|
Ben
yapabildiysem siz de yapabilirsiniz. Sakın unutmayın! Bunu yaparken kişinin
bilinçli, bilgili ve ehil olması, kanserli hücrenin son yolculuğunda o
hücreye, içindeki gizli derse, taşıdığı şifa gücüne saygılı olup yaşamsal
yolculuğunu kutsaması gerekiyor...
Dr Zhi Gang Sha “Dört
Anahtar”
isimli kitabında “her insanın kanseri kendi bedeni için bir atık olmasına
karşın, başka bir insanın bedeni için gerçekte bir besindir” diyor. Aynı
kitapta bu söylediklerinin neden ve nasılları hakkında bilgi de veriyor.
Bu konuda kendisine
kesinlikle katılıyorum. Ancak enerji ve enerji beden şifacılığı konusunda her
hangi bir bilgisi olmayan bir insanın bu satırları, hatta Dr. Sha’nın
gerekçelerini okuduktan sonra bile kendisiyle hemfikir olması pek kolay
görünmüyor.
Burada enerji şifacılığı
ile enerji beden şifacılığı arasındaki ayrıma özellikle dikkat etmemiz
gerektiğini önemle anımsatmak istiyorum.
Enerji şifacılığı her hangi
bir kaynakta bulunan bir enerjiyi bulunduğu yerden çeşitli yöntemlerle alıp,
başka bir yere, oradaki eksiği tamamlamak ereği ile aktarma işlemidir.
Örneğin Reiki çok sayıda
insan tarafından uygulanan bir enerji şifası yöntemidir. Biyo-enerji de tıpkı
Reiki gibi enerji şifası yöntemidir, ancak çok daha fazla bilgi, eğitim,
beceri, sabır ve deneyim gerektirdiği için az insan tarafından uygulanır.
Bütün bunların nasıl olup
da çalıştığı konusunu kağıt üzerinde kanıtlarla ortaya koymak benim değil
araştırmacı bilim adamlarının işi olsa da, ben hiçbir iddiada bulunmadan kendi
anladığımı aktarmayı uygun görüyorum.
Reiki ve Biyo-enerji ile
hemen hemen aynı zamanda (1996) tanıştım. Reiki birinci aşamayı aldığımda
Shiatsu eğitimimin henüz üçüncü ayındaydım. Bana bu sistemin üç aşamalı
olduğunu ve her aşaması için bir günün yeterli olduğunu söylediklerinde,
-konuyu tarafıma aktaran arkadaşımın bilgisine çok güveniyor olmama karşın-
inanılmaz derecede şüpheli yaklaştığımı anımsıyorum.
Nasıl olabilirdi ki?
Düşünsenize! Neredeyse her derdinize deva bir şifa yönteminden söz ediliyor.
Ben yaklaşık üç aydır Shaitsu eğitimindeyim, kişinin sırtının tamamına bile
dokunamıyorum. Bir insanın tüm sırtına şifa verebilecek aşamaya gelmeme daha 1
ay var. Tüm bedene dokunabilmem ve bir ölçüde şifalandırabilmem için ise en az
5 ay daha okula devam etmem gerekiyor. O dönemde öğrendiklerime göre şifacılık
çok özel ve zor bir iş. Meşakkat gerektiriyor. Özveri gerektiriyor. Sabır
gerektiriyor. Arkadaşım gelmiş “birinci günün sonunda şifa yapabileceksin”
diyor.
Açıkçası bir yanım “haydi
canım sen de” diyordu. Ancak öteki yanım “denemekten ne kaybedersin, en
azından bunun böyle olup olamayacağını anlarsın” diyordu. Sonunda karar
verdim. Bir cumartesi sabahı evinde toplantı düzenleyen bu arkadaşıma gittim.
Sevgili Master’ım Moti Siboni’yle o zaman tanıştım. Günün sonunda ellerimden
sıcacık ve incecik iğneler batarmışçasına çıkan/akan bir enerji vardı.
Arkadaşım haklıydı. Bunun nasıl olduğu konusunda en küçük bir fikrim bile
yoktu ama bu enerji oradaydı işte.
O günden sonra, Shiatsu
uygulamalarımda hep Reiki’nin gücünden de yararlandım. Çalışmaya başlamadan
önce kendi Reiki kanalımı açıyor ve tüm çalışma boyunca bana yardımcı olmasını
rica ediyordum. Üzerinde çalıştığım arkadaşlardan daima “ellerin tam şifa için
yaratılmış, çok rahatladım, çok iyi hissediyorum” şeklinde olumlu tepkiler
alıyor ve mutlu oluyordum. Böylece enerji ve enerji beden şifasını birlikte
uygulamış oluyordum.
Reiki’nin
çalışması hakkında “neden ve nasıl” kısmı ile o zamanlar pek ilgilenmiyordum
açıkçası. Zaten ilgilensem de, bunu açıklayabilecek alt yapıya sahip
olmadığımı düşünüyordum. Aslına bakarsanız bugün bile tam olarak nasıl
çalıştığını bilmiyorum. Anlayabildiğim ya da belki kendimce uydurduğum
kadarıyla, “beynimizde zaten var olan pasif durumdaki bir enerji aktarım
merkezi, usta/öğretmenin yaptığı o ritüel sonucu aktif hale geliyor ve böylece
daha önce hiç kullanmadığımız bu yeteneğimiz açığa çıkıyor” diye düşünüyorum
kısaca.
Bu olaydan iki ay kadar
sonra Reiki ikinci aşamayı aldım ve 1997 yılının 30 Aralık günü de Reiki
usta/öğretmen sertifikamı aldım. Yola aynı usta/öğretmenle çıkmıştım ve aynı
usta/öğretmenle de tamamladım.
Yine 1997 yılında,
Shiatsu’nun yanı sıra Biyo-enerji eğitimi almaya başladım. Bu yöntem de bir
yerdeki enerjiyi alıp başka bir yere iletmeye yarıyordu. Ancak aralarında pek
çok belirgin farklılıklar vardı.
Birinci ayrılık, öğrenim
süresindeydi. Reiki eğitimi birer günlük üç aşamadan oluşurken, biyo-enerjinin
temel eğitimi 8 ay (haftada bir gün 4er saatlik kurlar) ve ondan sonra
isteyenlere ileri düzey eğitim de ayrıca 4er aylık iki kurda toplam 8 ay
sürüyordu.
İkinci ayrılık uygulanış
biçiminde ortaya çıkıyordu. Reiki uygularken sadece “bütünün ve bu kişinin en
yüksek hayrına şifalanması” diye niyet edilip, eller her insanda aynı biçimde
ve aynı yerlere konularak görevin –neredeyse- tamamı Reiki’ye bırakılıyordu.
Buna karşılık Biyo-enerji uygularken kişinin üçüncü göz ve kalp enerji
merkezlerindeki enerjisel bilgiler okunuyor, kişinin o anda içinde bulunduğu
duruma özel gereksinmesi saptanıyor ve onun gereksinmelerini karşılayacak
spesifik enerjiler aktarılıyordu.
Bilinçli enerji aktarım
işini (biyo-enerji) kısaca “çevrede bulunan kuantum enerji parçacıklarına,
düşünce gücüyle istediğimiz enerjinin titreşimini kazandırarak, kendi
bedenimize girmesini ve orada insan bedeni ile uyumlu hale gelecek kadar
yavaşladıktan sonra, gereksinme duyan kişinin, ilgili bölgesine aktarmak”
şeklinde özetleyebiliriz.
Buna karşılık enerji beden
şifacılığında, bedene dışarıdan enerji aktarmak yerine, kişinin bedeni
içindeki enerjiler uzmanlaşmış eller ile saptanıyor, çeşitli sebeplerle bloke
olup bir yere birikmiş olan enerjiler çeşitli basınç yöntemleriyle
bulundukları yerden alınıp, bedenin daha az enerjiyle idare etmek zorunda
kalan alanlarına kaydırılıyordu. (Shiatsu ve Refleksoloji bu konuda en fazla
tanınan başlıca şifa yöntemlerinden sadece ikisidir.)
Daha derin anlamda
bakarsak, Reiki ve Biyo-enerji gibi enerji şifası yöntemleri “kişinin çeşitli
nedenlerle tükettiği demir, çinko, magnezyum gibi içsel kaynaklarını enerjisel
olarak doldurup dengelemeye”, Shiatsu ve Refleksoloji gibi enerji beden
şifacılığı ise, “kişinin bedeni içinde bulunan ve çeşitli nedenlerle bloke
olup birikmeye başlayan enerjinin sıkışık ve bloke halinden kurtulup, rahatça
dolaşarak, kendi içinde dengelenmesine destek vermeye” yarıyor diyebiliriz.
Bu yöntemlerden her biri
kendi içinde çok değerlidir ve birinin diğerine üstünlüğünden söz etmek
gereksizdir.
Bununla birlikte Dr.
Sha’nın önerisine geri dönersek, onun -tıpkı Reiki ile Shaitsu’yu bir arada
kullanırken yaptığım gibi- bu iki yöntemi birleştirmekten söz ettiğini
görürüz.
Bu arada, kanser hastaları,
manik depresif ya da şizofrenler söz konusu olduğunda, enerji şifacılığının,
enerji beden şifacılığından çok daha fazla işe yaradığını anımsatmak isterim.
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu birinin diğerine üstün olması değil,
gereksinmeye özel sunum yapma seçeneğine sahip olmak meselesidir.
Şimdi
bu konuyu biraz daha derinden anlamaya çabalayalım. Dr. Sha her yerde sürekli
olarak adını duyduğumuz Qi konusunda kısaca “hücre hareketlerinin sonucu
olarak açığa çıkan enerji” tanımlamasını yapıyor.
Ben eğitimlerde Qi nedir
diye soranlara, “her şeyden beslenen ve her şeyi geri besleyen böylece
varlıklarımızı sürdürmemizi sağlayan enerji” tanımlamasını yapıyorum. Bu
açıdan baktığımızda ikimizin söylemleri birbirleriyle gayet güzel bir biçimde
örtüşüyor.
Biraz fizik bilgisi olan
her insan, maddenin atomlardan oluştuğunu, atomlarınsa aralıksız olarak
devinen elektronlar, boşluk ve çekirdekten oluştuğunu bilir. Her devinimin bir
enerji yarattığını, her devinmek isteyen şeyin de enerjiye gereksinme duyduğu
konusunu ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım. İşte adına Qi denilen yaşam
enerjisi böyle oluşuyor bana kalırsa. Atom titreşmek için enerjiye gereksinme
duyuyor, çevresinde diğer atomlar tarafından üretilmiş enerjiyi emerek kendi
hareketini tamamlıyor ve bu arada yeni bir enerji üreterek dışarıya salıyor.
Bu durum da Qi adını verdiğimiz yaşamsal enerjinin sonsuz olmasını sağlıyor.
Canlı organizmada da durum
bunu çok andırıyor. Ortada çekirdeği, çevresinde hücre zarı, içinde boşluğu
ile atom yapısına çok benzeyen canlı organizma hücresi de, atoma benzer bir
biçimde çalışıyor. Hücre önce büzüşüyor, böylece içindeki kullanılmış ve artık
titreşimsel toksinle dolup yoğunlaşmış/ağırlaşmış yaşamsal enerjiyi dışarı
atıyor. Bir sonraki adımda bu enerjinin içindeki özışık parçamız, titreşimsel
toksinden ayrılıp, enerji depomuza geri dönüş yoluna giriyor. Buradan ayrılan
titreşimsel toksin, bedenin dışına oradan da enerji alanımızın dışına çıkıp
temiz ve arı enerjiyle yıkanmak üzere atmosfere karışıyor. Enerji depomuz
kendisine dönüş yapan özışık ile aynı miktarda –önceden saflaştırılmış-
enerjiyi tekrar bu özışık parçasının çıktığı hücreye gönderiyor. Hücre bu
enerjiyi kullanarak genleşiyor ve böylece hücre boşluğu, içine yeniden enerji
dolacak biçimde açılıyor.
Bu devinim biz farkında
olsak da olmazsak da sonsuza dek devam ediyor. Bizim hastalık dediğimiz durum
ise, bu değişim/dönüşüm sürecinin çeşitli nedenlerle kesintiye uğramasının bir
sonucu olarak ortaya çıkıyor. Enerji hücre boşluğuna rahatça dolamadığında
hücrenin dışında, hücreden rahatça ayrılamadığında hücrenin içinde bir çeşit
enerji birikmesi oluşuyor.
Hücrenin büzüşüp
genişlemesini kesintiye uğratan pek çok unsurdan söz edebiliriz. En başta
bedenin kendisini korumak adına akupunktur noktalarını bilinçli bir biçimde
kapattığını anımsatmak gerekir. Genetik kodlamamızda zararlı olarak kayıtlı
bir enerjiyle karşılaştığımızda -gerçekte birer küçük enerji merkezi olan-
akupunktur noktaları “kapanın” sinyali alıp buna uyarlar. Böylece o zararlı
enerjinin içeriye derinlerde bulunan özışığımıza karışmasına engel olurlar.
Ayrıca beden kendi içinde bulunan ve bu enerjiye direnç gösterecek olan
kaynakları devreye sokarak gerçek bir enerji savaşı başlatır.
Tehlikeli durum ve savunma
gereksinmesi ortadan kalktığında, bu noktalar kendilerini yeniden açar ve
akışın doğal haline geri dönmesini sağlarlar. Bedenin kendini savunmaya
almasını gerektiren bu halin çok uzun sürdüğü durumlarda, sorun ortadan
kalktığında bile kaynaklardan bazılarının tükenmiş olması sonucu, bedenin
kendisini açabilecek gücü bulamaz.
Bu “zararlı enerji” kaydı
evimize yeni aldığımız bir tablodaki bir desen, yeni arabamızın rengi/modeli,
çalışmaya başladığımız işyerindeki bir insanın hali gibi yaşamımız içinde uzun
süre birlikte olduğumuz bir enerji yüzünden hareketlendiyse, biz o enerjiyi
ortadan kaldırmadan ya da aramızda uyum sağlayıcı bir unsuru yaşamımıza
sokmadan önce enerji kanallarımızın ve akupunktur noktalarımızın kendilerini
yeniden açmaları söz konusu bile olamaz. Böylece enerjinin doğal akışında
yardımsız aşılamayan sorunlar ortaya çıkar.
“Nasıl olur da bu akış
bozulur” konusundaki bu açıklamalardan sonra, biz yine hücre içi/dışı enerji
alışverişi konusuna dönelim.
Enerji hücrenin dışında
biriktiğinde yaşamsal enerji yerine titreşimsel toksinle dolu kalan hücre, bu
yüzden hastalanırken, içeri yığıldığında, hücre boşluğunun gereğinden fazla
açık kalması ve içinde fazla miktarda enerji tutması yüzünden sağlık
bozuluyor.
Bütünsellik felsefesi ile
insana yaklaşan enerji ve enerji beden şifası uzmanları, hücresel bazda bu
değiş tokuşun olamamasının mutlaka zihinsel bir nedeni olduğunu varsayıyorlar
(ben de öyle düşünüyorum). Konumuz kanser olduğuna göre, biz de bütün bu
açıklamalar ışığında kanserin zihinsel nedenini mercek altına alalım.
Bütünsel yaklaşıma göre
kanseri oluşturan zihinsel tavır “benmerkezci” davranışlarda kendilerini
ortaya koyuyorlar. Ruediger Dhalke ve Thorwald Dethlefsen’in birlikte yazdığı
“Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur” adlı kitapta biri tıp doktoru diğeri
psikolog olan iki bilim adamı da bu görüşü aynen paylaştıklarını
belirtiyorlar.
Burada
önemli bir noktaya kendimce değinmek istiyorum. Pek çoğumuz yaşam içinde iyi
ile kötü arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Özellikle içsel yolculuklarla
ilgili olanlarımız, ille de “iyi insan olmak gerekli” diye tutturuyoruz. Tüm
yaşamımızı “iyi insan olmak” felsefesi üzerine oturtmak için özel çaba
gösterip, kendi iç dünyamızda “öğrenilmiş iyi hasletlere” uymayan yanlarımıza
ya bakmıyor ya da onları susturmaya çabalayıp, “yokmuş” gibi davranmayı
yeğliyoruz.
Aslında hücre yapımızda
blokaj ya da gereğinden fazla akışkanlık yaratan ve doğal olarak hasta
olmamıza sebep olan durum da burada başlıyor. Hiç birimiz iyi insan tanımına
uymak zorunda değiliz. Önemli olan bütünün en yüksek hayrına olan davranışlar
sergilemektir. Genele baktığımızda % 51 topluma ve çevreye yararlı bir
insansak, bizim “iyi insan” olduğumuz söylenebilir.
İnsanlar dramayı sever ve
genellikle iyi kişinin başrolde olduğu ve başarıp, iyi olmayanı yendiği
senaryoları desteklerler. Onlara “hak, adalet” gibi kavramlar öğretilmiştir.
Adaletli olan iyi, olmadığı düşünülen ise kötüdür. Sanki iyinin iyi olduğunu
ortada kötünün olmadığı bir durumda anlayabilirlermiş gibi...
Yaşamı bir tiyatro sahnesi
olarak ele alacak olursak, oyunun cezbeden bir yanı olabilmesi için genellikle
birkaç çeşit karaktere gereksinme vardır.
Her tiyatro senaryosunda
değilse de, genellikle senaryolarda, en az bir iyi bir de iyi olmayan karakter
olması bundandır. Böylece iyinin kötüyle savaşı binlerce yıldan beri
süregelmiş ve bir türlü sonlanamamıştır. Yaşamı, aynı anda binlerce senaryonun
oynandığı dev bir tiyatro alanı olarak ele alırsak, elbette iyiler ve bir o
kadar da kötüler bir arada yaşayabilir. Hatta aynı insan genellikle iyi ve
bütüne yararlı davranışlar sergiliyor olsa da, bazı zaman ve konularda küçük
yalanlar söyleyebilir, başkalarının başarılarını, zenginliklerini,
sağlıklarını ya da kendisinde eksikliğini duyup bir türlü tamamlayamadığı
başka bir şeyini kıskanabilir, en azından ona özenip öykünerek yaşamının
yolunu, yönünü değiştirebilir.
Böylesi bir durumda,
duyguları ile barışık olabilmek ve bunları kabul edip dile getirebilmek
gereklidir. O zaman bedenimizin, zihnimizin ya da ruhumuzun bize “bak sen
burada böyle davrandığını kabul etmiyorsun” deme gereksinmesi ortadan kalkar
ve enerji her zamanki olağan akışkanlığında yoluna devam eder.
Bizler “iyi insan olmak
zorunda olduğumuzu” düşünüp, bu karanlıkta kalan yanlarımıza bakmaktan ve
onları görüp kabullenmekten çekinir, uzak durursak, hiç bir sosyal kimliğe
sahip olmadığı için asla yalan söylemeye gereksinme duymayan bedenimiz bize
kendi iç dünyamızı göstermek adına seve seve kurban eder kendisini. Başka bir
deyişle hiç çekinmeden hastalanır.
Kanser hastaları
zihinlerinde “benmerkezci” olurlar demiştim. Bu konuyu biraz daha irdeleyelim.
Doğduğumuz andan başlayarak çevremizin bize öğrettiği davranış biçimlerini ve
yaşamsal yaklaşımı doğal kabul ederek yaşamımıza devam ediyoruz. İnsanlığın
büyük bir bölümü “yeterince yok” bilincinde olduğu için hep kaynakların
kısıtlı olduğu ve bir gün gelip de yetemeyeceği bilgisiyle donatılıyoruz.
Ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız, bizleri yönetenler aralıksız
olarak “kaynaklar kısıtlıdır, her insanın şansı farklıdır, bazılarına bazı
şeyler yetmez” gibi bilgileri biz farkında olsak da olmazsak da empoze edip
duruyorlar.
Yaşama olan güvenleri
benzeri yaklaşımlar ya da genetiksel olarak sahip oldukları “yok bilinci” gibi
çeşitli nedenlerle azalan dostlarımız, ellerindeki kısıtlı olduğuna
inandıkları bu kaynakları başkalarıyla paylaşmak yerine kendilerine saklamayı
alışkanlık haline getiriyorlar. Giderek her adımda “bunun karşılığında bana ne
düşecek” düşüncesiyle hareket etmeye başlıyorlar.
Benmerkezci
davranışın/yaklaşımın altında çoğu zaman derin ve dengelenmesi çok zor bir
“ben zaten değersizin biriyim, hiçbir işe yaramam, kaynaklar bu kadar
kısıtlıyken, benim payıma hiçbir şey düşmez, ben hep en azla yetinmek zorunda
kalırım, en iyisi biriktireyim” inancı olduğunu anımsatmadan bu bölümden
çıkamayacağım...
Bakarsınız,
adamın birine akciğer kanseri teşhisi konur ve durumu neredeyse umutsuzdur.
Çevresindeki insanlar çok üzülürler. Hemen hemen herkese yardım eden bu iyi
insanın neden böyle hastalandığını anlayamazlar.
Kendisi de “Allah’ım ben
neden bu hastalığa yakalandım, her isteyene yardım elimi çekinmeden uzatmadım
mı, gözünde hiç mi değerim yoktu” diye sorar.
Kişi burada bile yaşamının
sorumluluğunu ele almaktan kaçınmaktadır aslında. Yani iyi gelince Allah’tan
değildir ve kendisi çabalayıp hak etmiştir, kötü olunca Allah sorumludur. Bak
sen şu işe...
Gerçekte kişi her insana
yardım elini uzatmaktadır çünkü onların geri verecekleri şeye gereksinme
duymaktadır. Bu “bir yudum sevgi” bile olabilir. O kadar yaşama güvenmemekte
ve kendisini o denli değersiz görmekte ve bunu bir türlü kabullenememekte
olduğundan içsel bir dürtüyle birilerine sevgi, ilgi, bilgi, maddi destek ya
da sahip olduğu her ne varsa vermektedir. Tek istediği onların kendisini
sevmesi ve saymasıdır. Kendisine asla yöneltmediği sevgi ve saygıyı dışarıdan
tamamlamak istiyordur.
Var olan kaynaklardan kendi
payına ne kadar çok düşerse o kadar iyidir onun için. Böylece daha çok insana
yardım eli uzatabilir, daha çok insanın sevgisini, ilgisini satın alabilir...
sadece bunu ne kendisine ne de başkasına söyleyebilecek kadar farkında
değildir bu olayın. Asla “ben sevgiye muhtacım o yüzden de benmerkezci
davranıyorum, tüm kaynakları kişisel çıkarlarım için kullanıp, elde
ettiklerimle sizlerden sevgi, ilgi vs. almaya çabalıyorum” demez.
Öte yandan bakarsınız
adamın biri “yaralı parmağa işemez” dedikleri cinsten olup, son derece
sağlıklı bir yaşam sürdürmektedir. İçsel olarak onun bu durumunu anlasanız da,
öğrenilmiş doğrularla çalışan zihniniz bu durumun adaletsiz olduğunu fısıldar
kulaklarınıza. “O iyi adam son aşamada akciğer kanseri olsun, bu kimseye hayrı
dokunmayan adam da son derece sağlıklı kalsın... Böyle adalet mi olur
dersiniz” kendi kendinize. Oysa durum açıktır ve anlaşılması kolaydır. Bir
yanda “her şeyini sadece geri dönecek olan şeyleri almak adına veren”
görünürde çok verici, gerçekte “benmerkezci” bir kişilik vardır ve kendisi de
dahil kimse bu gerçeği kabul etmiyordur, öte yanda, “ben kendim için
yaşıyorum, her şeye hakkım var ve bunları elde etmek için hiç kimseye bir şey
vermek zorunda değilim, isterseniz benim benmerkezci olduğumu
söyleyebilirsiniz, bu kısmı beni hiç ilgilendirmiyor” diyecek kadar kendisine
ve çevresine dürüst davranan bir kişilik vardır.
Madem hastalık dediğimiz
şey bedenimizin bize bazı karanlıkta kalan yanlarımız hakkında bilgi vermek
için ortaya çıkardığı yeni bir hal, bu durumda hep “desinler, versinler” diye
iyilik yapan kişi hastalanırken, “bana ne, ben aldığıma bakarım” diyecek kadar
dürüst olanın hastalığa gereksinmesi kalmıyor elbette.
Ben böyle söylediğimde pek
çok kez “madem öyle, neden çocuklarda başta lösemi olmak üzere kanser
çeşitleri olabiliyor, onlar ne zaman öğreniyorlar benmerkezci olmayı”
sorusuyla karşılaşıyorum. Bu sorunun gelmesi beni hep mutlu ediyor.
Reenkarnasyon denilen şeyin kendi anladığım biçimdeki açıklamasını yapma şansı
buluyorum.
Genlerin hafızası var ve
bunu tüm bilim adamları da kabul ediyorlar. Her hangi bir çocuk her hangi bir
aileye geldiğinde, genetik kodlamasının ortalama yarısı anne yarısı da baba
tarafından gelen genlerle oluşuyor. Diyelim ki, annenin tarafında çok
benmerkezci biri vardı, erken yaşta savaşa gitmek zorunda kaldı ve orada öldü.
Benmerkezcilik enerjisi ile bırakın hastalanmayı yüzleşmeye bile zamanı
kalmadı. Ailenin genelinde olmayan bu enerjinin sonraki nesiller tarafından
ağır bir biçimde yaşanmaması ve gerçeğin tüm aile tarafından görülebilmesi
için, yeni gelen nesillerden biri bu enerjiyle donatılmış olarak geliyor.
Bu kişi de erken yaşta bu enerjiden kurtulup kendi yaşamını yaşamak istiyor.
Bu
durumda hem ebeveynlerini hem de ailesinin diğer üyelerinin kolayca bu
enerjiden arınabilmesini de sağlamayı umut eden küçük çocuk, henüz toplumsal
değerlere saplanmaya fırsat bulamadan ruhunun izdüşümünde olan enerjinin açığa
çıkmasına engel olmayıp, hem kendi öğrenirken, hem de ailenin öğrenmesine
destek veriyor.
Hastalığın altındaki gerçek
fark edilirse, derse gerek kalmadığından, sorun da ortadan kalkıyor.
Öğrenmeyenler olduğunda ise, çocuk görevini yerine getirememiş bir ruh olarak
yaşamına son gelmesine engel olamıyor. Görev gelecek nesillerdeki bir başka
kişiye ya da o anda hayatta olan kişilerden en benmerkezciliğe yatkın olan
aile üyesine devir oluyor.
Çocuklarda en fazla görülen
kanser türünün lösemi olması bana kalırsa hiç de rastlantısal değil. Kan
ailemizle olan ilişkilerimiz hakkında bize bilgi sunan yanımız (kanımızı ve
ailemizi aynı ve ayrılmaz gören sistem haklı olabilir bence). Çocukken hatta
anne karnındayken istenmediğini hisseden çocuklarda yaşamın ileri yaşlarında
çeşitli kan hastalıklarının başgösterdiğini düşünüyorum kendimce. Pek çok kez
istenmeyen hamileliklerden sonra doğan ya da annenin aldırma taraftarı
olmasına karşın ailenin diğer fertlerinin ısrarı yüzünden doğan çocuklarda,
ileri yaşlarda çeşitli kan hastalıkları ortaya çıktığını görüyoruz yaşam
içinde. Henüz bir cenin ve bir şey anlamaz sandığımız o çocuk, en derinde,
ruhsal düzeyde “ben istenmiyorum” duygusunu algılıyor ve bu da ruhunda derin
bir yara ile dünyaya gelmesine neden oluyor. O ruhsal yarası yıllar sonra
ortaya her hangi bir kan hastalığı olarak çıkabiliyor. Hatta bazen çocuk
doğuştan hasta oluyor...
Biz yine konumuza kansere
dönelim.
Peki nasıl oluyor da
benmerkezci kişide kanserli hücreler ortaya çıkıyor? Bedenimizi hücre adı
verilen bireylerden oluşmuş bir topluluk gibi düşünelim. Tıpkı çocukluğumuzdan
bu yana otorite olarak kabul ettiklerimizden zihin yoluyla öğrendiğimiz
doğrularla hareket ettiğimiz gibi, hücrelerimiz de, kendi otoritesi olan
zihnimizdeki kalıplara göre kişilik geliştiriyorlar. Benmerkezci bir kişinin
tüm kaynakları kendi çıkarları için kullanırken bunu yaptığını reddetmesi
gibi, hücrelerden biri veya bir kaçı da aynı biçimde davranmaya, bedenin
kaynaklarını kendi çıkarları için kullanmaya ve bunu yaptığını reddetmeye
başlıyor. Aslında bu durum her gün defalarca tekrarlanıyor ve bedenin diğer
kısımları henüz birlik içinde hareket etmeyi sürdürdüğünden, bu benmerkezci
hücreler antikorlar tarafından önce uyarılıp, sonra da kolayca ortadan
kaldırılıyorlar. Kişinin davranışları değişmedikçe, kendi zihnine uygun
hareket eden hücre sayısı çoğalıyor ve sonunda sağlıklı ve paylaşımdan yana
olan kısmın başa çıkamayacağı sayıda hücre benmerkezci davranışa giriyor.
Beden kişinin öğrenmesini istediğinden kendini feda ediyor
L.
Nasıl? Hücre büzüşüp
içindeki kirli enerjiyi dışarı salıyor, tekrar açıldığında içine yeterli
enerji dolmayabileceği korkusu artık çok yükseğe ulaştığında, büzüşüp kapanmak
yerine açık kalıp daha fazla enerji tutmaya çabalıyor. Aynı hücrenin yakın
çevresinde yer alıp, bu durumu gören ve kendilerine yeterli enerji
kalmayacağından endişe duyan diğer hücreler de benzer bir davranış içine
giriyor... bu böyle sürüp giderken, o bölgede gereğinden fazla enerji
birikmeye ve sonunda bu aşırı enerjiden beslenen hücreler de olağandan hızlı
ve fazla çoğalmaya başlıyorlar.
Bu durumda yapılacak şey,
bir yandan kişiyi aşırı zorlamadan “benmerkezci” olduğuna ikna ederken, öte
yandan enerjiyi aşırı biriktiği yerden alıp başka bir yere aktarmak olmalıdır.
Kanserli bölümü kesip almak geçici bir süre için işe yararsa da, kanseri
oluşturan asıl sebep ortadan kalkmadığı sürece, kişide gerçek bir sağalma
olması uzak bir olasılık gibi duruyor. Tıp doktorlarının bütün istekli ve
derin mücadelelerine rağmen bir türlü kanserle ya da arkasından gelen
metastazlarla başa çıkamamaları belki de bu yüzdendir...
Burada enerji beden
hekimliğinde ağrılı yerlere uygulandığı gibi, kanserli bölgedeki fazla
enerjiyi, bedenin eksik kalan başka yerine taşımak işe yaramaz ne yazık ki.
Böylesi bir işlem, zihinsel olarak hastalanmış hücredeki (ya da çevresindeki)
titreşimsel toksinle dolu bir enerjiyi alıp, bedenin sağlıklı bir yerine
taşımak anlamına gelir ki, ulaşılan yeni adreste bulunan sağlıklı hücrelerin
de hastalanmalarından başka bir işe yaramaz. Bu karantinaya alınması gerekecek
kadar bulaşıcı bir hastalığa sahip kişilerin, kendilerinden kurtulmak adına
tüm insanların sağlıklı olduğu bir yere gönderilmesi gibi bir durumdur.
Buna
karşılık Dr. Sha, o bölgedeki aşırı enerjinin, bulunduğu yerden alınıp, başka
bir insanın eksik olan yerine aktarmayı öneriyor. Bu durumda, bedeni terk eden
enerjinin içindeki özışık, kendi kaynağına yani kanser hastası olan kişinin
enerji deposuna dönerken, titreşimsel toksin de o bedenden çıkar çıkmaz
atmosfere karışıyor. Böylece kanserli hastanın fazla enerjisi temizlenmiş ve
güçlenmiş olarak eksik olan kişinin alanına giriş yapıp ona şifa sunmaya
başlıyor.
Bunun nasıl yapıldığını
merak edenler Dr. Sha’nın kitabına başvurabilir ve gereğince bilgi
alabilirler. Ben Dr. Sha’nın yaptığı kadar kolayca kanserli hastaların
enerjilerinden başka hastalara yardım etmeye yeltenecek ölçüde cesur
olamadığım uzunca bir dönemde, hiçbir insana zarar vermeden, bitkilerin
gelişimi için kullandım aynı yöntemi. Elbette bitkinin beni ve yardımcı
olduğum kişiyi kutsamasını istedikten sonra....
Nasıl mı? Kısaca, enerji
girişine izin veren sol elimi kanserli bölgeye doğru yaklaşık 7-8 cm.
yaklaştırıp, “burada birikmiş olan enerjiyi şimdi bulunduğu yerden alıyorum
ve, ..... bitkisinin gelişmesi niyetiyle onun hücrelerine ve ruhuna
gönderiyorum” deyip, işaret ve orta parmaklarımla o bitkiyi gösterdim.
Kanserli alandan gelen enerjinin atmosferde arınıp temizlendikten sonra,
işaret ettiğim yere gittiğini imgeledim. Enerji akışının kendiliğinden
bittiğini ayrımsadığım zamana dek sisteme müdahale edip akışı kesmedim.
Sonuç ne mi oldu?
Bitkilerim coştular ve inanılması güç bir hızda geliştiler. İsterseniz gelip
görebilirsiniz
J.
Hastalar mı? En azından
yaşama daha umutla ve mutlulukla bakmaya başladılar. En başından son ana dek,
bu yöntemin onların tedavisine sadece katkıda bulunmak adına yapıldığını, asıl
kullandıkları ilaçlar ya da diğer tıbbi yöntemlerin yerine geçmediğini
bilerek, oluşagelmiş en küçük faydadan bile keyif almaya devam ettiler.
Ben yapabildiysem siz de
yapabilirsiniz. Sakın unutmayın! Bunu yaparken kişinin bilinçli, bilgili ve
ehil olması, kanserli hücrenin son yolculuğunda o hücreye, içindeki gizli
derse, taşıdığı şifa gücüne saygılı olup yaşamsal yolculuğunu kutsaması
gerekiyor. Bir başka deyişle, hasta kişiye olduğu kadar hastalığa da saygılı
davranmak ön koşulJ.
|