|
YELSEFE
Bu
ayki Yelsefe ve yazılarımın büyük bir kısmı çocuklarla ilgili. Neden? 23 Nisan
yeni geçti, 8 Mayıs anneler günüydü ve daha önemlisi bu aralar Yelissa’nın
sınavları, yarışmaları, provaları, resitalleri, oradan oraya koşturulması,
benim okullarımdaki gösterilerin hazırlıkları derken içim dışım çocuk oldu.
Hatta en altta Yelissa’nın küçüklük incileri var. Çocukça işlerle ilgilendikçe
de çocukların son hali daha bir gözüme batar oldu.
Yeni çocuk eğitimi modası
çocukları özgür yetiştirmek, bunun sonucunda da ortada bir sürü terbiyesiz,
saygısız, düşüncesiz, patavatsız, arsız velet. Bunlar büyüyüp de yönetime
geçince ne olacak zaten hiç bilmiyorum. “Kenardan sarkmasana çocuğum,
tehlikeli” demeye kalkıyorsun, cevabı yapıştırıyor, “Sana ne? Ne karışıyosun,
sen kendi işine bak!” ve daha 4 yaşında. Annesi de oradan ne özgüvenli, akıllı
çocuk yetiştirmişim, nasıl da tersledi koskoca kadını diye gururlu gururlu
bakıyor. Özgüvenli değil, basbayağı terbiyesiz yetiştirmişsin işte.
Bugün okulda bir öğrencim
sırtımdaki çantamın fermuarını açmış, ellerini daldırmış, içini karıştırıyor,
hem de öğrenci işlerinde, bir de pişkin pişkin “Aaa sakız varmış, bana da
versene” demez mi! 10 yaşında, koskoca bir öğrenci bu, Türkiye’nin en pahalı
kolejinde okuyor ve öğretmeninin çantasını rahatça karıştırabiliyor, bu kadar
öğrenebilmiş…
Bu dönem arsız ve
terbiyesiz, çevreye uyum sağlayamayan çocukların yeni bir adı var, indigo.
Bunların ablak suratlı, sakin ve bön bön bakanlarına ise kristal deniyor.
Herkesin çocuğu ya indigo ya kristal maşallah, ortalıkta terbiyesiz ve aptal
çocuk kalmadı, bitti hepsi.
Yine benim okulda bir tane
var, kesin en indigo çocuk o, geçen yıl derste çıngar çıkartıp herkesi dövüp,
dövecek adam kalmayınca dersi terk edip okulda dolaşmaya çıktı, az sonra
yanında bir psikolog danışman ordusuyla geri döndü. Sorun çözeceğiz ya, hep
birlikte çocuğun boy hizasına gelmek için küçüldük, önünde diz çöktük, göz
teması kurduk, empatik cümlelerle olumlu mesajlar vermeye başladık.
“Yavrucuğum, bu sorunu nasıl çözeriz” diyorlar o da indigo indigo bakıp
“hepinizi gebertirsem bu sorun çözülür” diye yanıtlıyor, bu defa sorun çözücü
ekip atağa kalkıp “ama bu sorunlardan kaçmak demek olmaz mı?” dedi ve ben
gerisini dinleyemedim, fazla geldi, mor bastı.
Çocuklara o kadar yüz
veriliyor ki, ne yapsa haklı, ne dese yeri! Restoranda, sinemada, dolmuşta
susturan bile yok çocuğunu. Herkes dinlemek zorunda ya! Bana ne kardeşim senin
çocuğun konuşabiliyorsa? Benim ne suçum var? Avaz avaz bağırarak konuşurlar,
anneleri de etrafa bakar gururlu gururlu, herkes oğlunun konuşmalarını duyuyor
mu diye, ne akıllı çocuk diyecekler, konuşuyor çocuk! Konuşacak tabii,
konuşmasa al doktora götür zaten, kazık kadar olmuş!
Zaten çocuğuna annecim,
babacım, dayıcım, dedecim diyen adamdan hayır mı gelir? Kafadan kontrolü
kaçırmış demek. Ya da ciddi şekilde reenkarnasyona inanıyor. Çocuğun çenesi
dedesine benzemiş ya, aman herhalde Hulusi dede ölüp ruhu Rüknettincan’ın
bedenine girmiş, dedeye saygısızlık olmasın…
Ha bu arada, neden etrafta
erkek azaldı da kadınlar çoğaldı tırım tırım erkek aranıyo kadınlar diye
sormuştum ya kendime daha önceki yelsefelerin birinde, sorunun kaynağı
bulunmuş, Pakize Suda’nın köşesinde okudum geçenlerde, aileler erkeği bulana
kadar doğurmaya devam ettikleri içinmiş. 3-4 kız doğuruyorlar, yetmiyor, erkek
olana kadar devam, ne oluyor, tabii etraf kızdan, kadından geçilmiyor.
Neyse, bağıran çocuklara
devam edeyim, geçenlerde otobüse bindik, meşhur bizim 2 numara,
Bostancı-Üsküdar. Nasıl dolu, nasıl tıklım anlatamam. Ayaktayız ama ayakta
duracak bile yer yok, tek ayaktayız. İki kadın oturmuş, kucaklarında da
muhtelif çocuklar. Bir tanesi hiç susmadan “arabaya binelim, dolmuşa binelim,
taksiye binelim” cümlesini tekrarlıyor ama nasıl avaz avaz ve şarkı ritmiyle.
Annesi de sırıtarak etrafına bakınıyor “herkes bizim indigoyu dinliyor mu”
diye. Dinliyoruz tabii ama nefretle. Bu arada otobüs tamamen durmuş, son yarım
saatte gıdım ilerlemiyor. Bir ara yanımızdan bir ambulans geçmeye çalıştı,
sevabına çocuğu bindirsem mi diye düşündüm… Neyse… Çocuk artık sempatik bakış
oranının azaldığını fark edince atağa kalktı, bağıra çağıra aklına ne gelirse
aklına söylüyor. Annesi bir kere bile “sus oğlum, belki herkes seni dinlemek
istemiyordur, sıkılmışlardır, kafaları şişmiştir, komik ve sevimli
gelmiyorsundur, zaten ayaktalar, yorulmuş olabilirler” diye hiç
düşünmediğinden, olay giderek çığrından çıkıyor. Çocuk hala sempati
toplayamayınca birden yeni bir deneme yaptı avaz avaza “anne burnunda sümük
var” demeye başladı. Çocuğun konuşmasından o zamana kadar pek de memnun olan
anne için işler değişti, “sussana evladım”lar başladı. Ama çocuk tepki aldı ya,
tam gaz devam “anne walla sümük var, rengi de…” şeklinde… Annesi ağzına
yapıştı, tabii otobüs ahalisi o andan itibaren eğlenmeye başladı. Teyzesi
ağzını kapatıyor, bu onun elini ısırıp devam, gözü dönmüş artık… En son şu
duyuldu “anne ben senin .ötünü yerim” Burada olay koptu zaten.
Şimdiki çocuklara dikkat
ettiniz mi? Her türlü faaliyette varlar. Satranç, at, buzpateni, basketbol…
Hepsi piyano çalıp bale yapıyor, o standart zaten. Hepsi çok yetenekli,
hepsinin öğretmeni “böyle yeteneklisini görmemiş” hepsinin “ bir kulağı var,
kesin konservatuara sokun”. Benim zamanımda faaliyete pek gidilmezdi. Ben buz
pateni yapmak istediğimde annemlerin hiç hoşuna gitmemişti. Değil parasını
ödemek veya beni oraya götürmek, ben kendi paramla gidince bile derslerim
kalacak diye karşı çıkarlardı. Bir şeyler yapmak için hep uğraş vermem
gerekti. Yazı yazarım boş iş diye kızarlar, paten kayar, yarışmalara giderim,
iş çıkardım diye söylenirler. Konservatuara girerim, fenalık geçirirler. Şimdi
birbirinden yeteneksiz,
hımbıl
çocuklar anne-baba zoruyla oradan oraya koşturulup duruyor. Bana da bazen aynı
muameleyi yapmaya kalkıyorlar, sanki zorla götürüyormuşum gibi, neyse ben
anlayışla karşılıyorum, dışarıdan bakınca öyle gözüküyor olabilir diye. Ama
Yelissa (benim evcil indigom) bu yorumu anlayışla karşılamıyor “benim kendi
iradem aklım yok mu, beni aşağılıyorlar” diyor o ayrı!
Geçenlerde “Yelissa, baleyi
mi daha çok seviyorsun, jimnastiği mi diye sordum, “yok ya, cevap vereyim de
az sevdiğimi bıraktır, yer miyim ben bu numarayı” dedi. Araya sıkıştırayım,
Türkiye Okullar arası Ritmik Jimnastik Finali için Bolu’ya gittik, orada
Türkiye 7.si oldu. 4.5 aylık biri için iyi bir derece oldu tabii, ben çok
sevindim. Kendi beğenmedi haliyle, “ne sevinip duruyorsunuz, 7.lik nasıl
sevinilecek bir derece olur, bence çok kötü, ben sana anneler günü hediyesi
olarak verecektim madalyamı” diye söylendi ama yanında ben olmadan kafileyle
Bolu’ya gitmek, yine bensiz, takım arkadaşlarıyla ayrı bir otelde kalmak,
yemek, yarışmak vs. onun için harikaydı. 77. bile olsa bunları yaşamak için
her şeyi yapar. Şimdiden gelecek yılki yarışmalar için tam gaz çalışmaya
başladı.
Biz
Türkler!
Türk kadını bayılır! Neye
mi bayılır? Her şeye. Dikkat ettiniz mi, her durumda bayılabiliyorlar.
Sevinince, korkunca, üzülünce, şaşırınca, ayrılınca, kavuşunca… Hiçbir haber
bülteni geçmiyor ki içinde bayılan bir kadın olmasın. Bunu tıbbi açıdan
incelemek gerekiyor bence, psikolojik açıdan yani.
Türkler nedense otobüse
araba, arabaya da taksi diyorlar. Bu durumda gerçekten taksi olan araç da
“ticari taksi” olmak durumunda kalıyor, karışmasın diye.
Ve Türkler mezarlıktan geçerken müziği kapatıyorlar, niye? Ölüye saygıdan!
Ölmüş zaten, neye kızacak o artık? Yatıyor, huzur içinde yıllardır. Bırak da
arada bir önünden geçen arabalardan iki şarkı dinlesin, hep egzost ve motor
sesi mi dinleyecek? Ben ölünce çalın kardeşim, toprağın altında yatarken
arabesk bile dinlerim söz.
Türkler ayların adlarını
neden bilmiyor? Adam programa çıkmış, kadın sunucu soruyor, “karınız ne zaman
kaçtı?
“3. ayda.”
“Siz onu ne zaman
buldunuz?”
“11. ayda”
“Peki ne zaman
bıçakladınız?”
“ooo, 9. ayda.”
Sanırsınız ki herkes
matematik dehası, bütün konuları rakamlar, formüller! Ben de inatla kafamdan
çeviririm hep, hmmm Kasım diyor, bu Temmuz’da kaçmış diye, niyeyse…
Şu “Coiffeur” kelimesini
tabelasına veya vitrinine doğru şekilde yazmış bir kuaför görsem bayram
yapacağım! Kardeşim, Fransızca bilmek zorunda değilsin, mesleğinin adını
Fransızca yazmak zorunda da değilsin. Ama madem ukalalık edip Fransızca
yazacaksın, hem de kalıcı bir şekilde, dükkanın dışına veya tabelaya, insan
bir bilene sormaz mı, danışmaz mı, hiç olmadı, bir sözlükten bakmaz mı?
Couffeur, Coffeur, Coiffure, Couffure… ama bir tane doğru yazan yok! Hayret
yani!
Öğretmenler neden gözlüklü
öğrencileri en ön sıralara oturtur? Güncel durum itibarıyla gözleri en iyi
gören çocuklar onlar değil mi? Biri bana mantığını açıklarsa sevinirim.
Yeni bir şey keşfettim,
birinin neresine bakarsan o da orana bakıyor. Kalabalık ortamlarda bir
deneyin, hiç şaşmıyor. Ayağına bakın, o da ayağınıza bakıyor, t-shirtüne bakın
o da sizinkine bakıyor. İlginç bir durum.
Amerika'da
2 kişilik şeritler ayrı ve yollar açık, tıkanan şerit ise tek kişilik olanlar,
yani arabada sadece kullanan kişi varsa, o 2 kişilik şeridi kullanmıyor. Bizim
trafiğe bakıyorum da, neredeyse bütün arabalarda bir kişi var. Utanmasalar iki
arabayla birden çıkacaklar trafiğe, birine sol ayağını, ötekine sağ tarafını
yerleştirecek.
Yollarda yürümeyi bilmeyen
yayalara çok kızıyorum bu aralar. Hep bir yerlere koşuşturmak, yetişmek
zorundayız ya, önümüzde koca popolarını sallaya sallaya, bütün kaldırımı
kaplamış iki kişi, bizim arkalarında olduğumuzu fark etmemeleri mümkün değil,
nefesimiz enselerinde çünkü, kenara çekilip yol vermiyorlar kesinlikle. İlla
pardon diyeceksin ya da dürteceksin. Yakında elime o iğrenç sesli bisiklet
kornalarından alıp kulaklarının dibinde öttürmeye başlayacağım, ne yani, her
yere geç kalmak zorunda mıyım onları bekleyeceğim diye.
Bir de yolda adam
toplayacağım diye yavaş giden halk otobüslerine kızıyorum. Artık iş o kadar
abarmış ki, geçen gün otobüsteki adam şoföre “abi, müsait bi yerde indirsene”
dedi. Artık durak mevhumu diye bir şey yok, herkes her yerden inip
binebiliyor. Otobüsler de zaman zaman saatte 1 kilometreyle sağdan sağdan,
açık kapıyla gidiyor.
Otobüslerde ses yalıtımını
sağlayacak şeyleri pahalı diye otobüslere koymuyorlarmış, geçenlerde bir şoför
“bunu şikayet etsenize amma da koyun gibisiniz” diye bağırıyordu. Şikayet
etmekle oluyorsa iyi, ben bir de mümkünse koku yalıtımı rica ediyorum, malum
önümüz yaz, (hala gelecek diye umuyorum ama hafiften ümidim kırılmaya başladı,
galiba bu yıl iki bahar köprü yaptı, direkt sonbahara geçeceğiz), otobüslerde
yaz parfümü ortama hakim olacak. Halkımız da pek hijyenine özen göstermez.
Aslında nasıl göstersin zavallılar, Tommy’den, Lacoste’tan 15 milyarlık giysi
alsan vergi iadesi var, bir tuvalet kağıdı ya da sabunun vergi iadesi yok,
devlet halkı kokmaya, leş gibi gezmeye özendiriyor. Bir ülkede nasıl deterjan,
şampuan, tuvalet kağıdı, deodoran vergi iadesi kapsamının dışında olabilir?
Düşünüyorum ve bulamıyorum. Ay sinir oldum şimdi!
İstemekten söz açılmışken,
Digitürk normal kanallardaki filmleri de orijinal dilde versin istiyorum.
Neden olmasın? Kanal D, ATV vs. gibi kanallarda yayınlanan filmlerde de
orijinal ve Türkçe dil seçeneği olması teknik açıdan bence zor değil, altyazı
olmasa da olur.
Geçen gün sonunda
üniversite diplomama kavuştum, tabii lise diplomama da. 1987 girişliyim, okula
uğradım, dikildim tepelerine “artık diplomamı istiyorum” dedim. Ne cevap
aldım? Bilemediniz, adam ciddi ciddi suratıma bakıp “acil mi?” dedi. “Evet
kardeşim” acil, birkaç sene sonra yaşlılıktan öleceğim, ölmeden mümkünse bir
kere de olsa görmek istiyorum” Bir kaç hafta git gel yaptım Nişantaşı’na,
sonunda acil olarak istenen diplomama ve sevgili lise diplomama kavuştum.
(Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-TV-Sinema Bölümü)
Pek izlemiyorum ama ne
zaman rastlasam Çırak ve Survivor’da benim tuttuğum takım kazanıyor. Bakıyorum
bir grubun tiridi çıkmış, açlıktan kaburgaları yapışmış, haftalardır hiçbir
yarışmayı kazanamamış, vah zavallılar dememe kalmıyor, kazanıyorlar. Bir tek
Galatasaray maçlarında tutmuyor bu, ben de izlemiyorum takım kazansın diye. En
son yani sondan bir önceki GS-FB maçını da durum 3-0 oldu diye izlemeye
başladım, 3-3 olduğunda kapatacaktım gerekirse. Ama izlediğime de değdi
J
Survivor demişken,
programda ortaya bir gerçek çıktı, açıklayayım, geçenlerde bunlara yarışma
sırasında kaç kilo vermiş olabilecekleri soruldu, sonra da tartıp tahminlerde
tutturup tutturmadıklarına baktılar. İki kız yarışmacı sıfır hatayla kilosunu
tahmin etti, bir tanesi de 1 kilo yanıldı. Erkekler genellikle tutturamadı.
Demek ki kadınlar kendilerini, bedenlerini daha iyi tanıyor. İkinci sonuç daha
vahim bir gerçek; bunlar aylardır aynı şartlarda yaşıyorlar, eşit şartlara
sahipler, aynı çalışma, aynı yemek vs. Kilo durumlarına bir göz atalım,
erkeklerin verdiği kilo miktarlarını açıklıyorum, (kaynak Hürriyet gazetesi,
TV sayfası) 14, 7, 8 ve 9 kilo, dört erkek yarışmacı bu kadar kilo vermiş.
Şimdi kızları söylüyorum, 4, 3 ve 1 kilo… Ne anlama geliyor? Kadınlar daha zor
kilo veriyor. Apaçık ortada.
Kanal D’de altyazı: “gururu
incildi”
Herhalde tamamı şöyle
olacaktı “Gururu İncildi, zekası da Tevrat” yazacaklardı… İncilmek ne demek?
Takıntılı olduğum diğer iki
deyim de, boğazları ağrımak ve kırgınlığı olmak. Bir insanda kaç tane boğaz
olabilir ki? Çanakkale ve İstanbul boğazı gibi mi? Midelerim ağrıyor,
ağızlarımda uçuk çıktı, kalplerimde çarpıntı var, çok kibarız ya, “siz ne
alırsınız?” “boğazlarıma pastiller alayım...” Bademciklerim deseler tamam da,
boğazlarım nasıl bir şey? Çok kibar milletiz ya, röportajda sorarlar “siz ne
düşünüyorsunuz?” “Biz şöyle düşünüyoruz…” Ya da en kılı, Esra’ya soruyor,
“Esra ne yapar?” “Esra sabah kalkar…” Ay daha da beteri, “Neden tiyatro, neden
mor” Tanrım, ne klişe…
Röportaj deyince yine
aklıma bir şey geldi, bakalım bu güzel fikrimi kim buradan çalacak? Bence
artık röportajları chat şeklinde yapıp loglarını yayınlasınlar, mesela:
-Tarkan?
-Ne war?
ASL?
Gibi!
İkinciye geçelim,
kırgınlığı varmış? Kime? Bakterilere mi? “Ay bugün hiç iyi değilim” “Neyin
var?” “Bir kırgınlığım var!” “Kime kırgınsın, nezle mikrobuna mı? Aman boş
ver, düşüncesizin tekidir zaten, herkese bulaşır o!”
Annem de ben küçükken
nereden çıkardıysa “boğaz olmak” derdi. “Soğuk su içme, boğaz olursun”
Reklamlar:
Zanussi İtalyan mutfak
reklamında İtalya’dan, bayraktaki renklerden, İtalyan yemeklerinden ve
mutfağın ne kadar İtalyan olduğundan söz ediliyor ve fonda bangır bangır
Fransız bir besteci olan George Bizet’nin Carmen’i çalıyor, Fransızca
sözlerle! Konu itibarıyla konmuş desek, o da değil, Carmen, Seville,
İspanya’da geçer zira ve bilindiği gibi boğa güreşi, gül, şal, aşk, ihanet,
İspanya temalarında gezinir. Prosper Merimée’nin de İtalyan olmadığını
biliyoruz. Bu kadar kişinin yaptığı bir reklamda da bilmiyorlarsa bile birisi
bir sorar, “kardeş, koyduk ama İtalyan’ca diil mi bu” diye.
Araya kendi hatamı da
sıkıştırayım, babam kitabımı yeni bitirmiş, Ekim’de vermiştim okusun diye,
araya benimkinden önemli kaç kitap sıkıştırmışsa artık, 8 ayda okumuş, o
uyardı. Ananas ağacı demişim bir yerde, ananas ağaçta yetişmezmiş, dikenli
çalı gibi bir şekilde yetişirmiş. Ne yapayım, ben de hata yapmışım ama valla
ben öyle hatırlıyorum, herhalde Hindistan ceviziyle karıştırdım. Bir de apolet
değil, epolet yazmam gerekiyormuş, epol yani epaule, Fransızca omuz demek ve
apolet de oradan geliyor tabii ama bence Türkçesi apolet olmuş artık onun. Bu
arada benim hatalara takma ve her şeyi eleştirme huyumun nerden geldiğini de
öğrenmiş bulunuyorsunuz. Çocuklara boşuna genetik çöplük demiyoruz.
Tefal’in
gözyaşılı reklamı da bence çok sevimsiz. Birinin salyasının, sümüğünün,
gözyaşının aktığı tavada pişecek yemeği ben neden yiyeyim? İğrenç bence! O
reklam her çıktığında öğürüp kanal değiştiriyorum. Aynı şekilde Nutella
reklamı da öğürtücü, üstelik yabancı bir reklam o, aşçıbaşı kocaman bir
kazanda tahta bir kaşıkla Nutella’yı karıştırıyor, sonra o kaşığı ağzına sokup
tadıyor ve tekrar kazana sokup karıştırmaya devam ediyor. Sonra biz onu
çocuklarımıza yediriyoruz…
Mustafa Sandal Muhabbet
Kart reklamında İtalyan, bütün ailesi de İtalyan haliyle ve Mustafa Sandal
ailesiyle İngilizce konuşuyor, ne alakası varsa… Aile de öyle aralarında
İngilizce konuşacak bir aileye benzemiyor.
Algida Max reklamında iki
çocuk dondurma çubuklarını birleştirip X yapıyor ve o çubuklardan sarı bir
ışık çıkıyor… Hemen arkasından ikinci bir reklam, iki kişi parmaklarını
birleştiriyor ve X yapıyorlar, “aaa” dedim, üst üste iki Algida reklamı, sonra
o parmaklarını birleştiren iki kişi koşmaya başladı -görünürde dondurma yok bu
arada- biri zayıf biri hafif besili olan bu kişilerden bir tanesi şımarırken
ağaca tosladı, İddaa reklamıymış… Belirtmeden geçmeyeyim, Algida Max
reklamında oynayan çocuğun üzerindeki t-shirtte kocaman Abercombie yazısı var
ve iki kere de yakın plan gösteriyor. Reklam içinde reklam olayı!
Sprite’ın son reklamına
bayılıyorum, basketbollu ve havuzlu olanına… Benim fantezilerimden biridir bu,
ne zaman yazın hava çok sıcak olsa ve ben bunalsam “ah şurada bir havuz
olacaktı ki, nasıl da atardım kendimi bu üzerimdekilerle” demişliğim çoktur.
Hatta kaç kere sulama fıskiyelerinin, hortumların altına girip tepeden tırnağa
ıslanmışımdır. İşte reklam da tam benim hayallerimin gerçek olduğu an. Tebrik
ederim hayata geçirenleri.
Deterjan reklamlarında
kocaman bir kumaşı, masa örtüsünü ya da gömleği kesip iki ayrı makinede
yıkıyorlar, sonra ne hikmetse sonucu gösterecekleri anda o parçalar hiç
ayrılmamışçasına birleşiyor. Camdan sarkan ahalinin ellerine ne geçerse
fırlatıp sokak boyutundaki kumaşı lekeledikleri reklamda daniskası var.
Vestel reklamındaki dış
kadın sesi önce alıcıydı, fiyatlara ve her şeye şaşırma görevindeydi,
şimdiyse satıcılığa terfi etmiş, o söylüyor, başkaları şaşırıyor. Ne oldu yani
kadın dükkandan içeri alışveriş yapmaya girdi de eleman arıyor yazısını görüp
işe mi başvurup alındı da hemen başladı? Bu ne hız böyle! Başından karar
verememişler mi neyi seslendirteceklerine?
Bu günlerde bir litrelik
Pınar süt kutularının plastik kapakları tutanın elinde kalıyor. İyi anlamda
değil tabii. Ya yapışkanında ya başka bir şeyinde sorun var. Hala fark
etmedilerse ben de söylemiş olayım. Yakışmıyor!
Koç Allianz’ın sorunları
küçültme temalı reklamlarından hiç hoşlanmıyorum, hatta yer yer sinir
oluyorum. Özellikle trafik kazalısına. Kadın süsleneyim diye arkasına bakmadan
manevra yapınca arkadan gelen ve hiç suçu olmayan kamyona çarpıyor. Ama Koç
Allianz o kadar güvenli ki, kamyon şoförü minicik kalıyor ve kadın onu yani bu
sorunu fark etmiyor. Sanki gerçek hayatta farklı! Kadınların altına veriyor
kocaları bir tane 4x4, “al karıcım, tepe tepe çarp, önüne gelene dokundur”
diye. Sonra gidip bir de marifetmiş gibi bunun reklamını yapmışlar. Yahu
kadınlar sanki gerçekte çok takıyor trafik kurallarını, güvenliği… Ne
özendiriyorsun? O suçsuz adamı küçülttün de noldu, başın göğe mi erdi? Bence
orda küçültmen gereken kişi o süslü kaltak. Şoförü de dev yapacaktın
“utanmıyon mu len makyaj yapmaya geri geri çıkarken, benim bu ekmek teknesini
alana kadar canım çıktı, seni elimden 4x4’ün de, zengin kocan da kurtaramaz”
diye bir güzel püre yapsın kadını! Böylece yayalara, trafiğe, kurallara uymaya
özendirirdin sorumsuz, dikkatsiz tehlikeli kadın şoförleri. İki tanesini
Taksim meydanında püre yap, bak bakalım bir daha park ederken telefonla
konuşmaya, dikiz aynasında makyaj yapmaya, yola bakmadan fırlamaya cesaret
edecekler mi! Şaka bir yana, hakikaten kadın şoförlerin büyük bir
çoğunluğundan utanıyorum. Nerede trafiği altüst eden bir araç görsem, haklı
çıkıyorum, kullanan bir kadın oluyor. Çok az bir kısmı erkekleri cebinden
çıkartır ama ne yazık ki çoğunluk korkunç, resmen araba kullanma özürlü.
Olmayınca olmuyor işte!
“Amerikan siding dış cephe
kaplaması” reklamına ‘sinir reklamlar kategorisi’nde birincilik veriyorum.
Nasıl kötü bir reklamdır o ve her yaz başı da hortluyor… Anlamsız,
yaratıcılıktan uzak, zevksiz… Zaten tiyatrocuların bazılarının bu kısıtlı
aksanları, taklitleri bana çok kötü geliyor. Müjdat Gezen’in de bu reklamda
kullandığı vurguları felaket… Zaten klasik çingene taklitlerini duydukça bu
mudur diyorum tiyatroculuk. Kısılıp kalmışlar bir şablona. Önüne gelen
tutturmuş bir çingene taklidi, nezleli gibi konuşup iki heceyi kısaltıp matah
bir şey yapıyorum sanıyorlar… Yaşlandıkça da takma dişlerden artikülasyonları
bozuluyor, her hecede dişler ağızlarından fırlayacakmış gibi oluyor, izlerken
yoruluyorum.
Piyale puding reklamının
jingle’ını seslendiren kızcağız “oh olsun” derken feci derecede detone oluyor,
kulaklarımın da ayarını bozuyorken neyse ki birileri daha fark etmiş olacak
ki, o kısmını makaslamışlar.
Tarkan’ın reklamda
telefonuna canım yerine “janım” demesine takılanlar olmuş, bence janıma
takılacağınıza o Zeki Müren edası ve tonlamasıyla söylediği arabesk “yoksa bu
ayrılıklar hepten çekilmez olur” kısmına takılın, ziyadesiyle itici zira.
Bülent Ersoy deyimiyle fevkaladenin fevkinde itici. Canım deyince, bir de
Kayahan’lı reklam var, orada kızına “canım” diyor, o çok daha iyi. Kayahan
deyince de aklıma Eurovision geldi, yıllar önce Kayahan’ın bir bestesini
seslendirerek Eurovision Türkiye elemelerine katılmıştım, kazanamamıştık,
neden? Çünkü beste feciydi, oysa ben harikaydım. O zamanlar Kayahan da meşhur
değildi o kadar. Meşhur olsa zaten benden iyisini bulmuş olurdu. Eurovision
deyince de aklıma puanlama geldi, ne olmuş öyle, herkes komşusuna, eski
ülkesine oy veriyor, artık iş çığırından çıkmış. Yakında ülkeler puan toplamak
için bölünecek. Ben “Mon” olayım sen “ako”, yarışmada birbirimize 12’şer puan
verelim, sonra tekrar birleşiriz şeklinde. Bosna, Sırbistan’a, Sırbistan
Hırvatistan’a, Yunanlar Kıbrıs’a (ki bu en klasiği)… Bence yakın bir gelecekte
yasaklar artacak, hani şimdi kimse kendine oy veremiyor ya, yakında, komşuya
da oy vermek yasak, politik olarak yakınına, bölünmüşüne, son beş yılda
savaştığına, sömürgene de yok şeklinde gidecek.
Solo havlu ve peçetenin
araba çekilişli reklamındaki altyazıların boyuna ve ekrandan geçiş hızına
dikkat ettiniz mi? Dalga geçiyorlar herhalde, şaka gibi.
Saka su reklamındaki “Emre
büyüyecek, adam olacak, evlilik yıldönümünü unutacak” vs fikri
Becel reklamında “çocuğunuz
büyüyecek, ödül olacak, sen olmasaydın” diyecek kısmına ne kadar benziyor…
Şaşılacak şey doğrusu…
Vichy’nin selülitsavar
ürünü Liposyn’in reklamına bakamıyorum, kadın dersini itiştirip çıkartıyor vs,
poposu da yok hatta nasıl bir vücutsa… Shar Pei köpekler gibi.
Film:
Billy Elliot
İngiltere’deki bir maden
kasabasında, annesini kaybettiği için maço ve tutucu babası ve ağabeyiyle
yaşayan bir erkek çocuğunun, boks dersi almak niyetiyle başladığı kursu, bale
dersini görünce bırakması ve babasından gizli devam ettiği baleye olan aşkı
anlatılıyor. Yanında grev, maden işçilerinin hayatı gibi konular da işlenmiş.
Bazı bölümler çok dokunaklı, tavsiye ederim.
Damdaki Kemancı
3 Oscar almış film,
unutulmaz müzikallerden biri. Türkiye’de de yıllarca sergilenmişti. Topol’un
sesi de, oyunculuğu da kusursuz. Müzikler, espriler, danslar, konusu, o kadar
güzel ki, üzerinden yıllar da geçse, on kere de izlense aynı tadı veriyor.
Saklambaç’ı
(Hide and Seek-Robert de Niro, Dakota Fanning) izledim bir de, klasik bir
ruhlu, evli, annesi ölmüş çocuklu korku filmi. Bir de klişe dikkatimi çekti,
bütün korku filmlerinde çocuk resimleri olur. Çocuk bir şeyler çizer, aman
herkes alarma geçer, yok onu çizdi, yok katil çizdi. Sanki bütün çocuklar
bütün gün resim yapıyor, büyükler de oturup onlara bakıp yorumluyor. Tabii
klasik küvette ölüm vb. sahnelerden de koymuşlar bolca.
Büyük Zafer, Million
Dollar Baby (Clint
Eastwood, Hillary Swank) üzücü bir film, zaten boks gibi şiddetli olayları pek
sevmem, içim kalktı izlerken, hele kızın düştüğü an, hastanedeki hali, dilini
koparması vs. Üzücü olaylar bunlar, ne diyeyim, kimse yaşansın istemez tabii.
Ajda Pekkan’ın talk showuna
rastladım, ilk bölümde Cem Yılmaz vardı konuk olarak, ne şakası yapsa Ajda
ciddiye aldı. Sanki program Cem Yılmaz’ın da, Ajda’yı oraya sabote etsin diye
koymuşlar. Adamcağız programı kurtarayım, milleti güldüreyim diye yırttı
kendini, her esprisini Ajda ciddiye aldı. Beyaz’la da öyle oldu. Sonra biraz
düzeldi galiba en son izlediğimde program canlıydı ve Ajda da kendine gelmeye
başlamış gibiydi.
KİTAP:
Onun Parlak Işığı, Nick
Traina'nın Öyküsü
- Danielle Steel, Epsilon,
Nisan 2000
Danielle Steel’in çok satan
kitaplarından en az bir tanesine rast gelmiş ve okumuşsunuzdur, okumamışsanız
bile en azından yazarın adını duymuşsunuzdur. Genellikle zengin kadınların
mutlu öykülerini, beyaz dizilerden biraz kalınca ve hallice olarak yazar. Ben
de onu, zengin ve soylu bir adamla evlenerek Amerika’ya yerleşmiş, sosyetik
bir Avrupalı olarak bilirdim. Bu kitapta kendi yaşam öyküsü var, aslında
çocuklarından birinin hayatını anlatıyor. Manik depresif olan ve intihar
ederek genç yaşta ölen oğlunun. Bildiğimden ne kadar farklı bir hayat
sürdüğünü bu kitabı okuyunca anladım. Tonlarca çocuk doğurmuş, bir sürü
evlilik yapmış ve hayatının bir kısmını bu sorunlu oğlunu hayatta tutmaya
adamış. İlginç bir öykü.
Demiş Kİ
Daha
önce de belirttiğim gibi, bu ay, bu bölümü Yelissa’ya ayırmaya karar verdim.
Eskiden beri söylediklerinden aklımda kalıp not ettiklerimi paylaşacağım.
Çocuk bu aralar ondan bahsetmemi hak etti. Her gün yeni bir numarayla,
başarıyla çıktı karşıma, jimnastik yarışmaları, İstiklal Marşı okuma
yarışması, bale ve solfej sınavları, Bilsem…
Ben: -Yazının bu kadar
çirkin olmasının nedenlerinden biri de solak olman. Solak olmasaydın kesin
daha düzgün olurdu yazın. Ama sol elinle yazdığın için bazı şeyleri ters
yapıyorsun.
Yelissa: -Şimdi sağ elimle yazayım diyeceğim ama bu sefer hiç okuyamazsın,
daha da beter olur bence.
Annesi: -Eyvah, trafik
berbat, geç kalıyoruz galiba.
Yelissa (esneyerek) - Sembol çiz.
Beni niye uyutmaya
çalışıyorsun anlamıyorum. Nasıl olsa her seferinde yine uyanmıyor muyum? (2
yaş- Yelissa 7 aylık konuşmaya başladığı için, 2 yaşında böyle cümleler
kurması alışılmış olaylardandı)
Wow anne şu oka da bak (mouse'un
oku) ne kadar da başarıklı. Neler de beceriyor. Her şeyi yapıyor. (3 yaş
civarı)
Mademciklerim şişmiş. Yemek
yiyemiyorum.
Bana kıymanak pişirmezsen tabii büyüyemem. (Kıymalı ıspanak)
Anne ben çok yoruldum. Bacaklarım artık sert diil. Çok yumuşak. Her an
düşebilirim.
Okula gitmek istiyorum ama savaşçı olmak istemiyorum. (uzun araştırmalar
sonunda sabahçı olmak istemediği anlaşılır.)
Bu pijama bana küçülmüş gibi, sarmaş dolaş oluyor.
Bana
mutsuz eşeği oku. O çok mutsuzmuş anne, hiç mutu yokmuş
Ben Lego istiyorum, ama
oyuncak diil, gerçek Lego olsun.
Kemanın sesini bulamıyorum vücudumda. O kadar ince bir sesim yok.
Anne beni katılaşana kadar gıdıklasana yine
Kitabımdaki yazıyı defterime yüklüyorum
Dipten giderek yüz, İrem. Zaten boğulmuş olunca boğulmaktan korkmana gerek
kalmıyor.
Anne ben şifalı havuza girdim tek başıma. Ama sakın kızma, çünkü sonra duş
yaptım ve bütün şifalarımı temizledim.
5 yaş, ilkokul 1. sınıf.
Ödev: "Çimenlere basma"
cümlesini, bugüne kadar öğrendiğiniz isimleri başına getirerek yazınız. Örnek:
Ayşe çimenlere basma. Ali çimenlere basma.
Yelissa. - Anne, "Atatürk
çimenlere basma" da yazacak mıyız? Koskoca Atatürk’e ayıp olmaz mı? Hem çoktan
ölmüş, zaten basamaz.
FİLMLER:
VİZONTELE: Çok güzeldi. Kadının oğlunun ölmesine çok üzüldüm. Mükremin'in
bisikletle yaptığı komikliklere çok güldüm.
KOMİSER SHAKESPEARE: Çok acıklıydı. Pamuk Prenses'in ölmesine çok üzüldüm ve
çok ağladım. Annem filmi pek izleyemedi çünkü filmin başlamadan önce cep
telefonunu düşürdü ve filmin ilk yarısında onu aradı. Ara olduğunda bütün
seyirciler ve görevliler telefonu aramaya başladı. Telefon koltuğun içinden
çalıyordu ama bir türlü bulunamıyordu. Herkes her yeri aradı bulamadı.
Bulamayınca artık filmin başlamasını istediler. Film bitince herkes tekrar
gelip telefonu aramaya devam etti. Koltuğun içinden çalmasına herkes çok
sasırdı. En sonunda bir çocuk koltuğun altına yattı ve telefonu delik gibi bir
yerden çıkarttı. Bulununca herkes rahatladı ve evine gitti, çünkü artık zaten
film çoktan bitmişti.
CAST AWAY: Ben çok beğendim ama iki üç yerinde gözlerimi kapattım. Adamın
yaralandığı ve kanının aktığı yerlerde. Bir de sanırım uçağa binmek
istemiyorum artık. Top arkadaşını kaybetmesi de çok üzücüydü.
SHREK: Çok güzel bir film. Çok eğlenceli. Bütün masal kahramanları var. Devler
kötü değilmiş. Prenses de aslında devmiş. Çok sevdim ben bu filmi. Çok da
komikti.
CATS AND DOGS:
Beğendim.
Güzel bir film. Kedileri planları kurarken görüyordum, bir grup
oluşturmuşlardı, kedi grubu çok şekerdi, bir sürü kediydiler. Sahibi olan bir
köpek de çok tatlıydı, bir de o beyaz kedi vardı ya, tüyleri çok olan şişko mu
ne, onu da çok beğendim.
HARRY POTTER: Harikaydı. Önce evde izledik, sonra sinemada. Keşke ben de o
okula gidebilseydim.
SEVİMLİ CANAVARLAR: Harika, harika, harika... Boo harika, Sully harika... Kapı
harika. :Çooook sevdim.
LILO & STITCH: Güzeldi, o hayvan gelmişti, hayvanı tam alıyordu çocuk, tam
alacaktı, kamera bir yukarıyı çekti, bir baktık ki bütün köpekler yukarı
saklanmışlar, kızın alacağı köpek aslında bir canavar. O kadar yaramaz ki,
benden bile yaramaz. Lilo çok şeker bir kızdı. Boo'yu konuşan kişi konuşuyordu
Lilo'yu. Ha komik bi bölümünü söyleyebilirim, okuldan dönerken, Lilo,
arkadaşını ısırdı diye herkesin ona suratsızlık yapması, bebekleriyle
oynatmamaları, onun bebeğini yere atmaları çok komikti, ağlaması çok komikti.
Ben çok beğendim bu filmi. Tam Lilo'yla ablasından ayrılırken çok üzücü bir
andı. Allahtan, Lilo, ablası ve Stitch birbirlerinden hiç ayrılmadılar.
Harry Potter 2: Yılandan
çok korkmuştum. Hermione'nin taş olmasına çok üzüldüm. Sonra Harry Potter taş
kesilmiş bir kedinin önünde durunca onun sahibi gelip onun yaptığını
zannedince de onun için biraz üzülmüştüm ama hepsini bu benim ilk başta
korktuğum yılan yapıyordu. O yılanın baktığı her kişi yansıması olursa taş
kesiliyor, yansıma değilse ölüyor. Yılanla savaştığı an, Harry'ye dişi
geçince, kanayınca, sonra baykuş gelip gözyaşıyla yarasını iyileştirdi. Bu
kadar.
|