|
“Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun,
Uyumak, ama düş görürsün uykuda, o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne
düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu
düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim
dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş, yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir
bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim
ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O,
kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi :
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor yürekten gelenin doğal rengini.
Ve
nice büyük yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden,
Bir
iş bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.”
Dünyayı güzel, yaşanılası yapan şeylerden biri olan tiyatro gelişmeye ve
yayılmaya İtalya’nın güneyindeki Sicilya’da devam eder...
Grek
tiyatrosu’nun ardından Roma tiyatrosu’nun gelişmesi ile tiyatro için gerçek
bir temel sağlanmış olur...
Bu
temel ile ; tiyatro Antik Dönem’ini tamamlayıp kendini Klasik Dönem’e
taşıyacak, yüzyıllar sonra Shakespeare Hamlet’ine yukarıdaki sözleri
söyletecek, “olmak ya da olmamak” endişesi yalnızca Hamlet’i
değil tüm insanları saracaktır. Shakespeare’i evrensel yapan da
budur... Ama Shakespeare’den önce tiyatronun yolunda Övripides,
Sofokles ve Plautus yürüyecekti...
Roma
tiyatrosunun kaynağı da Yunan tiyatrosu gibi şenlik ve törenlere dayanır. İlk
törenler tanrıça Demeter için düzenlenirdi. Demeter tarımın ve
yaşamın yenilenmesinin tanrıçasıdır. Tanrı Zeus’un kız kardeşidir.
Çobanlar, çiftçiler ve Arvales denilen din adamları müzikli ve danslı
şenlikler düzenler, ekin eker ve biçerler ve bu şenlikleri Demeter’e
adarlardı. Ekin kalktıktan sonra da düğünler başlardı. Düğünlerde söylenen
ezgilerin her ne kadar dramatik bir önemleri olmasa da, bu ezgiler sonraları
oyunların kurulmasında etkili oldu. Ezgilere, Fescennia şehrinin
adından gelen fescennium adı verildi. Fescennium ezgileri
histriones (oyuncu) ile birleşince ortaya günlük yaşamın gülünç yönlerini
gösteren kaba çizgili güldürüler çıktı. Bu küçük güldürüler dramatik
yarışmalarda en son oynandıkları için adları çıkış anlamına gelen eksodium
ile anıldı. İ.Ö. 240 yılından itibaren Roma Oyun Alanı’nda düzenli olarak
tragedyalar ve komedyalar oynanmaya başlandı. Önceleri yalnızca Eylül
aylarında düzenlenen bu gösteriler, halkın yoğun ilgisiyle karşılanınca yılın
değişik dönemlerinde bu gösterilere yer verildi. İ.Ö. 220 tarihinde Ludi
Plebei adlı halk gösterileri düzenlendi ve bu gösteriler sonraları ad
değiştirerek ve tanrı Apollon’a adanarak Apollinares adı altında
sekiz yıl boyunca devam etti. Ve gösteriler daha da çeşitlenerek uzun süre
halkın büyük ilgisini topladı. Aynı dönemde Romalı senatörlerin tiyatroyu
yasaklamak için baskı kurmalarına rağmen, halkın ilgisi ve beğenisi sayesinde
gösteriler git gide yılda yüz yetmişe çıktı. Gösteriler üç gruba ayrılırdı.
Bunların büyük bir kısmı olan yüz bir gösteri tiyatro, altmış dört gösteri
araba yarışları ve on tanesi de gladyatör dövüşleriydi.
İlerleyen zamanlarda Roma tiyatrosu etkisini yalnızca komedi alanında
gösterdi. Bu dönemde yazılmış metinlerin çoğu ya aktarma ya da uyarlamaydı.
Roma komedisinde esas olarak altı tane güldürü çeşidi bulunur :
Haklarında çok fazla bilgiye ulaşamadığımız ancak bilindiği kadarıyla kökleri
doğaçlamaya dayanan ve daha çok köylerde oynanan Fabula Tabernia
güldürü çeşitlerinin ilki. Daha sonra Güney İtalya’da bulunan Attella
şehrinde bir başka güldürü çeşidi doğmuş ve Fabula Tabernia yok olup gitmiş.
Fabula Atellana adını alan bu tür kısa oyunlardan oluşur. Atellan
komedyası ortaya iki önemli yazar çıkardı : Pomponius ve Novius.
Daha sonraları bu tür, Rönesans’taki İtalyan tuluat tiyatrosu üzerinde
etkisini gösterecektir...
Atellan komedyası
İ.S.
II. yüzyıldan itibaren zayıfladı ve yerini Fabula Ricinata’ya bıraktı.
Bu tür Mimus adıyla da anılır ve “aldatılan koca, zayıf karakterli
kadın ve kadını baştan çıkaran genç” üçlüsü temelinde, güldürüden zina konusu
hiç eksik olmadan, açık saçık esprilerle ve kaba dille anlatılan oyunla halk
güldürülürdü.
Sonraları ortaya Mimus’tan daha da kaba çizgili bir tür çıktı. Adı
Pantomimus olan bu türde, Grek ve Roma tragedyalarının konuları işlenir,
sıklıkla kostüm ve maske değiştiren oyuncuların dansları ile tür renkli bir
hal alırdı.
Roma
güldürü türlerinin en ünlüsü, adını oyuncuların bu türü oynarlarken giydikleri
ve bir Grek kostümü olan pallium giysisinden alan Fabula Palliata’dır.
Aristokratlara düşman olan Naevius adlı yazar (İ.Ö. 235-204),
komedyalarında Roma’nın önemli kişileri ile alay ettiği ve onları epeyce
hırpaladığı için hapse atıldı. Ancak yazar, tiyatro dünyasına Contaminatio
ve Fabula Praeteksta adlı iki önemli güldürü türü kazandırmıştır
ayrıca yazılmış dokuz tragedyası bulunur.
Roma
tiyatrosunda en büyük komedya yazarlarının ilki Plautus’tur. Roma halkı
tarafından çok tutulmuş bir yazardır ve hem oyuncu hem de sahneye oyun koyan
bir sanatçıdır. Onun yarattığı tiplerin hepsi çok iyi bir gözlemin sonucunda
ortaya çıkmıştır. Roma komedyasının ikinci ünlü yazarı Terentius Afer,
Romalı bir senatörün kölesiydi. Onun yeteneğini gören senatör, ona özgürlüğünü
geri verdi ve onu en iyi biçimde okutarak çağın önemli şair ve yazarlarının
arasında yetişmesini sağladı. Ancak yaptığı bir yolculuk sırasında, otuz altı
yaşında hayatını kaybetti. Ancak altı tane komedya yazabildi ve Plautus’un
tersine aristokrat sınıfıyla ters düşmektense onların yanında olmayı tercih
etti.
Palliata
komedyası yerini Fabula Togata’ya bırakınca, güldürülerde ağırlıklı
olarak kadın sorunları işlenmeye başlandı. Daha çok Roma özelliklerini taşıyan
bu oyunlarda köleler de daha değişik bir açıdan vurgulanıyordu ancak bu tür,
Roma tiyatrosuna parlak bir yazar armağan edemedi.
Roma
seyircisi tiyatro konusunda beğenisi az olan bir topluluktu ve biraz olsun
olayları farklı ve daha derin bir pencereden görmeye çalışan Terentius’un
oyunları hiç tutulmamıştı. Komedya konusunda tutumu böyle olan bir seyirciye
tragedya sunmak hiçte kolay değildi. Bunun yanı sıra Hellenistik dönemden beri
tragedyanın gelişimi olumsuz yönde ilerliyordu. Roma tiyatrosunda tragedya
yerini güzel ve etkili konuşma sanatına bırakmış neredeyse tamamen ölmek
üzereydi. Tiyatro yazarlarının çoğu ya Terentius gibi köleydi ya da
Roma’ya dışarıdan gelmiş kimselerdi. Roma tiyatrosu kölelerin elindeydi,
neredeyse tüm oyuncular köleydi ve soylular tiyatroya yalnızca bu kölelerle
eğlenebilmek için gidiyorlardı. Romalı seyircinin alışkın olduğu gürültülü ve
gösterişli araba yarışları, gladyatör dövüşleri ve kaba güldürülerin üzerine
tragedya çok sessiz ve sönük geliyordu. İ.Ö. 55’te bir tragedya sırasında
halkı orada tutabilmek için, Accius adlı bir yazar tragedyasının bir
sahnesine uydurup katırlar, zürafalar, filler, arabalar sokmuş, bütün bunlar
saatler süren bir törenle sahneden geçirilmiş ve halk ancak böyle bir yolla
oyunda tutulmuş hatta oyun epey ilgi görmüştür. Yine de tüm bu kargaşa içinde
Roma’da tragedya yazarları da yetişti. Aristokratlara yönelerek çağdaş
yazarlar üzerinde bir etki sağlayan Quintus Ennius yirmi kadar tragedya
yazmış ancak bunlardan geriye yalnızca üç yüz satırlık bir parça kalmıştır.
Yeğeni Pacuvius ise on iki tragedya yazarak, oyunlarında felsefi
düşüncelere yer vermiştir. Ancak tiradlar oyunu durduracak kadar sıkıcı ve
uzun yazılmıştır. Roma tragedyasının en önemli temsilcisi ise Seneca’dır.
Dokuz tane tragedya ve bir tane de Fabula Praeteksta yazmıştır.
Oyunlarında ağır bir hava ve karamsarlık hakimdir. Oynamak için değil okunmak
için yazılmışlardır ve inandırıcı değildir. Tragedyaları, abartılmış
duygularla oynanır. Etkili olabilmek için çok fazla kanlı sahne yazmıştır.
Yazdığı uzun tiradlar bazen çok etkileyici olabildiği gibi bazen de çok
sıkıcıdır. XVII. yüzyılda Fransız klasik yazarlarından Corneille ve Racine
onun eserlerinden faydalanmışlardır. Seneca kendisine sunulan “onurlu bir
intihar” veya “onursuz bir ölüm” seçeneklerinden intiharı seçmiş ve yaşamına
kendisi son
vermiştir.
Roma’nın en ünlü yazarlarından sayılan Horatius adlı ozanın da tiyatro
tarihinde önemli bir yeri vardır. Şiir Sanatı adlı yapıtı ile dram sanatı
hakkındaki düşüncelerini belirtir. Bir tiyatro eserinde her şeyden önce
–bütünlük- arayışındadır. Ona göre, oyun uyumlu ve yalın olmalı, eser kusurlu
olsa da oyun güzel olmalı, yazar kendi gücüne göre bir tema seçmeli,
karakterler inandırıcı olmalı, ve oyunun yapısı beş bölümden oluşmalıydı. Bir
oyun beş bölümden uzun ya da kısa olamazdı. (Horatius’un bu ilkesi,
Fransız yazarlarını önemli boyutlarda etkisi altında bırakmıştır.)
Çözümlenmeyecek bir sorun olmadıkça tanrıların oyuna sokulmasını sakıncalı
buluyordu. Horatius, bir yapıtta mutlaka ahlaksal özelliğin bulunmasını
zorunlu kılar. Oyun için seçilen olay gerçek yaşama uygun seçilmeli, oyunlar
sağduyu ve doğru algılama yeteneği ile yazılmalıydı. Elli yedi yaşında Roma’da
öldü.
Roma
tiyatrosunda, oyuncunun toplum içindeki durumu tiyatronun gerilemesinin temel
nedenidir diyebiliriz. Oyuncular daha önce de söz ettiğim gibi köle oldukları
için az ücret alıyor ve hor görülüyorlardı. Mimus güldürülerinin
başlamasıyla, oyunlarda kadın kölelere de yer verildiği için açık ve kaba
sahnelerde seyircinin en yozlaşmış tutkularına aracı olunuyordu. Roma’da
oyuncu, en aşağılık duyguların kobayı durumuna düşünce tiyatroda geri
kalmaktan kurtarılamadı.
Her
şeye rağmen Grek tiyatrosunun üzerine kocaman bir Roma tiyatrosu taşı konulmuş
ve tiyatro temelini sağlamlamıştır. Yazar Plautus’un Kartacalı
adlı eserinin bir bölümünde “Roma seyircisini anlayabilmek” hakkında şöyle der
:
“Hakkınızda hayırlı olsun, dinleyin buyruklarımı. Yosmalardan hiçbiri gelip
sahnenin önüne oturmayacak. Çavuşların da, çavuşların sopalarının da sesini
duymayacağım. Oyuncular sahnedeyken meydancı birini yerleştireyim diye
ötekinin berikinin önünden geçmeyecek. Yataklarından geç kalkmış olanlar
katlansınlar ayakta durmaya : Ne vardı o kadar uyuyacak? Köle takımı uzak
olsun buradan! (...) Sütninelere de söyleyelim : Meme emen çocukları oyuna
getireceklerine evlerinde emzirsinler. Hem kendilerinin dilleri kurumaz hem de
baktıkları yavrucaklar açlıktan ölmez, burada oğlaklar gibi bağrışmaya
kalkmazlar.”
Şimdi
ben kalkıp ta Plautus’un Roma seyircisine yönelik bu sözlerini bugünkü
Türk seyircisine aynen yöneltsem ne dersiniz?
Rahat
uyuma Plautus...
Hiçbir
şey değişmedi.
Senin
oyuncuların köleydi, bizimkiler de öyle. Hepsi köle. Hepimiz köleyiz.
Televizyon dizilerinin, reklamların, seslendirmelerin kölesiyiz. Aslında yola
çıkarken sahnenin kölesi, seyircinin 2 saatliğine efendisi olmak için bir
hevese kapılıyoruz ama olmuyor.
NEDEN?
Şimdi
bir sürü dizi çıktı. Televizyon icat edildi Plautus...
Sen
onsuz yaşadın. Sahi nasıl yaşadın onca yıl akşamları küçük bir kutuya
bakmadan?
Yetişemedin televizyona, erken gittin tüh!
Keşke
biraz daha kalsaydın da senin de bir televizyonun olsaydı.
Evlilik programları sardı dört bir yanımızı. İnsanları bir eve kapatıp, her
yeri kameralarla doldurup “Buyrun, yaşayın...” diyorlar. Halkımız da gün
boyunca o kameralardan insanların yaşamlarını gözetliyorlar. Röntgencilik
kamuya mal edildi Plautus!...
Milletçe röntgenci olduk.
Tiyatro
mu? O çok uzaklarda. Seyirciden önce oyuncu gerekir bir oyunun çıkabilmesi
için. Nerede oyuncularımız? Falancanın dizisi varmış gelemiyor, filancanın
reklam çekimleri varmış yurt dışında...
-O mu?
O bizim başrol oyuncumuzla kavgalı, rolü kabul edeceğini sanmıyorum.
-Bu
mu? Bu hiç olmaz. Onun diziden kazandığı paranın yanında tiyatrodan alacağı
para hiçbir şey değil.
-Şu
mu? Şu’nun yeni futbolcu sevgilisi sahnede öpüşmesine izin vermiyor.
Bir
sezon daha geçiyor. Yeni sezonda yeni oyunlar için tekrar aranıyor hepsi.
Falanca filancanın sevgilisini elinden aldığı için, filancada şu’nun eski
kocasıyla birlikteymiş. E adam yönetmen, eski sevgilisinin yeni karısı bu’yu
oyununda oynatırsa falanca kıskançlıktan deliye döner. Bu yüzden falanca artık
o’nun tiyatrosuna girmiş. Ah tabii bu işe birilerinin eski karılarının yeni
kocaları ne diyecek bilemiyoruz!
Ne
güzel...
Artık
kastlar böyle yapılıyor. Yıllarca okumuş, tiyatro sayıklayan yüzlerce insan
açlıktan ölme korkusuyla daha fazla yaşayamadıkları için pastane tezgahlarında
ya da herhangi bir şey satan herhangi bir mağazada takılıyor gözümüze. Artık
sahne mankenlerin. Seyirci bacak görecek. Diksiyon beşinci planda. Gerçek
oyuncularımız aç. Ekmek mankenin ağzında.
Rahat
uyuma Plautus...
Oyuncularımız köle. Atıveriyorlar sahnenin devlerinden birini, yıllardır ders
verdiği okuldan. “Olmaz” diyorlar, “Yaşın geçmiş senin”...
Okuldan aldığı parayla tiyatrosunu ayakta tutmaya çalışıyor. Artık okuldan
aldığı para yok. Ama tiyatro ayakta durmalı. Nasıl? Ne ile?
Bırakmıyor öğrencilerini. Para almadan gidip geliyor okuluna. Sahneye çıkacak
çocukları. Nasıl bırakır?
Şimdi
hem aç kalmamak hem de tiyatronun devrilmesini önlemek için bir şeyler yapmak
lazım. Sahnenin devi, bırakmadan sahnesini, bir akşam kutunun içinde
beliriyor. Kurtuluş yolu belli, televizyon dizisi. Ne yapsın? Nasıl aç
kalmasın?
Başka
bir kanalda, başka bir dev. Başka bir kanalda, bir başkası...
Yerleri orası değil. Yanlarındakiler doğru insanlar değil. Oyunculuk bu değil.
Tiyatro kapanmasın diye yeri geldiğinde oyunculuğa bile ihanet edilir.
Seyirci hiçbirinin ayrımında değil. Zaten o diziyi de tiyatrosu ayakta dursun
diye değil, şu koca bulamayınca oyunculuk yapmaya karar veren evlilik programı
artığı kız için izliyor.
Tiyatro nerede?
Tiyatro çok uzakta...
Bir
ödül gecesi, gerçeği sahtesi tüm oyuncularımız oradalar.
Koltuklarda koca salondan daha büyük isimler oturuyor. Bazı koltuklardaysa
yalnızca giysiler oturuyor. Giysilere ödül veriyor halkımız. Sanatçılarımız
şaşkın. Sanatçılarımız köle. Televizyon dizilerine, eline mikrofon aldığı için
kendini şarkıcı zannedenlere, uzun bacaklara, mini eteklere, medyatik
sevgililere köle.
Tüm
kanunlar silinip yepyeni bir kanun getiriliyor. “Eğer tiyatrocuysan sinema
filminde ya da dizide oynayacaksın. Yoksa aç kalırsın. Sen bilirsin.”
Televizyon dizilerine, sinema filmlerine karşı değilim. Sözlerim yalnızca bazı
yapımlara. Onlar kendilerini bilirler. Siz de bilirsiniz. Anlayan anlar.
Onlarca yıllık sanat yaşamını arkasına alıp, televizyonda oynadığı bir dizi
için, kaybettiği şöhreti tekrar kazandığı için, sanat yaşamını borçlu olduğunu
söylüyor diziyle ilgili kimselere. Teşekkür üstüne teşekkür geliyor. Yıllar
önce de seni sahneye o çıkarmıştı çünkü değil mi? Kendi ellerinizle diktiğiniz
kostümlere o yardım etmişti? O, o zamanlar doğmamıştı bile...
Daha
yüzlerce örnek verebiliriz size. Hatta sırf bu örneklerden bir cilt
yazabilirim.
Sanatın elinde avucunda kalan bir grup insan var bir de. Onlar yalnızca
tiyatroları için varlar. Hayatlarında televizyon yok. Üniversiteden oyuncu
olarak mezun olmuşlar. Herkes bilmez, sahne sanatları bölümü vardır. Yakında
bir de “evlilik mühendisliği” bölümü açılırsa hiç şaşırmayın. Ya da “eve
kamera doldurma mühendisliği”, “canlı yayında skandal yaratma mühendisliği”,
“ses olmadan şarkı söyleme bölümü”...
Boşverin.
Yazarken bile boğuyor bunlar insanı.
Sıkıldım.
Siz
hala sıkılmadınız ama tiyatroya gitmemekten, televizyona bağımlı yaşamaktan.
Tiyatrolar
seyircisiz değil. Hala tiyatroya inanan insanlar var. Hala gerçek
oyuncularımız var. O bir kaç metrekarelik sahne hala büyülü. Ve sahne,
üzerinde hak etmeden duranı aşağıya indirmeyi bilir. Huzur evi odalarında tek
başlarına ölüyor sanatçılarımız. Bu hanginizin umurunda? Bugün kendiniz için
bir şey yapın, tiyatroya gidin. Bir oyun izleyin. Bir tiyatronun yolunu
öğrenin. Kulisine gidin. Elinizde küçük bir demet çiçek olsun. Makyaj
pamuklarına bakın, kulisin ışıklı aynalarına. Bir oyuncunun oyundan sonraki
yorgunluğunu görün. Çiçeği verdiğinizde gözünde belirecek mutluluğu görün. Ona
“hala seyircim var” dedirtin. Onların alkışı duymalarını sağlayın. Çünkü
oyuncunun tek beslenme kaynağı budur. Ve bunu televizyondan ya da sinemadan
duyamazsınız. Setten çıktığınız zaman seyirciler ellerini uzatıp tebrik
etmezler sizi. Kuliste kendinizi unutamazsınız. Bir oyuncu tiyatrosunun ayakta
kalması için her şeyi yapabilir. Ama oyunculuktan anlamayan bir manken,
tiyatronun kapanacağını öğrenince para kazanabileceği bir defileye gidebilir.
O zaten oraya aittir ve sahneye hiç gelmemelidir.
Tiyatroyu anlamak bir kaç oyun izlemekle olmaz. Tiyatro aslında çok anlaşılmaz
bir şey. Elinizde tuttuğunuz somut bir şey yok, her sabah oturduğunuz sizin
olan bir masa yok. Her akşam bir uydurmaca anlatır ve inersiniz sahneden.
Yaşamın saati yoktur. Prova akşam sekizde de bitebilir sabah beşte de. Ve
aylarca uyumamanın tek armağanı bir kaç dakika duyulacak alkıştır. Ki seyirci
o an en çok fuaye dolmadan salonu terk etmenin peşindedir. En çok kırılan
meslektir tiyatro. Oyuncu okulunu bitirecek, birilerinin peşinden
sürüklenecek, belki bir gün kendi tiyatrosunu kuracak, boğazına kadar borca
batacak, sonunda da bir gün evinde tek başına belki tok belki de aç ölümü
bekleyecektir. Elinde kalanın ne olduğunu da ondan başka kimse bilemez. Ama
elinde kalan o şey her neyse, inanın ki ona yetecek de artacaktır bile.
Hala
tiyatroya inanıyorsanız bu yazı size armağan olsun.
Şimdi
söylesene Plautus,
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! demesi mi?
|