|
Ruhsal
konularla ilgilenen birçok insan gibi benim de her zaman bilimle biraz
karmaşık bir ilişkim olmuştur. Bir yandan, insanlığın gelişimiyle ilgilenen
biri için tek asırda çocuk felcini iyileştirmeyi, genetik kodu çözmeyi,
Satürn’ün en büyük uydusuna sonda makinesi göndermeyi ve interneti icat etmeyi
başarmış bir disiplinin son dönemlerdeki çalışmalarından heyecanlanmamak
mümkün değil. Öte yandan evrenin en büyük gizemlerini bile maddenin
hareketine indirgeme eğilimi beni biraz ürpermiştir.
Bu
muhtemelen benim çocukluğuma dayanan bir durum. Teolojik açıdan kararsız,
agnostisizmlerine bir çok insanın inancına olduğu kadar bağlı olan ebeveynler
tarafından yetiştirildim. Erken yaşlarda bilimin, nedenselliğin ve
akılsallığın doğruya giden yolda dogma veya ilhamdan daha iyi bir rehber
olduğu öğretildi bana. Ancak yıllar geçtikçe küçüklüğümden gelen agnostik
yanım yerini ısrarcı bir spiritüel arayışa bıraktı. Zamanla, fen kitaplarımın
hiçbirinde yer almayan çok daha derin bir gerçekliği deneyimlemeye başladım.
Önümde açılmakta olan bu mana ve gizem dünyası, gerçeğin anahtarını elinde
tutanın bilim olduğuna inanmamı zorlaştırıyordu.
Sanırım bu iki yanım arasındaki gerilim üniversitemin son senesinde kaçak
verdi. İnsan doğasını daha iyi anlayabilmek için psikoloji okumayı seçmiştim.
Okulun ilk 3 senesini de inatla psikolojinin “daha zor” olan bilimsel
alanından kaçarak, “daha yumuşak” olan sosyal ve hümanistik yönlerine
yoğunlaşmıştım. Nihayetinde korkunç ancak ne yazık ki zorunlu olan “İstatiksel
ve Deneysel Metodlar” dersini almaya başladığımda, bu dersin ilgimi çekmesini
hiç beklemiyordum. Ancak data analizine ve deney dizaynına iyice daldıkça
eskiden yabancısı olduğum birçok konsept sihirli bir aura gibi çevremi sarmaya
başladı. Deneylerde bir hipotezin doğru diğerininse yanlış olduğunu bilimsel,
deneysel, istatiksel olarak kanıtlayabiliyor olmam tüm sinir sistemimde
adeta uyuşturucu etkisi yapıyordu. Dönemin sonunda yüksek lisans için Deneysel
Psikoloji okumayı düşünmeye başlamıştım. Mâmafih okumak istediğim alanı daha
yakından inceleyince onun da dogmalara sıkışıp kalmış olduğunu gördüm. Böylece
daha “derin” konulara olan ilgim iyice yükseldi ve ufak çaplı dini
araştırmalarımla birleşince hayatımın ve kariyerimin yönü çizilmiş oldu.
Spiritüalizmin çağrısı beni tüm hayatımı laboratuarda geçirmekten kurtarmış
olsa da bilime olan ilgim son bulmamıştı. Bu kişilik bölünmesinin
sonuçlarından biri de ne zaman bilim ile dinin çatışmasıyla karşı karşıya
kalsam bir taraf tutamayıp kendi içimde çelişkiye düşüşümdür. İster
bioteknoloji üzerine etik bir tartışma olsun, ister kozmolojideki antropik
prensip üzerine bir sav olsun; bir omzumda kırmızı boynuzlu bir septik diğer
omzumda ise beyaz kanatlı bir inanan varmış gibi hissederim ve hangisine
dinleyeceğime karar veremem.
İtiraf
etmeliyim ki geçmişe dönüp baktıkça bu ikilemler giderek azalıyor. Evrende
aynı bizimki gibi bir sürü güneş olduğunu söylediği için diline demir çubuk
geçirilen ve yakılan Giordano Bruno’yu düşününce kilisenin sığlığını kınamak
hiç de zor olmuyor. Ve yine Galileo’nun davasının sonucunun ne olması
gerektiğiyle ilgili hiçbir şüphe duymuyorum. Ne var ki tarih sayfalarında
günümüze yaklaştıkça görüntü bulanıklaşmaya başlıyor. “Evrim mi Yaratılış mı?”
tartışmasını ele alalım. Kamuoyundaki bazı ilgisiz yankılar, koyu
Hristiyanların İncil’deki yaratılışın “alternatif orijin teorisi” adı altında
okullarda okutulmasını istemesinden daha sinir bozucu. Yine de bilim
adamlarının neo-Darwinci teorinin kanıtlanmamış savlarını çocukları anlamsız
bir dünyada yaşadıklarına ikna etmek için kullanması beni bilimden bir kez
daha uzaklaştırıyor.
Tabii
eğer din ve bilimin çatışması sadece bu evrim konuyla kısıtlı kalsaydı bir
şekilde bilimin tarafında yer alırdım sonunda. Ama eğer son gelişmeler bir
göstergeyse, bu çatışma burada bitmeyecek demektir. Hatta sakinleşeceğe de
benzemiyor. Aslında son yıllarda iki etkileyici bilim dalının sayesinde bilim
biraz daha ısrarcı bir dönüş yaptı. Ve bu sefer hedef insanlıktan başkası
değil.
Bu
atağa geçen disiplinlerin biri evrim psikolojisi. Orjinali “sosyobioloji” adı
altında biyolog Edward O. Wilson tarafından ortaya koyulmuş olan bu yeni
çalışma alanı gazetelerin bilim bölümlerinde monogami, golf sevgisi gibi
karmaşık insani eğilimlerin evrimsel kökenini açıklayan makalelerden sorumlu.
Darwin’i insanlığın enteresan özelliklerinin çocukluğunda adapte etmek zorunda
olduklarının izini süren psikanalisti gibi düşünün. Bu yeni keşif aracıyla
donatılmış olan çok fazla sayıdaki bilim adamı insan davranışının her yönünü –
özgecilikten spiritüel arayışa - doğal seleksiyonun mekanik mazgalı
vasıtasıyla açıklamak için birbirleriyle yarışıyorlar.
Her ne
kadar evrim psikolojisi Darwin’in teorisini hala mantıklı olabileceği noktaya
kadar genişletmeyi başardıysa da henüz gücünü hipotezlerinin
kanıtlanabilirliğinden değil araştırma gücünden alan teoriye dayalı bir alan
olduğunu unutmamak gerekir. Yine de hiç değilse insan davranışını bilimsel
olarak açıklamak isteyenlerin silah deposunda yer alan önemli bir silah olduğu
söylenebilir. Ağır toplar için ise fazla uzağa bakmaya gerek yok. Gelişen
sinirbilim (neroscience) bu boşluğu doldurmayı amaçlıyor. Bu özgüveni giderek
artan disiplinin öncüleri zihin, duygular ve hatta bilincin kafatasımızın
içindeki üç poundluk gri yumruda toplanmış olduğunu anlatıyorlar. Bu alandaki
bir jenerasyonun tüm amacı DNA helisinin bulunuşunda yer aldıktan sonra
sinirbilime dönen Nobel sahibi Francis Krick’in “şaşırtıcı hipotez” dediği
hipotezini kanıtlamaktır. Bu hipotez şöyle der:
Siz;
sevinçleriniz, üzüntüleriniz, anılarınız, hırslarınız, kişisel kimliğiniz,
özgür iradeniz aslında nöronlarınızın ve onların görevli moleküllerinin uçsuz
bucaksız hareketinden başka bir şey değil. Siz bir paket nörondan başka bir
şey değilsiniz.
Şimdi,
yirmi birinci yüzyılın doğuşunda, beyinin bir şekilde akli
yaşamda ve şuurda etkili olduğu düşüncesi en dindarımız tarafından bile kabul
edilecektir. Şuur araştırmacısı Marilyn Schlitz, PBS programı Closer to
Truth’ta buna şöyle yer verdi: “Tek yapmamız gereken bir balyozu alıp
kafasına vurmak ve bilincinin açıklığındaki azalmayı gözlemlemek.” Ancak soru
akli ve duygusal yaşamda beynin ne rol oynadığı. İşte burada dikenli
bölgeye giriyoruz.
Yakın
zamanda New York Times’ta yayınlanan “Vücut ve Ruh’un Düellosu” adlı makalede
gelişimsel psikolog Paum Bloom 6 yaşındaki oğlu Max ile arasında geçen
konuşmadan bahseder. Bloom, oğluna beynin işlevini sorar. “Max, beynin çok
önemli olduğunu ve düşünme sürecinde etkin olduğunu söyledi – ancak rüya
görmenin veya üzgün olmanın veya kardeşini sevmesinin kaynağı değil. Max,
bunları yapanın kendisi olduğunu söylese de beyninin ona yardımcı
olabileceğini itiraf etti.” Kendini net olarak sinirbilimsel bakış açısına
yerleştiren Bloom “gelişimsel psikolojideki araştırmalar genç çocukların
beyinlerini şuurlu deneyimlerin ve iradenin kaynağı olarak görmediğini
gösteriyor. Beyinlerini daha çok akli operasyonlar için kullandıkları bir araç
olarak görüyorlar. Beyin, hesaplama gücünü arttırabilmek için ruha eklenmiş
olan bir algısal protez.” Ve Bloom sızlanıyor “Çocukların bu bakış açısı
birçok yetişkininkinden farklı olmayabilir.”
Benim
durumumda, en azından, bence, Bloom turnayı gözünden vuruyor. Çünkü
psikolojideki tüm araştırmalarımdan sonra itiraf etmeliyim ki akıl ve beyin
arasındaki ilişki ile ilgili fikrim Oz Büyücüsü’nde Bostan Korkuluğu
tiplemesiyle çizilen portreyi andırıyor. Melankolik havası bir yana, beyni
olmamasına rağmen saman vücut hala epeycene (en azından günü anlatmasına
yetecek kadar) kişilik ve duygu sahibiydi. Hatta ben sekizinci sınıftaki okul
oyununda onu oynamıştım. Ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyordum. Biraz
aptalca davranmam yeterliydi. O zamanlar bir sinirbilimciye beyin sahibi
olmamanın nasıl bir şey olacağını sormamış olmam büyük olasılıkla oyunun
iyiliğine olmuş. Kuşkusuz, fikirlerim geçen yıllarda olgunlaştı. Eğer bana bu
konuda şimdi ne düşündüğümü sorarsanız Bloom’un beyni ruh için algısal protez
olarak niteleyişinden daha iyisini yapabileceğimi sanmıyorum.
Bloom’un analizinin ışığında yalnız olmadığıma daha çok inanıyorum. Bu da
elimizde biraz sorunumuz olduğunu gösteriyor. Çünkü her ne kadar çocuklar söz
konusu olduğuna bu inanç öğrenim eksiği olarak nitelendirilebilecekse de
yetişkinlerin endişelerinin olduğu yerde konu derinleşiyor. Çok daha
derinleşiyor. Sinirbilimcilerin beyinlerimizin davranışlarımızın ve
deneyimlerimizin ruhu olduğu hakkındaki ısrarları bir yana, bizim buna
inanmamak için birçok nedenimiz var. Başlangıç olarak; dini veya spiritüel
eğilimleri olan bazılarımız için böyle bir önerme tinsel ruhun ya da (eğer
Budist isek) tözün bedenden üstün olduğuna dair inancı yok etmektedir.
Kendilerini inançlılar arasında saymayanlar için bile bizim tamamen beyinsel
olaylarla yönlendirdiğimiz düşüncesi insani saygınlığımızı, insanlığımızı ve
anlam kavramımızı elimizden almaktadır. Benim durumumda, ne kadar denersem
deneyeyim, benim sadece beynim olduğum düşüncesini kabul etmeyi çok zor
buluyorum. Bu sadece ve maddenin ötesinde bir şeylerin varlığını gösteren
mistik deneyimler yaşadığım için değil. Şuurun kendisinin deneyiminde de bir
şeyler vardır; bizim bir şekilde şuuru açık olduğumuz fikrinin doğasında yer
alan , sadece nöronlardan oluşmadığımızı gösteren mistik bir şeyler.
Sinirbilimciler bu konuda ne kadar ikna olmuş gözükseler de, bu hikayenin
devamının olduğunu hissetmekten kendimi alamıyorum.
Eğer
kanaatlerimden geri bir adım atarsam, bu resimde şüphe verici biçimde çok
tanıdık gelmeye başlayan bir şeyler olduğunu görüyorum. Zaten dindar insanlar
bilim fikirlerini düelloya davet ettiği zamanlarda hep böyle hissetmezler mi?
Benim deneyimlemekte olduğum şey ile Galileo Dünya’yı(ve dolayısı ile
insanları) Tanrı’nın evreninin merkezinden çekip aldığında kilisenin
büyüklerinin hissettikleri arasında bir fark var mı? Veya bazı Güneyli
Baptistlerin fen öğretmenleri onları Tanrı’nın dünyayı 6 günde yaratmadığına
ikna etmeye çalışırken hissettikleri arasında…? Postmodern sofistikeliğim
yüzünden bu hikayeler kulağıma büyümeye niyeti olmayan bir ergen gibi geliyor.
Ama ben de aynı şeyden suçlu olmadığımdan emin olabilir miyim?
Ben
de, tabii ki, şu an ki durumun farklı olduğunu, insan ruhunun gizemini çözeyim
derken bilimin nihayet güneşe biraz fazla yaklaştığını, düşünmek isterdim.
Ancak bilim ve din arasında yüzyıllardır süren çatışmanın yörüngesi göz önünde
tutulursa sinirbilimin çalışmalarını ciddiye almak aşırı kibirlilik olurdu.
Ateist apolojist Keith Augustine’in infinidels.org’daki son makalesinde
söylediği gibi:
Tarihe baktığımızda “bilim ve din arasındaki savaş”ta teolojistlerin
inançlarını bilimle boy ölçüşebilsin diye yeniden düzenlemekten kaçınmasından
dolayı uzlaşım hep bilim tarafına düşmüştür… Bizim tam tersini hiçbir zaman
görmeyişimiz – bilim adamlarının
son
teolojik spekülasyonları karıştırması – bilimin modern dünyadaki dini
inanışlara karşı otoriter baskınlığını gösterir. Fenomenin bilimsel
açıklamaları o kadar başarılı oldu ki bugün inananlar bilimsel olarak geçerli
teolojiler üretmeye çalışıyorlar.
Gerçekten de, terkedilmiş dogmaların mirasının bilimle karşı karşıya gelmesi
dinin uyanışına sebep oldu. Bilim beyinin gizemlerini çözmeye başladıkça kim
olduğumuza dair düşüncelerimizin bundan hiç etkilenmemesini düşünmek epey
safça olurdu. Kesinlikle zor bir ikilemdeyiz. İtiraf etmeliyim ki bu devre
diğerlerinin kolay görünmesine neden oluyor – özellikle de spiritüel
eğilimlilerimiz için gerçeği nereye götürürse götürsün takip etme açısından bu
konu gurur meselesi haline geliyor. Spiritüel inançlarımızı, sinirbilimin
madde hakkında söyledikleriyle kapıştıracak kadar sorgulayacak mıyız?
Eğer
cehalete kaymaya engel olacaksam, beyin biliminin karanlık sularına dalıp bu
yaygaranın ne olduğunu kendim için öğrenmenin gerekliliğini geçen bahar fark
ettim. Beynimizin tüm deneyimlerimizin kalbi oluşu tam olarak ne anlama
geliyordu? Bunu ispatlayacak kanıtlar neydi? Ve bunun doğru olduğunu
varsayarak, spiritüelliğimiz tamamen bir dalavere miydi? Beyin gerçekten ruh
olabilir miydi? Geçtiğimiz yılda bu alandaki yolculuğum beni “şuur
çalışmaları” konferansından konuda ileri gelen düşünürlerin ofislerine ve ana
görüşten uzakta bütünsel örnekler üzerinde çalışan öncülerin laboratuarlarına
sürükledi.
Bu
macera sırasında kafa karışıklığım birçok kez bir yok oldu bir yeniden ortaya
çıktı. Bazen kendimi tamamen öbür tarafta bulduğum da oldu. Ancak
söyleyebileceğim asıl şey şu ki daha önce üstünde fazla düşünmediğim muhteşem
ve bir o kadar da gizemli bir parçam hakkında çok fazla şey öğrenmiş oldum –
beynim.
BÖLÜM 1: Şuurun Bilimine Doğru
“Şuur:
uyuklamalar arasındaki sinir bozucu zaman” diyor tozlu bir SUV üzerindeki bir
yapışkanda. Saat henüz sabahın dokuzuna yeni geliyordu, ve Arizona güneşi
Tucson Konferans Merkezi’ni çevreleyen otoparkları şimdiden kavurmaya
başlamıştı. Beklenmeyecek derecede soğuk bir New England kışının eşiğinde,
çölde kavrulmak için hazırlıklı gelmiştim… uzun kollularımla. Hala üzerimde
gereğinden fazla kıyafet vardı. Tuscon, genel özellikleri bakımından, şuur
çalışmaları hakkındaki çok önemli bir konferans için epey alakasızdı. Ancak
bilenler bilir, son on yıldır her dört yılda bir beyin konusundaki en parlak
beyinler burada toplanırlar şuurun bilimi hakkındaki gelişmeleri kovalamak
için.
Eğer
on yıl bir konferansı temel bir bilim alanında yer etmiş olarak tanımlamak
için kısa geliyorsa, konferans bu özelliğini konusunun henüz çok yeni
olmasından alıyor. İmparatorluğunu üçüncü şahıs “objektif” bir açı üzerine
kuran bilim genel olarak şuur meselesini subjektif bir deneyim olarak ele
almıştır. En iyi ihtimalle; sorgu sınırlarının ötesinde veya alakasız.
Psikolojinin ilk zamanlarında William James ve diğer intropektionistlerin
subjektif alana kendi beyinlerinin işleyişlerini incelemeye başlayarak akın
ettikleri bir dönem vardı. Ancak James B. Watson 1900lerin başında
davranışçılığı ortaya atıp psikolojiyi sadece gözlenebilen davranışların
bilimi olarak limitledi ve böylece saygı duyulur bir bilim dalı haline
getirdi. Bu da William James’in bu disiplinden atılmasına neden oldu. Kognitif
psikolojinin 1960’ların başında doğuşuyla “şuur” kelimesi oyuna tekrar girmeye
başladı. Ne var ki 1990’ların başına kadar Francis Crick gibi
sinirbilimcilerin küstahlıklarından dolayı ciddi bir araştırma alanı kabul
edilmedi. 1990’da partneri Christof Koch ile yazdığı etkileyici bir makalede
Crick şuurun materyal temeliyle ilgili büyümekte olan cephanesine iş
verebilmek için tutkulu bir çağrıda bulunuyordu. Bu makale o dönem için büyük
bir iz bıraktı çünkü takip eden birkaç yılda şuur alanındaki çalışmalar
1994’te ilk Tuscon konferansının açılışını sağladı.
Eğer
2004 konferansının açılış seremonisindeki ortam bir gösterge sayılırsa on
yılda şuurun ne kadar popüler bir konu haline geldiğini söyleyebiliriz.
Konferans salonuna girdiğim zaman içerisinin çoktan dolmuş olduğunu fark
ettim. Kendime, konferansı organizatörü David Chalmers sahneye çıkarken anca
yer bulabildim. Spor taşlanmış kotlar, yarı içine sokulmuş bir t-shirt, siyah
deri ceket,, uzun saçlarıyla 39 yaşındaki Avustralyalı günümüzün en saygıdeğer
filozoflarından birinden çok bir metal grubu üyesine benziyordu. Ancak
1994’teki konferanstan beri izleyiciyi şuur problemiyle yüzleşmesi için motive
etti, ve o zamandan beri içinde Chalmers adı geçmeyen şuur konulu bir şeyler
okumak neredeyse imkansız hale geldi.
Zamanında okulda biraz felsefe dersi almış olanlar Chalmers’ın klasik
“zihin/vücut” problemini “dünya deliği” adı altında yeniden ele alışını fark
edeceklerdir. Descartes’ın zihin ve edeni ayırarak düalizmi doğuruşundan bu
yana, zihnin felsefesi bu iki parçanın birbiriyle nasıl iletişim kurduğunu
inceliyor. Bir yanda, objektif fiziksel beyin nasıl olur da subjektik zihni
olaylara neden olabilir? Öte yandan, (fiziksel kuralları tarafından
yönetilmediği varsayılan) bu subjektif mental olayların etkisi nasıl objektif
fiziksel dünyaya etki edebilir?
Açılış
bölümünün ve konferansın genelinin başlığı “Nöronlar ve Şuurun İlişkisi”ydi.
[Ç.N.: Orijinal başlık Neural Correlates of Cosnciousness olduğundan
kısaltmalar asıl metinde geçtiği gibi NCC olarak kullanılacak.] Chalmers’ın
hoş geldiniz konuşmasından sonra doğrudan panelin konuşmacılarına geçtik. İlk
konuşmacı, vizyon ve şuur üzerinde Francis Crick’le yaptığı çalışmalarıyla
sinirbilim dünyasında yıldızlaşan Christof Koch’tu. Yüksek dozda kafeinle
amfetaminlerin karıştırılmaması gerektiğin unutmuşa benzeyen görüntüsüyle Koch,
tüm bir yarıyılın notlarından oluştuğunu düşündüğüm konuşmasını otuz dakikaya
tam anlamıyla tıkıştırmaya başladı. Konuşmasının hiçbir kelimesini
anlamadığımı itiraf etmem gerek ama ondan sonraki iki paneliste olabildiğim
kadar çok konsantre olup takip eden iddialı münazarayı izlediğimde teorinin
ana hatlarını bir araya getirmeyi başardım.
Koch
ve NCC’lerin patikasındaki diğer nörobiyologların ortaya çıkarmaya çalıştığı
şey bir objeyi şuurluyken algılarken ile şuursuz algılarkenki nöron
seviyesinin farkıydı. Şimdi, bir çoğumuz için, bir şeyi şuursuz algılama
fikri bile kulağa bir oksimoron gibi geliyor. Açıklamak için Koch “binoküler
rekabet” olarak bilinen fenomenden yararlandı.
En
basit açıklaması şöyle: Her ne kadar bir çoğumuz dünyayı gözlerimiz
aracılığıyla gördüğümüzü düşünse de vizyonun doğası tamamen bizim
deneyimlediğimiz gibi değil. Aslında olan şey şu; iki farklı tersyüz edilmiş
iki boyutlu görüntü iki retinanızın gerisine düşüyor ve beyinde işlenmesi için
varolan 30 farklı görsel merkezden birine gönderiliyor. Bunun sonucunda,
esrarengiz olarak, gördüğünüz üç boyutlu dünya ortaya çıkıyor. Bunun oluşu
“bağlama problemi” olarak bildiğimiz sorunun bir örneğini ve kimsenin bugüne
kadar ikna edici bir şekilde çözemediği bir gizemi oluşturuyor. Gerçi şimdilik
önemli olan gözünüzün farklı iki resmi algılıyor ve beyninizin bunları
birleştiriyor olduğunu anlamak.
Peki
eğer gözlerimizi birbirinden izole edip ikisine de farklı iki resim
gösterirsek ne olur? Aynı anda iki şeyi de görebilir miyiz? Hayır. İşte burada
binoküler rekabet konuya dahil oluyor. Anlaşılan o ki, beyniniz bir seferde
sadece bir bütün resmi size gösterebiliyor. Bu nedenle gözlerinize iki ayrı
resim gösterildiği zaman beyniniz bunlardan birini seçmek zorunda. Beyin bazen
bir resme odaklanıp diğerini görmezden geliyor. Ya da, eğer resimler uygun
düzendeyse ikisi arasında gidip gelebilir. Burada önemli olan hangi resmin
şuurda olduğu fark etmeden beynin görsel merkezlerine gelen bilginin eş
olması. Bunun Koch ve arkadaşları için heyecan verici olmasının nedeni beynin
görüntüleme tekniklerinin kullanımından yola çıkarak şuurluyken ve şuursuzken
beyinin enstantane fotoğraflarını alabiliyor olmaları. Bu nöron aktivitesinin
şuura nasıl etki ettiğini açıklayabilmelerini sağlamasını umuyorlar.
Eğer
bu açıklamadan sonra şuuru anlamak için nasıl bir araştırma yapılacağını merak
ediyorsanız, David Chalmers’ın şuurun “zor problemleri” ve “kolay problemleri”
arasında ayrım yaptığı zaman hakkında bir önseziniz oluşmuş demektir.
Chalmers’ın tanımına göre Koch’un ve diğer panelistlerin çalışmaları tamamen
kolay problemlerden biriyle ilgileniyor. Beyinden ne kadar net bir enstantane
fotoğraf alırsak alalım, hala beynin nasıl kendi kendine şuurlu deneyim gibi
bir şey üretebildiğini anlamaya yaklaşmamış olacağız. Filozof
John Searle’ın Koch’un son kitabı üzerine yazdığı “The Quest for Consciousness”
başlıklı değerlendirmede dediği gibi; Deneylerin uygulandığı kişiler zaten
şuurlular… Yani bu deneyden bekleyebileceğim en mantıklı şey şuurlu bir
beyinle algısal deneyimlemeyi nasıl gerçekleştirebildiğimiz…. Benim görüşüme
göre şuuru, beynin şuursal alanı nasıl yarattığını anlamadan anlamamız çok
zor.”
Koch
ve partlernerinin sunumundan sonraki soru-cevap bölümü geldi. Sorular deneysel
tekniklerden kuantım fiziğine ve paranormaliteye kadar geniş bir yelpaze
içindeydi. Bir kadın Koch’a “şuurun nörobiyolojik iskeleti”nin hastalarının
beyinleri çalışmıyorken rapor edebildiği yakın-ölüm deneyimlerini nasıl
açıklayacağını sordu. Koch’un kısa açıklaması “Eğer bir deneyim yaşıyorlarsa,
nöronlar işin içinde olmalıdır. Bunun için çift kör bir çalışmayı görmem
gerekir.” Ben bu tür bir çalışma için birinin nasıl gönüllü toplayabileceğini
düşünürken, Chalmers’a kendimi tanıtmak için sahneye doğru ilerledim. Kendini
konferansın organizasyonu işine kaptırmıştı ancak adımı ona daha önce
gönderdiğim bir dergiden hatırlayıncaya kadar minik bir sohbet için ara verdi.
Bana lokal olmayan paranormal etkiler üzerine bir paneli yönetmek isteyip
istemeyeceğimi sordu. Bu işi asıl yapacak olan kişi gelmemiş.
Her
zaman biraz sahne zamanına hazır olarak gülümsedim ve “Neden olmasın? Ne zaman
başlıyor?” diye sordum.
“On
dakika içinde.” dedi.
“Bilmem gereken bir şeyler var mı? Paranormalite hakkında pek uzman sayılmam.”
“Hayır, gayet iyisin. Sadece panelistlerle konuşabilmek için zamanında orada
ol.”
Bırak Bin Çiçek Açsın
Konferans salonundaki sınırsız sezondan sonra gittiğim 150 koltukluk oda
neredeyse evcil geldi bana. Labirent gibi koridorlardan yolumu bulup oraya
vardığımda panelistlerin tümü ve izleyicimin büyük bir kısmı çoktan gelmişti.
Nefes nefese hayatımın en hızlı dört röportajını yaptım, açılış konuşmam içim
materyalizm hakkında birkaç espri hazırladım ve yeni sezon için içeriği
düzenlemeye çalıştım.
İlk
panelist, kitap Ölümsonrası Deneyleri’nde(The Afterlife Experiments) ruh
medyumlarıyla yapılan bir dizi deneyi anlatan ve şuur denilen şeyin fiziksel
ölümden kurtulabileceğini savunan ünlü bir paranormal araştırmacısı Gary
Schwartz’dı. Aynı zamanda Arizona Üniversitesi’ndeki İnsan Enerji Sistemleri
Lab.’ını yöneten Schwartz, güçlü konuşmasında etkileyici araştırmasını
özetleyip bilimsel camianın genelinin bizin için anlamını değerlendirmeye
niyetlenmemesinden dolayı öfkesini dile getirdi.
Sonrasında UA psi laboratuarından, bitkilerin evrensel uzaktan enerjiyle
iyileştirme konusunda kanıt sunan Katherine Creath konuştu. Biofoton
görüntüleme teknolojisini kullanarak, Creath 3 farklı disiplinden enerji
iyileştiricilerinin onlara “iyileştirme” amacıyla yaklaşarak yaralı
bitkilerdeki biofoton emisyonlarını (sağlığa dair bir işaret) kayda değer
ölçüde arttırdığını gözlemledi. Bir daha asla salata yemeyeceğime dair
yaptığım şaka birkaç kahkaha beklentimi boşa çıkardıktan sonra bir Alman bilim
adamının şuurlu olarak başkalarının sinir sistemlerini epey uzaktan bile
sakinleştirebileceğimize dair sunumunu izledik.
Açılışı panelinin materyalizminin ardından şuurun beynin ötesindeki gizemiyle
vakit geçirmeyi epey huzur verici buldum. Konferansın apaçık sinirbilimsel
eğilimi göz önüne alındığında konunun bu kadar dışında bir sezonun varlığı
beni şaşırtı. Gerçekten de, takip eden günlerde gördüm ki beyinin
kompleksliğiyle ilgili birçok panelin yanında genelde “kıyıda köşede” şeklinde
görülen konularda sunumlar da vardı.
Katılımın yüksek olduğu bir sezonda “meditasyon ve şuur” konulu araştırmanın
son durumu tartışıldı. “Sanat ve Şuur” başlıklı diğer bir sezon şuurun değişik
halleri ve görsel sanat hakkında bir konuşmayı içeriyordu. Stanford’un
Stephen LaBerge’i açık rüyalar (lucid dreaming) hakkında bir atölye (workshop)
düzenledi. Ve sezonlardan biri de halisünatif uyuşturucuların etkileri
hakkında bir araştırmaydı.
Aynı
zamanda yapay zeka kalabalığı tarafından şuurlu robotların yapılabilirliği
üzerine sunumlar ve kuantum fiziğinin şuur ve beyin arasındaki ilişkisini
açıklayışıyla ilgili şaşırıcı derecede fazla panel vardı. Yakındaki bir
Meksika lokantasında öğle yemeği yerken Chalmers’a bu kadar ciddi bir akademik
konferansın bu kadar fazla alana nasıl açık olabildiğini sordum. Tavuk
burritosuna bir an için ara vererek cevapladı, “Bu konuda anlamadığımız o
kadar fazla şey var ki bizim yaklaşımımız bin çiçeğin açmasına izin vermek
olmuştur.Burada herkese yer var çünkü cevabın nereden geleceğine emin
olamayız.”
Ancak
organizasyon komitesinin alternatif düşünüşü kucaklama yönündeki açık
görüşlülüğü bir yana, hangi kampın daha çok yer kapladığı ortadaydı. O bahar
Tuscon’da bin çiçek açıyor dahi olsa, bu çiçeklerin çoğunluğunun kökünün
nerede olduğuna dair biraz şüphe vardı – materyalizmde ve tüm insan
deneyimlerini beyinin işleyişiyle kısıtlama arzusunda.
Gerçekten de, her ne kadar Tuscon’a konferansın materyalistik odağının
farkında olarak gitsem de hafta ilerledikçe şuurun nörolojik tabanını
göstermenin nasıl olacağı ortaya çıkmaya başladı. Ve bu, en hafifi söylemek
gerekirse, rahatsız bir resimdi. Eğer şuur, gerçekten de, beyin tarafından
yaratılıyorsa bu gerçeklik hakkındaki genel hissimizin çok minik bir
parçasının doğru olduğu anlamına gelir. Bir hafta boyunca birçok önemli şey
öğrendim:
-
özgür irade bir ilüzyondur
-
benlik de öyle
-
şuur
da bir bakıma öyledir. en azından, hiçbir şey yapmaz.
-
eğer
Matrix’te yaşadığımızı keşfetsek bile, o gerçekmiş gibi davranmalıyız ve bu
konuda endişelenmemeliyiz. Başka bir deyişle, Neo yanlış hapı içti.
En
derine atlamış olduğumdan konferansın sonunda kafam ne daha az ne de daha
fazla karışmıştı. Karışıklığım konseptseldi. Sıradan bir insan olarak
profesyonellerin beyin biliminin en ince noktaları hakkında tartışmalarını
dinlemeye çalışmak bölgeye pek de kolay bir giriş olmuyor. Bazen kendimi
yanımdaki insandan (konuşmacı anadilimde konuşuyor olmasına rağmen)
söylenenleri “tercüme etmesini” isterken buldum. Ama sanırım kafa
karışıklığımın daha derindeki kaynağı daha insani bir seviyedeydi. Bir insanın
karşınıza geçip gözünüzün içine baka baka ve gayet sakin bir şekilde sizin
kompleks algoritmlerden başka bir şey olmadığını söylemesi, ve hatta daha
kötüsü davranışlarınız üzerinde hiç kontrolünüz olmadığını söylemesi size
odada güvenlik görevlisi aratacak türden bir davranış. Zaman akıp gittikçe
hayatta olmak ile ilgili en temel deneyimlerimizi kökünden sarsan bu tür
teorilere bazı insanların nasıl bu kadar çabuk ikna olabildiğini merak etmeye
başladım. Yapay zekayla ilgili onca konuşmadan sonra gizliden gizliye
konuşmacıların bizim de kendileri gibi olduğumuz konusunda bizi ikna etmeye
çalışan eğitilmiş robotlar olduğuna inanmaya başladım. Konferans salonunu bu
garip çıkmazın kökenlerini bulmakta ve bilim adamlarının tamamen beyin
olduğumuza bu kadar nasıl emin olduğunu öğrenmekte daha kararlı olarak terk
ettim.
BÖLÜM 2: Beynin Biyolojisine Adımlar
Aklın Kısa Bir Özeti
Başkan
Bush’un “Beyin Çağı”nı ilan edişinden 15 yıl sonra beynin akli yaşamda aktif
olduğu düşüncesinin bile tartışılır düzeyde olduğuna inanmak çok güç. Hatta
akıl ve beyin arasındaki ilişki konusuna eğilmiş olan bildiğimiz ilk düşünür
M.Ö. 5.yüzyılda yaşamış olan Croton’un Pythagorean Alcmaeon’u. Ondan da önce,
kültürler arasında, zihnin ve ruhun kalpte yer aldığı görüşürü yaygındı. Eski
Mısır’ın rahipleri, örneğin, ölmüş bir insanın vücudun ölüm sonrası yaşama
hazırlarken beynini parça parça burnundan çıkarırlardı ancak kalbi olduğu gibi
bırakırlardı çünkü kalbin bir insanın zihninin ve varlığının merkezi olarak
görüyorlardı. Birçok eski kültürde kadavrayı inceleme amaçlı kesme fikri bir
tabuydu, bu yüzden sinir sistemi hakkında hiç bilgileri olmamıştı. Bu da doğal
olarak heyecanlanınca artan kalp atışlarını akli yaşamın merkezi olarak
yorumlamalarına neden oluyordu. Arisotle gibi büyük düşünürler bile bu fikre
katılıyordu. Ama titiz bir biolog olmasından dolayı Yunan’ın en büyük
matematikçisi beynin bir çeşit işlevi olması gerektiğinden emindi. Dokununca
hissettiği soğukluğu fark edince beynin kanı dondurduğu sonucunu çıkardı – bu
da normalden büyük insan beyinlerini tanımlamasına yardımcı oluyordu. Bizim
alışılmışın dışındaki zekamızdan dolayı, diyordu Aristotle, kalbimiz daha
fazla ısı üretti ve bu da daha büyük bir soğutma sistemi gerektirdi.
Fakat,
Alcmaeon’un beyin merkezli teorisi Hippcrates ve Plato gibi isimlerin hakim
olan “kardiovasküler teori”den vazgeçmesine neden oldu. Ve Aristotle’ın karşı
çıkmasına rağmen bu fikir Roma döneminin başlarında fizikçilerin kadavralarla
ilgili tabuyu yıkarak kafatasından çıkan sinir sistemini keşfetmelerini
sağladı. Her ne kadar bu bakış açısı tutmuş ve hala baskınlığını o günden beri
sürdürüyor olsa da 16.yüzyılda hala tartışılıyordu. Filozof Henry More bu
konuda şunları yazmıştı; “İnsanın kafasındaki bu ilgisizlik deliği böbrek
yağlı bir kek veya bir kase lordan daha fazla mantık gerektirmiyor.” Bu beyin
modeli ikinci millenyumun büyük bir kısmında geçerliliğini korudu ve aslında
bizim şu an kullandığımız modelden oldukça farklıydı. Biz şimdi binlerce
nöronun oluşturduğu geniş, karmaşık elektrokimyasal ağı görürken, bu ilk
anatomistler zihnin, veya ruhun, beyindeki odalarda yer aldığını ve vücudun
geri kalanıyla sinir sisteminin minik yollarıyla ulaşımını sağlayan “canlı
periler” sayeside iletişim kurduğuna inanıyorlardı. Gerçekten de, beynin
işleyişiyle ilgili ruhani bakış açısından giderek uzaklaşılarak saf biyolojik
olana yönelmek zihnin veya ruhun beyin aktivitesine indirgenebileceği
düşüncesine yol açtı.
Kafadaki Bir Delik Gibi
Şimdilerde çoğunluğun paylaştığı bu kanıya giden yol, herhangi bir bilimsel
gelişme gibi, birçok dönüm noktasına sahiptir. Ancak sadece birkaç kişi bu
alana Vermont’lu yol işçisi Phineas Gage gibi bir güçle girmiştir. Yıllardan
1848, Gage bir inşaatı denetliyor. Bu sırada meydana gelen patlama 3 feet’ten
daha uzun ve çeyrek inç çapında demir bir çubuğu sol yanağına çarpıyor, sol
lobuna doğru giriyor ve beyninin ufak bir bölümünü götürerek kafasından dışarı
çıkıyor. Herkesi şaşkınlık içinde bırakarak Gage birkaç dakika içinde sanki
hiç yara almamış gibi tekrar ayağa kalkmayı başarıyor. Bir saat sonra onu
tedavi eden doktorun dediğine göre olayı gözlemleyen iş arkadaşlarından daha
akıcı konuşarak anlatabiliyor olayı. Her ne kadar en basit algı fonksiyonları
etkilenmemiş olsa da zamanla çok temel bir şeyin değiştiğini anlıyorlar. Bu
olayı takip eden fizikçi John Harlow’a göre “kazadan önce becerikli, düşünceli
ve yetenekli olan Gage kazadan sonra rahatsız, saygısız ve şımarık biri haline
geldi”. Ya da arkadaşlarının dediği gibi “Sanki o eski Gage değil”di artık.
Gage’in kazasının olduğu dönemde halihazırda (özellikle kafatasındaki
yumrulardan yararlanarak beynin haritasını çıkarmaya çalışan prenolojistler
arasında) beynin algı, kavrama ve davranışla ilgili bölümleri olduğuyla ilgili
kayda değer spekülasyonlar vardı. Ancak Gage’in bu kadar etki yaratmasının
nedeni kişiliklerimizin, özgünlüğümüzün de beyindeki sistemler tarafından
yaratılıyor olabileceğini ortaya koymasıydı. Son 150 yıldır beyninden hasar
görmüş hastalar üzerinde klinik nörologlar tarafından yapılan araştırmalar
beynin işleyişiyle dünyayı deneyimleyişimiz arasındaki ilişiyi büyük ölçüde
ortaya çıkardı. Bu insanların hikayeleri açıklayıcı olduğu kadar da şaşırtıcı.
Phantoms in Brain (Beyindeki Hayaletler)
adlı
kitabında nörolog V.S.Ramachandran, geçirdiği büyük bir kazadan sonra
ailesinin sahtekarlar olduğunu düşünmeye başlayan Arthur adlı bir gençten
bahseder. Onu aksine ikna etmeye ne kadar uğraştılarsa da, onları her
görüşünde “Benim gerçek ebeveynlerim gibi görünüyor olabilirsiniz, ama gerçek
ebeveynlerim olmadığınızı biliyorum.” demeye devam etmiş. Capgras sendromu
olarak bilinen bu tuhaf saplantı psikiyatri literatürüne birçok geçmiştir. Ve
genelde Freudiyen açıklamalarla meşhur Oedipus kompleksine bağlanarak
açıklanmışlar. Oysa Ramachandran’ın çok farklı bir fikri vardı. Açıklaması,
beynin görsel merkezlerinden biriyle duygusal merkezlerinden biri arasındaki
ilişkinin zarar gördüğü yönündeydi. Bu yüzden Arthur anne ve babasının yüzünü
görse bile onları gördüğünde bir şey hissetmiyordu. Gerçi Arthur’un
babası (sahte aileyi kiraladığı için özür dileyerek) onu içtenliğine geçici
olarak inandırmayı başardı.
Birçoğumuz için duygusal tepki vermek gibi azımsadığımız özelliklerimizin
birden yok olduğunda bunun nasıl bir durum oluşturacağını hayal etmek epeyce
zordur. Bu hikayelerin en ilgi çekici yanı da en temel sezgilerimize, kişinin
tek ve bütün oluşuna dair sezgilerimize, meydan okumasıdır. Nöroloji
literatüründe beynin belli bir bölümünün zarar görmesinden kaynaklanan dış
dünyayı algılama ve dış dünyaya tepki verme eksiklikleri sıkça yer alır.
Beynimin bir parçasına zarar verirseniz yeni bir şey öğrenme yeteneğimi
kaybederim. Beynimin başka bir parçasına zarar verirseniz yüzleri seçememeye
başlarım. Başka bir bölüme zarar verirseniz dünyayı deneyimleyişim zarar
görmese de bu konuda konuşmam oldukça zorlaşacaktır. Başka bir bölümün zarar
görüşü işe görüş alanımın yarısını kaybetsem de o gördüğüm yarının resmin
tamamı olduğuna inanırım. Sonuç olarak sabah olunca yüzümün sadece yarısını
tıraş ederim. Bunları tek bir sonuçta toparlayacak olursak; nörolojiye göre
her ne kadar dünyayı bütünsel olarak deneyimlesek de aslında bir çok bölümde
oluşuyoruz ve bu bölümlerden birinin kaybı bütüne zarar veriyor.
İki
Aklın Oluşu
Beyin
hasarını düşündüğümüz zaman, genellikle bir kaza veya hastalıktan dolayı
oluşan hasarlar aklımızı gelir. Oysa aynı zamanda beyindeki bir sorunu
giderebilmek için cerrahlar tarafından kasten yaratılan hasarlar da vardır.
Beynin tamamının hassasiyetiyle ilgili ne kadar az şey bildiğimiz ve 1940 ve
1950’lerde Amerika’da gerçekleştirilen 45000 (ön loba gerçekleştirilen)
lobotomi işleminin sonuçları göz önüne alındığında bu tür prosedürlerin
bugünlerde çok nadiren yapıldığını söyleyebiliriz. Ancak 1960’larda yapılan
epileptik krizleri engelleme amaçlı başka bir prosedür beynin kişiyle olan
ilişkisini anlamamızda şaşırtıcı şeyler keşfetti.
Mamafih, beyin bilimi konusunda cahil bile olsak, muhtemelen hepimiz beynin
sağ ve sol olmak üzere iki lobdan oluştuğunu ve her birinin davranışımızın
farklı bir yönünden sorumlu olduğunu biliyoruzdur. Egemen sol lobumuz, bize
böyle söyleniyor, daha analitiktir. Sağ lobumuz ise daha duygusal, yaratıcı
olanıdır.
Her ne
kadar sağ lob-sol lob ayrımındaki popüler psikoloji literatürü sinirbilimin
gözünde fazla basit ve geçersiz olsa da “yarımküreli uzmanlaşma” olarak
tanınan alan oldukça kabul görmüştür. Normal bir beyinde iki lob corpus
collosum olarak bilinen, kadınlarda daha çok işle uğraşabilme gibi bir
üstünlükleri olduğu için daha geniş olan, bir sinir dokusunun yardımıyla
sağlanır. Peki eğer bu iletişim zarar görseydi ve bizi sonucunda 2 beyinli
bir hale getirseydi ne olurdu? İki farklı kişi haline mi dönüşürdük?
Geçtiğimiz yıllarda bir grup sinirbilimci bunu öğrenme şansını yakaladı.
Epilepsi birçok şekilde gelir, kimisi iyi huylu kimisi ağır. En kötü
manifestolarında kendisiyle birlikte sürekli krizleri de getirir ki bu da
hastanın hayatını imkansız hale getirir. Bu ağır vakaları kontrol etme
denemelerinde, 1960’larda sinir cerrahları corpus callosum’u krizlerin beynin
bir bölümünden diğerine yayılmasını engelleme amacıyla kesmeye başladılar.
Prosedür oldukça başarılıydı, ve tedaviye öncülük eden doktorları rahatlatacak
bir biçimde hastalar iyileşmeye ve normal hayatlar sürmeye başladılar.
Psikolobiyolojist Roger Sperry çok geçmeden bu “bölünmüş beyinli” hastaların
iki lobu incelemek için çok büyük bir fırsat olduğunu keşfetti. Takip eden
yıllarda, kendisine Nobel ödülünü kazandıracak olan bu alandaki bir çok
araştırmaya öncülük etti. Bu çalışmaların çoğu iki lob arasındaki işlevsel
farklılıklar arasında yoğunlaşıyordu. Ancak ilerledikçe, Sperry ve çalışma
arkadaşları sordukları temel soruların ötesinde verilerle karşılaştıklarını
fark ettiler.
Lobların farklarıyla ilgili bilinen en temel özelliklerden biri sağ lobun
vücudun solunu, sol lobun ise vücudun sağını kontrol ettiğidir. Görsel veriler
hakkında da aynı durum geçerlidir. Her gözün görsel alanının sol bölümü sağ
loba bağlıdır, sağ bölümü de sol loba. Bunun bilinciyle, araştırmacılar
bireyin görsel alanının bir tanesine çabucak bir veri sunduklarında bunun
sadece tek loba ulaşacağının farkındaydılar. Bu teknik araştırmalarının temel
taşını oluşturdu.
Bu
tekniği kullanan araştırmacılar sol lobun düşünme ve dili kullanma niteliği
sayesinde şuurlu akıl olarak tanıdığımız olayın kalbi olduğunu fark ettiler.
Örneğin, sadece sol lobun sunduğu bilginin rapor edilmesi istendiğinde, deneye
katılanlar bunu gayet doğal bir şekilde anlatabiliyorlardı. Ancak bilgi sadece
sol loba sunulduğunda, tam tersi bir şekilde, deneye katılanlar bunun farkında
olmuyordu. Araştırma ilerledikçe resim daha karmaşıklaştı. Mesela, sağ loba
bir kaşığın fotoğrafı gösterildiğinde, şuurlu olarak onu görmediğini iddia
ettiği halde, deneyin uygulandığı kişinin sol eli (sağ lob tarafından kontrol
edildiğini unutmayalım) çeşitli objeler arasından bir kaşığı seçebiliyordu.
Kendisini ifade edememesi bir yana, sağ lobun kendine ait bir iradesi ve
bilinci var gibi görünüyordu. Bunu test etme isteğiyle İskoç sinirbilimci
Donald MacKay 20 soruluk bir tahmin oyunu ayarladı ve beynin iki bölümüne de
bu oyunu oynamayı öğretti – önce MacKay’e karşı sonra da diğer yarıya karşı
olmak üzere. Ama bu iki beynin birbirine karşı yarıştırılması çok geçmeden
deneyi bir felakete dönüştürdü ve bölünmüş beyinli hastalar “Yabancı El
Sendromu” olarak bilinen tuhaf hastalığı geliştirmeye başladılar.
Dominant sağ elinizle pantolonunuzun fermuarını daha yeni çekmişken sol
elinizin kendi kendine fermuarı açarken ve pantolonunuzu çıkarken gördüğünüzü
hayal edin. Veya sevgilinizi kucaklamak için ona uzandığınızda sol elinizin
onun yüzünü yumruklamaya başladığını… Ya da markette alışveriş yapmaya
çalışırken sol elinizin istemediğiniz ürünleri alıp cebinize atmaya
başladığını… Bu, Alacakaranlık Kuşağı’ndan fırlamış bir hikaye gibi gelse de
kulağa, birçok bölünmüş beyinli hastaların rapor ettiği şeyin ta kendisi
aslında. Bir hasta, çıkacağı bir seyahat için hazırlanmasının gününün yarısını
aldığını çünkü sağ eliyle koyduğu bir eşyayı sol elinin çıkardığını söyledi.
Bir başkası sol elinin onu boğmasından korktuğu için uyumaya korktuğundan
bahsetti.
Beynin
yarısının kendine ait bir programının olması kulağa ne kadar uç gelse de bu
gerçek sinirbilimciler Michael Gazzaniga ve Joseph LeDoux tarafından bir
deneyle gösterildi. Her ne kadar birçoğumuzda dominant sol lob dil
kapasitemizin çoğuna ev sahipliği yapsa da nüfusun küçük bir yüzdesinde sağ
beyin de dilsel fonksiyonlar geliştiriyor. Sağ lobunda dilsel özellikler
görünen genç bölünmüş beyinli ender vakalarla yapılan araştırmalarda
araştırmacılar beynin her iki yanına da bir dizi soru sordular, ve fark
ettiler ki fikirler ve tercihler söz konusu olduğu zaman genelde anlaşmazlık
oluşuyordu. En çok şey hastaya amaçları sorulduğunda ortaya çıktı. “Mezun
olduğunuzda ne yapmak istiyorsunuz?” sorusuna dominant sol lob sesli olarak
“Teknik ressam olmak istiyorum. Şimdiden bunun eğitimini alıyorum.” cevabını
verdi. Sadece Scrabble harflerini kullanarak cevap verebilen sağ lob ise şöyle
diyordu; “A-R-A-B-A-Y-A-R-I-Ş-I”.
Beynin
bölünmesinin kişinin bölünmesinden çok farklı olmadığı fikri şuurun ve
bireyselliğin yaradılışında beynin rolündeki en meydan okuyucu fikirlerden
biri. Bu sebeple, bu konunun bilim adamları arasında ikiliklere yol açması çok
da şaşırtıcı olmasa gerek. Ama bu alandaki öncü çalışmalarıyla Nobel Ödülü’ne
layık görülen adam için yıllarca bölünmüş beyinli hastalarla çalışma tecrübesi
tek bir yönü gösteriyordu. “Gördüğümüz her şey ameliyatın bu insanları iki
farklı akılla bıraktığına işaret ediyordu.” diyordu Sperry. “Bu iki farklı
loblu şuurdur.”
Bu
İlaç Etkisindeki Sizin Beyniniz
Geçen
yaz bir sabah, araştırmamın ortalarında, eski bir meslektaş ve arkadaş
ofisimin kapısında belirdi.
“Babamın ciddi bir sorunu var,” dedi. “Kendisinde değil.”
Geçtiğimiz yıllarda arkadaşımın babasıyla vakit geçirmiş olduğumdan Parkinson
hastalığıyla 20 yıldır verdiği savaşın farkındaydım. Hastalık, zamanla bu
başarılı avukatın ve ondan önce atletin becerilerini aşındırmıştı. Ve hastalık
kötüye doğru ani bir dönüş yaptığımda arkadaşımın yüzündeki şaşkınlık ve acı
dolu bakışı daha önce de birçok kez görmüştüm. Ancak bu kez farklı bir şeyler
vardı.
“Ne
demek istiyorsun?” diye sordum. “Parkinson mu yine?”
“Gibi,” dedi. “Bir şekilde ilaçları etkisini yitirdi. Çok tuhaf şeyler yapmaya
başladı. Geçen gece geç saatlerde kardeşim onu ön bahçede elinde su
tabancasıyla dururken buldu. Kendini, evi yağmacılardan koruduğuna
inandırmıştı”
“Omaha’da mı?”
Üzüntüsünü ufak bir gülümseme bir an için bozdu. “Evet. Ve kardeşim onu
bulduğunda tek söylediği ‘Geç bile kaldın. Desteğe ihtiyacım var’ olmuş.”
“Şimdi
nasıl?” diye sordum.
“Onu
hastaneye götürdüler ve nerede yanlış olduğunu tespit edebilmek için izleme
altına aldılar. Onu gözetim altında tutmak zorundalar sürekli, çünkü ne zaman
hemşire odadan ayrılsa bundan faydalanmaya çalışıyor.” Bir an için duraksadı.
“Çok hassas bir durum. Nasıl olur da çok iyi tanıdığını sandığın biri
beyindeki bazı kimyasalların değişimi yüzünden bu kadar dramatik bir değişime
uğrayabiliyor? Bu kim olduğumuzla ilgili neyi gösteriyor bize?”
Beyin
kimyası ve şuur arasındaki ilişkiden kaçmak zor. Nörobiyologlar ruh
hallerimizin ve motivasyonlarımızın altında yatan en güçlü nörokimyasallarla
ilgili anlayışımızı derinleştirdikçe; adrenalin, endorfin, dopamin, seotonin
gibi sözcükler anadilimize yerleşti. Ve zamanını bu alanda çalışarak
geçirenler için, insan davranışını kimyasal anlamda düşünmemek çok zorlaştı.
2004’te yayınlanan
Mind
Wide Open: Your Brain and the Neuroscience of Everyday Life (Zihin Sonuna
Kadar Açık: Beyniniz ve Günlük Hayatın Sinirbilimi)
adlı
kitabında gazeteci Steven Johnson hakim görüşü şöyle özetliyor:
“Kişiliklerimiz – bizi eşsiz kılan mevcudiyetler – kimyasal salgı
şablonlarından çıkıyor. Her ne kadar bu görüşün arkasındaki geniş güven
arkadaşımın babası gibi vakaları gözlemlemekten kaynaklansa da ani bir
kimyasal dengesizliğin büyük psikolojik rahatsızlıklara yol açabildiği bir
yerde bundan daha fazlası çok büyük pozitif dönüşümlerden elde edildi.
1950’lerdeki psikofarmoloji devriminden beri, psikiyatrisiler psikozun en
berbat semptomlarını bile yok eden Thorazine’in güçlerini keşfettikleri zaman,
aklın kimyasal mühendisliğine giden yolculuk başlamıştı.
Tabi ki, kimyasal şuurun iyi yönlerine olan mahkumiyetimizi görmek için
birçoğumuzun Starbucks’a veya yerel bir bara yaptığımız son ziyaretten daha
fazlasını hatırlamamıza gerek yok. Ancak ya bizim deneyimimizi kimyasal olarak
dönüştürebilmemiz farkındalığın dizginlenmesinin veya yükselmesinin
dışavurumunun ötesine geçtiyse? Ya radikal olarak kişiliğinizi değiştirecek
olan sıradan bir ilacı alırsanız? Psikofarmolojinin cesur dünyasında bu acayip
olasılık bile bir gerçeğe dönüştü.
Biliyoruz ki Prozac, son 20 yıldır dünyamıza sızmış olan, antidepresan
ilaçları arasında akla gelen ilk ve en popüler isim. Seratoninin hücresel
tüketimini engelleyen bu sihirli ilaç, klinik olarak depresyon tanısı konan
insanları tedavi etmekle kalmayıp, “normalden biraz daha iyi” hissetmek
isteyenlere de yardımcı oldu. Psikiyatrist Peter Kramer tarafından “kozmetik
psikofarmakoloji” olarak nitelendirilen bu “normalden biraz daha iyi” hissetme
amacıyla kullanım, birçok etik konuyu da gündeme getiriyor.
1993
yılındaki çok satan kitabı “Prozac’ı dinlemek”te Kramer, Prozac tedavisine
başlandıktan sonra, hastalarda beklenen ruh hali yükselmesinin dışında,
kişiliklerinde de büyük bir değişimin oluştuğunu anlatıyor. Bunlardan biri de
Tess idi; depresyondan kurtulmasına ek olarak, işine daha bağlı, motive, ve
duygusal karmaşalara daha az boyun eğen biri olmuştu:
Farklı görünüyordu. Öncekinden daha rahatlamış ve enerjikti. Daha
sık gülüyordu, ve gülüşünün kalitesi daha farklıydı. Gülüşü artık ölçülü
değildi ama hayat doluydu, hatta biraz iğneleyiciydi. Bu yeni tavırla birlikte
aniden patlayan yeni bir sosyal yaşam da geldi.
Haftada üç randevu” dedi Tess bana. “Alnımda bir yazı var
sanırım!”
Bu
yeni kişilik 9 ay boyunca devam etti – ta ki Kramer ilacı kesene kadar. Her ne
kadar Tess yeni güveninin bir kısmına tutunmayı başarsa da er geç Prozac’tan
önceki yaşamının kişilik özelliklerine dönmeye başladı. “Kendim değilim,” dedi
Kramer’a birkaç aydan sonra, bu noktada da tekrar ilaca başladı.
Başka
bir hasta olan Julia da obsesif-kompalsif davranışının tersine dönüşüyle
sonuçlanan benzer bir değişim geçirdi. Ancak Kramer dozu azaltmaya
çalıştığında:
İki
hafta sonra Julia aradı. “Yine bir cadıyım.” Çok kötü hissetti – pesimistik,
sinirli, talepkar. Gecenin yarısını ayakta temizlik yaparak geçirdi… “Bu
sadece benim hayal gücüm değil,” diye ısrar etti, ve sonra Tess’in kullandığı
kelimelerin aynısını kullandı: “Kendimi hissetmiyorum.”
Kramer’ın raporlarının yansımasıyla, Walter Truett Anderson The Future of
the Self’te şöyle yazıyor, “Bu iki vakada da özellikle etkileyici olan şey
kadınların ‘gerçek benliklerinin’ tüm hayatı boyunca değil kısa tedavi
sürecinde deneyimledikleri kişilikleri olduğuna inanmaları. Öyleyse hangisi
gerçek benlik? Ve buna kim karar veriyor?” Kramer’ın kendisi, belki de
kozmetik psikofarmolojinin tek müthiş avukatı, tedavinin bu sonucunda bir
sonuca varmayı zor buluyor. “Prozac’ın Tess’e yaptığını şuurla ilgili
fikirlerimiz ve otobiografik insan kişiliğiyle uzlaştırmamız nasıl mümkün
olacak?” Bunlar büyük sorular. Ve şimdiki bilgilerin ışığında, bir tane daha
eklerdim ben: Eğer beynin kimyasında basit bir değişim benliğe bu kadar
dramatik bir değişim getirebiliyorsa, psikofarmoloji düşünmek istediğimizden
daha fazla beynimizin ürünü olduğumuz anlamına geldiğimizi söylüyor demektir.
Nöroetik
Eğer
beyin hasarı ve nörokimya (neurochemistry) çalışmaları, beyin ile zihin
arasındaki o derin bağla ilgili bilgilerimize bir temel olacaksa, bilimin yeni
ve güçlü beyin taraması teknikleri kalan bilgileri de sağlamaya hazır. Kimi
aktiviteler sonucu oluşan beyindeki sıvı dolaşımı modelini resimleyen, PET,
SPECT ve FMRI taramaları, beynin bölümlerinin haritalarının çıkarılmasına
yarıyor.
Nörologlar, beyinde konuşma işleminin farklı safhalarıyla ilgili olan
neredeyse bir düzine bölüm olduğunu ortaya çıkardılar. Ve görme duyusunun
çeşitli özellikleriyle bağlantılı olan 30 küsür bölüm deminki sayıyı da
geçiyor. Mesela, beyindeki bir bölüm yatay çizgileri, biri dikey çizgileri,
biri hareketi, bir tanesi ise mavi renkleri algılıyor. Yüzleri tanımaya
gelindiğinde ise, iş daha da karmaşıklaşıyor. Şuna inanır mıydınız?
Beyninizdeki küçücük bir bölüm, sadece anneannenizin yüz profiline adanmış;
bir başka küçük bölüm de her yerde karşınıza çıkan o Gorege Bush çehresini
tanımak için.
Beyindeki algılama ve konuşma yönündeki keşifler henüz sadece bir başlangıç.
Gelişen araştırmalar sonunda, çok yakında duygu, mantık, motivasyon, irade
gibi özelliklerimizin de sırları açığa çıkmaya başlayacak. “Mapping of the
Mind” adlı kitabında, bilimci Rita Carter şöyle yazıyor; “Şu an öfke, yanlış
anlama-algılama, vahşet gibi durumların mekaniğini çözmek mümkün. Hatta
kibarlık, espri, farkındalık, kalpsizlik gibi karmaşık özelliklerin bile
fiziksel kökenlerini anlayabiliyoruz”
Bilim
dünyasında, bu buluşların sonuçları göz ardı edilmiş de değil. Hatta bu
bulgular sonucunda, yeni bir bilim alanı da ortaya çıktı: “Nöroetik” (Neuroethics).
Bu alan sayesinde, örneğin bir kişinin yalan söyleyip söylemediğini, hatta
kendi kendisini kandırıp kandırmadığını bile anlayabiliyoruz. Bilim adamları
aynı zamanda, bir kişinin bir cinayete karışıp karışmadığını ona cinayetle
alakalı objeleri gösterip bunlara beyninin nasıl tepki verdiğine bakarak karar
verebiliyorlar. Ayrıca birinin uyuşturucu bağımlısı olup olmadığı, ona bazı
uyuşturucu resimleri gösterilip beynin “arzu safhası”na girip girmediğine
bakılarak anlaşılabiliyor.
Aynı
metotlar kullanılarak, “Brainotyping” denen yöntemle, kişiliğiniz öğrenilip
nasıl bir insan olduğunuz ortaya çıkarılıyor. Gizli önyargılarınız, ayrımcı
düşünceleriniz var mı? Farklı ırklardan ve cinsiyetlerden insanların resimleri
size gösterilip tepkileriniz inceleniyor. Peki ya cinsel tercihleriniz? Size
birkaç erotik resim gösterip, neyin sizi (ya da beyninizi) tahrik ettiğini
açığa çıkarıyorlar. Numara yapmaya ya da düşüncelerinizi bastırmaya
çalışırsanız da anlaşılıyor çünkü bu durumlarda da beyin farklı bir tepki
göstermiş oluyor. Peki risk alır mısınız? Empati kurabilir misiniz? Nevrotik
misiniz?
Nöroetik konularında çalışmalar yürütülürken, daha farklı ve büyük bir
tartışma da su yüzüne çıkıyor. Modern dünyamızda, etik kurallarımız ve hukuk
sistemimiz, kişisel sorumluluk kavramı üzerine inşa edilmiş durumda. Birini
yargılarken, onun davranışlarının tamamen kendi seçimi olduğu ön bilgisiyle
davranırız. Ama sinir bilimi (neuroscience) bulgularına baktığımız zaman, bu
seçimlerdeki özgürlük ilkesinin aslında çok da doğru olmadığı sonucu ortaya
çıkıyor. Eğer bütün hareketlerimiz beyin tarafından oluşturuluyorsa, ve beyin
de gen faktörü ile çevre koşulları kavramlarının etkileşiminin bir sonucu
olarak şekillenmişse, o zaman bu denkleme nerede ve nasıl seçme-özgürlüğü ve
irade giriyor? Bu felsefi bir saçmalık gibi görünebilir çünkü en temel
sezgilerimizden biri bağımsız irade gücüne sahip olduğumuz fikridir, fakat
bazı deneyler gösteriyor ki beynimiz seçimlerimizi biz onları yaptığımızı
algılamadan önce yapıyor yani beyin seçimleri yapıyor ve biz bundan sonra bu
seçimleri yaptığımızın farkına varıyoruz. Yani seçme özgürlüğü ve irademiz bir
illüzyondan ibaret. Fakat bir başka iddia var ki hepsinden daha fazla yankı
uyandıracak güçte; “Spiritüellik”, tamamen beynin fiziksel bir fonksiyonu.
2. sayfaya gitmek için tıklayınız...
(Not: "What is Enlightment?"
Dergisinin izniyle yayınlanmıştır. Makalenin aslı derginin
Haziran-Ağustos 2005
sayısında yayınlanmıştır.
©2005 "What
Is Enlightenment? Press". Hakları saklıdır.
http://www.wie.org)
|