırılır) Ali Poyrazoğlu yetişip sahneyi toparlar...

Sahneyi bitirip kulise girdikleri zaman, Nilgün Belgün “Ali’cim kusura bakma bana trak geldi, seni de zor durumda bıraktım, lafımı söyleyemedim.” deyince, Ali Poyrazoğlu’nun verdiği “hayatım sana trak değil antrak geldi!” cevabı ikisinin de aklında dostluklarının bir anısı olarak kalır...

 

Henüz oyunculuğun çok başlarındayken, Ali Poyrazoğlu ile yaptıkları “Tele Pazar” programı sayesinde hayatına ilk defa televizyon girer...

Bu dönemde evlendiği ikinci eşi, Belgün’den mesleği bırakmasını isteyince sonrasında pişmanlık duymasına rağmen ( biraz da aşkın gözleri kör edici etkisiyle ) eşinin isteğini kabul eder ve oyunculuğu bırakır. İlk eşinden olan bebeği Oylum’un büyümeye başladığı sıralarda ikinci eşinden de Merve adlı kızı dünyaya gelir.

Eşinden ayrılmaya karar verince o vazgeçemediği tek aşkına, oyunculuğa geri döner.

Tiyatroya geri dönüşü Ali Poyrazoğlu’nun sahneye koyduğu “Orkestra” adlı oyun ile olur.

Oyunculuk yeniden hayatına girdiği sırada Ali Poyrazoğlu, “Yeşil Kabare” adlı bir gece kulübü açar. Kulüpte çeşitli şovlar yapılır ve kabareler oynanır. Oyunculuğunun yanında şarkı da söyleyebildiği için Nilgün Belgün’e kabare oyunculuğu teklifi gider. Sanatçının bu teklifi kabul etmesiyle “Yeşil Kabare”de gece şovlarına başlanır. Ve o günden sonra gece şovları da Nilgün Belgün’ün hayatında önemli bir yer eder.

Bu şovlardan birinde Hümeyra ile birlikte çalışırlar ve iki sanatçının arasında yıllarca sürecek bir dostluk başlar...

İkili bir akşam yemeğe çıkarlar. Mum ışığında bir yemek ile başlayan gece keyifli bir sohbetle devam eder. Gecenin sonunda Hümeyra birer kahve içmek ve yeni yaptığı bestesini dinletmek üzere Nilgün Belgün’ü evine davet eder. Böylesine güzel bir akşamın ardından birdenbire kendini mum ışığı ve şarapların eşliğinde şiirler okuyup, şarkılar söyleyen birinin karşısında bulunca Zelzele Hanım Hümeyra’ya döner,

 

“Hümeyra,” der “..sana bir şey açıklamak zorundayım...”

“ ?...”

“Aradığım erkek sensin !”

 

Sonraları  onu çok heyecanlandıracak bir teklif alır. 1987 yılında, Ray Coni’nin yazdığı “İkinin Biri”  adlı oyun için Haldun Dormen tarafından çağırılmaktadır. Haldun Dormen gibi gerçek bir tiyatro adamıyla aynı sahneyi paylaşacak olmak onu çok sevindirir ve Dormen Tiyatrosu yolculuğu 6 yıl boyunca devam eder... 

 

Kabare şov modası yine devam ederken, Belgün bir yandan tiyatroda oynayıp bir yandan da Mehmet Ali Erbil, Çiğdem Tunç, Ayşen Gruda, Halit Akçatepe, İlyas Salman ve Necati Bilgiç ile “Matine Suare” adlı gece kulübünde gece şovlarına başlar.

 

Ve Ali Poyrazoğlu ile yaptıkları İzmir yolculuğu sırasında üçüncü eşi ile tanışır. İstanbul’da oyununun olduğu bir gün İzmir’den İstanbul’a dönüş yolunda bir otobüse biner. Otobüsün İstanbul’a gideceğinden emin, otobüse yerleşir ve birazcık dalar... Gözlerini açtığında kendini Uşak’ta bulunca çığlık çığlığa bağırarak “Siz beni nereye götürüyorsunuz ? Burası neresi?” diye otobüsün zavallı şoförüne saldırır. Bindiği otobüsün İstanbul değil Ankara otobüsü olduğunu öğrenince neye uğradığını şaşıran şoför ve otobüs halkının itirazlarına aldırmadan “Beni İzmir’e geri götüreceksiniz!” diye tutturur. Sonuçta çaresiz şoför onu gerisin geri İzmir’e götürür...
Yaşamındaki dalgınlıkları, unutkanlıkları hatırlandıkça gülmek üzere anıların arasında bir yerde birikmeye devam eder... Belki de yüzünden gülümsemenin hiç eksik olmaması bu yüzden...

 

Bir gün Müjdat Gezen'den gelen bir telefon hayatında yeni bir sayfa açar...

Müjdat Gezen'in Türker İnanoğlu ile birlikte, “Bir Başka Gece” adlı yeni bir proje hazırladıklarını öğrenir. Bu yeni projede yer alacak olan ve bir grup çingenenin yaşamını konu eden senaryoda Müjdat Gezen’in canlandıracağı “Darbükatör Bayram” tiplemesinin karısını oynaması yönünde bir teklif alır. Ve yaşamına giren “Gülpembe” karakteri ile yıldızı parlar...

Sanatçı, 1993 yılında Milliyet Gazetesi tarafından “Yılın En İyi Televizyonda Komedi Kadın Oyuncusu” ödülüne layık görülür.

 Hayatının yolunda gitmediği bir dönemde Hadi Çaman ile oynadıkları “Matruşka” oyunuyla tanışır. Tuncer Cücenoğlu’nun yazdığı ve Kenan Işık’ın yönettiği “Matruşka”, oynandığı dönemde sanatçının özel yaşamı ile öylesine benzeşir ki, yaşamı boyunca en unutamayacağı ve en çok seveceği rolü haline gelir...

 

Ve sahnedeki yolculuğu Gencay Gürün tiyatrosu ile devam eder...

Metin Serezli ve Can Gürzap ile, bir Fransız komedisi olan “Çılgın Hafta Sonu” adlı oyunu oynar. Oyundaki Jaklin karakterini başarıyla canlandırır. Oyunun oynandığı gecelerden birinde ; Bernar yani Can Gürzap, oynadıkları sahnenin içinde olduğu alışveriş merkezindeki bir mağazaya gider ve ceketini bırakır. Terziye de ceketi kendisinden başka kimseye bırakmamasını sıkıca tembih eder. Ve oyuna devam edilir...

Metin Serezli, Can Gürzap ve Nilgün Belgün sahneyken, içeriye elinde ceketle bir çocuk girer. Kendisine tembih edildiği gibi ceketi kimseye vermeden Can Gürzap’a getirir. Seyircilerin önünde oyun oynanırken o çocuğun sahneye girişi ve bir Fransız komedisinin ortasında “Can abi, ceketinizi getirdim!” deyiverişi, hem seyirciyi hem de oyuncuları uzun süre güldürür. Tabi öncelikle oyun kurtarıldıktan sonra...

 

Nilgün Belgün bir yandan sanat yaşamına devam ederken, bir yandan da kadın sağlığı ile ilgili çalışmalara katılır. Her ikisini de aksatmadan yürütmeyi başarır ve toplumda çok beğenilen ve çok sevilen, yılların emektar oyuncusu haline gelir...

 

Tüm bunların yanında ; “Köşe Kapmaca”, “Şen Kahkahalar”, “Günaydın İstanbul Kardeş”, “Cümbüş Sokak”, “Bir Demet Kahkaha”, “Adada Bir Sonbahar”,  “Bana Şans Dile”,  “Şeytan Bunun Neresinde”, “Büyümüşte Küçülmüş”,  “Tatil Aşkları”, “Mavi Kolye”  , “Üçüncü Tür” ve “Yabancı Damat” gibi bir çok sinema ve televizyon projesinde görev alır.

 

Zelzele Hanım’ın hayatımda ayrı bir yeri vardır. 1999 yılında, bir gün sahneye çıkıp onlar gibi olabilmek hayalini ilk defa kurduğum ve sonrasında da o hayalden hiç vazgeçmediğim bir oyun izledim. Ve Zelzele Hanımla da ilk kez o oyunda tanıştım. Televizyonda da gördüğüm, alışık olduğum bir yüzdü ama oyunu izlediğim akşam benim içimde onun farklı bir yeri oluştu.

“Yedi Kocalı Hürmüz”...

 Nükhet Duru, Ayşen Gruda, Nilgün Belgün, Levent Özdilek, Sümer Tilmaç, Lale Oraloğlu ve daha birçok dev isim sahnede...

Yedi Kocalı Hürmüz izlediğim ilk oyun değildi. Ama o güne kadar gördüğüm en güzel oyundu. Henüz tiyatronun ne olduğunu bile bilemediğim bir akşam, sahnedeki garip büyüyü hissedip oraya çıkacağıma kendi kendime söz vermiştim. İşte Zelzele Hanımla o akşam tanıştım. O günden sonra benim için, televizyondan sürekli takip ettiğim, her oyununa mutlaka gittiğim bir sanatçı haline geldi O. Nilgün Belgün aşkım öyle yayıldı ki ; arkadaşlarım, tanıdıklarım bir gazetede onunla ilgili bir habere rastlayınca veya televizyonda onu görünce hemen beni arayıp “bak bak seninki çıkmış, televizyonu aç” diye haber verirler...

Tiyatro okumayı seçmemde Zelzele Hanımında katkısı vardır. “Yedi Kocalı Hürmüz”de bilmeden de olsa, sahneye çıkmayı aklıma ilk sokan o oldu.

 

“Çılgın Hafta Sonu” oyununun oynandığı bir gün, ona ulaşmayı başardım ve küçük bir röportaj için zamanı olup olmadığını sordum. O da beni geri çevirmedi. Böylece hem sanat yaşamı hem de tiyatro hakkında konuşma fırsatımız oldu. Oyun arasında hemen kulise gidip ona bir kaç soru sordum. Hem ilk röportajım olduğu hem de Zelzele Hanımla ilk kez konuşabildiğim için sanırım o akşamı hiç unutamayacağım. O akşamdan geriye fotoğraflar ve küçük bir kaset kaldı. Röportajı sizinle paylaşmak için kaseti dinlemeye başlıyorum. Önce neşeli sesi duyuluyor...



Özden: Zamanı durdurabilmiş bir kadınsınız. Tiyatro sayesinde diyebilir miyiz ?

 

Nilgün Belgün: Tabi çalışma sayesinde diyebiliriz. Çalışan kadın daima kendine daha fazla dikkat ediyor, daha fazla özen gösteriyor. Biraz da bu genlerle ilgili olabilir, tenle ilgili olabilir. Çok özel bir şeyler yapmıyorum. Ama dimdik ayaktayım ve enerji doluyum işimden dolayı.


 

Ö: İlk başladığınız günlere dönersek, dünden bugüne ne değişti ?

 

N. B.: Dünden bugüne değişen maalesef, tiyatroya verilen değer. Mesela okullara bakıyorum, doğru düzgün tiyatro eğitimi yok. Anneler babalar çocuklarına tiyatro sevgisi aşılamıyor. Tabii ki bu, maddi sorunlardan da kaynaklanıyor. Artık insanlar öncelikle ekmek parası derdinde... Dolayısıyla sanat dördüncü-beşinci plana atılıyor. Eskiden öyle değildi ; eskiden, her aile çocuğunu bol bol tiyatroya götürebiliyordu. Ayrıca televizyonun yaygınlaşması da tiyatroya olan ilgiyi azalttı. Ne de olsa insanlar para vermeden her gün iyi kötü bir şey izleyebiliyorlar. Oysa tiyatro çok farklı, tiyatro bir ülkenin sanat bekçisidir bence...


 

Ö: Tiyatro, sinema ve televizyon oyunculuğunu aynı anda yürüten bir oyuncusunuz. Üçünün de farklılıklarını, zorluklarını ve keyfini biliyorsunuz. En keyif aldığınız hangisi ?

 

N. B: En keyif aldığım tiyatrodur. Sanat hayatım boyunca bir sürü ek iş de yaptım. Gece şovları, diziler, filmler... Hala da yapıyorum. Ama tiyatrodan aldığım zevk ve keyif bambaşka. Tiyatroda seyirciyle birebir ilişkidesiniz. Yani onların soluk alıp verişini bile hissedebiliyorsunuz.


 

Ö: Mesleğe başladığınız zaman idolleriniz kimlerdi ?
 

N. B.: Oyunculuğa başladığımda koyu bir Işık Yenersu hayranıydım. Sonra Müşfik Kenter... Hocam Yıldız Kenter’di. Yıldız Kenter benim için çok önemli bir oyuncu. Ve tabii ki, Metin Akpınar, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen... Yıllarca sevdiğim oyuncularla çalıştım, aynı sahneyi paylaştım. Kendimi çok şanslı sayıyorum...


 

Ö: Oyuncu olarak kendinizi görmek istediğiniz yerde misiniz? Hedeflerinizin tümüne ulaştınız mı?

 

N. B.:   Hedeflerimin tümüne ulaşmadım. Hiçbir oyuncu hedeflerinin tümüne ulaşmaz. Çünkü oyunculuk sonsuzdur. Oyunculukta “oldum” demek yoktur. Her oynadığınız oyunda yeni bir şey öğrenirsiniz. Örneğin şu an oynadığım oyunda, öğrendiğim çok şey oldu. Oyunculukta “tamam, ben bu kadarım” dediğiniz anda zaten kendinizi tekrarlamaya başlarsınız. Bu yanlıştır. Onun için her sene yeni oyunlar sergilenir, her sene daha güçlü oyunlar çıkar ortaya... Dolayısıyla ben de hedeflerimin tümüne ulaşmış değilim.

 

Ö: Sizce oyunculuğun sırrı ne?

 

N. B.:   Her şeyden önce sevgi ve özveri... Oyunculuğun özü sevmektir. Bu işi çok seveceksin. Tabii sadece sevmek yetmiyor. İyi bir eğitim alacaksın ya da ustaların yanında onlardan feyiz alarak bu işi yapacaksın ; sevgi ve özveri ile... Tiyatro, benim için bir yaşam biçimidir. Tiyatro, vazgeçemediğim tek aşkımdır...


 

Ö: Oyunculuk dışındaki uğraşlarınız neler ?

 

N. B.: Benim oyunculuk dışında yaptıklarımın da yine sonu oyunculuğa dayanıyor. Uzun yıllar gece şovları yaptım, bunu bir çok meslektaşım yapmaz. Tabii ki dizilerde de oynuyorum. Şan eğitimim var, şarkı söylüyorum. Dolayısıyla müzikallerde de oynayabiliyorum. Bunların dışında, bir sinema tutkunuyum. Bol bol sinemaya giderim. Yine bolca yürüyüş yaparım. Hayvanları, doğayı çok severim. Dostlarıma aşırı düşkünümdür. Bir de gülmeyi çok severim... ( Gülüyor ) Boş zamanlarımı keyif alarak geçirmeye gayret ederim. Küçük mutluluklarla yaşayan biriyim.... diyor ve röportajı kesmek zorunda kalıyoruz. Kulisin iç bölümüne geçiliyor. Metin Serezli ve Can Gürzap ile de bir kaç fotoğraf çektikten sonra oyunun arasında, sahneye çıkmasına beş dakika varken bana nasıl zaman ayırdığına hala inanamaz halde yukarıya çıkıyorum. İkinci yarı da oynanıyor ve selamda salonda patlayan alkışları tüm Kadıköy dinliyor...
 

Bir elimde oyunun broşürü ve fotoğraflar, bir elimde de ses kayıt cihazı ile eve dönüyorum. Oyun arasında, kuliste sohbet ettiğimiz o kısacık on dakika uçup gidiyor... Ama Zelzele Hanım ve vazgeçemediği tek aşkı, hep benim içimde apayrı bir yerde duruyor...