Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın Yazara Mail Atmak için Tıklayın

Göremiyordum artık Lalin’i... O gece, sarhoşluğun bana verdiği salak bir cesaretle Lalin’e onu sevmek istediğimi söylemiş, ama o geceden sonra bir daha onunla görüşemeyeceğimizi hissetmiştim. Bara uğramıyordu. Bunu biliyordum, çünkü artık neredeyse her gecemi onu görme umuduyla sahne aldığı barda geçiriyordum. Evet o yoktu, buna paralel olarak benim de onu tekrar arayacak cesaretim yoktu.

Bulamayacağımı bile bile oraya gitmek adeta çektiğim acıyı hafifletiyordu.  Bir zamanlar sesinin yankılandığı, hayallerinin dolaştığına inandığım ve ona aşık olduğumu hissettiğim o yere gitmek…

 

Artık sürekli gelen ve müdavimleri arasına girdiğim barda hoş karşılıyorlardı  beni… Hatta benim gibi gedikli olma sıfatını kazanmış diğer gececilerle selamlaşır bile olmuştum. Sessizce barda kendime bir köşe seçtim, bana servis yapan barmene her zamanki siparişimi verdim,

 

“ İyi akşamlar, bir duble sek viski alabilir miyim lütfen!”

 

“ Tabi ki… Buyrun...”

 

Sıkıcı bir Pazartesi gecesi. Herkesin ayakkabılarını çıkarıp “oooh” çektiği, sevgilileri tarafindan terkedildikleri o lanet basık havalı gecelerden…Oysa ben ne yapıyorum. Barda, benden daha da sefil durumlara düşmüş adamlara servis yapıyorum. Şu viski isteyen eleman mesela. Resmen çökmüş. Olduğundan daha da yaşlı gösteriyor. Karavat kaymış, gömlek kimbilir kaç gündür aynı. Ah, Lalin… İnsanı ne hallere düşürüyorsun. Bir kendinle barışabilsen… Acıdım adama resmen, bakışlara bak. Annesini kaybetmiş, yavru sokak kedisi gibi bakıyor. Bir dürtsem miyav der mi acaba ? Hadi benim için acıklı bir miyav de.. Miyavvvvvv….

 

Bu sefer sadece bende değil, barmende de bir durgunluk, hatta isteksizlik vardı galiba. Ya da gereksiz içki sohbetlerine talip olmadığım için bozulmuştu bana. Gönlünü almak için,

 

“Teşekkürler..... Sakin bir gece değil mi??” diye dostluk elimi uzattım kendisine. Ne gerek varsa?? Demek bu kadar ümitsiz bir durumdaydım ve aslında bir barmenin sohbetine ve arkadaşlığına bile ihtiyacım vardı şu sıralar.

 

“Oldukça, Pazartesi sendromu... Geceye de yansır bu sendrom...”

 

“İnsanlar ne garip değil mi? Hayatta her duyguları, her zevkleri için ayrılmış zamanları var... Lalin yok galiba bu gece de? Çıkmıyor uzun zamandır...”

 

Vay canına, kedi miyavladi.Bakalım biraz daha dürtersem, ne kadar yüksek çıkar sesi.

 

“Tarihle ilgilenir misiniz? Antik Roma mesela?”

 

Hadi bakalım, buyur burdan yak... Sanki genel kültür yarışmasında finale oynayan yarışmacı gibi hissettim kendimi. Ama kabahat bende uyuyan devi, ben uyandırdım... Ne gerek varsa barış elini uzayacak. Adam balıklama dalar tabi senin bu tavrına...

 

“Severim ancak, ilgilenecek kadar değil.” diyebildim sadece, sırf cevap vermiş olmak için…“Aslında ben henüz günümüzü anlayabilmiş değilim daha, dönüp de tarihe, henüz onunla hesaplaşacak kadar yakınlaşamadım kendisine... Neden sordun???”

 

“Janus... Eski bir Roma tanrıçası, Lalin’e benzetirim. Janus’un iki tane yüzü vardır. Lalin’in de... Bir yüzü burada şarkı söylüyor, diğer yüzü ise daha karamsar, acı çekiyor... Zavallı Janus, zavallı Lalin... Pardon diğer taraftan çağırıyorlar. Hemen dönerim.” diyerek gülümsedi ve barın diğer ucunda oturan iki müşterinin yanına gitti, servisini eksiksiz yerine getiren bir adam havasında…

 

Lanet olası herif... Lalin’i benden daha iyi bildiğini, tanıdığını ima etmeye çalışıyor aklı sıra... Onu kimse benden daha iyi anlayamaz seni çok bilmiş modern şehir filozofu bozuntusu!!!

 

Önümde duran kadehi dikiverdim kafama... Neden bu kadar sinirlenmiştim ki şimdi durup dururken? Ve bunu neden bu kadar belli ettim bu barmen bozuntusuna?

 

Hadi kedicik, miyavla artık… Miyav de benim için… Bak senin dertlerini dinleyecek kocaman anaç bir kediyim ben… Miyavla!!

 

“İçkiniz bitmiş, tazeleyeyim mi?”

 

“Lütfen... Ateşiniz var mı? Benimkini takside düşürdüm galiba...”

 

Aç kedi miyavlamaz değil mi… Biraz önüne oynayacak bir şeyler vereyim. Nasılsa miyavlar.. Sabır Ali… Sabır…

 

“Buyrun... Bu da müessesemizin ikramı...”  diyerek bir gülümseme eşliğinde önüme bir çerez tabağı uzattı.

 

Çerez tabağının yanına bıraktığı, üzerinde barın reklamı olan kibritle sigaramı yaktım ve kibritin üzerindeki renk cümbüşü ile ilgileniyormuş gibi davrandım ;

 

“Teşekkürler. İyi tanıyorsunuz galiba hem zavallı Janus’u, hem de zavallı Lalin’i?”

 

Ha ha ha... Tam tahmin ettiğim gibi. Yeterince dürtersen en inatçı, en huzursuz kedi bile miyavlar…

 

“Lalin... Ah Lalin... Çok güzel bir sesi var değil mi? Eminim Janus’un o kadar iyi değildi. Hemde iki kafası olmasına rağmen... Siz nasıl buluyorsunuz onun sesini?” 

 

Tehlikeli bir soruydu sorduğu, soru tehlikeli olmasa da…Çünkü arkasından tehlikeli sorular getirebileceği ihtimalini fazlasıyla taşıyordu. 

 

“Aslında evet, insanı hüzünlendiren garip bir tınısı var sesinin ve şarkı söylerken ben de farkettim. Sanki yüzündeki maskeyi bir kenara bırakıyor, ya da senin tabirinle diğer yüzünü kullanıyor... Etkileyici bir yanı olduğu kesin!”

 

Her gün buraya gelmenden belli zaten zavallı sefil yaratık. Tanrım, niye aşık olunca bu kadar zavallı bir duruma düşüyoruz biz. Ama şansın yerinde dostum, seni sevdim... O yüzden sana biraz yardım edeceğim. Hem Lalin için, hem de benim için. Her gece ufak bir umut ışığı için gelmen sıkıcı olmaya başladı. Hem açıkçası, daha ne kadar mırıldayacaksın onu da merak ediyorum. Hmmm. Evet dostum ne dersin? Sence ne zaman başlar? Bence üçüncü bardağın sonunda “Lalinnnn” diye ağlayacak…Tamam, görelim bakalım!

 

“Evet, haklısınız... Sesinin o tınısı nereden geliyor biliyor musunuz? O şarkıları söylerken hep birisine armağan ediyor da ondan...”

 

Ufff! Neredeyse diskalifiye edecek kadar sert bir yumruk… Yavaş ol Ali. Yardım etmek ve eğlenmek istiyorsun, öldürmek değil…

 

Ondan bahsedecek... Adım gibi eminim ki ondan bahsedecek. Lanet olası, Lalin’imi üzen o aşağılık heriften bahsedecek. Hayır duymak istemiyorum. Onu ve Lalin’i bu sefil herifin anlatacaklarında dahi olsa bir arada duymak istemiyorum...

 

“......................”

 

Daha nereye kadar kaçabilirim ki? Eninde sonunda yüzleşmek zorunda kalmayacak mıyım? Kabul etmek zorunda değil miyim Lalin ile olan geçmişlerini?

 

Yüzü çok bozuldu, kesin içsel bir hesaplaşmaya girdi. Keşke bu kadar sert olmasaydım.

 

Daha ne kadar aramızda bir gölge gibi yaşayabilir? Kaçtığım süre boyunca hep beni, hep bizi, takip edecek bir gölge gibi... Ve şu karşımda duran herif bile benden fazlasını biliyor o hıyar hakkında.

 

Adam kesin bana kıl kaptı. Çok ters bakıyor. Kaşınma dostum. Dayarım önüne hesabı görürsün gününü…Hah, yak öbür sigaranı, sakinleş biraz, bende oturup kaçıncı bardakta ağlayacağını göreyim.

 

Dibine gelen sigaram ile bir yenisini yakarken, dayanamayıp sordum; karşımda ona soru sormamı bekleyen ve bana eskisi kadar sempatik gelmeyen barmene,

 

“Özel birisine hediye ettiği belli... Ama sanki bana hediyeden çok intizar ediyormuş gibi geliyor canını çok acıtmış birisine karşı ...” aslında sorudan çok, bir saptamaydı benimki. Olması gerekenler için talimat veren tonda bir ses. Taktik değiştirmek zorunda kalan barmen,

 

“Pardon isim neydi?” diye konuya başka bir giriş kapısı aramaya başladı.

 

“Oğuz.” dedim, “yani kendimi bildim bileli etrafımdakiler böyle çağırıyor beni.”

 

Hah hah hah…Ne kadar komik. Sempatik olmayı nerede öğrendin, Belsen’de mi?

 

“Oğuz... Hatırlamaya çalışırım, bu arada ben de Ali... Memnun oldum.”

 

Tanışma faslını da geçtikten sonra önümde duran kültablasını temizi ile değiştirdi.

 

“Oğuz... Güzel bir isim...”

 

“Bunca yıl duymak zorunda kalsaydın benim kadar eminim ki sana da o kadar güzel gelmezdi. Belki etrafında pek olmadığındandır. Ali’den, Ahmet’ten pek bir farkı yok yani benim için.”

 

“Heheheh... Ali kadar sağda solda bulunan bir isim değil yine de, ama dediğin gibi olsun. Ben en azından az bulunan bir isim olmasını tercih ederdim. Berk, yada ne bileyim, İstemihan... Lalin mesela. İlk defa burada duydum ben, sen duymuş muydun daha önce?”

 

İyi sallıyorum bu gece. Aslında ismimden memnunum. Lalin… Baba, kesin kız doğduğu için gıcık gidip bu ismi koymuş olmalı. İsme bak, şampuan markası gibi. Manası ne acaba ?

 

“..........................”

 

“Lalin.... Lalin’e ne diyorum biliyor musun, Çalıgülü…” sanki çok komik bir tanımlamada bulunmuş gibi sadece kendisinin anladığı bir espriye güldü.

 

Birisi Lalin’den bahsedince neden bu kadar canım acıyor Tanrım? Ve neden bu adam bu kadar fazla Lalin’den konuşma heveslisi bu gece?

 

San abayı bayağı yakmışsın dostum. Ne zaman Lalin desem yüzün bozuluyor. Acaba daha kaç kez dersem ağlar? Lalin, lalin, lalin…

 

“Neden?” sorum aslında sesli düşünürken sorulmuş bir soruydu, o istediği anlamda cevaplayabilirdi, ben de istediğim anlamda algılayabilirdim...

 

“Çünkü çalıgülü de zor yerlerde yaşar, bir sürü dikenin arasından güzelliğini yine de göstermeyi becerir.”  

 

Aklıma Lalin ile ilk tanıştığım gece geldi. Özlem ile Nedim, bizi tanıştırmak için deli divane olmuşlardı. Ve biz çok daha önce tanıştığımızı birbirimize gözlerimiz ile söylemiştik. Ama adını duyduğumda yumruk yemiş gibi olmuştum. İlk defa keşfedilen bir hazine gibi parlamış, durmuştu bütün gece zihnimde. Bu adam, Lalin’in anlamını da bilmez şimdi...

 

“İnsanları bitkiye benzetmeyi severim...” Mesela sen... hımm...” fazlaca komik bir surat ifadesi ve sanki aradığını yukarılarda bir yerlerde bulacakmış gibi tavana bakan gözleri ile güldürmeyi başardı beni. “Evet, senin de bitkini buldum Oğuz. Daha doğrusu meyveni....”

 

“...........................”

 

“Şeftali.” dedi.

 

Attığı kahkahasının nedenini bilmiyordum ama onu yalnız bırakmak istemedim, belki de koca salonu sadece onun sesinin doldurmasına ve benim de bunu dinlemek zorunda kalmaya dayanamadığım içindi. Onun kadar kuvvetli olmasa da eşlik ettim mecburen ona. Benden bahsedeceğine, Lalin’i anlatsana bana gerizekalı adam... Kendimi duymak isteyeceğim en son insan sensin... Ama yüzüne söyleyemedim tabi bunu. Lalin’in anahtarı bu herifteydi ve onu kaybetmek istemiyordum... O yüzden oynadığı gereksiz oyuna devam ettim.

 

Çok eğleniyorum bu gece, ama bu kadar eğlence yeter. Şu zavallıya yardım edeyim artık. Zaten cezasını çekiyor, sürekli içerek ve Lalin’i arayarak…

 

“Garip bir benzetme, neden peki?”

 

“Sert , sulu... Lekesi çıkmaz... Sende öylesin. Dışarıdan sert görünüyorsun ama içerde aslında gayet yumuşaksın... Ve aynı bir leke gibi, sarınca bırakmıyorsun, bulaşıyorsun.”

 

Birdenbire suratındaki komik ifadeyi bir kenara bırakıp gayet ciddi bir sır açıklayacakmış gibi kulağıma eğildi ve fısıltıyla,

 

“Janus’u istiyorsan eğer, onu tüm yüzleri ile kabul etmelisin... Aaa, pardon diğer taraftan çağırıyorlar, hemen dönerim...”

 

Lanet herif!!!! Biliyor,  her boku sonuna kadar biliyor ve bana bilerek ızdırap çektiriyor!!!

 

İyi ki son anda barın öbür tarafından çağırdılar. Dışardan iyi birine benziyorsun dostum, ama şu kukla gibi oturuşunla, iplerini çekmem için bana yalvarıyor gibisin. Ben de muhteşem bir kukla oynatıcısıyım…

 

Elimde oynadığım kadehi, bana bıraktığı boşlukta mideme indirirken barın öteki ucundaki müşteriler ile konuşması kulağıma çalındı. “Rembrandt’ın tablosu muydu? Hani gülle, şeftali aynı tabakta? Güzeldi değil mi?” karşılıklı gülüşmeler, sohbetlerinin devamını duymama engel oldu.

 

Bir sigara daha çıkardım önümde duran zavallı paketten. İlk nefesi çekebildiğim kadar derine çektim ve bir süre bırakmadım dışarı... İstedim ki o nefes, Lalin olsun ve tüm zehriyle içimde kalabildiği kadar kalsın, beni zehirleyebildiği kadar zehirlesin.

Neredeydin Lalin şu anda acaba? Neden yanımda değildin ve neden beni bu anlamsız sohbetlerin ve kadehlerin arasında seni aramak zorunda bırakıyordun?  

 

“Hızlısın bu gece... Oğuz... Evet, Oğuz, hatırladım bak. Bir tane daha?”

 

“Lütfen Ali. Hatta sana bundan sonra Kahin Ali diyeceğim.”

 

Tamam, artık  kıvama geldi…

 

“Buyur bakalım, afiyet olsun!. Oğuz bak, madem birbirimize ısındık, sana bir şey söylemem lazım. Şu anda bir kazın kıçından daha sıkısın...”

 

“Efendim????”

 

“Bıraksam seni, viski diye sulandırıp verdiğim her şeyi içeceksin. Şişenin dibine vuracaksın, sonra da kendi kendine parçalanacaksın. Eve gidip acı içinde uyuyacaksın. Başka bir müşteri olsa, ağzımdan alabildiği kadar laf almaya çalışırdı. Ama seni sevdim... ve inan Janus’un da sevgisi üstünde, o yüzden bana kahin Ali deme, Cin Ali de bana… Aynen bir cinden isteyeceğin gibi üç dilek hakkı veriyorum sana. Ama dikkatli sor, sadece üç soru hakkın var.”

 

Sıkıldım bu adamın bu keyifsizliğinden... İyi biri olmasa daha da kıvrandırırdım ama özünde iyi biri... Lalin’in sevgisini hak ediyor.

 

“Evet, bekliyorum...”

 

Ardı ardına devirdiğim kadehler ve karşımda Lalin’e açılacak bir anahtar... Neden Tanrım şu anda çıkardın karşıma bu adamı?

 

“Peki sevgili cinim, söyle bana, Janus’un iki yüzü var demiştin... Birisi bizim bildiğimiz, ya diğeri?”

 

İyilik yapmayı seviyorsam, iyilik perisi de değilim ki… Biraz kıvrandırmam lazım…

 

“Janus’un diğer yüzü hakkında fazla bilgim yok, o kadar da iyi bir tarihçi değilim maalesef.”

 

İlk soru hakkımın karavana sayılabilecek kadar anlamsız ve boşa sıkılmış bir hak olduğundan mıdır nedir bilmem ama pis bir keyifle güldü Ali bana...

 

“İki sorun kaldı.”

 

“Peki Lalin??? Onun diğer yüzü???”

 

“Şşşşt, sakin olsun dostum...” dedi fısıldıyarak…

 

“Hala barda insanlar var... Mesela şu uçtaki adam, Adı Ahmet... Geçen gece bana aşkın tanımını yaptı; sevdiği kadını düşünüp otuzbir çekemiyorsan o aşkmış...” bu sefer yüzündeki pis sırıtış bana gelmiyordu, masanın ucunda oturan otuzbirci delikanlıyaydı...

 

“Lalin’in öbür yüzünü sordun değil mi? İyi birisin Oğuz, ama pek talihli değilsin. Şu senin sürekli oturduğun sandalye var ya?” Özlemlerle geldiğimizde oturduğumuz ve daha sonra alışkanlıkla adımlarımın beni götürdüğü masayı işaret ediyordu, “hala birinin sıcaklığı ile yanıyor orası... Tuğan’ın sıcaklığı...”

 

Bozuldun değil mi? Ama bilmezdin ki…Şanssızlık tamamen…

 

“Tuğan da bir ısırgan otu. Gülün dibinde biter ve ondan beslenir… arsızdır, sürüngendir. Ama sürekli yaşar gider, gül onu ne kadar istemese de.”

 

Demek ki, yerini alamadığım adamın adı Tuğan’mış...

 

“Lalin orada şeftaliyi değil, ısırgan otunu görüyor maalesef…”

 

“Son soru?”

 

“Peki...... Peki Ali, madem bu kadar şeyi biliyorsun, söyler misin bana, hala arasıra onun hayali ile yaşıyorsa ya da hala tam anlamı ile ondan kendini kurtaramadıysa beni ne kadar kabul edebilir?” Ya da şöyle sorayım sana, nereye kadar onun gölgesinde yaşayabilirim ve ne kadar daha onun ortaya çıkma ihtimaline karşı direnebilirim sence???”

 

Eyvah! Bu adamın kendine güveni yok…Rezalet…

 

“Ben sadece bazı şeyleri bilen biriyim Oğuz, bir psikiyatrist ya da medyum değilim... Ama şöyle diyebilirim sana, kendine güven ve aranızda kısa bir sürede yakaladığınız o sevgiye sarıl. Onu yüceltmekte senin elinde, yok etmekte. Ama hem onun, hem de kendi geçmişinin gölgesinden kurtul. Birbirinize güvenin öncelikle. Janus’un iki yüzü de gülsün. Anlaştık mı?”

 

Anlaşamadık Cin Ali...Cin geçinen sahtekar Ali... Anlaşmadık!!!

 

“Anlaşmadık aslında... Bana üç dilek hakkı verdin ama bunlardan sadece birisine cevap verdin. Bari bu sahtekarlığını telafi etmek için şu boşalan bardağımı doldur.”         

 

Yarım saattir en adi viskiden veriyorum zaten.

 

“Ama bu sefer gerçek bir viski olsun vereceğin...” Oturduğumdan beri benimle dalga geçmesine izin verdiğim ve belki Lalin’in anahtarını bulurum umudu ile dayandığım adamdan böylece almış oluyordum hıncımı. Aklı sıra beni kazıklayacak ve bununla da dalgasını geçecekti. Demek kazın kıçı kadar sıkıyım ha....

 

Has..tir.. Demek o kadar da sarhoş değilmiş ..

 

“Ne istersin? Jack mi ?”

 

“En kalitelisi bu mu elindekilerin?” Hafif bir burun kıvırma ile sordum soruyu. Ezilsin istedim altında. Bilsin karşısında saatlerdir sus pus oturan bir sümsük durmadığını   “Bana Lalin hakkında daha anlatacakların olmalı değil mi?”

 

“ Elindeki bu bilginin yarısına sahip değildin az önce... Daha ne istiyorsun?”

 

“Onun hakkında her şeyi bildiğini sanıyorsun değil mi Ali?”

 

“Hayır, ama senden fazla şey bildiğim kesin... Onun Janus olduğunu ve gül olduğunu biliyorum mesela.”

 

“Senin bildiğin yanıldığına yetmiyor ama Ali, kusura bakma... Onu benim kadar hissedemezsin sen!”

 

Vay vay abayı iyice yakmış bu!

 

“Onun aslında bana ne kadar ihtiyacı olabileceğini ve aslında onun benim hayatımın ne kadar da sahibi olabileceğini bilemezsin sen... Onun bakışının altında yatan “beni bu acıdan kurtar artık” diyen haykırışlarını duyamazsın sen...”

 

Madem duyuyorsun neden geçmişle kavga ediyorsun hala. Onu kurtaracağın yerde...

 

“Sen sadece gördüklerini bilirsin... Daha fazlasını değil...”

 

“Oğuz o zaman sana dilek dışı bir şey söyleyeyim. Bunları Lalin’le paylaşmaya ne dersin? Dik içkini, git kızın yanına. Anlat ona her şeyi...”

 

“Denemedim mi sanıyorsun Ali? Denedim... Her gece deniyorum... Eğer onun içinden geçenlere cesaret edecek gücü olsaydı karşıma çıkmaz mıydı? Neden kaçıyorum ondan sanıyorsun?”

 

İlginç biri, hem kendine acıyor hem de karşısındakini de bırakmıyor. Ama can sıkmaya başladı. Kediden kükreyen aslana dönen tipleri sevmem… Neyse ben söyleyeceğimi söyledim, artık gerisi ona kalmış…

 

“Herşeyin yeri ve sırası vardır Oğuz. Kimbilir belki yanlış yerde ya da zamanda yakalamışsındır onu?”

 

İyi, madem tüm hepsini istiyorsun hepsini anlatacağım sana bakalım ne kadar kaldırabileceksin…

 

“Lalin, bir zamanlar senin onu sevdiğin gibi sevmişti Tuğan’ı. O da onu. Ama olmadı. Sürekli kavga ettiler, ayrıldılar, ağladılar… Ama mıknatıs gibi de çektiler birbirlerini sürekli. Lalin gelecek planları yaptı, Tuğan ise şimdiki zamanın ötesine geçemedi. Kıskançlıklar, aldatmalar … Anla işte, tipik Brezilya dizisi gibi. Çalıgülü ve ısırgan otu gitti, yerine Juan ile Rita’nin ilişkisi geldi…”

 

“..........................”

 

“Brezilya dizileri mutsuz devam eder. Onların ki de öyle devam etti. Ama en son damgayı Işıl vurdu…”

 

“Işıl mı? O da kim. Yoksa Tuğan’ın son sevgilisi mi? ”

 

“Lalin’in doğmamış kızı…”

 

Doğmamış kızı mı??? Hayır olamaz..... Lalin doğacak çocuğunu kaybetmiş olamaz... Bir hayat başkası tarafından tekrar yaşanamaz, aynı hayatları yaşayamayız, bir diğeri ile. Hele de Lalin ile. Neden???

 

“Lalin Işıl’dan, yani hayatlarına girecek ışıltıdan bahsedince, Tuğan geri kaçtı. Isırgan otuyla gülün bir farkı da budur. Biri aydınlığı, ışıltıyı sever; biri sevmez”

 

“Peki Işıl? Işıl’a ne oldu?” Sorduğum soruya alacağım cevaptan korkuyordum ama sormak zorunda hissettim kendimi…

 

“Işıl…Maalesef ışıldayamadan gitti. Isırgan otu Işıl’ı duyunca Gül’den elini çekti, yardımı kesti. Lalin, ne kadar istese de çocuğu doğuramadı. Onu düşürdüğünü öğrendiği gün , çalıgül’ü Janus’a dönüştü. Burada herkes onu neşeli ve şarkı söylerken görüyor. Ama içinde sürekli ağlayan bir yüz var. Bara geldiğinde sana ilk söylediğim şeyi hatırlıyor musun? Şarkıları birine armağan ediyor demiştim. Armağan ettiği kişi Işıl işte.”

 

Yeter, daha fazla konuşmak istemiyorum kedicik, bunu anla, ve git artık. Eğlenceli olmaktan çıktın.

 

Demek buydu sevgili Lalin, bütün bu kaçmaların hem benden, hemde insanlardan. Peki ama neden ve nereye kadar kaçacaktın Lalin? Hoş, sanki benim içinde bulunduğum durum çok farklıydı. Midem bulanmaya başladı birden... Sarhoşluk değildi sanki bu. Etrafımdaki dünyayı ayaklarımın altında tutamıyordum. Kayıyordu. Omuzlarımdan birisi sanki üzerine bastırılıyor gibi bir yana devriliyordu ve kendimi kontrol edemiyordum artık... Kalkmam gerekiyordu ama kendimi bırak eve kapıya kadar bile götürecek gücü bulamadım. Allahtan mekan artık boşalmıştı ve sadece Ali’ye rezil olacaktım. O da umrumda değildi. Hesabı istemedim. Cebimden muhtemelen tutarın epey üstünde bir para bıraktım masaya. Sevgili barmenim adisyon fazlasını kendisine bahşiş olarak tutardı artık. Sendeleye sendeleye ve bir kaplumbağa hızıyla ilerliyordum...

 

Parayı bıraktıktan sonra kalkacağımı anlayan Ali, aşağıya bir taksi çağırdı telefonla, sonra da koluma girip bana taksiye kadar eşlik etmeyi teklif etti. İstemedim. Kendi yoluma kendim giderdim. Kimsenin acımasına, yardım etmesine gerek yoktu. Tam barın kapısından çıkacakken arkamdan seslenen Ali’yi duydum,

"İyi viskiden anlıyorsun değil mi Oğuz?"

Neden sorduğunu ve nasıl bir cevap beklediği de umrumda değildi. Fazlası ile Lalin’i düşünmekle meşguldüm çünkü o anda. Lalin ve Işıl’ı...

"Jack viski değil burbondur!!!"

Hahahahaha , 1-0 …Ve galip Ali… Barmenlerin şahı ve şahbazı...

 

Umduğumdan daha az sendeleyerek benim için çağrılmış olan taksiye zor attım kendimi. Oturduğum muhiti bile söylemeye dilim dönmezken sadece yolu gösterdim, buradan gideceğiz diye…

 

Şoför de halimden anlamış olacak ki radikal bir yol ayrımına gelmeden kafasını çevirip beni rahatsız etmedi. Zaten bedenen birini taşıyordu .Aklım, beynim, ruhum nasılolsa dağılmıştı.

 

Evin önüne geldiğimde bir yardım teklifi de şoförden geldi. Neyse ki yiğitliğe herhangi bir pislik bulaştırmadan apartman dairesine kadar çıkabildim. Lanet olası anahtarı zar zor deliğe sokarak açılan kapıyla beraber ayağımı atmamla antrenin ortasına kaymam bir oldu. Kendimi zar zor toparlayarak ışığı yaktım ve o da ne; bembeyaz bir zarf duruyordu ayakkabımın tam altında….Kağıdın şıkırtısı gecenin sessizliğini yırtıyordu. Gözlerim ise, okuduklarını beynime ulaştırmakta zorlanıyordu;

 

Oğuz,

 

“Bunları hiçbir zaman sana söyleyemeyeceğim için yazıyorum. Keşke sana karşı daha açık olabilseydim ama beni bağışla…Seni gördüğüm ilk andan beri beni sana yaklaştıran bir şey vardı. Ama olmadı...olmadı...ki sen hiçbir zaman bu olmamazlığın altında bana dair ne denli ağır şeyler olduğunu bilmedin.

 

Bu mektubu kendi kendime çıkardığım bir günah olarak düşün. Çünkü kendimce hesaplarım ve bu plandan haberi dahi olmayan seni artık bir kez daha yanıltmak istemiyorum.

 

Evet tüm  cesaretimi neredeyse yerlerden topluyorum ve diyorum ki; artık hayatımda, hayatımın sonunda kadar olamayacak bir erkek olmamalı. İster önyargılı, ister banal isterse de ilkel gelsin bu yaklaşımım ama bunu ben değil, kalbim söylüyor. Ve hatta diyor ki, durmaya razıyım eğer bir kez daha kırılacaksam...

 

Belki de senden ebedi bir elektrik almamadaki neden benim de hiçbir zaman dahil olmadığım sendeki cam kırıklarıydı. Bir gece bana çok hüzünlü bakmıştın. Ve inanıyorum ki o bakışın simanda tek hamlede belirmesi için kaç yaralı gece biriktirmiş olması lazımkoynunda. Anlamadım sanıyorsun. Çünkü anladığımı da anlatmadım sana...Bir limanda karşılaşmış ve bir sonraki sefere çıkıp çıkamayacağı tamamen geçireceği tadilata bağlı olan iki  gemi gibiyiz belki, aynı yönden alınmış hasarlarımızla…Yine de onarılıp onarılmayacağı bile bilinmeyen bu dağılmışlığımla belki de ben öylece bırakılmayı hak ediyorum, demirlediğim bu limanda…

 

Şimdi ise sana rest gibi gelecek olsa da tamamen samimiyetle hissedilmiş bir duygunun paylaşımını dile getiriyorum.

 

Sen seviyorum.

....ve tam da bu yüzden gidiyorum!
 

Lalin