|
“Başı
duman pare pare
Yol
ver dağlar yol ver bana…
Gönül
gitmek ister yâre,
Yol
ver dağlar yol ver bana…”
Her
adımda aşılmaz bir duvar gibi duran kayalarla kaplı o görkemli dağa
tırmanırken dilime dolanan eski bir türkü işte böyle başlıyordu. Ünlü gezgin
Marco Polo’nun notlarında asla zirvesine çıkılamayacak dediği Ağrı Dağı’ndan
bahsediyorum elbette. Kafkaslardakini saymazsak Avrupa ve Türkiye’nin 5137 m.
ile en yüksek dağını ilk kez üç yıl önce motosiklet gezisi esnasında görmüş,
daha yakınına gitmek üzerine çıkmak için dayanılmaz bir istek duymuştum ancak
ayak bileğimin kırılması sonucu bu güne kadar beklemek zorunda kaldım.
Türkülere, romanlara konu olmuş, hakkında sayısız hikâyeler ve efsaneler
anlatılan, Nuh’un gemisinin tufandan sonra karaya oturduğu yer olduğu iddia
edilen bu dağ, zirvesi hemen daima bulutlu volkanik bir oluşumdur.
Kış
boyunca fiziksel ve kondisyonel olarak hazırlık yaptıktan sonra bu yazın son
adrenalini bol aktivasyonu için yola çıkıyorum. Van Havaalanı’nda sıcak bir
havada diğer katılımcılarla buluşup Doğubeyazıt’a hareket ediyoruz. Van’ın
içinden geçerken rehberimiz bize Osmanlı-Rus harbi sırasında eski Van’ın
tamamen yakılıp yıkıldığını, savaş sonrasında ise biraz uzağa yeniden inşa
edildiğinden bahsediyor.
Katılaşmış lavların binlerce dönümlük bir alanı kapladığı volkanik Tendürek
dağlarını geçip de Doğubeyazıd ilçesine geldiğimizde artık Ağrı dağı bütün
heybetiyle karşımızda duruyor. Öncelikle 18. yüzyılda Osmanlılar tarafından
doğu vilayetini ve ticaretini yönetmek amacıyla yapılan tarihi İshak Paşa
(kervan) sarayını geziyoruz. Ruslar tarafından yağmalanıp yıkıldıktan sonra
uzun yıllar kaderine terk edilen saray son zamanlarda restorasyona alınmış.
Hala ince işçiliği, merkezi ısıtma sistemli mimarisi, ihtişamlı görünümüyle
üzerinizde büyüleyici bir etki bırakıyor. Doğubeyazıd’ın çarşılarında doğu ve
uzak doğudan kaçak getirilen her türlü elektronik araç gereç, süs ve hediyelik
eşyayı, halı, kilim ve giysiyi, çini ve çanağı oldukça ucuz fiyata bulmanız
mümkün. Bu çarşıların en önemli müşterileri memleketlerine giden askerler ve
dağ için gelen turistler. Yeniden tırmanışa açılan dağa gelen yabancı sayısı
her geçen gün artmakta.
Akşam
dağ manzaralı otelimizde kalıp sabah medeniyete bir süreliğine veda ederek
bizi bekleyen kamyona doluşuyoruz. Tozlu topraklı, bol virajlı bir yolculuktan
sonra yolun son bulduğu 2650 metrede araçtan iniyoruz. Orada bizi bekleyen
katırlara (aslında çoğu at) eşyalarımız yükleniyor. Su yiyecek ve bazı
ihtiyaçlarımızı koyduğumuz sırt çantalarımızı alarak yürümeye başlıyoruz.
11
kişilik ekibin dördü yabancı uyruklu, ikisi rehber. Biraz ilerde bir merada
çocuklar karşımıza çıkıp “hello” diye el sallıyorlar. Genç bir kadın elindeki
yarayı gösterip güneş kremi istiyor. Güneş kremimi onunla paylaşınca o da bana
ayran getirmek için çadıra koşuyor. Buz gibi yayık ayranını içerken gruptan
geri kalıyorum. 4–5 saatlik bir tırmanıştan sonra 3200 metredeki kamp yerine
ulaşıyoruz. Burada çadırları kurup, terden sırılsıklam olan çamaşırlarımızı
değiştirip akşam yemeği için hazırlık yapıyoruz. Etrafta yerli ve yabancı
başka gruplar da var. Bir kısmı bizim gibi yeni gelen olduğu gibi bir kısmı da
zirve sonrası için kamp kurmuşlar. Zirve yapanlar yerli rehberleriyle halay
çekip kutlama yapıyorlar. Hava karardığında gün boyunca bizi yakan sıcaklık
yerini ürperten bir soğuğa bırakıyor. Buna rağmen parlak yıldızların göz alıcı
pırıltılarından ayrılıp da çadırlarımızdaki sıcak uyku tulumlarımıza girmek
için hiç acele etmiyoruz. Etrafta hiç ağaç yok, oysa bir kamp ateşi ne keyifli
olurdu. Yine de gaz ocağında hazırladığımız çayımızı içerken kamp ateşinin
eksikliği aklımızdan hemen çıkıyor.
Ertesi
gün kahvaltıdan sonra 4200 metre için yola çıkıyoruz. Bu daha dik ve daha uzun
dolayısıyla daha zorlu bir etap. Yürüyüşün hızı gruptaki en yavaş kişiye göre
ayarlanıyor. Zaman içinde belirgin bir patika yol oluşmuş. Bir süre sonra ben
ve rehberlerden biri dâhil 3 kişilik bir grup öne geçip arayı biraz açıyoruz.
Yine de göz ucuyla arkada gelenlerden çok kopmamaya çalışıyoruz. 4200
metredeki kamp yerine geldiğimizde diğer grup gelinceye kadar 300 metre daha
çıkıp dönüyorum. Bir araya geldiğimizde herkesin ortak şikâyeti, ellerimizin
şişmiş olduğu ve derin nefesler almamıza rağmen bir türlü yorgunluğumuzun
dinmemesi. Bunun nedeni bu yükseklikte havadaki oksijen basıncının az olması
nedeniyle dokulara oksijenin daha zor gitmesi olabilir. Burada birkaç saat
kalıp kumanyalarımızı yiyoruz. Birazdan 3200 metredeki kamp yerine döneceğiz.
Buna “aklimatizasyon süreci” deniyor, amaç bir sonraki gün yüksek irtifada
kalmadan önce vücuda kendini düşük oksijen basıncına hazırlaması için zaman
kazandırmak. İniş angarya gibi geliyor. Bu yolu tekrar tırmanacak olmak bizi
geriyor. Dönüşte kamp yerine yaklaştığımızda gruptan biraz ayrılıp bu kurak
topraklarda inadına yaşamın gülümseyen yüzünü göstermek istercesine kafasını
kaldırmış rengârenk çiçekler bulup resimlerini çekiyorum. Eriyen kar
sularından içip serinliyorum. Akşam kamp yerinde artık iyice kaynaştığımız
grupla keyifli sohbetler yapıyoruz. Yorgunluğumuza rağmen O gün daha geç
uykuya dalıyoruz, saat onda.
Ertesi
gün, 4200 metreye tekrar çıkarken diğer gruplarla adı konmamış bir yarış
başlıyor, amaç önce gidip sınırlı sayıdaki kamp yerlerinden birbirine yakın
olacak şekilde 5–6 çadırlık yer kapmak. İyi yerlere yetişemesek de yine de bir
arada olabileceğimiz bir yer buluyoruz, bizden sonra gelenler kendilerine
çadır yeri açmak için uzun süre taşları ve kayaları düzeltmek zorunda
kalıyorlar.
“Okulu
bitirmeyeceksin abi” diyor yerel mihmandarımız Mustafa. “Bitirdin mi gelip
seni askere götürüyorlar”. Öyle de yapıyormuş. Beşinci yüksek okulunu okuyor.
Bitirmek üzereyken bırakıp başka bir yüksek okula kaydoluyormuş. Böylece on
yıldır ertelemeyi başarmış. Neden askere gitmek istemediğini sorduğumda ise,
“Abi görüyorsun çatışmalar halen devam ediyor, hiç alakamız olmasa da bölge
insanı olduğumuz için potansiyel olarak gözler üstümüzde oluyor, arada kalmak
istemiyorum. Gittiği kadar böyle gitsin hele, hem belki esasen ekonomik olan
bu çatışmalar da sona erer belki” diyordu.
Akşam
yemeğinden sonra güneş batmaya yüz tuttuğunda buz gibi bir rüzgâr esmeye,
çadırlarımızı zorlamaya başladı. Zaten çoktan giydiğimiz kışlık mont ve
berelerimize rağmen üşümeye başladık. Rehberimiz erken yatıp uyumaya
çalışmamızı sabahın üçünde zirve çıkışı için hareket edeceğimizi bildirdi.
Hoş, o söylemese bile hepimiz çadırlarımıza kaçacaktık zaten. Grup tek sayı
olduğu için ben 2 kişilik çadırda yalnız kalıyordum. Bu durum o gece bir
dezavantaja dönüştü. İnsan üşüyünce sıcak olan her şeyi kolaylıkla
arayabiliyormuş, bu bir nefes ya da gaz olsa bile.J
Yatmaya çalışıyor ama tam olarak uyuyamıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında
gidip gelirken daldığım ender anlarda rüzgârın uğultusu ya da uçurumdan
koparak gürültüyle yuvarlanan bir kayanın sesiyle uyanıyordum. Yan çadırdan
rehberlerin kendi aralarındaki konuşmaları geliyor ve hava böyle gider de
sakinleşmezse, zirveye çıkamayabileceğimizden söz ediyorlar.
Çadırın fermuarlarını bir daha kontrol ettim, uyku tulumunun kapağını iyice
kapatarak gözlerimi yumdum… Hayırlı bir çıkış olması için dua ettim. Ayrıca
dağdan, zirvesine çıkmamıza müsaade etmesini istedim. Dağ sanki karakaşlarını
çatmış ‘olmaz’ der gibi durmaktaydı. Ben çıkmaya çalıştıkça o üzerime taşlar
kayalar ve kum dökmeye başladı. Bir yandan korunmaya çalışırken bir yandan
“neden izin vermiyorsun ki?” diye bağırdım.
Dağ
kükreyen bir sesle konuştu, “Ben binlerce yıldır buradayım. Bir zamanlar
eteklerimde balta girmemiş ormanlar, tadına doyum olmaz pınarlarım vardı. Her
türden hayvan yaşar, mecbur kalmadıkça kimse kimseyi öldürmezdi. Sular
yükseldiğinde insanların eteğimde konaklamasına yaşayıp çoğalmasına izin
verdim. Oysa bir de şimdi bak, üzerimde bir tek ağaç bırakmadınız,
hayvanlarımı öldürdünüz, kalan birkaç tanesi canını zor kurtardı. Şifalı
pınarlarım yok denecek kadar azaldı. Başımı çevreleyen şu beyaz örtüyü görüyor
musun? Bir zamanlar o beyaz bir manto gibi çepeçevre etrafımı sarardı. Baharda
çağlayanlarım kulak uğultusu gibiydi. Şimdi kala kala sadece başımın üzerinde
kaldı, biraz da ensemde. Birkaç sene sonra o da kalmayacak bunu da bilesin.
Var git şimdi yoluna kızdırma beni. Yaşlılığıma aldanma, uyuduğumu sanma
sakın. Kızdırıp püskürtmeden beni yeniden, varıp gidin tepemden…”
“…ama.. ama ben sana büyük saygı duyuyorum, sana ve doğaya, biz bütün dağcılar
kendi çöpümüzü bile aşağı taşırız… Hem ben…”
“Sus
ve beni dinle, kaçınız bu dediğini yapıyor sence, basıp geçtiğiniz
toprağımdaki yaşama, çayıra, çiçeğe, kuşlara… kaçınız saygı duyuyor? Sen kendi
çöpünü taşıyorsun diyelim, yanından geçip gittiğin daha önce atılmış şişelere
tenekelere ne demeli. Onları atan insan değil mi? Siz kendinizinkilere aşağı
taşıyıp vicdanınızı rahatlatırken başkasının attığı çöplere kayıtsız
kalabiliyorsunuz. Bak sana söyleyeyim doğaya en büyük zararı siz vermediniz
mi? Gelip başımın üstüne çıkıp hatıra pozları çektikten sonra doğa için bir
şeyler yapma sözünüzü kaçınız tuttunuz? Siz daha bu topraklarda kardeşçe
yaşamayı bile bilmiyorsunuz. Hadi çekil karşımdan!” diye homurdandı.
Bir
sarsıntı oldu ve yuvarlandım. Üzerime taş, kum ve toprak yığıldı… Nefes
alamıyorum… Nefes almaya çalışıyorum ama ciğerlerime hava gitmiyor… Allahım
yardım et!
Ter
içinde uyanıyorum… Çok şükür sadece rüyaymış! Ama o da ne, hala nefes
alamıyorum… Daha doğrusu alıyorum da sanki hava ciğerlerime gitmiyor… Çadırdan
dışarı atıyorum kendimi biraz soğuk hava iyi geliyor. Grubumuzdaki Fransız
çiftin çadırından öğürtü ve öksürük sesleri geliyor. Saat 2 gibi herkes
kalkmış oluyor. Hava azlığından kimse pek uyuyamamış. Çıkış öncesi hazırlıklar
yapılıyor, alın lambalarımızı takıyoruz. Sıcak çorba ve çay ikram ediliyor.
Biraz bulantım olduğu için sadece çay içiyorum. Fransız çiftin durumu iyi
değil, bayanın kusması devam ediyor. Sanırım akut dağ hastalığı olsa gerek.
Yedikleri de dokunmuş olabilir tabi… Çıkamayacaklarını bildiriyorlar. Diğer
gruplar da kalkmış, bazıları yola koyulmuşlar bile. Amaç sabahın erken
saatlerinde zirvede olmak, hava bozmadan da inişe geçmek.
Hastalarla ilgilenip yapacaklarını anlattığım için geride kalıyorum. Mihmandar
Yusuf bana eşlik ediyor. Az sonra biz de yola koyuluyoruz. Gökyüzüne bakarak
tırmanıyoruz. Yıldızlar olabildiğince parlak. Bana sanki daha büyüklermiş gibi
geliyor. Başlarımıza taktığımız lambalarla önümüzü aydınlatmaya çalışıyoruz.
Yukarı baktığımda gökyüzüne doğru salınan sıra halinde yanıp sönen
ateşböcekleri görüyorum. Bizim dağcılar olmalı bunlar. Sanki yıldızlara çıkan
ve rüzgâr estikçe sallanan ışıklı ipten bir merdiven gibi. Dik, çok dik bir
merdivenden çıkıyormuş gibiyiz.
“Kaya,
kaya geliyoooor” diye bir ses yankılanıyor. Tangur tungur bir gürültü ve sağa
sola kaçışma sesleri derken... Yarım metre yanımdan iri bir Diyarbakır karpuzu
büyüklüğündeki kaya geçip gidiyor. Derin bir oh çektikten sonra merakla
bekleyen yukarıdakilere rapor veriyorum.
“Her
şey yolunda, ama biraz daha dikkat lütfen!”
Tırmanmaya
başlayıp grubu yakalıyoruz. Onlar soluklanmak için durakladıklarında birer
ikişer geçiyoruz. Patika ancak bir kişilik olduğundan öndekileri geçebilmek,
yalnızca durup soluklandıkları anlarda mümkün. Grubun en önüne geldiğimizde
bizdeki enerjiyi gören rehberimiz, Yusuf’la gruptan kopup gitmemize müsaade
ediyor. Bir süre sonra başkalarını da geçip en önde giden grubu yakalıyoruz.
Bu grubun temposu fena değil. Geçmeye gerek yok. Bir süre karanlıkta
tırmanıyoruz. Birden hasretten midir nedendir, Kadıköy’ümün kurbağalı deresini
anımsatan bir koku tütüyor burnumun dibinde. Aradan bir süre geçtikten sonra
sessiz ve derinden gelen bu his tekrarlanıyor ve bu kez meşhur!
Kurbağalıdere’mizi boşuna andığımı anlıyorum.
“Yusuf” diyorum. “Sen mi yapıyosun lan?”
“Yok
hocam” diyor. “Vallah aha bunlardır” önümüzde gidenleri burnuyla göstererek.
Hemen arkasından da kendi lisanında yukarıya doğru seslenip, hatırladığım
kadarıyla şöyle bir şeyler diyor: “ Ula muho loo! Ula bu turisto, zarto zurto
pırro loo!!
J
Rehber
hemen grubunu durduruyor. Biz yanlarından geçip önlerine doğru tırmanırken
birilerinin arkamızdan kıkırdadığını duyuyorum.
J
Yorucu
tırmanışın ardından zirve platosundaki buzul eteğine gelip kramponlarımızı
takmak için durduğumuzda ortalık aydınlanmak üzere. Fenerlerimizi kapatıyoruz.
Hiç fena değil, sıkı bir tempo yakalamışız. Artık zirve hemen önümüzde, son
bir gayret daha gösteriyoruz. Her iki tarafımızda uzanan muazzam derinlikteki
uçurumları görmezlikten geliyorum. Ani bir atakla öne geçip güneybatıdan
zirveye o gün için ilk olarak vardığımda hiç beklemediğim bir manzara ile
karşılaşıyorum. Güneş ışınlarının Türkiye’ye ilk kez düştüğü noktadayım. 360
derecelik panoramik bir görüntünün yanında batı tarafındaki geniş ovalara
düşen dağın konik gölgesi, Küçük Ağrı Dağı’nın bir yelkeni andıran silueti ve
güneş vurdukça parıldayan bir granit gibi ışıltılı buzul kütlesi, insana bütün
çekilen tüm sıkıntıları ve yorgunluğunu unutturuyor. Antik çağın
Olympos’undaki tanrıların gözüyle bakıyor gibi bir hisse kapılıyorum. Bütün
duygularım bir anda ayağa kalkıyor, ağlayacak gibi oluyorum. Everest’e
Nepal’liler dünyanın damı diyorlarmış. Öyleyse ben de Türkiye’nin, hatta
Ortadoğu ve Avrupa’nın damında olmalıyım. Damda yürüme fikri çok gerçekçi
geliyor o an, tırmanırken ya da inerken bastığım volkanik kökenli pişmiş
taşların yürüdükçe kiremide benzer bir ses çıkarmaları bu hissimi
destekliyor. Neden sonra zirve defteri aklıma geliyor. Buz tutmuş kutudan
bayrağa sarılı defteri bulup, sevdiğim insanları ve derkiyi yazıyor, resimler
çekiyorum. Yavaş yavaş başka gruplar da zirveye gelmeye başlıyor, artık dönme
vakti. Hava sertleşmeye başlıyor.
Dönüş
yolunda karşılaştığım bizimkilere moral verdikten sonra 4200 metredeki kamp
yerine vardığımda saat sabahın sekizini biraz geçmiş. Yukarı çıkamayan
Fransızlar beni ayakta karşılıyorlar. Kadının durumu daha iyi görünüyor. Ben
Dinlenirken, hastam yanıma yaklaşıp bir puro uzatıyor ve “zirvede içmeye niyet
etmiştim ama olmadı” diyor… Tütün kullanmadığım halde alıyorum. ‘Havana’ hem
de… Oley
J.
Uzun
ve zahmetli bir uğraşın sonunda amacına ulaşanların düştüğü o kaçınılmaz
duruma ben de düşüyor ve bir anda içimi amaçsızlıktan doğan bir sıkıntı
kaplamasına mani olamıyorum. Bundan sonra yapılacak şey iki günde dağdan inip
üçüncü gün İstanbul’a dönmek… Of! Bu bana çok sıkıcı geliyor.
Hemen
karar verip ertesi sabahki uçağa yetişmek üzere yeni bir maceraya atılıyorum.
Eşyalarımı toplayıp inmeye başlıyorum. Bu kez yalnızım.
Zamana
karşı bir yarış bu, 2650 metrede yeni bir grup getiren kamyonları
yakalamalıyım. Acele ederken bir ara on metre kadar aşağı kaydığımda riskli
bir işe kalkıştığımı anlıyorum. Neyse ki iyiyim, burkulma incinme yok. Bot
için harcadığım onca paraya değiyor
J.
Biraz aşağılarda bir çobanla karşılaşıp yolu soruyorum. Bana köpeklere dikkat
etmemi salık veriyor, buz kesiyorum.
Bir
süre sonra sırt çantalarıyla yukarılara tırmanan bir grupla karşılaşıyorum.
İranlılar olmalılar. “Yorulmayasıııın!” diye selam veriyorlar. Sanırım bu
onların dilinde selametle, kolay gelsin demek gibi bir şey. Ben de onlara:
“Asıl siz yorulmayasınız, ne de olsa tırmanan sizsiniz!” diyorum
J.
Oldum
olası -aklı ve temkini elden bırakmamak şartıyla- sınırlarımı zorlamayı
severim. Ancak bu sayede insan kendini ve sınırlarını geliştirebilir diye
düşünürüm. Bu nedenle R. Bach’ın Martı’sını çok sevmiştim. Elbette bunun
kaçınılmaz olarak bir de riskli tarafı vardır. Bu amatör gruptakiler de
hepimiz gibi kendi dayanıklılık sınırlarını zorlamaktaydılar. Daha sonra aşağı
indiğimde bunlardan birinin yukarıda fenalaştığını ve daha sonrada öldüğünü
duyacaktım.
İstanbul’a
sağ salim gidişimi kolaylaştırmak amacıyla düş gücümü devreye sokup sık sık
kendimi uçakta hayal ediyorum. Ancak o aşamaya gelmeden önce aşılması gereken
bir sürü safha var. (Sonradan keşke onlara da çalışsaymışım diyecektim)
Nitekim 2650 metreye indiğimde son kamyonun 15–20 dakika önce ayrıldığını
öğreniyorum. Yeniden 3200 deki kamp yerine yürüyecek gücüm ve isteğim yok.
Oraya katırcıların çadırının dibine çöküyorum. “Ayran getirem içersin?” diye
soruyor yüzü güneşten yanıp çatlamış, 7–8 yaşlarında bir kız çocuğu. İçiyorum,
sonra bir daha… Ben su istedikçe onlar ayran veriyorlar
J.
Ben de çantamdaki tüm kek, çikolata ve şekerlemeleri orada toplanan çocuklara
veriyorum. Biraz sonra bir genç geliyor. O bölgedeki turistlere rehberlik
ediyormuş. İki turist beklediğini, onları şehre indireceğini ve geldiklerinde
onlarla gidebileceğimi söylüyor.
Güneş
altında epey laflayıp, “derman” dedikleri çaydan içiyoruz. Ben bitirdikçe “
bir çay daha bırakim mi?” diye soruyor. Söz dönüp dolaşıp teröre oradan
ekonomiye ve artık para etmeyen hayvancılığa geliyor. Daha birkaç gün evvel
Van’ın Gevaş ilçesinde 1500 koyunun uçurumdan atladığını duyduğumu söylüyorum.
“Vallah bu dünyanın sonu gelmiştir!” diyor. Ben de gülerek: “Belki de haklısın
diyorum!”
Eksik
dişleriyle olduğundan yaşlı görünümlü kadın bizi çadıra buyur ediyor. Türkçe
bilmediği için sohbete katılamadığından dolayı mahcubiyetini iletiyor. Doğu
Anadolu’nun büyük kısmı gibi Kürtçenin Kırmençe lehçesini konuşuyorlar. Bu dil
çokça Türkçe ve Farsça kelime içeriyor. Bir de özellikle Diyarbakır civarında
konuşulan Zazaca ve Kuzey Irak ağırlıklı daha farklı bir lehçe var ki,
birbirlerinden belirgin farklılıkları varmış. Kadın çok konuşkan ama
konuşamıyoruz. Etrafımı saran çoğu kız (erkek çocuklar katırcılık ve çobanlık
için büyüklerine yardıma gitmişler) yüzü yanık çocuklar çok güzel Türkçe
konuşuyorlar, üstelik hemen hepsi daha da büyük okullarda okuyup öğretmen
olmak istiyor. Keşke yanımda yeterince defter ve kalem götürseymişim diyorum.
L
Sofra
kurulmuş, yufka, ekmek, taze yoğurt, salata ve tabağımda yarım bir kelle var!
Bunun ne demek olduğunu bilirim. Yemeğin en iyi kısmını ikram etmişler. Bu
insanlara vejetaryen olduğumu anlatmaya çalışıp kabalık etmeye gerek yok,
üstelik kurt gibi acıkmışım. Dalıyorum hemen, 5 yıldan sonra bir istisna
yapmanın kimseye zararı olmaz diyerek!
Bineceğimiz
araç Lada Niva da olsa bir cip, uzaktan hiç fena görünmüyor üstelik. Bunu
beklemiyordum. Ben “Yaşasın” derken, frenlerin tutmadığını söylediğini
duymuyorum bile.
Oysa
biraz sonra dağa çıkmaktan çok daha heyecanlı bir yolculuk başlayacak ve
dağdan iki gün geç inmeyi çok arayacağım
J.
Şehre indiğimde Van’a gidebilme şansını çoktan yitirmiştim.
Ertesi
sabah Van’a ve uçağa zamanında gidebilmek, yolda minibüsün tekerinin patlaması
sonucu bir anda etrafımızın askerlerle çevrilmesi, vızır vızır kaçak petrol
taşıyan kamyonlara otostop çekerek gitmek ve uçakta son ana kadar yer bulmaya
çalışmak ayrı bir heyecan olacaktı.
Bakalım sırada ne var? Serüven arayan biri için hayatın kendisi maceralarla
doludur aslında. İnsan yeter ki cesaret etmeye görsün ;-)
|