Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın

Meğer yıllardan beri aralıksız uyuyormuşum. Etrafımda dönen dolaplardan, çevrilen dümenlerden hiç haberim yok. Herkes, çıkar ve iktidar için birbirinin gözünü oyuyor. İlla onların olmalı her şey. Boşalan ruhlarını maddiyatla doldurma uğraşındalar, anlayacağınız. Ben, ilk masalın “uyuyan güzel”iyim. On dokuz yıllık uykumdan, İstanbul'da simit satan bir Kürt çocuğu uyandırdı beni. “Biz” ve “onlar” ayrımını işte en çok Kürtlere yapmıştık. Yok saydık, hor gördük onları, onlardan kurtulmanın yollarını aradık. Oysa ilk yapmamız gereken, hepimizin birbirimizden farksız insanlar olduğumuzu hatırla(t)maktı.

Türkiye'yi, Ankara'nın batısı olarak kabullenirdi siyaset; ama doğusu da vardı. Doğu, yarım kalmış projeler mezarlığıydı. Seçim öncesi oy için bol keseden atılır, sonraki seçime kadar bir daha “doğu”nun yüzüne bakılmazdı. Doğuda yaşayan insanların daha farklı ve fazla sorunları vardı. Ekmek derdine gidecek yer arıyorlardı; Batı makuldü, ama bu yükü kaldıramadı. Umduğunu bulamayan insanlar, aç kaldıklarında hırsızlık yapmaya mecburlardı. Hırsız kimdi? Hırsız, bizdik. Sorunlara uzaktan “ah, vah” edip, yanımıza yaklaşan meselelere yüz çevirme huyumuzdu, hırsız. Her koyunun kendi bacağından asılması, bana dokunmayan yılanın bin yıl yaşamasıydı.

Siz aç kalmış çocuk gözleri gördünüz mü hiç? Yaşamın tüm yükünü küçük omuzlarında taşıyan büyük çocuklardı, onlar. Siz legolarınızla oynayarak büyürken, onların oyunları “ekmek kavgası”ydı. Şimdi hanelerinize yaptırdığınız demir kapıların kenarlarından sızıyorlardı. İstanbul, uyandırdı beni, ürküttü, fark ettirdi. Camdan kalelerde yaşayarak halkın sorunlarının çözülemeyeceğini öğretti. Yaşıtları evlerinde çizgi film izlerken, yedi yıldır sokaklarda simit satan çocuğun gözünde 23 Nisan neydi sizce?

Kurtlar, fareler ve anneler...

Barış, camdan kalelerde yaşayan, bir avuç insanın denetiminde pamuktan bir prensesti. Etrafta cüceden çok ne vardı? Sistem cüceleri her yanı sarmıştı: Nereden gelip nereye gittiklerini bilmeyen insan yığınları. İdeal dendiğinde akıllarından sadece para geçen nicelikli ama niteliksiz varlıklar.

Bu masalda cüceler çok; devler azdı, ama devler daha yürekliydi. Devlerin çığlıklarındaki “gerçek”, cücelerin sahte cümlelerinin arasında kayboluyordu. Cüceler, devlerin sesini kısıyorlardı. Sahi, bu sistemin dışı yok muydu? İçeriden kimse bir şey fark etmiyordu.

Bush, “fareli köyün kavalcısı”ydı. Çaldığı kavalın peşine takılan ülkeleri istediği gibi kullanıyor, işi bitince buruşturup çöpe atıyordu. Bugün Irak'a saldıran ülkenin öbür gün barış çağrısı yapacağını mı sanıyorlardı?

İşlek bir caddenin kenarında, kimi yerleri sökülmüş kırmızı yağmurluğuyla dilenen tatlı bir kız çocuğu gördüm. O soğukta, yerde nasıl oturabiliyordu öyle? İzleyip beklemeye başladım. Karşı kaldırımdan otuz yaşlarında görünen bir genç adam hışımla yaklaştı kıza. Ne dediğini anlayamadım, ama kızın önünde biriken tüm parayı almakla kalmadı, ciddi bir suç işlemişçesine acımasızca dövdü kızı. Dikkatli bakınca adamın kocaman gözlerinin ve kulaklarının olduğunu gördüm. Şimdi bu dilenci kızın gözünde 23 Nisan'ın diğer günlerden ne farkı vardı?

Hayat, geniş zamanlı cümleler kurmaya gelmiyordu pek. Mesela annelerin çocukları pahasına her tehlikeyi göze aldıklarını düşünürdüm. Bir anne, on iki yaşındaki öz kızını nasıl başka erkeklere satardı? Hani annelik kutsaldı?

İstanbul, bildiğiniz bütün cümleleri sildirip baştan kurdurtuyor. Tüm bu çocukları gördüğüm gün İstanbul, sert, zor ve ağırdı. O, hiç kaybetmez; hep kazanırdı. Görebilene masallar şehriydi, herkesin bir masalı mutlaka vardı; bunlar da benim masallarımdı...