|
Hayatta
gerçekten akla gelmeyen başa geliyor!.. Bankacılık yıllarının hak hukuk diye
veryansın eden sıkı sendikacısı, emek savunucusu BEN hiç alışkın olmadığım iş
hayatı koşulları ve sonuçları ile peşpeşe tanışmaktayım…
Radyoda iken iş hayatımın en komik ve sembolik ücretine “Aman nasıl olsa günüm
ölmüyor, sadece sabahları ve üç saatlik bir iş” gerekçesiyle “Evet” deyip
başladım. Daha sonra yayın özellikle şahsımdan kaynaklanan büyük bir başarı
yakaladığında dahi hiç ara pazarlıklara falan da girmedim. “Ben bu ücrete
çalışmaya devam etmem! Arttırın” polemikleri yaratmamamı partnerim yadırgamış
olsa gerek ki canlı yayında bir keresinde mevzu dahi etti… Trajik olan,
yetiştiriliş tarzım ve yapım gereği böyle bir talepte bulunmamama rağmen o
komik ücretin bile ödenmeme eğilimine girilmesiydi. Radyoculuktan çok zevk
almama, hayatta ilk defa yeteneklerimle birebir örtüşen bir işi yapıyor olmama
karşın bu durum doğal olarak sinir etti beni. Nasıl sinirlenmeyeydim ki?..
Tevazununda, fedakârlığında bir sınırı vardı. Olay parasızlıktan,
imkânsızlıktan kaynaklansa insan ‘Vermeyince Mabut neylesin Sultan Mahmut!’
diyecek . Ama işin aslı hiç öyle değil. Yapılan hemen her programın sponsoru
var. Ve bu destekçi firmalar tarafından fevkalade rakamlar ödeniyor. Hem de
dolar bazında!.. Hele bizim programın sponsoru bir teknoloji devi ‘Siemens’
idi.
Sanırım bir yandan çoluk çocuk, büyük küçük herkesin mikrofon ve kamera önüne
geçmeye son derece hevesli olması, diğer yandan değişen iş kanunları ve
yapılan yasal değişiklerin hep çalışanların aleyhine koşullar yaratması ‘Yeni
patron ve yönetici’ profilinin oluşmasında etkili. Ortalık bu kadar ‘hevesli
enayi’ kaynarken bu durumdan faydalanmak isteyenlerin olması doğaldır. Fakat
ıvır zıvır tiplerle, ağzından çıkanı kulağı duymayanlarla, kelime hazinesi kıt
ve de kıvrak zekadan ve espri yeteneğinden yoksun kişilerle bu işler
yürümüyor… Açıkçası ‘Ucuz etin yahnisi de yavan oluyor…’
Bu
yeni iş koşullarında patronlara; ‘Bedava sirke baldan tatlıdır’
deyişini doğrularcasına kim para almadan çalışmayı, taviz vermeyi kabul
ediyorsa o tatlı geliyor. Ne yaptıkları işe ne yanlarında çalıştırdıkları
insanlara karşı herhangi bir sorumluluk duygusu taşımıyorlar ve saygı
duymuyorlar ki zaten! Onları tek ilgilendiren pahalı ciplerden, lüks
otomobillerden bir değil birkaç tane, yanısıra malikane boyutlarında evler,
çiftlikler edinmek. Pahalı purolar elde, marka saatler bilekte, ünlü
butiklerin, tasarımcıların kıyafetleri üstte… Her gece lüks restoranlarda,
gece kulüplerinde davetlerde boy göstermek. Sürekli seyahatlere gitmek. Hepsi
onlarda… Çalışanlara gelince PARA YOK!..
Geride
25 sene iş deneyimim olmasa nerdeyse bana da yutturacaklar!..
“Hımm
demek iş hayatı buymuş, işler böyle yürüyormuş” deme ihtimalim yine de zayıf…
Çünkü yalanı, yanlışı, entrikayı ve bilhassa haksızlığı bünyem kabul etmiyor.
Gerek
medya gerekse turizm sektöründe ülkemizde genç nüfus oranının yüksek olmasının
da doğal sonucu olarak çalışanların büyük bölümü 20’li yaşlarda… İşe tercihen
alıyorlar gencecik hayatı tanımayan, tecrübesiz insanları. Yeni nesilde amaç
zaten genelde hep köşe dönmek. Başarıya giden yolda her şey de mübah. Onlar
‘Özal dönemi’ sonrası çocukları. Çoğunun hayata bakışları, algılayışları
önceki nesillerden çok farklı!..
Bir
keresinde hiç unutmam, bindiğim dolmuşta genç birinin olumsuz davranışına
sinirlenen yaşlı bir bey aynen şöyle demişti; “ŞİMDİKİ NESİL ZATEN; OKUMADAN
DİPLOMA, ÇALIŞMADAN PARA, EVLENMEDEN KARI/KOCA İSTİYOR!..”
Medya
sektörü başlı başına bir alem. İnsanlar başlangıçta bedavaya, şöhreti
yakalamak için akla hayale gelmedik tavizler verip, hayatlarının ipliğini
pazara çıkarıp, en mahrem konuları dahi hiç çekinmeden malzeme yapıp
yakaladıkları popülarite ile; reklam, dizi gibi işlere atlayıp gelir elde
etmeye çalışıyor… Nasıl bir sistem nasıl bir mantık anlamak mümkün değil?..
Bana
da radyo programında “Matmazel Brigitte” tutulunca, hediyeler yağmaya
başlamıştı. “Daha ne istiyorsun? Al hediyeleri sus otur!” demeye çalışanlar
oldu. Evvelce tuvaletçiyle ve çaycıyla program yapmış birinin bu tarz
konuşması kendine her ne kadar doğal gelse de bana hiç uymuyordu. Hayatımda el
ovuşturup bahşiş bekleyen kişi durumuna asla girmediğim için olsa gerek! Bence
evvelâ az veya çok ücret gelir, kişinin emeğine karşılık. Sonra hediyeymiş,
bahşişmiş bunlar ya nasip, ya kısmet. Garantisi yok ki!
Kişi
zaten mükemmeliyetçi biriyse; her ne iş yapıyorsa onu elinden gelen en iyi, en
düzgün şekilde yapmalıdır. Bir de biz “Aman evladım yuvarlanan taş yosun
tutmaz. Girdiğin işte sebat et!” tavsiyeleriyle büyütüldük. İşini iyi,
düzgün, titizlikle yapıncada ücreti de aynı şekilde bekliyor insan. Başarılar
tesadüfler sonucu elde edilmiyor ki! İnsan muvaffak olduğu işin, doğal olarak
manevî hazzı yanısıra maddi bir getirisi olmasını da bekliyor…
Bankacılık yıllarımın son döneminde gözlemlediğim çarpıcı bir örnekte şuydu;
işe yeni giren biri, hiç zor angarya işlerle uğraşmak istemezdi. Dahası, kısa
bir süre sonra huysuzlanmaya başlayıp “Üff sıkıldım bana ne zaman terfi
yazılacak? Bu maaş hep böyle mi kalacak?” gibi zam arayışları, ilerleme
talepleri oluyordu. Halbuki ortada sergilenen herhangi bir başarı, öğrenme
azmi, çalışma gayreti falan yoktu! Kuru kuruya… Sadece amirlere yaltaklanarak,
veya işe girmeye vesile olan torpilden alınan cür’et ve cesaretle.
İş
yaşantımın ilk yıllarında, eskilerin yeni giren birine yüklenmelerini, zor
zahmetli işleri önüne koymalarını ne kadar yadırgadıysam son yıllarında tam
tersine dönüşen bu hali de aynı derecede yadırgamışımdır. Ya ezmek ya da
ezilmek! İkisi de kabul edilesi bir durum değil…
Ayrılalı bir buçuk seneden fazla bir zaman geçmesine rağmen, hala radyo
programı döneminden ödenmeyen paraların tahsili için uğraşıyorum. Bana “Kimse
para almıyor sen neden huysuzlanıyorsun?” diye şaşkınlık ifade eden cümleler
kuruyorlardı. Millet enayiyse, hakkını aramayı bilmiyorsa, işinden olmaktan
korkup sürekli taviz veriyorsa bunları hak ediyor demektir! Açıkçası zorlaya
zorlaya, kopara kopara alarak bir tek son 1,5 aylık ücretim takılı kaldı!
Genelde çalışanların; içerde en aşağı 3 aylık, 5 aylık ödenmemiş ücretleri
vardı. Haftadan haftaya çıkan gıdım gıdım avanslarla, limiti sonuna kadar
dayanmış kredi kartlarıyla ömür tüketiyor insanlar. Böyle olunca da herkes
sinirli, hırçın. Adeta barut gibi. Patlamak için bahane arıyor. Oflaya puflaya
işe gidip geliyor.
Sözleşme yenileme aşamasında patronla girdiğim toplantıda “Bildiğim kadarıyla
senin paraya ihtiyacın YOK!” dedi bana… Olaya bakınız! Beyzadenin altında
Hummer jeep paraya ihtiyacı VAR. Yanındakilerin YOK! Kolay değil tabii, o
cenaze arabası ebadındaki sevimsiz şeylere benzin yetiştirmek. Akaryakıt
istasyonu ister!
Şimdi
ben desem ki; “Evet paraya ihtiyacım YOK, ama hayır kurumlarına katkıda
bulunmak, bilhassa çocuk okutmak ve de enerji fazlamı kullanmak amacıyla
çalışıyorum.” Anlamazlar.
Anlayamazlar ki… Bunlar, birisi gelip de kakalarını istese; onu dahi “Veremem
gübre yapıcam! Bana lazım!” diyecek tipler çünkü…
Emekli
olduktan sonra dostlarımın aracı olmasıyla çok kısa bir dönem çalıştığım,
evimin yakınındaki antika ve mezat firmasının patronu da; bana defalarca
“Emekli maaşın ve evin var. Ayrıca maaşı ne yapacaksın?” demişti. Yani bu
ülkede emekli maaşları da ahım şahım dişe dokunur, geçinilir düzeyde olsa…
Ayrıca kime ne?.. Hem işe al çalıştır, hem de ödeme yapmamak ve ücreti aşağı
çekmek için bin türlü bahane icat et!..
Türkiye’de, tümünde değil ama çoğu işverende yanında çalıştırdığı kişiye
ödediği ücrette ‘Göz Kalma’ durumu ve de sonuçta elde ettiği kazançtan ‘Vergi
Ödememe’ sorunu VAR. Devlet ise tuhaf uygulamalar içinde. Vergisini ödemeyen
veya geç ödeyen hep kârlı çıkıyor! Çünkü sürekli ‘Af’ çıkıyor nedense.
98’den
beri girmiş olduğum turizm piyasasında yaşadıklarıma gelince; bankanın en
sağlamında ve klâsında çalışmış biri olarak bu sektörde de daima düzgün ve
köklü acentelerle çalışmayı tercih ettim. Zaten piyasayı iyi tanıyan eski,
tecrübeli rehber arkadaşların tavsiyesi belirli birkaç firmaya yönelikti.
Bende o doğrultuda hareket ettim doğal olarak. Zaman zaman giderilebilir küçük
aksaklıklar, müşteri kaprisi vb. problemler oldu. Uzun bankacılık yıllarında
azılı psikopat ve tam manasıyla ‘klinik vaka’ tiplere aylar yıllar boyu günde
en az 8 saat katlanmış biri olarak antrenmanlıydım. Ufak tefek sorunları pek
dert etmedim. Tur başladığı an geriye sayımda başlamış demekti nasılsa…
Allah’a isyan etme huyum hiç yoktur ama son üç turum; sanki “Aman ne feci,
bundan kötüsü olamaz!” demişimde büyük konuşmuşum gibi her seyahat bir
diğerinden daha beter geçti. İlkinde Tunus’a gelen guruptaki 7 bayan avukattan
3 tanesinin nerdeyse üstlerinde bir cüppeleri eksikti! Öyle huysuz,
hırçındılar ve olumsuz bir ruh hali içindeydiler ki diğer meslektaşları
sonunda “Şiyma Hanım lütfen dert etmeyin, bunlar bizim camiada da bu
halleriyle tanınan bilinen tipler” dediler. Tabi bu sözler her ne kadar
teselli mahiyeti taşısa da katlanması pek de öyle kolay olmadı.
Hele
önce 18-26 Haziran hemen ardından 1-9 Temmuz tarihlerinde yaptığım
Paris-Roma-Barselona turlarında; 40 kusur yıldır hizmet veren ve güven
kazanmış bir firmanın nasıl rotasını değiştirdiğini, çalışanına; -maddi/manevi
yalnız bırakıp- nasıl kazık atabildiğini maalesef deneyimlemek zorunda kaldım.
İlk 9
günlük turdan gurubun tuhaf tutumları, sigaraya aşırı düşkünlükleri ve ‘içme
yasağı’ yüzünden zaman zaman krize giren hırçınlaşan tavırları ve sürekli bir
yerlerde bir şeyler unutup bana arattırmaları yüzünden hayli yorgun ve perişan
döndüm. Tur dönüşü rapor vermeye gittiğimde ise ofiste herkesin yüzünden düşen
bin parçaydı. Satılma söylentileri, bir tatsızlık, keyifsizlik “İş hayatıdır
inişler, çıkışlar olabilir” diye düşündüm. Memlekette kimin ayağı sağlam yere
basıyor ki? Bataklıkta yaşam savaşı veriyoruz sanki…
Henüz
dört gün geçmişti ve ben daha kendime gelememiştim ki; genel müdür cebimden
arayıp “Sizin Schengen vizeniz vardı. Aynı turu tersten yapar mısınız? Yani
Barselona, Roma, Paris şeklinde bu defa” dedi. Böyle söylenince kulağa ne hoş
geliyor değil mi?.. Çünkü gidilecek yerler normalde birbirinden güzel hoş ve
keyifli.
Neyse,
kısa bir tereddütten sonra ilk defa genel müdür bizzat arayıp tur teklif
ettiğinden; zor günler geçirdiklerini de nazarı dikkate alarak “Ben daha tam
dinlenemedim, ama peki” dedim.
Yetkili beni aradığında akşam üzeriydi “Hemen gelin dosyanızı alın. Gece tur
başlıyor” dedi. Son zamanlarda hayli geç haber verdikleri olmuştu ama bu defa
ki artık resmen bir rekordu!.. Gayet dolu olan o günkü programımı nasıl
tamamladım, bavula neler koydum o telâşede hiç bilemiyorum…
İlke
olarak kimseyi bugüne kadar zor gününde yalnız bırakmadım. Batan gemiyi terk
eden fare olmadım! Bu defa da olmayacaktım…
Normalde tur liderininin eline önceden tur dosyası verilir. Sorduğumda “Bilgisayarda
sistem çöktüğünden hazırlanamadı” yanıtını aldım. Netice olarak, yalnızca
elime verilmiş olan uçak biletleri ve evde hali hazırda duran -serde
bankacılık var ya, atmamıştım- evvelki turun dosyasıyla alana gittim. Gurup 13
kişiden ibaretti. Gece 03.30 ta buluştuk sabaha karşı 05.30’ta uçuş başladı.
Alitalia direk uçmuyor… Birkaç saat Milano havaalanında bekleyip tekrar uçup
Barselona’ya varmamız öğleden sonrayı buldu. Karşılandık, 3-4 saat süren
panoramik turumuzu yaptık yorgun perişan akşam otele kapağı attık.
Herkes
anahtarları alıp, anında odalara dağıldı. Bende odama yerleşip, ertesi güne
enerji toplamak için duş almış henüz yatmıştım ki otelin müdürü aradı. “Derhal
görüşmemiz lazım. Lütfen geliniz” diye. “Çok yorgunum, uyumam lazım. Lütfen
yarın görüşelim” dememe karşın “En geç 2 saat içinde karşımda olun” dedi ve
kapattı.
Çaresiz kalkıp aşağı indiğimde müdür; “Otel parasını ödeyin! Ödenmedi” dedi.
Bu hiç alışkın olmadığım bir durumdu. Tamamen firma ile muhabirin halletmesi
gereken konulardı çünkü bunlar. “Lütfen muhabiri arayın, o halleder” dedim.
Arandığında muhabir “Bana borçları var ödemem!” diye bir bağırdı oturduğum
yerden rahatlıkla duydum. Bu defa ben cepten bana turu veren ‘Sayın genel
müdürü’ aradım. “Şu aralar nakit sıkıntımız var. Siz ödeyin, fatura alın biz
size dönüşte öderiz” dedi.
Uzun
süren iki uçuş ve aralardaki beklemeler esnasında sohbet edilmiş ve gurubun
hemen tümünün gidilecek yerlere ilk kez yolculuk yaptığını ayrıca; bir çiftin
yeni evlenip Konya’dan 10 saat süren otobüs yolculuğu ile, bir başka çiftin 40
yıl boyunca para biriktirmek suretiyle bu tura Kıbrıs’tan katıldıklarını
öğrenmiştim.
Bir an
için otelden kapı önüne konduğumuzu hayal edip bu düşünceyi derhal kovdum
zihnimden. Tur 9 gündü ve daha ilk günden böyle bir rezaletle
gölgelenmemeliydi. Uluslararası geçerli ve yüksek limitli 3 kredi kartımdan
birisi yanımdaydı. Genel müdürde nasılsa ‘garanti’ vermişti. Kısacası 1.147.16
Euro'yu ödedim.
Bunu
yaparken de “Bir aksaklıktır oldu, artık turun diğer ayaklarında akıllarını
başlarına toplar ve her şeyi hallederler” diye düşündüm.
Meğerse bu daha sonra kabusa dönüşecek gezimizdeki olumsuzluklar zincirinin
ilk halkasıymış! Ödeme sonrası, otelin fatura tanzimi için istediği
bilgilerin temini için bile 6-7 kez telefon açmak zorunda kaldım.
Guruptakiler kişi başı 1.040’ar Euro ödeme yapmıştı. Çoğundan da para peşin
olarak alınmıştı ve tur ücretini ödemiş olmanın rahatlığıyla yanlarında gayet
sınırlı nakitleri vardı. Hatta çoğu “Bu tur başka firmalarda daha ucuza vardı,
ama biz sizin firmanızı tercih ettik. İsim yapmış büyük firma, aman biraz
fazla ödeyelim de yeter ki başımız dinç olsun dedik” dediklerinde ben daha da
üzülüp eziliyordum.
Hep
seyahatlerin, her defasında başlı başına bir macera olduğunu ve insanların
kader birliği ettiklerini düşünmüşümdür. Böylesini de yaşamak varmış!..
Tur
bir öncekinin aynıydı ama Roma’da geçen seferkinden farklı bir otel adı
yazılıydı. Kendi çabalarımızla zar zor gittiğimiz Barselona havaalanından
Roma’ya vardığımızda bizi almaya gelen falan olmadı! Turizm bürosundan
elimizde sadece adı yazılı olan otelin adres ve telefonunu temin edip aradık.
“Rezervasyonunuz var. Ödemeniz yapıldı” dedi bozuk İngilizceli kişi. Bu
durumda ulaşım ayarlamak gerekiyordu. Genelde havaalanları şehirden oldukça
uzakta dolayısıyla ulaşım zor ve pahalı. Neyse iki minibüs ayarlayıp otele
kapağı attık! Muhabirden yine hizmet almamız söz konusu olmadığından ben
yürüyerek şehri tanıtan bir tur yaptırdım ve grupça hep beraber yemek yedik.
Herkesin morali bozuk. Bana sürekli “Paris’te ne olacak? Geri mi dönsek
acaba?” demeye başlayanlar oldu. “Bakın, elimizdeki tek sağlam şey uçak
biletleri. Seyahat sezonu nedeniyle gördünüz bütün uçaklar dolu. 14 kişi
birden, başka uçuşta mümkün değil yer bulmamız. Ayrıca çoğunuz gittiğimiz
yerleri evvelce görmemişsiniz. Hazır yola çıkmış, binlerce kilometre yol
katetmişken bu turu tamamlayım” dedim.
Bu
sözler ve benim ‘Koç Burcu’ olmamdan kaynaklanan lider tavrım guruba güç
verdi. Fakat insanlar Paris’teki otelden ve transferden haliyle emin olmak
istediler. Sürekli ‘Sayın genel müdüre’ telefon açıyorum… Ya hiç açmıyor
telefonu ya da kazara açarsa kaçamak cevaplar veriyor. Telefon çalarken
kapanıyor, meşgule dönüyor. Allah’ım nedir bu kabus? Roma’da mıyım koma da mı?
Belli değil!..
Kendimi Colleseum’da arslanlara parçalattırılan ilk Hristiyanlar gibi
hissediyorum… Gurubun önüne beni atıp, öylece kaderimle başbaşa ve yapayalnız
bırakmalarının kabusunu yaşıyorum.
Elimde
bulunan geçen seferki tur dosyasındaki telefonlardan aramalarım neticesinde
Paris’te ne otel ne de ulaşım için hiç bir organizasyon yapılmadığı
dolayısıyla hizmet alamayacağımız kesinleşiyor! Firmanın adını duyan “Bana bir
yığın borçları var” diye bas bas bağırıyor. Ben o panikle, Paris’teki Ermeni
dostlarımı arıyor ve ağzımda “Yarın oraya geliyorum. Durum böyle böyle.
Sizlerde kalacağım” şeklinde bir şeyler geveleyip kapatıyorum.
Sonradan öğreniyorum ki o panik halim onları öyle endişelendirmiş ki bütün
aile alarma geçmiş hatta dönüş uçak biletimde yok zannedip bilet bile
ayarlamışlar! Bu kadar olumsuzluk içinde yaptıkları ne kadar hoş. Ne
duygulandırıcı bir durum… Allah hepsinden razı olsun.
Paris’te tesadüfen bulduğumuz bir Hintli ulaşım firması aracılığıyla şehre
inip, uygun fiyattan iki yıldızlı bir otel bulup gurubu yerleştirdim. Yine
yürüyerek biraz şehri tanıttım. Ellerine birer plân verip üzerinde önemli olan
ve mutlaka görülmesi gereken yerleri işaretleyip arkadaşlarıma kapağı attım.
Turun başından beri ilk defa o gece deliksiz bir uyku uyudum.
Her
yerde ahlâk öyle bozulmuş, insanlık öyle iflâs etmiş ki; dostlarım “Üzülme
kızım. En önemlisi can sağlığı. Fransa’da da oldukça sık tur firmaları
dolandırıcılık yapıyor” dediler.
Zaten
gittiğimiz her şehirde sürekli uyarı alıyoruz “Hırsızlara, yankesicilere
dikkat edin! Kaldırım kenarından yürümeyin, motosikletli kapkaççılar var!
Ulaşım araçlarında kapı kenarında ve dalgın durmayın.” Sürekli bir şüphe ve
teyakkuz hali. İnsana paranoya geliyor…
Avrupa
Birliği sonrası yaşanılan ve o ülkelerde hiç alışkın olunmayan %40’a varan
hayat pahalılığı herkesin öyle tadını kaçırmış ki; o neşeli sokaklarda
şarkılar söyleyip gezen İtalyanlar ‘Dut yemiş bülbül gibi.’ Aynı
şekilde Barselona’da olsun Paris’te olsun işe gidip gelenler robot gibi.
Tebessüm eden yok! Tıpkı İstanbul’da yaşayan çoğunluğun geçim derdi iş güç
derken şehrin ne sanatsal, ne doğal güzelliklerini göremez; konser, festival,
sergi gibi hoşluklardan etkinliklerden bi-haber vaziyette oldukları gibi.
Dönüşte yine direk uçmuyoruz. Milano Havaalanında İstanbul uçağı için 7-8 saat
süren bekleyişte bütün gurup zabıt tutuyoruz. Onlar bana, ben onlara
yaşadıklarımızı tasdik ve şahadet için. Allah'tan iyi niyetimi ve çabalarımı
hatta maddi olarak yaptığım masrafları pek bir yararı olamasa da görüp takdir
edip beni sürekli teselli ve teskin ettiler.
Yüreğimin şişi biraz olsun insin diye annemi ve ablamı arayıp olan biteni
hemen hergün gibi onlara da ilettim. Ablam “Bir şey söylemene gerek yok.
Televizyonlar firmanın yaptıklarını avaz avaz veriyor. Ofise su getirene,
kapının önünde simit satana bile bir dolu borç takmışlar. Para ödeyip de bir
yere gidemeyenler şirketin önünde veryansın ediyor!” dedi.
Atatürk Havalimanı’na vardığımızda insanlar bana tek tek teşekkür edip elimi
sıktılar. Hatta sarılıp öptüler. Helâllik istediler. “Başka firmaya geçerseniz
lütfen haberimiz olsun. Sizinle tekrar seyahat etmek isteriz” dediler.
Hayatımda hiç kimseyi yolda bırakmadım. Bana maddi manevi çok pahalıya
patlayan bu seyahatte de insanlığımdan ödün vermedim çok şükür. Ben kendime
yakışanı yaptım.
Ama
daha çilem dolmamış. “Siz ödeyin biz dönüşte veririz” diyen kişiyi dört kapı
ötedeki bir başka seyahat firmasında yine üst düzey yetkili olarak şahane bir
odada işe başlamış vaziyette buldum!..
Bir
yandan gayet yüzsüz ve pişkin bir şekilde “Bende mağdurum! Ne yapalım firma
battı, yapacak bir şey YOK!” derken diğer taraftan eski ofisin penceresine
konulan iki dosya kağıdı açıklamada “Bilgisayarlardaki sistem değişikliğinden
kaynaklanan aksaklıklardan, yeniden yapılanmadan firmanın 43 senedir hizmet
veren güçlü ve güvenilir bir müessese olduğundan vs.vs.” bahsediliyor…
Dönüşte görüştüğüm birkaç eski firma mensubu bana; “Sana bu turu bile bile
verdiler. Arkandan bakıp “Yazık, bu kız bunu hak etmedi! Ne kadar düzgün
çalışır. Her tur dönüşü mum gibi raporunu verir. Keşke bir kenara çekip “Annem
hastalandı götüremicem” de demediğimize çok pişmanız” dediler. Olan olmuş
artık neye yarar?..
Hiç
istemediğim halde yine avukat, mahkeme, savcılığa suç duyurusu vb. tatsız
işlerle uğraşmak zorunda kalacağım. Birileri, yanında çalışanların hakkını
vermemek, hatta tazminatlarını da ödememek için “Süresiz, ücretsiz
izinlisiniz!” diyecek hileli işler yapacak; namusuyla çalışanlar hizmet
edenler mağdur olacak…
Radyo
ile aradan geçen 1,5 sene zarfında üç kere mahkemem oldu. Sürekli uzatacak
yönde yalan yanlış saptırıcı beyanatlar vermek, mahkemeyi sürüncemede bırakmak
beni yıldırmak gayreti içindeler. “Bu kişiyi tanımıyoruz. Bize hiçbir emeği
geçmemiştir” bile dediler son duruşmada. Elimde koskoca bir albüm dolusu
stüdyoda çekilmiş resimler, 375 gün zarfında Pazar günleri yayınlanmış özet
yayından kasetlere kaydedilmek suretiyle oluşturulmuş bir arşiv ve şükürler
olsun halâ arayıp soran, unutmayan vefalı ve hatta “Bizi şahit yazabilirsin.
Mahkemeye çıkarız” diyen dinleyiciler var.
Ömrüm
oldukça vereceğim mücadelede şimdi ‘Radyoculuk’un yanına bir de tur
liderliğinden
yediğim kazık eklendi. Çok üzgünüm ve çok yorgunum ama neticede kimseye yalan
söylememiş, kazık atmamış ve dolandırmamış olmanın iç huzurunu yaşıyorum bir
taraftan. Zaten guruptakiler eğer azıcık dahi olsa beni bu tezgâhlanan
adiliğin içinde görselerdi eminim ki tutumları çok daha farklı olurdu. Artık
döverler miydi, söverler miydi orasını bilemiyorum?
Bu
yaşadıklarım bana çok büyük bir tecrübe oldu. Eskiler boşuna ‘Bir müsibet
bin nasihatten evlâdır’ dememiş…
Dönüşte hem başımdan geçenleri anlatıp dertleşmeye hem de hâl hatır sormaya
uğradığım benimle aynı sokakta muayenehanesi olan diş hekimi ve üniversitede
profesör arkadaşım; aynı ‘Purolu, jipli, havalı tiplerin’ diş tedavisi olmaya
gelip sonra binbir bahaneyle ödeme yapmadan nasıl gittiklerini anlattı.
Bugün
gelinen noktada toplum iki ayrı uçta toplanmaya doğru hızla gidiyor. Yani
çalanlar, çaldıranlar; aldatanlar, aldatılanlar; dolandıranlar,
dolandırılanlar… Örnekleri çoğaltmak mümkünde, ben üçüncü bir şık arayışı
içindeyim. Bu iki zıt kutuptan oluşan seçenekler bana kesinlikle uymuyor
çünkü. Yok mu bu labirentten bir çıkış? Bir başka olasılık?..
Ağlamakla, üzülmekle, ah vah etmekle bir yere varamayacağımın ayırdında
olduğumdan; bu durumla bile dalga geçmeye çalışıp çok seneler evvel duyduğum
dondurucu Amerikan esprilerinden birini hatırlıyorum.
Şöyle
ki; ‘Bir filin bir Volkswagen’de doğurmasından daha feci ne olabilir?’
‘Hamile kalması!..’
Bu
turdan daha fecisi ne olabilir, nasıl olabilire gelince?.. Onu düşünmek dahi
is-te-mi-yo-rum…
|