Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın

YELSEFE

 

BU NE SEVİYESİ?

 

Bu defaki yazıma bir fıkrayla başlamak istiyorum, lütfen erken yorum yapmadan sonuna kadar okuyun…

 

Bacakları meydanda minicik etek giyen göbeği açık fıstık otostop yaparak bir TIR’a binmiş… Az sonra şoföre “Adınız nedir acaba?” diye sormuş…

“Kar” demiş adam, “Fevzi Kar… Ya sizin?”

“Benimki Temmuz… Ayşe Temmuz…”

Yarım saat kadar gitmişler… Sarışın hafif kızgın sormuş bu defa… “Yola bakacağınıza bacaklarıma dalıp gidiyorsunuz… Ne geçiyor aklınızdan…?” “Ne olacak…” demiş şoför “Temmuzun ortasında bir karış kar ne güzel olur diye düşünüyordum!”

 

“Bu haftaki Pazar neşemiz Yıldırım Tuna’dan” demiş Hıncal Uluç bu fıkrayı 24 Temmuz’da köşesine koyarken…

 

Öncelikle belirteyim, benim dayanamayarak düzelttiğim, üç nokta yan yana olarak kullandığım noktalama işareti Hıncal Uluç’un köşesinde her defasında iki nokta yan yana gibi dilimizde olmayan garip bir şekille yazılmıştı. Ülkemizin en büyük 2–3 gazetesinden birinde, bir köşe yazarı, küçücük bir yazının tam 11 yerinde iki nokta yan yana konuyor ve bu kimsenin dikkatini çekmiyor, kimseyi rahatsız etmiyor, benden başka herhalde. Neyse, geçelim, bu en önemsiz kısmıydı çünkü…

 

TIR şoförü adı sorulunca “Kar,” diyor, “Fevzi Kar” yok daha neler! “Bond James the TIR Şoförü Bond…” TIR şoförü Sir Kar ile Küçük Temmuz Hamfendü Tatilde…

 

Kadın mini etek giymiş haliyle çekinmeden bir TIR’a binmekle kalmamış bir de şoföre adını soruyor, sonra da “niye bacağıma bakıyorsunuz” muhabbeti yapıyor.

 

Bir karış kar… gibi erkek egosu esprileri… Bir sürü abukluk.

 

Bu fıkrayı birisi yazmış, birisi okumuş, birisi beğenmiş, birisi seçmiş, birisi maille göndermiş, birisi köşesine koymuş, birisi de yuh sana yuh sana demiş! Binlerce insan da haber okumak için para vererek aldıkları bir gazetede bunu okuyacak…

 

Siz okurken ne hissettiniz?

 

Bir gazetede yer verilecek bir şeye benziyor mu?

 

Ben iğrenç buldum… Ve artık ben erkekler dünyasını anlamadığıma karar verdim. İnsanlar – bazı erkekler diye düzelteyim çünkü bu genellikle erkeklerin başının altından çıkıyor- artık ne kadar seviyesizler… Bunu sadece bu fıkraya bakarak söylemiyorum, zaten uzun zamandır kafamı kurcalıyordu, bu olay vesile ve güzel bir örnek oldu.

 

Çevremdeki kadınlarla konuşuyorum, bana erkek arkadaşlarından söz ediyorlar, adam hepimizin gitmek için, randevu almak için sıraya girdiği bir profesör ve akşam işten çıkınca sevgilisine bundan daha seviyesiz bir fıkra anlatarak gülmekten yerlere yatabiliyor. O fıkrayı burada yazamıyorum bile… Düşündükçe ter basıyor.

 

Yurtdışında okumuş, saygıdeğer bir mesleği olan birisi sevgilisine müşterilerinin orasına burasına baktığını, fanteziler kurduğunu anlatabiliyor.

 

Hocalar öğrencilerine, avukatlar müvekkillerine, doktorlar hastalarına o gözle bakıyor. Biz de bu dünyada onlarla birlikte yaşıyoruz, onları adam zannederek.

 

Duyduklarım beni o kadar şaşırttı ki artık erkek milletinden tamamen soğumuş durumdayım. Hepsi diyorum çünkü kusura bakmasınlar ama kimse kendisinin öyle olduğunu kabul etmeyecek haliyle, ben de nereden anlayacağım? Sorsanız aman efendim, bir kalite, bir kültür hepsinde… Gördüğüm, duyduğum örnekler beni o kadar şaşırttı ki, ben artık hepsinin öyle olduğunu kabul etmeyi seçtim.

 

Evde özel ders verdiği 12–13 yaşındaki kız öğrencisinin bacaklarına bakıp tahrik olan hocalar varken, jimnastik antrenmanını popo, bacak izleme fırsatı olarak değerlendirip 11 yaşındaki kızlara bakarak tahrik olanlar varken bu hayat nasıl yaşanabilir olacak bilmiyorum artık. Bu kişiler eskici, çöpten pet şişe toplayan, trende karşımıza oturup bıyık buranlar olsa inanın ki normal karşılayacağım. Adam görmemiş işte, ne yapsın, inekten, eşekten insana geçiş dönemi sancılı olabiliyor. Ama maymundan insana kendi geçişini tamamlayamamış kaliteli geçinen insanların bu hali beni şaşırttıkça şaşırtıyor.

 

Yeni genç kızlarımız da az değil hani, Bağdat Caddesi’nde yaşayan biri olarak onların durumu da beni çok endişelendiriyor, minicik okul etekleri, röfleli saçları, ameliyatlı burunları, milyarlık giysileri, içki ve sigara içmeleri… Ama benim yazdığım konunun bu gençlerle hiç alakası yok. Hatta mümkünse bu iyi ambalajlı abaza kırolar bu kız türüyle eşleşirse memnun olurum. Tencere kapak misali.

Benim sinir olduğum tip, doktora gittiğini sanan muntazam insanları, ders aldığını sanan öğrencileri cinsel objeleştiren kartvizitli ayılar. Ve hiç kendinizi güvende hissetmeyin, etrafımızı sarmış durumdalar.


 

Sponsorlu smsler

SMS’lere sponsor alma fikrini ortaya atıyorum ve yakında bu fikri birinin kullanacağından da eminim. Bir firmayla anlaşacaksınız, sizin smslerinizin parasını o ödeyecek veya size belli sayıda kontör gönderecek, karşılığında da sizin mesajlarınızın altında onun reklâmı çıkacak. MMS de olabilir mesela. Firmanın logosu, altında sizin sms. Alan memnun, satan memnun. Nasıl osa cep telefonlarımız birbirinden iğrenç, birbirinden gereksiz mesajlarla, reklâmlarla dolup taşmıyor mu, bari para kazanalım. Değil mi?


 

Erkek çocuklar kurallara uyamıyor

Okullarda ders verirken dikkatimi çekti, çevremde de gözlemliyorum, erkek çocuklar kurallara uyamıyor. Toplumsal kurallara, görgü kuralarına vs, yani evrende ne kadar kural varsa hepsine uymakta zorlanıyorlar. Yapısal olarak onlardan önce konmuş kurallara uymak ters mi geliyor nedir bilmem ama bu kurallara uyamama sorunları yüzünden dünyada kadın erkek sayısı eşit olduğu halde savaşanlar, kavga edenler, suç işleyip hapse düşenler genellikle erkekler.

 

 

ERKEKLER NEDEN ALDATIR

Gülden Aydın'ın Fikret Şenes'le röportajından:
- Eşiniz Bedii Bey sizi çok kırmış?
- Hem de nasıl. Büyük bir şok yaşadım. Çok büyük bir aşk vardı. Çok fedakârlık yaptım. Yeniden bir insan yarattım ve milyoner ettim. Nerede yanıldığımı çıkarmaya çalıştım. Seneler sonra bunun cevabını bir tiyatro oyunundan aldım: Bir kadını seneler sonra kocası aldatıyordu. Kadın nedenini söylediği an, buldum, buldum diye bağırdım. Piyeste doktor koca zengin oluyor ve aşık olduğu kadın için karısına ayrılmak istediğini söylüyor.
Kadın yakın arkadaşıyla dertleşirken soruyor: -Nerede yanlış  yaptım? 

Arkadaşının cevabı birçok kadının problemini çözüyor. Diyor ki: 

- Kocan sana o kadar çok borçlandı ki... Bana birini göstersene alacaklısını seven? Bu yüzden sana düşman oldu. Fazla fedakârlık hiç kimse  için iyi değil. Dost için de aynı, sevgili için de, koca için de...


 

Slip mayo ve iç çamaşırı

Ne kadar itici… Hala giyen tutucu ve demode erkekleri şiddetle kınıyorum. Hele havuzda, plajda hiç çekilmiyorsunuz. 


 

Cevap vermeyebilirsin

Ne komik bir insan türü var, her konuda kayıtsız şartsız kendi dediği olsun istiyor. Mesaj atmış, karşı taraf da cevap vermiyor. İlla her şey onun kontrolünde olacak ya, yazıyor hemen bir mesaj daha “şimdi cevap vermeyebilirsin… bla bla bla”


 

Koltuğa kanca, otobüse zincir

Cin buluşlarımdan birini daha paylaşayım sizlerle… Otobüse binerken yanınıza bir çanta alırsınız ya, o çanta molalarda yanınızda taşımak istemeyeceğiniz kadar büyük ve ağırdır ama içinde kamera, laptop vs olacağı için otobüste bırakamayacağınız kadar da değerlidir, işte ben böyle durumlar için yolculuğa çıkarken yanıma bir zincir alıyorum, bisiklet zinciri mesela ve inerken çantamı koltuğumun altına zincirliyorum.

Restoranlarda yemek yerken de çantamın sapını açıp, iskemlenin bir yerinde geçirip tekrar takıyorum. Tavsiye ederim.


 

Kadınlar her fotoda değişik

Ya da bana öyle geliyor. Ben nefret ederim fotoğraf çektirmekten. Her seferinde başka türlü iğrenç çıkarım. Ama bakıyorum erkekler hep aynı, ne zaman fotoğraf çekilecek olsa kadınlar saklanır, çekinir vs, erkekler hop, pozda. Neden biz farklı çıkıyoruz? Neden bir kadın aynı gün bir fotoğrafta ilahe gibi diğerinde eciş bücüş çıkabiliyor?


 

Kamera çekimleri ve kayıtlarda sesler iğrenç

Neden öyle? Başkaları öyle duyuyor demeyin, bence değil çünkü. Başkaları benim sesimi benim kendimi kaset kaydından dinlerken duyduğum gibi duyuyor olsalardı ben bugüne kadar ne şarkı söyleyebilirdim ne de etrafımda bir tane arkadaşım kalırdı.


 

Klasör kitaplar

Bazı kitaplar çok kalın, iyi ki de öyle hemen bitmiyor. Ama benim gibi her yere kitap taşıyan birisiyseniz bu biraz zor oluyor. Hem büyük, hem ağır, çantalara sığmıyor. Bakkala bile kitapla gittiğim için hep kocaman çantalar taşımak zorundayım. Kitabın başlarındayken fazla sorun değil ama sonundaysanız, bitmesine 20–30 sayfa kaldıysa insan çok sinir oluyor. Kitabın sonunu merak ediyorum, onu bitirmeden yeni bir kitaba başlamak istemiyorum. Ama 20–30 sayfa için koca kitap bütün gün taşınır mı? Ve o bitince yenisine başlamak için yedekte bir kitap daha taşımak lazım. Bu nedenle bir önerim var: Sayfaları çıkarılabilen klasör kitaplar istiyorum. Yanıma okuyacağım kadarını alayım, okuduklarımı evde bırakayım. Ne güzel fikir değil mi? Hatta yanında başka kitaplar da okuyorsam biraz da onlardan alır klasörüme koyarım. Oh ne rahatlık! Haydi birileri yapsın bunu.


 

Akşama hormonlu sebze yanına da antibiyotikli bir tavuk

Hormonlu sebze tehlikesinden haberdar mısınız? Bir arkadaşım TRT’de bir profesörün konuşmasını izlemiş, küçük çocukların yediği hormonlu sebze ve meyveler nedeniyle ergenliğe erken girdikleri ve gelişimlerinin çok küçük yaşta durduğunu öğrenmiş. Bunu bir tanıdığıma anlatınca, 7 yaşındaki kızını kaptığı gibi Çapa’ya, endokrinoloji uzmanı bir profesöre götürdü. Çok erken yakalandığı için şimdilik testler, tahliller ve takip aşamasında. Hormon tedavisi yapılıp yapılmayacağı sonbaharda belli olacak. Kızı tabak tabak meyve yiyor diye yıllarca mutlu olan tanıdığımız şimdi eve meyve sokmuyor. (ki bu da yanlışmış, doktor, azar azar yiyebileceğini ama özellikle çileğe dikkat etmesini söyledi) Göğüslerdeki kabarmadan tam iki yıl sonra kızlar adet görüyormuş ve boylarının uzaması neredeyse duruyormuş. Profesör, birkaç yıl içinde sokakların 9–10 yaşlarında koca memeli bodur kadınlarla dolu olacağını, ailelerin bu tehlikeden haberdar olmadığını, erkek veya kız çocuklarda değişiklik ve tüylenmenin ciddi olarak izlenmesi gerektiğini söyledi.

 

Daha sonra tesadüfen karşılaşıp bu konuda sohbet ettiğim biri bana eskiden bir tavuk üretim merkezinde üst düzey yönetici olduğunu ve orada tanık olduklarını anlattı. Tavuklara kesimden 15 gün önce kesilmesi gereken antibiyotikler veriliyormuş ve bu tavuklar, küçücük mekanlarda, steril olmayan şartlarda beslendiği için, antibiyotik kesilince hastalanıp ölüyorlarmış. Bu nedenle son güne kadar verilmeye devam edildiğini ve bu antibiyotiklerin olduğu gibi insana geçip karaciğerde depolandığını anlattı. Bir insanın hayatı boyunca tolere edebileceği antibiyotik miktarının belli olduğunu ve fazlasının, bu antibiyotiklerin karaciğerde depolanan rezidüsünün ileride ciddi hastalıklara neden olacağını söyledi. Artık insanların hastalıklara daha dirençli olduğunu, bunun da yedikleri tavuklardan aldıkları antibiyotikler nedeniyle olduğunu söyledi. 6 ayda gelişip kesilecek boya gelebilecek bir tavuğun verilen hormonlarla 4 haftada o hale geldiğini de söyledi.

 

Can boğazdan gidiyor artık!


 

Elektronik tartı bağımlılığı

 

Ben uzunca bir süredir dijital tartı kullanıyorum, düzenli olarak da tartılırım. Bir arkadaşım yıllardır ibreli eski püskü tartısından vazgeçemiyordu. Üstelik 1–2 kilo da geri almıştı tartının ayarını, yuvarlanıp gidiyordu musmutlu. Sonunda o da dayanamadı, aldı bir tane dijital tartı. Şimdi evin bütün dişi halkı dijital takipte. Sabah kalkınca tartılıyorlar, tuvalete gidip gelince bir daha, bir bardak su içip tekrar tartılıyorlar. İlk tartılışında arkadaşım gözlerine inanamamış, bildiğinden 5 kilo fazla çıkmış. Bu dijital tartılar sanırım bağımlılık yapıyor.


 

Son bi tane daha, son bir kere daha

Çocuklardaki bu sendreom nedir?

 

“Kızım havuza atlama!” “Son bi atliym”

 

“Oğlum gürültü yapma!” “son bi yapiym”

 

“Evladım, kardeşinin kafasını kırmasana!” “son bi kıriym”

 

En uslu, en söz dinleyen çocukta bile bu böyle. İlla son bir defa atlayacak, vuracak, yalayacak, yiyecek, atacak, düşecek vs.

 

En son sözü ben söyleyeceğim kaygısı mı, otorite savaşı mı nedir bilinmez.


 

Film için kilo...

 

…alıp verme olayının mantığını anlayamıyorum ben… Bridget Jones’la doruğa çıkmıştı. Kardeşim, şişman kadın arıyorsan tonla var, gidip birini beğensene, ne derdin var kadını şişmanlatıp zayıflatıyorsun? Ondan başkası oynayamaz sanki o rolü…

 

Son örnek de Christian Bale. 45 kilo verdirip The Machinist’te oynatmışlar, sonra 45 kilo aldırıp Batman’de.


 

Ölüm ilanları

 

Ben gazetelerdeki çarşaf çarşaf ölüm ilanlarını pek anlayamıyorum. Birisi ölünce tanıyanlarına haber vermek çok normal bu da ailesinin verdiği, akrabalarının isimlerinin yer aldığı ilanlarla yapılıyor zaten. Bilmemkim Bey ölmüş, arkasından 20 tane daha ilan, ben de üzüldüm, yok ben daha üzüldüm, en çok biz üzüldük… Niye ki? Gidin o ilana harcayacağınız parayı daha faydalı bir işi için harcayın daha iyi.

 

Yaz geldi, ayaklarda yara bantları

 

Dikkatinizi çekiyor mu her yaz mevsimi başında ayaklarımızda yara bantlarıyla geziyoruz. Ayaklar sandaletler, parmak arası terliklere alışana kadar çekmediğimiz kalmıyor. Anlamadığım şey şu, ben parmak arası terlik giymeyi hiç bırakmadım ki, bütün kış evde giydim, aikido derslerinde giydim, neden aynı terlik yaz gelince yara yapmaya karar veriyor? Kış gelince de botlar, kapalı ayakkabılar ayaklarımızın arkasını vurmaya başlıyor. Hayatımız ayaklarımızı bir ona bir buna alıştırmaya çalışırken yara bantları içinde geçiyor.
 

Aynı şekilde popomuzu da bisiklet selesine alıştırmakla uğraşıyoruz yaz başlarında. İlk binişte ne çok ağrır değil mi, iki-üç seferde geçer ancak… Neyse yaz gelsin de ben ayakta yara bandına, popomda sele izine razıyım.

 

Gelsin dedik, geldi, geç geldi ama pir geldi. Evde bütün camlar acık, vantilatör üzerimde ancak yaşayabilir oldum. Yazın başında bayağı endişelenmiştim, temmuz oldu hala havada bir hareket yok.

 

Sahile gidiyorum, dev gibi iş makineleri, sökülmüş oyun parkları, çorak topraklar, temmuz gelmiş geçiyor hala güzelim sahil yolu hafriyat alanı gibi. Sonra başkanımız açılışı yaptı, nur topu gibi bir plajımız oldu.

 

Eskiden yürüyüş yapıp, bisiklete bindiğimiz yerlerde şimdi beyaz şeffaf slipli, kıllı, bokser donlu magandalar, şalvarlı tombalak bacaklı teyzeler yaprak sarma yiyip çay içiyor. Zenci kıvamına gelmiş vatandaşlarımız suda deve güreşi yapıyor, daha küçükleri pipileri dışarıda dolaşıp kumlara işiyor.

 

Orası halk plajı olarak kalabilir, belki bu sene şeffaf donla dolaşanlar gelecek yıl kendilerine bir mayo almayı, daha usturuplu dolaşmayı öğrenir, buna bir itirazım yok ama o arada bize de bir yürüyüş ve bisiklet sahası yaparlarsa memnun kalırım. Yazın başka zevkimiz yok malum.

 

 

 

Kadının pusetli anneyi dövüşü

Geçenlerde Şaşkınbakkal Boyner’in önündeki geçitte, başörtülü genç bir kadın, pusetteki bebeğiyle karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor. Biz de onlardan uzakta, çapraz karşı kaldırımdayız. Puseti eğimden atlatıp, takıldığı su oluğundan kurtarmaya çalışırken sanırım yanından geçen kadının ayağını ezdi. Puset stroller denilen, katlanabilir cinsten kuştüyü gibi bir şey, içindeki çocuk da ancak bir yaşında, 10 kilo civarı minicik bir varlık. Kadının ayağı ne kadar acımış olabilir ki? Birdenbire gözü döndü ve puseti işten kadını evire çevire dövmeye başladı. Kadın hiç karşılık vermiyor, öteki onun omzuna yumrukları acımadan birbiri arkasına patlatıyor. Çok ilginç ve iğrenç bir görüntüydü. Neden sonra birileri araya girmeye çalıştı. Pusetli de ne yürüyor, ne kaçıyor, ne hızlanıyor, durmuş öyle yumrukları yiyip duruyor. Sinirli kadın “bunları böyle döveceksin, şımarmasınlar, ayağımı ezdi bir de utanmadan” diye avaz avaz bağırıyordu.


 

Okullarda Yılsonu Gösterileri

 

Ders verdiğim okullardan biri olan Kemerköy’de yılsonunda çok güzel bir aikido gösterisi yaptık. İlk gün prova, 2. gün büyük grup, 3. gün de küçük grupla. Öğrencilerim den biri gösteriden önce benden izin istedi “benim hareketim yokken, kenarda otururken tırnaklarımı yiyebilir miyim” diye. Ben de “hayır” dedim doğal olarak “ama ben 3 dakika tırnak yemeden duramam” dedi. Sonunda yemedi herhalde. En kötüsü öğrencilerimden birinin, en zor ve güzel teknikleri gösterecek olanın gelmemesi oldu. Neyse ki yanımda Yelissa da vardı, onu onun arkadaşına eş yaptım, böylece gösteri aksamadan sürdü yoksa tek kalan çocuk çok üzülecekti. Anne babaları, yakınları, sınıf arkadaşları, öğretmenleri izledi gösterimizi. Bayağı havaları oldu öğrencilerimin.


 

KARNE GÜNÜ
 

Yelissa karne aldı, notları çok iyi, takdir belgesi almış. Matematik, Türkçe, Fen, çok iyi notlar. Ama dikkat! Resim notu 2, İş Eğitimi notu 3. Bu nasıl öğretmen cinsidir böyle? Bu ne egodur böyle, önemsiz ders öğretmeni zannetmesinler diye. Resimden 2 verilir mi bir çocuğa karneye? Üstelik benim çok derdim değil ama bu ortalamalar kolej ve anadolu liseleri sınavlarını da etkiliyor. Ne yapmış da 2 almış olabilir bir çocuk? Yani ne yapmamış olabilir? Bütün yıl malzeme ayarlamakla geçti, yok mercimek, yok mukavva, yok kumaş boyası, yok kil…

Okulun son günü Yelissa’nın konservatuar yılsonu gösterisi olduğu için karneyi pazartesi günü öğretmeninden almak zorunda kaldık. Yelissa bütün yıl en çok din dersinden çekti. Bismillahirrahmanirrahim demeyi öğrenmesi 2 hafta sürdü ki aynı çocuk, okullar arası İstiklal Marşı’nı ezberden okuma yarışması için 10 kıtayı 2 saatte ezberlemiş, okul ikincisi olmuştu… Neyse, bütün yıl bana söylendi, “ne diye Müslüman dedin ki öğretmenime benim için, Hıristiyan deseydin keşke” vs diye. Uzatmayayım, karneyi verecek öğretmen, benimle konuşurken elinde tutuyor, bir taraftan da Yelissa ucundan çekiştiriyor, din notuna bakmaya çalışıyor, birden gördü “Aaaa dinim 4” diye bağırdı. Öğretmeni de “ne yapalım evladım, çalışsaydın sen de “ diyecek oldu, Yelissa hemen “ yok öğretmenim ben 4’e çok sevindim, 2-3 filan gelir diye bekliyordum” dedi. 2 ve 3’ü de resim ile iş eğitimi derslerinden almış zaten.


 

Türkler kaldırım ıslatmaya bayılır!
 

Yaz gelir, yağmurlar biter, çamurdan kurtulursun… Sen öyle san… Bu defa devreye kaldırım ıslatma timleri girer. Zaten bütün kış oramız çamur buramız ıslak diye yürüyoruz yollarda, bari bırakın yazın kuruluğun tadını çıkaralım! Eline hortumu, margarin tenekesini, leğeni, kovayı kapan Türk hemen en yakın kaldırıma su serpmeye, manuel çamur üretmeye başlar. Aman marifet, senin serptiğin üç damla suyla küresel ısınma çözülecek sanki…


 

Türkler havadan korkar!
 

Gerçekten. Oksijen fobileri var. Hava cehennem gibi, dolmuşa biniyorsun, cam açık, içeri yarım yamalak taze hava girecek oluyor hemen biri atlıyor

 

“aman evladım, kapatıver şu camı, esiyor”

 

Yaw essin, bırak essin, ölmüşüz sıcaktan terden, deli misin, esse ne olacak? Kucağımda çocuk görürler hemen

 

“ Aman kapatın şurayı, çocuk var, üstüne eser”

 

Ben çocuğun üstüne essin diye kırk saattir çocuğu esinti yönüne denk getirmeye çalışıyorum, ne olur çocuğa hava gelince? Terlese daha mı iyi? Hiç anlamıyorum bu havadan korkma olgusunu! Bir tek Türklerde var herhalde.


 

Maymun öleceğini bilmeden yaşarmış

 

Ablamlar National Geographic’te izlemişler, dünyada bir tek insanlar öleceğini bilerek yaşarmış, geri kalan bütün varlıklar öleceğini bilmeden yaşarmış. Belgeselde öyle dediklerine yemin billah ediyor, şahitleri de var üstelik. Ama bana bir türlü inandırıcı gelmedi bu sav. Haydi arılar öleceğini bilmiyor, yoksa neden soksunlar adamı, bir çıkarları da yokken, bu arada yabanarıları sokunca ölmüyormuş, Yelissa’yı soktular da öyle öğrendik. Gittiğimiz bir yerde envai çeşit börtü böcek vardı. Zararsız ama bence çok da yararsız bir böcek olan dut sinekleri bulut halinde adamın üstüne konuyorlar, yanağına yabanarısı konduğunda dut sineği zannedip patlatınca üstüne, tabii arı da yapışmış yanağına. Feryat figan geldi, yanağını tutarak… Neyse…

 

Bence hayvanların öleceklerini bilmedikleri doğru değil. Maymunları düşünelim, bayağı aile gibi yaşıyorlar filan ya, hatta kaç kere izledim, anne maymun yavrusu ölünce bile kucağından bırakmıyor, kokana kadar bağrına basıp göğsünde taşıyor, anlamıyor mu yani onun öldüğünü, kendinin de ölme ihtimalinin olduğunu… Ben ikna olmayınca başladım klasik geyik moduma…

 

Maymun ölmüş, etrafındakiler yorum yapıyor:

“Hayrullah Abi’ye de bir haller oldu, yemeden içmeden kesildi, öylece oturmuş önüne bakıyo günlerdir”

 

“Hanım, hangi parfüm bu allahaşkına, gün geçtikçe daha bi ağır gelmeye başladı burnuma. Hem daha kaç gün küs durup surat asacaksın? Gel bi yanak ver bakim!”

 

“Yan ağaçtaki Hayriye var ya”

“Eee ne olmuş ona?”

“Ne bileyim, garipleşmiş bu aralar, bugün onlara oturmaya gittim, ne hoş geldin ne bir şey, domuz gibi donuk donuk bakıyor, gidip bir elini sıkayım dedim, kolu elimde kaldı. Ben de öylece bırakıp geldim”

 

“Bey, bizim oğlanın içinden minik minik bir şeyler çıkmaya başladı, yediği bir şey mi dokundu dersin, pek de keyifsiz son zamanlarda, oturup duruyor.”


 

EKRANLARDA Kİ

 

Sevda Demirel, küvette ördeklerle oynarken kız arkadaşı fotoğrafını çekmiş, bunu da birisi internette yayınlamış, Demirel buna yorum yapıyor: “Küvette ördeklerle oynarken kız arkadaşım fotoğrafımı çekmiş bunlar bilinen şeyler.”

 

Sevda Demirel deyinde aklıma geldi, onun kolunda bir Miki dövmesi vardı, hala var mı bilmem, oldum olası bu çiçekli, Mikili dövmeleri anlamamışımdır: Sen madem bu kadar hassas ruhlu, naif, masum bir kızcağızsın, ne diye dövme yaptırırsın, git çikletten çıkan dövme yapıştır koluna, çiçekten, Garfield’den dövme mi olur?

 

Kahramanmaraş’ta bir hırsız, girdiği bir evde masanın üstünde duran dijital fotoğraf makinesini kurcalarken yanlışlıkla kendi fotoğrafını çekmiş ve sonra kamerayı çalmadan gitmiş.

 

Formula 1’in Indianapolis ayağında, 1. ve 2. olan Renault ve Mc Larren dahil yedi takım, yani Michelin marka lastik kullananlar, lastikler güvenli olmadığı için yarışmayı boykot edip piste çıkmadılar. Seyirci durumu protesto etmek için piste pet şişeler, teneke kutular attı. Bu arada 9 yarıştır, bu yıl 8 ve 1 de geçen yıldan, Ferrari kazanamıyordu.

Indianapolis’te Bridgestone kullanan Ferrari, Jordan Toyota ve Minardi takımından 6 araç yarıştı sadece. Hiç sempati duymadığım Schumacher böyle bir fırsat varken bile kazanamadı. İyi ki bu olay İstanbul’da olmadı diyelim…

 

Garnier Fructis kepeğe karşı şampuan reklamı midemi kaldırıyor, her yere dökülüp saçılan kepekler iç kaldırıcı…

 

Tikveşli ayran reklamındaki kızın, “tikveş ne ya?” deyişine bayılıyorum.

 

Bu aralar favori reklamım, Mentos. Kuşların, tavukların şarkısına bitiyorum.

 

JVC reklamındaki “Japonlar Veya Caponlar” sloganı çok itici… Başka bir şey bulamamışlar mı?


 

BENİM Ki

 

Bu ayın ‘best of me’lerini veriyorum.
Kanal: Comedy Max, Retromax, TRT3, Eurosport, Dizimax

 

Program: Akdeniz Oyunları, Dünya Yüzme Şampiyonası

 

Not: Yelissa’yla her gece yüzme, senkronize yüzme ve atlama yarışmalarını izliyoruz, bir gece yine yerleştik, tramplen atlama yarışması izleyeceğiz, kanalı açtım, daha ilk sporcu çıkmamış, ısınıyor, Yelissa söylenmeye başladı. “Yya bu iş sakat, birine bir şey olur şimdi, tehlikeli iş” diye. Ben de  “saçmalama, adamların hayatı havuzlarda, tramplenlerde, kulelerde geçiyor, kaza binde bir olur, niye olsun, salak mı bunlar, ona göre ayarlıyorlar” vs. diye yatıştırıyorum. İzleyeceğimiz ilk yarışmacı olan kız yerinde zıpladı, havalandı ve küüüüt, tramplene bütün gücüyle suratını çarptı, havuza düştü ağız burun kan içinde, adamlar atladı, sedyeler geldi…

“Yuh yani” dedim Yelissa’ya, “bi yarışma seyrettirmedin.”


 

Berfin Serdil Sütçü ve Gizem Oylumlu, ülkemizi Akdeniz Oyunları’nda, ritmik jimnastik dalında temsil ettiler ve ilk günün sonunda 14 yarışmacı arasından ilk 10’a girerek finale katılmaya hak kazandılar. 9. ve 10. olarak bitirdiler yarışmayı ama bence çok güzel yarıştılar. Daha iyi dereceleri hak ettiklerini düşünüyorum bence biraz haksızlık edildi. Olsun, önlerinde daha çok yarışma, daha çok madalya şansı var.

 

 

Dizi: Lost, Frasier, Just Shoot Me, Medium

 

Yaz Müziği: Avalon-Juliet, Superstar-Jamelia, Hey Ho-Tragedie

 

Yerli Şarkı: Bi seni konuşurum-Göksel, Aşk Ölmez-Sertab, Can Kırıkları-Şebnem Ferah, Dur Dur-Hepsi

 

Geçenlerde bizim bakkalın beslediği kedi peşimizden geldi. Yelissa peşimizden kedi gelmesinden nefret eder ve sürekli “ay gelmesin, ezilicek şimdi, karşı kaldırımdaki kediyi sakın çağırma anne, geçerken ezilir” şeklinde fobi yapar. Neyse kedi geldi, bizimle iki sokak yürüdü, ne yaptıysak peşimizi bırakmadı ve bizim biraz gerimizde kalmışken, biz tam evin önündeyken bir araba, küt diye bir ses ve kedi gitti…

Kediye mi üzüleyim, “ben ezilecek dedim diye ezildi, ben öldürdüm kediyi” diye ağlaya ağlaya helak olan Yelissa’yı mı avutayım, bilemedim.


 

Ünlüler Kampta

 

Bu defa ünlüleri birkaç çocukla kapatmışlar bir kampa. Ünlüler çocukları eğlendirecek, çocuklar da beğenmediklerini eleyecek. Bir tane Selçuk var ki, kaçırmayın, önüne geleni dövüp tekmeliyor. Bir de Ezgi miydi adı neydi, kısa saçlı bir kız var, o da tam felaket, herkesi kışkırtıp duruyor, kız arkadaşlarını erkeklere dövdürtüp oh ya oh ya yapıyor. Planlar, tuzaklar, kandırmalar… Çocukları tam seçmişler yani.


 

Nasıl konuşmak

 

Kanal D ana haber bülteni sunucusunun konuşma şekli çok sinir bozucu. Ağzında yemek varmış gibi, üstüne bir de cadde tikisi gibi bir tavırla homur homur burundan bir konuşması var ki, inanın kanal değiştiriyorum.


 

Medyatiklerimizden inciler dökülmüş yine

"Özellikle ev işleriyle uğraş, çoluk çocuk işlerle uğraşma, hamarat ol dedi..."
 Özlem Yıldız

"Bu çığlıksal davranışınızın sebebi nedir?" Ceyda Düvenci (bağıran bir yarışmacıya soruyor)

"Tatlış halının üstüne bir problem yapmış!" "Size Anne Diyebilir miyim?" Belma (köpeği hakkında konuşuyor)

"İstesem İstanbul'un yarısı benim olurdu..."  Nez

''Çoğu rejisörün çoğu leğende yıkanmayı bilmez!..'' İbrahim Tatlıses

"Ben normalde de öpüşüp sevişen bir kadınım, ailemden de bu konuda destek görüyorum..." Berna Öztürk "Balans ve Manevra" hakkında yapılan röportajda

 

Site önerisi
 

Detaylı yıldız haritası çıkartıyorlar... Türkçe seçenek de var...
http://astro-software.com/cgi-bin/astro/natal


 

Dilimizde Ki
 

Yarı Türkçe, yarı başka dillerde, garip kelime telaffuzları konusunda yeni örnekler:

DivX, X-large, XP, I-Pod ve WC.

İks Pi diye okunmaz, Eks Pi diye okunur. Neden? Hep aynı nedenden! İngilizce okuyacaksan, Eks Pi, Fransızca okuyacaksan ki neden Fransızca okuyorsun, deli misin, Iks Pe. Türkçe okuyacaksan yine İks Pe. Ama İks Pi diye bir okuma seçeneği yok.

 

“Bir daha görürseler öldürmekle tehdit etti” Bu cümleyi Hürriyet Gazetesi’nden aldım. Böyle yazmışlar. Vah!

 

“Durumum yok” Nasıl sinir oluyorum bu deyime, “durumu olmamak”, ne demek bu ya? Param yok, şartlarım uygun değil, durumum uygun değil de, durumum yok ne demek?

 

Çoğu zaman çok zorlandım, çoğu zaman çok kolaydı. Bunu da bir ünlümüz buyurdu TV’de.

 

“Güzel yakışmak” hadi ya, çirkin yakışmak da mı oluyor? Kardeşim, yakışmak zaten olumlu bir fiil, tersi yakışmamak. Güzel yakışmak ne demek?

 

Böğrek denmesine de sinir oluyorum. Ne o öle, kuscakmış gibi. Bu ne Bööööğğğğ ha, Böğrekmiş… Yiyelim bari, madem söylerken kusmadık J

 

Manda, öküz, inek, boğa, dana, sığır… Bunlar nedir, birbirlerinden farkı, akrabalık dereceleri nedir? Kim bilir? Niye bu kadar cins var, hepsi gerçekten farklı farklı cinsler mi? Ben bu yaşımda bilmiyorum, takıldı kafama. Bilen varsa benimle de paylaşsın lütfen.

 

Ablam daha birkaç yıl öncesine kadar aslanı kaplanın dişisi zannediyordu, uzun uzun saçları var ya, herhalde ondan. J

 

Bilsem giriş sınavının ikinci basamağı olan Wisc-R zeka testinde çocuklara eşeğin yavrusuna ne denir diye sormuşlar, çoğu sıpayı bilememiş.


 

KİTAP

 

ERAGON

Christopher Paolini

 

Altın Kitaplar 509 sayfa

 

“Bu tahtın neden bu kadar düz ve köşeli olarak yapıldığını biliyor musun? Kimse üstünde rahat oturamasın diye. Ben oturmadım ve zamanım gelince hiç üzüntü duymadan ondan vazgeçeceğim.”

 

Eragon, annesi tarafından doğar doğmaz fakir bir aileye terkedilmiş, babasını tanımayan, avcılık ve evin işlerini yapan bir çocuk. Bir gün avlanırken kocaman, mavi bir taş bulup satıp para kazanma hayaliyle eve götürüyor. Taşı satamıyor ve günler sonra o taşın içinden minicik bir ejderha yavrusu çıkıyor, Saphira. Eragon ve onun çabuk büyüyen ejderhası Saphira, birlikte maceradan maceraya koşuyorlar. Annesi ve babası yayınevi sahibi olan Paolini, kitabı yazarken oldukça fazla yardım almış. Pazarlama konusunda ise madalyalık bir başarıya imza atmışlar ama yine de kitap, özellikle çocuklar için hiç de fena değil. Oldukça sevimli ve heyecanlı. O minik ejderhanın yumurtadan çıkışı, büyümesi, ukalalıkları, birdenbire ejderha binicisi oluveren Eragon’un şaşkınlığı… Kitabın devamı da geliyor. Ejderha Mızrağı bulmayı beklemeden okursanız haksızlık etmiş olmazsınız. Özellikle 10–15 yaş arası çocuklar için fantastik kurguya iyi bir giriş olur.


 

Harry Potter

And The Half-Blood Prince


Tempo’nun yaptığı iğrençliği yapıp burada okumayanlara saygısızlık ederek kitapta olanları anlatacak değilim, zaten daha bitiremedim ama ilk bölümde ve ilk satırlarda olduğu için şu bilgiyi vereyim, İngiliz Başbakanı, büyücülerden, Muggle’lardan ve Volde… şey, ‘ismi lazım değil’den haberdar. Sihir Bakanlığı ile bilgi paylaşımı yapıyorlar. Zaten Sihir Bakanı da değişmiş. Artık yeni sihir bakanıyla terör olaylarını Voldemort mu tezgahladı diye fikir teatisinde bulunuyorlardır. İlk 40 sayfa Harry Potter yok. Ancak 3. bölümde çıkıyor ortaya.

 

Yerli Harry Potterlar’ı okudunuz mu? Okumadıysanız kesin kaçırmayın, iki web sitesinde Türklerin yazdığı bazı Harry Potter kitapları yayınlanmış. Altıncı kitap bir türlü gelmeyince bu arkadaşlar dayanamamış, hepsi birer Rowling olup yeni eserler kazandırmışlar dilimize. Nasıl komik anlatamam. Bir tanesinde yani en uzunlarını yazan çocuğun yazdığında, Harry Potter konuşurken ya hırlıyor, ya tıslıyor ya da böğürüyor.

“…” diye böğürdü Hary Hermione’ye.

“…” diye tısladı Harry.

“…” şeklinde hırlarken koridorda yürümeye başladı.

 

Sonra bir de kreton koltuk modası var, habire kreton koltuklara oturuluyor.

Namus bekçiliği olayı da var, Ron Hermione’ye soruyor mesela “O senin ikinci sevgilin değil mi?” O da kek gibi cevap veriyor, önce şuydu, sonra bu diye.

 

Bir öpüşmedir gidiyor, “Cho’yu öpmüştün, Susan’ı öpmedin, ne zaman öpeceksin”

 

Türklük her yerde var: “sinirine yenilip duvarı yumrukladı!”

 

Sonra daha güzeli, “sizin için hamamı hazırlattık, önce bir yıkanıp rahatlayın.” Hijyenden çok hazzetmeyen İngilizlere Türk temizliğini gösterecekler ya…

 

Bir yerinde ‘3 yaşında, yürümeyi daha yeni yeni söken bir Jessica’dan bahsediliyor. Yuh yani, koca kitap yazıyorsun, insan annesine bir sorar, “anne ben kaç yaşında yürümüştüm” ya da “insanlar kaç yaşında yürür” diye…

 

Ama en güzeli hormonları azmış bir arkadaşın yazdığı… Daha ilk bölümde Snape Hermione’ye tecavüz ediyor. İkinci bölümde de Hermione Snape’e… Bu şekilde yuvarlanıp gidiyorlar kitap boyunca…

Çok boş vaktiniz varsa kesin okuyun.


 

Dan Brown İhanet Noktası

 

Sonunda okuyabildim. Kitaplar ateş pahası, aylarca baktım baktım alamadım, 17 milyon vermeye kıyamadım, en sonunda baktım olmayacak, pazarda yürürken 5 milyona korsanını satıyorlardı, kimseye görünmemeye dikkat ederek aldım, ne yapayım… Korsana para kazandırmayayım diye kitap okuyamaz oldum. Benim cehaletim devleti daha mı mutlu edecek? Ben çok hızlı kitap okuyorum, 17 milyon vereceğim, kitap bir günde bitecek, sonra ne yapacağım? Her gün 17 milyon verecek halim yok herhalde. Gerçekten bu durumun çözümünü bilmiyorum.

Neyse, kitap iyiydi, hoştu, Dan Brown’du.

 

Bu sefer meteorlar, kutuplar, buzullar, ABD Başkanı, haberalma servisleri, denizaltılar, köpekbalıkları konularına girmiş Brown. Sıkı yazıyor, ne yazsa inanıyorsun, zevkle de okuyorsun. Tam tatil kitabı. Zaten benden sonra başka bir arkadaşa verdim, korsan satın alma suçundan başka bir de yataklık etme, çete kurmaya girdi.


 

Mariana Çıukuru

Steve Alten

 

Artemis Yayınları 425 sayfa

 

Yazarın daha önce yayınlanmış Meg diye bir kitabı var. Meg’i duyunca Margareth adında şirin bir şeyden bahsediyor sanmayın, Meg, nam-ı diğer Carcharodon Megalodon son derece anti-evcil, çok yırtıcı bir köpekbalığı türü. Bu kitapta da Meglerden ve onların yanı sıra Kronosaurus Kretase denilen tarihöncesinden kalma derin deniz yaratıklarından bahsediyor. Sürükleyici bir macera, Mariana çukuru, denizaltı, kavga, dövüş, köpekbalığı saldırıları bol miktarda var. Steve Alten aslında bir spor hekimi.  


 

FİLM
 

İce Princess

 

Yeni bir film, daha gösterime girmedi, yakında girer, Sex and the City’deki nemfomanyak Samantha rolündeki Kim Cattrall oynuyor. Benim zamanımda böyle spor konulu filmler çok revaçtaydı. Karate Kid’ler vardı, jimnastikle ilgili olan vardı, patenli bir tane vardı, dansla ilgili Flashdance vs. Bu da onlardan biri. Şablona tamamen uymuşlar. Başrol oyuncusu bir hiç olarak başlıyor, ortasında olaylar, hayal kırıklığı, sıkı çalışma ve en son sahnede de ortalık yıkılıyor… Lise öğrencisi bir kızın o yaştan sonra buz patenine başlayıp azminin yanı sıra fizik konusundaki bilgi ve becerileriyle başarılı olmasını anlatıyor. Sonunda iyice abartmışlar, 2–3 dakikalık yarışma programının bir kısmında düşüp beş dakika kadar yerden kalkamıyor, sonra bir ara tribünde annesini görüp 4–5 dakika daha durup bön bön annesine bakıyor ve bütün bunların sonucunda yine de dereceye giriyor. Yuh yani, Yelissaların yarışmalarında bir çocuk tökezleyip iki saniye kaybetse nasıl puan kırıyorlar, çocuk yarışmanın orta yerinde seyircilere gidip annesine bakıp “tırınım tırınım, oooo valide hanımlar da buradaymış “ diye tören yapacak… Biz de seyrettik, ne diyeyim…


 

Alacakaranlık samurayı-The Twilight Samurai
 

En iyi yabancı film dalında Oscar adayı

 

Çok iyi bir samuray okuluna gidip savaş sanatını öğrenmiş olan Seibei, yaşlı annesi ve çocuklarına tek başına bakmak zorunda olduğu için zor şartlarda çalışıp yaşamını sürdürmektedir. Üstü başı çok pis olduğu için başına bazı işler de açılır. Bir gün kimsenin başa çıkamadığı, kendini kapattığı kulübenin yanına yaklaşan herkesi acımasızca dilimleyen bir suçluyu öldürmesi teklif edilir. Başka şansı olmadığı için kabul edecektir.

Çok sıcak, güzel bir film. Sadece iki sahnede kılıç olayı var, onu da belirteyim.



Fatih Altaylı
Sabah’a geçmiş, ben Zaman’a geçer diye bekliyordum ya neyse… O yokken köşesini ödünç alayım:
 

Ne zaman adam oluruz

“Duygularım profesyonel kararlarımı etkilemeye başladığı anda ben bu işi bırakırım” diyenler laflarının arkasında durduğu zaman…


 

Demiş Kİ

 

First they ignore you.
Then they laugh at you.
Then they fight you.
Then you win.
Gandhi
 

Önce seni görmezden gelirler.
Sonra sana gülerler.
Sonra seninle savaşırlar.
Sonra kazanırsın.