|
Türkiye’de
yeni duyulmaya başlasa da Vipassana tarih kadar eski bir meditasyon öğretisi.
2500 yılı aşkın bir süredir uygulanmakta. Kaynağı Budha’nın ta kendisi olan bu
öğreti, insanları mutsuzluktan sıyırıp aydınlığa taşıyan bir mutluluk
reçetesi.
Gotama
Budha aydınlandıktan sonra kurduğu meditasyon merkezinde bu tekniği sonraki
nesillere taşıyacak hocalar yetiştiriyor ve öğreti kuşaktan kuşağa aktarılarak
günümüze kadar ulaşmayı başarıyor. S. N Goenka da bu kuşakta yetişmiş
değerli hocalardan bir tanesi...
Aslen
Burma'lı olan S. N. Goenka, Hocası Sayaghi U Ba Khin’den bu tekniği
öğrendikten sonra Hindistan'a yerleşiyor ve tekniği insanlarla paylaşmaya
başlıyor. 1982 yılında öğretinin tüm insanlığa açılması gerektiğine karar
veriliyor ve öğreti o günden beri asistan öğretmenlerle dünyanın dört bir
köşesine yayılmaya başlıyor…
Türkiye’de de iki senedir 10 günlük yoğun bir meditasyon kampı olarak
uygulanan bu meditasyonu uygulamak için budist olmanıza gerek yok… Çünkü amaç
zaten zihnimizi özgürleştirip bizi kısıtlayan tüm kavramlardan uzak,
kendimizle baş başa kalabilmek… Kısaca şekilcilikten uzak tamamen evrensel bir
içe dönüş öğretisi kendisi…
Kimseyle konuşmadan, cep telefonunuzu da kurs başlamadan önce görevliye teslim
edip dış dünyayla tüm ilişkinizi kesiyor, içki sigara ve sağlığa zararlı
herhangi bir toksik madde tüketmeden doğa içinde kendinizle baş başa 10 gün
geçiriyorsunuz…
Bu
seferki kurs Bolu Dağı’ndaydı… Ben ve araştırmacı kişiliğim
gidip yerinde birebir deneyimledik… İşte izlenimlerimiz…
Meditasyonu tek bir cümleyle anlatmak gerekirse, özünde:
Her
şeyi olduğu haliyle görmek…
Meditasyonda sizden özellikle resimlerden, görüntülerden, hayallerden,
kelimelerden ve mantralardan kaçınmanız isteniyor... Beni bulutların üzerine
taşıyan havariler, sarıp sarmalayan melekler altın ırmaklarda yıkadılar,
tapınaklar gördüm falan yok yani... Sadece çıplak gerçek... Sen ve zihnin...
O süre
zarfınca odaklanmamız gereken tek şey bedenimiz... Kendimizi ve bedenimizi
dinlemek...
Yorum,
anlam katmadan, şekillere bürümeden karşımızdaki gerçeği olduğu gibi
alabilmek… Gerçeğe objektif olmayı öğrenmek... Meditasyon sırasında bu bilgiyi
içselleştiriyorsunuz, bir nevi zihninizi eğitiyorsunuz... Bu felsefeye göre
hayatta yaşadığımız tüm mutsuzluğun kaynağı zihnimiz, yani mutlu olmayı
öğrenmek elimizde! Geçmiş tüm acılarımızı, korkularımızı geride bırakmak,
kontrolümüz dışında gelişen, kafamızı yoran tüm düşünce ve yargılardan
kurtulmak elimizde... Peki, ama nasıl?
Hepimizin
bildiği gibi hayatta bizi yönlendiren şey düşüncelerimiz... Hatta ipin ucunu
kaçırırsak, düşüncelerimiz sonucunda vardığımız kanılar günlük hayatımızın tüm
ayrıntılarına sızıp bizi yönetmeye de başlıyor... Hepimiz öyle ya da böyle,
dar ya da geniş bir düşünce havuzunda yaşıyoruz... Yaşarken de bize uygun
olanları alıyor, uymayanları dışlıyoruz... Dışladıklarımızın gerçekten bize
uygun olup olmadığını ise ne yazık ki gerçekten bilmiyoruz... Çünkü...
Zihnimiz aslında cahil... O ya da bu şekilde zihnimize depolanmış bir yığın
bölük pörçük bilgi var... Bir olay yaşandığında zihin bilgisayar işlevi görüp,
önceki deneyimlerden biriktirmiş olduğu verileri kullanarak yeni tanımlar ve
şemalar çıkarıyor... Ve bu şemaların çoğu da genellikle yanlış oluyor... Ama
biz bildiğimize inanmakta ısrar ediyoruz... Üstüne kırmızı lekeler bulaşmış,
elinde sivri bir alet tutan birine ilk görüşte katil damgası vurmak bunun
güzel bir örneği... Belki adam ressam ve elinde tuttuğu şey bıçak değil de
fırça...
Her
alanda, ister iş, ister duygusal ilişkilerimizde olsun, geçmiş
tecrübelerimizin bize yaşattığı korkuyla, gerçeği zihnimizle şekillendirip
direkt savunmaya geçiyoruz...
Zihnimiz nasıl görmek istiyorsa, daha doğrusu nasıl koşullanmışsa öyle
görüyor... Yarasını hatırlatan şeyleri korku, tehdit, tehlike şemasına
yerleştirirken, ihtiyacını duyduğu, eksikliğini hissettiği bir şeyi, (sevgi,
güven, madde) güzel, güvenilir şemasına yerleştiriyor...
Ve
bizler günlük hayatımızda koşullanmış zihnimizle, hiç suçu olmayan birini tek
bir sözüyle, davranışıyla kafamızdaki şemaya uyduğu için asıp kesebiliyoruz...
Ya da hiç olmayacak bir insanı işte ideal sevgili dost deyip olmadığı bir şey
olarak görmeyi seçebiliyoruz... Bilinçaltımızda gizlenmiş korku da ne kadar
büyükse, verdiğimiz tepki de o kadar fevri ve büyük oluyor...
Hâlbuki bir davranış ya da sözüyle hayatınızdan uzaklaştırdığınız insanın size
verebileceği çok hoş birikimleri olabilir, hayatımızda çok güzel açılımlar
yaratabilir... Anı ıskaladığımız gibi geçmiş korkularımız yüzünden çok güzel
fırsatları da kaçırıyor, kendimizi yalnızlığa ve mutsuzluğa sürüklüyor
olabiliriz...
Bize o
duyguyu yaşatan karşımızdaki insan değil, korkuları ve koşullanmışlığı sonucu
beklenti içine giren zihnimiz... Beklenti yükleyen ve beklediğimiz gibi
davranılmayınca hayal kırıklığına uğrayan bizleriz... Beni nasıl kandırdı
meğer içinde ne sinsiymiş diye onu suçlarken göz ardı ettiğimiz gerçek,
aslında kafamızdaki şemaya uymamış olması...
Bu
şekilde günlük hayatımızda çok keskin, kesin yargılara sahip olmak ve yalnızca
kendi düşüncelerimizin en doğru, en isabetli olduğunu düşünmek bizi çok daha
dar bir alana hapseder... Sonrasında bu bizi insanlardan daha da
yabancılaştırır... Bir süre sonra kendimizi korkularımıza sıkı sıkı tutunmuş;
iyice daralmış düşünce havuzumuza hapsolmuş buluruz. O halimizle tüm dünyanın
bize düşman olduğuna ve herkesin bize zarar vermek istediğine inanmaya
başlarız... Buyurun size tüm dünyanın yaşadığı güvensizliğin ve düşmanlığın
nedeni... Aslında herkes savunmaya geçmiş halde değer verdiği, kaybetmekten
korktuğu bir şeyleri koruyor... Tehdit gördüğü anda da o korku onu saldırıya
geçiriyor... Farkında olmadığımız nokta, o korkunun ve tehdidin oluşmasına
izin veren bizleriz... Çünkü önümüzdeki şeyi gerçekliğiyle değil de zihnimizin
kurduğu gözlüklerle algılayan bizleriz...
Aslında her gün gördüğümüz, hatta tanıdığımızı sandığımız insanlar hakkında
bile her şeyi bilmiyoruz... Zihnimizde önceden nasıl bir şema çizmişsek, var
olanı uygun şemaya oturtuyoruz... Bu şemada bir sürü boşluk oluşuyor tabi,
çünkü herkes farklı bir dünya... Herkesin yaşadığı olaylar zinciri farklı...
Zihin ilk bakışta tüm zinciri göremez, zincirden kesitler alabilir sadece...
Biz kendi deneyimlerimizin bize sağladığı veri tabanıyla yorumlar yapar,
anlamlar kurarız. Bu yüzden karşımızda hata yapmış birini gördüğümüzde
doğrudan kendi temelimizle yargılarız... Biz olsak onu yapmazdık... Ama o
yaptı o yüzden hatalı. Onun dünyasıyla ilgili bir şey bilmiyoruz, onu bu
noktaya getiren zinciri görmüyoruz... Biz de o zincir boyu ilerlemiş, aynı
yaşanmışlıkları yaşamış olsaydık belki aynı tepkiyi verirdik... Empati bu
yüzden önemli... Empati kurmayı öğrendiğimizde hata yapan insana karşı şefkat
duymayı da öğreniriz... Yaptığı hatada kendimizi buluruz... Bu yolla kendi
hatalarımıza anlayış göstermeyi de öğreniriz... Empatiyle yaklaşsak aslında
yaptığı hatanın sadece onun cahilliği (bilmemezlik) olduğunu görür, tıpkı
okuma yazma bilmeyen bir insana yaklaştığımız gibi ona da bir şeyler öğretmek
isterdik... Çünkü bir gerçek var, insanız, insan olduğumuz sürece de öğrenmeye
devam edeceğiz... Bu öğrenme süreci de kimi zaman hatalar ve kayıplar yoluyla
gerçekleşecek...
Bu
empatiyi kurabilmek, gerçeği olduğu haliyle görebilmek, korkularla saldıran ya
da kendini kapayan bir zihinle değil; sadece gözlemleyen sakin bir zihinle
mümkün olur...
Korkularımızın ve yargılarımızın karmaşası arasındayken dışarıda göreceğimiz
tek şey kendimiz olacağız... Kendi korkularımız ve kendi ihtiyaçlarımız... Bu
gözlükleri takmaya devam ettiğimiz sürece gerçeği olduğu haliyle görmek mümkün
değil...
Çünkü
o gözlükleri taktığımız sürece sürekli bir şeyleri reddediyor ya da arzuluyor
olacağız...
Arzulama ve reddetme ise bilinçaltımıza yeni tohumlar eken ya da önceden
açılmış yaraları korkuları derinleştiren iki kavram... Nasıl mı? Önce
yaşadığınız bir anda, o an için sevdiğiniz hoşunuza giden bir şeyi sizi mutlu
eden şey olarak tanımlıyorsunuz... O ana anlamlar değerler yüklüyorsunuz...
Alışık olmadığınız, öncekinden farklı olan, onun kadar rahat olmayan şey ise
hoşunuza gitmiyor. Onu da kötü, uygun değil, beni mutsuz eden şey olarak
tanımlıyorsunuz... Güneşli havayı, ya da yaz mevsimini sizi mutlu eden şey
olarak tanımladığınızı düşünün... Güneş olduğu sürece siz mutlu, istediği her
şeye sahip birisiniz... Ama hava kapıyor ve yağmur başlıyor... İçten içe
konuşmaya başlıyorsunuz... “Güneş gitti... Ne güzel ısıtıyordu. Bu ıslak
üşütüyo... Ya güneş bir daha gelmezse... Bir daha mutlu olamazsam...” deyip
kendi zihninizle kendinizi mutsuz etmeye başlıyorsunuz... Doğayı izleyen
biriyseniz güneşin yine görüneceğini bilirsiniz... Ama güneşin olmadığı anı
sizi mutsuz eden an olarak tanımladığınız için, gayet mutsuzsunuz... Ve
güneşin tekrar belireceği anları beklemeye başlıyorsunuz... Arzuladığınız şey
güneş reddettiğiniz şeyse yağmur... Yani yağmur kötü, o varken güneş yok
çünkü... Kendinizi ve mutluluğunuzu güneşin varlığına bağlıyorsunuz...
Kendinizi iyice inandırıyorsunuz buna... Sonra hava kararıyor, bu sefer
güneşin ışıkları da kayboluyor... An gece, yine kötü bir şey yani... Yağmur az
kötü gece en kötü... Yani akşamları ve yağmurlu havalarda siz sürekli
mutsuzsunuz... Çünkü sürekli güneşi arzuluyorsunuz... Güneşi arzuladığınız
sürece, ya da yağmuru reddettiğiniz sürece içinizdeki kaybetme korkusunu
besliyorsunuz...
Gerçeği
olduğu gibi görseniz, günün ve mevsimlerin sürekli bir değişim döngüsünde
olduğunu görürsünüz... Gündüz ve gecenin de birbirini izleyen sürekli bir
döngü içinde olduğunu... Her birinin kendi içinde farklı ve güzel olduğunu
görürsünüz... Ünlü alman filozofu Goethe’nin de dediği gibi, güneşi kaçırdım
diye gözyaşı dökerseniz parlayan yıldızları da göremezseniz... Aklınız güneşte
olduğu sürece anı yaşama ve gecenin size sunduğu güzellikleri yakalama
şansınız yok... Ki gece en baştan kötü olmuştu zaten...
Bu
imgelemeyi hayatınıza geçirmeyi deneyin... Çünkü yaşadığımız her anda bir
şeyleri kötü oldukları için dışlıyor ve güzel olarak tanımladığımız şeylerin
peşinden koşuyoruz... Zihin sürekli reddettiği şeylerle savaş ve arzuladıkları
içinse çaba halinde. Sizi mutsuz eden şeyleri düşünün... Ve onların hangi
mutluluk anını arzuladığınız için var olduklarını görmeye çalışın... Geçmişte
nasıl takıldığınızı... Yaşadığınız yeni anları geçmiş bitmiş anlarla nasıl
kıyasladığınızı... Anı nasıl kaçırdığınızı... Zaten değişecek geçecek bir şeye
kendinizi nasıl bağladığınızı görün... Onun hiç değişmeyeceğine inanırken ve
oradaki mutluluğa ya da mutsuzluğa bağlanırken doğaya ve gerçeğe nasıl ters
düştüğünüzü... Kendinize nasıl büyük bir mutsuzluk hazırladığınızı görmeye
çalışın... Hayatı ve size sunduğu yeni fırsatları nasıl ıskaladığınızı görmeye
çalışın...
Tanımlamadan yorumlamadan yaşadığımız anı olduğu gibi almak, değişimin her
anda olduğunu hatırlamak bizi gerçeğe götürür... Yani mutluluğa...
Çok
iyi bildiğimizi sandığımız şey bile iki dakika sonra bambaşka bir doğaya
bürünebilir... Dünyanın en cimri adamı geçirdiği kaza sonucu ölüm korkusuyla
dünyanın en bonkör insanı haline bürünebilir... Çünkü her anda değişim, yeni
bir başlangıç var... Ama biz o insanın bize yaptığı cimriliğe takılmış
halimizle bugünkü gerçekliğini reddederiz... Onu reddetmeye, suçlamaya, ona
duyduğumuz kini beslemeye kendimizi hasta etmeye devam ederiz... Bu şekilde
kesin davranış kalıplarını tekrarlamaya devam ettiğimiz sürece
bilinçaltımızdaki tohumu besliyoruz... Ve yeni korkular bağımlılıklar
geliştiriyoruz... Tohum filizleniyor... İyice büyüyor ağaç oluyor... O ağaç
gittikçe daha da büyük kök salıyor... Ağaç yeni dallar veriyor... Yeni
dallardan yeni meyveler büyüyor... Meyvelerden yüzlerce yeni tohum toprağa
serpiliyor... Bilinçaltımız tam bir jungle halini alıyor... Ufak bir korku ya
da ufak bir öfke tohumu, siz aynı tepkiyi göstermeye devam ettiğiniz sürece
iyice besleniyor ve kocaman bir orman halini alıyor... Buysa bizi günlük
hayatın ufak ayrıntılarında bile sinir küpüne çevirmeye yetiyor... O öfkeyi
öyle besliyoruz ki, güzelce beslenmiş bir kaybetme korkusu evdeki ufak
biblonuz kırıldığında kendini aşırı boyutlarda bir öfke ya da üzüntü olarak
gösterebiliyor... Ama farkına varmalıyız ki bu öfke yalnızca bize zarar
veriyor...
Peki,
nasıl yapacağız? Bilinçaltımızda birikmiş tüm o çöpleri, bakımsız ormanı nasıl
temizleyeceğiz? Elimize bir balta alıp budamaya mı başlayacağız? Tabiî ki
hayır... Biz budadıkça, temizlemeye, bir şeyleri değiştirmeye çalıştıkça,
zihin içinde bulunduğu anı reddetmeye ve çaba göstermeye başlayacak... Yeni
korkular üretmeye, yeni dallar ağaçlar türetmeye devam edecek...
Bunun
için daha kalıcı bir çözüm var... Doğrudan yetiştikleri toprağı
verimsizleştirmek... Toprağı sulamazsanız ağaçlar büyüyemez ve bir süre sonra
da kendiliğinden kururlar... İçinizde hissettiğiniz bir duyguya tepki
verdiğiniz anda, (bu tepki ondan kurtulmaya çalışmak ya da hep sürmesini
dilemek olabilir), toprağı sulamaya, zihninizle bir şeyler için çabalamaya
devam ediyorsunuz... Sizi üzecek bir şey yaşadığınızda, göğsünüzün tam
ortasına sıkıntının çöreklendiğini hissettiğiniz bir anda, sıkıntıdan
kurtulmaya çalışıp kendinizi dışarı atıyor, kafanızı meşgul edecek başka
şeyler arıyorsanız, kaçmaya devam ediyorsunuz... Toprağı suluyorsunuz...
Bataklıkta çırpındıkça daha da batmak gibi... Yaşadığınız bir acıdan kaçmaya
çalıştığınız sürece, o yarayı daha da derinleştiriyorsunuz...
Kaçtığınız sürece ağaçlar büyümeye devam ediyor ve sizle olaylarla başa çıkma
yetinizi de kaybetmeye başlıyorsunuz... Hâlbuki dikkatinizi kendinize verip
bedeninizi dinleseniz, size hissettirdiği duyguyu izleseniz, ana dönüp
yaşadığınız olayı daha objektif olarak görmeye başlayacaksınız... Sonunda fark
edeceksiniz ki size üzen şey de, size verdiği sıkıntı da geçici... Onu ana
taşıyan sizsiniz... Bu da diğer her şey gibi değişecek... Çünkü...
Tıpkı
doğada olduğu gibi... Her şey değişim halinde, değişmeyen hiç bir şey yok...
Değişmeyen tek şey değişimin kendisi...
İşte o
on günde zihninize bu zemini hazırlıyorsunuz...
Sonraki yazıda görüşmek üzere...
Hepiniz mutlu olun... Tüm varlıklar mutlu olsun...
May
all beings be happy...
Vipassanayla 10 gün nasıl geçti... Sonraki yazıda devam edecek...
P.S:
Sürçü lisan ettiysem affola...Paylaşımlarım on gün boyunca kazandığım
edindiğim farkındalıklardı...Öğreti hakkında daha net ayrıntılı bilgi edinmek
isterseniz www.dhamma.org
a göz atabilirsiniz...
|