|
Adında
“oyun” kelimesi geçtiği için çocuk dünyasını çağrıştıran bu oluşuma bir türlü
ısınamayan yetişkinler bile bugün dünyanın her yerinde on milyarlarca dolar
harcayarak “oyun” oynuyor. Akıllarında hala şüpheleriyle yaşayanlara ve “ay
acaba oynarsam eşe dosta rezil olur muyum?” diye endişelenenlere hatırlatmak
isterim. Renkli plastikten oyuncak kum kamyonlarının damperine plastik oyuncak
küreklerle kum doldurup “inşaatçılık” oynamaktan bahsetmiyoruz. Onlarca
sanatçının, yazarların, ressamların, müzisyenlerin, grafikerlerin bir araya
gelip aylar hatta yıllar boyunca oluşturdukları tasarımların, hayal
dünyalarının, matematikçiler tarafından programlanıp, bilgisayar diline
uyarlanıp monitörlerimize yansıtıldığı sanat eserlerinden bahsediyoruz.
Oyun teorisi
“Oyun”
kelimesini küçümseyip, bilgisayar oyunlarına burun kıvıranlara bugün dünya
ekonomisini, sosyal hayatı ve dünyanın dengesini belirleyen ilkelerin elli yıl
önce herkesin dalga geçtiği, içinde oyun kelimesi bulunduğu için alaya aldığı,
“oyun teorisi” isimli bir matematik kuramına dayandığını hatırlatmak gerekir.
Belki
de,
oyun kelimesi, büyümek ve erişkin olmak takıntısıyla sigaraya bile başlamamıza
neden olan komplekslerimizi korkularımızı tetikleyen anahtar sözcük olduğu
için 25 yıldır bilgisayar oyunları hep küçümsendi ve hor görüldü. Oysa yaşam
büyük bir oyunken ve hepimiz bu oyunun içinde farklı roller üstlenmiş küçük
oyuncularken çok komik kalan o aşağılama artık yerini hayranlığa ve ilgiye
bırakıyor. Bilgisayar oyunları hak ettikleri değeri görmeye başlıyor. Eğer
bilgisayar oyunlarına yabancıysanız ve hatta bu kavrama ön yargılı
yaklaşanlardansanız bugün dünyada neler olduğunu anlatmaya çalışıp vereceğim
örnekler, bir an için elinizdeki sigara zıkkımını klavyenin yanındaki tablaya
koymanıza (süper insanlarınız siz, hayranım size) ve yazıdaki linklere
tıklayıp yargılarınızın haksız olabileceğini düşünmenize neden olabilir.
Mayıs
ayında, dünyanın en büyük video oyun fuarı E3, Las Vegas’da düzenlendi ve
oyunların hayatımızın ne kadar önemli bir parçası olduğu, hatta olacağı ortaya
çıktı. Dünya çapında onlarca milyar dolarlık bir pazar oluşturan oyun
endüstrisi, daha bir kaç sene öncesine kadar milyar dolar ifadesini büyük bir
dikkatle kullanıyordu ancak bugün bilgisayar oyunlarının bütçeleri Hollywood’u
bile kıskandıracak düzeye çıkabiliyor.
Bilgisayar oyuncusu: “kalın gözlüklü, sivilceli suratlı, asosyal”
Eğlence
sektöründe sinemaya rakip olarak görülen bilgisayar oyunları büyük bütçeli
yapımlara dönüşünce işin içine artık sanatçılar da giriyor. 25 sene önce
“kalın gözlüklü, sivilceli suratlı, asosyal” (oyun severler yıllarca bu
tanımlamayla anıldı) gençlerin yatak odalarındaki bilgisayarın başına kapanıp,
makine diline gömülüp kodladıkları “bip bip-ciuv ciuv” sesleri çıkartan ilk
nesil oyunlardan bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Artık ciddi bir
senaryo çalışmasıyla başlayan bilgisayar oyunlarının yapım sürecinde hikaye
örgüsünü, diyalogları ve oyun evrenini geliştirmesi için ünlü yazarlara
teklifler götürülüyor. Burnundan kıl aldırmayan ressamlar, müzisyenler bu
projelerden birinde çalışmak için menajerlerini oyun yapımcılarının kapısında
yatırıyorlar. Sinemada, tiyatroda izlediğiniz, alkış yağmuruna tuttuğunuz ünlü
oyuncular bazen prestij için, bazen büyük paralar karşılığında bilgisayar
oyunlarında “rol” alıyorlar. Ortaya çıkan sonuç ise, onca sanatçının ve
matematikçinin bir araya gelip, aylarca birlikte çalışıp ürettikleri bir sanat
eseri oluyor. Bir yazarın kelimelerinden esinlenen ressamlar çizimleriyle,
renkleriyle kelimeleri görüntüye dönüştürüyor. Müzisyenler oluşan atmosferi
seslendirip müzikle yorumluyor. Hatta seslendirme sanatçıları, tiyatrocular
haftalarca stüdyolara kapanıp karakterleri dilendiriyor, konuşturtuyor,
binlerce satırlık diyalogları okuyorlar. Son olarak ise matematikçiler,
yazılımcılar, dijital dünyanın dilinden anlayan uzmanlar oluşturulan evreni
alıp kodluyor, bilgisayarın anladığı makine diline tercüme edip
monitörlerimize yansıtıyorlar. Dolayısıyla bilgisayar oyunları ile meşgul
olmak artık, oyuncak kum kamyonu ile plajda inşaatçılık oynamak değil, bir
resim galerisi gezmek, onlarca müzisyenin kendi enstrümanlarının payına düşen
sesleri icra edip oluşturduğu etkileyici bir senfoniyi dinlemek veya
koltuğumuza gömülüp içinde kaybolduğumuz sürükleyici bir romanı okumak gibi,
sanatsal haz aldığımız bir aktiviteye dönüşmüş durumda.
Beğendiğimiz filmlerin, ki bunların mutlaka bol patlamalı Hollywood yapımları
olması gerekmiyor, oyunları piyasaya çıktığında o senaryonun, kurgunun içinde
rol alma şansı yakalıyoruz. Hatta sinemada yansıtılamayan çoğu detay oyunların
içine ekleniyor ve beğendiğimiz filmin içinde geçtiği hikayenin öncesini,
sonrasını takip edebiliyor, zaman ve maliyet kıstasları nedeniyle perdeye
aktarılmayan detaylarla bilgisayarın monitöründe karşılaşabiliyoruz. Oyunu
yaratan yazarların, ressamların, müzisyenlerin monitörümüzün içine
sakladıkları zekice bilmecelerle karşılaşıyor onların yaratıcı zekalarıyla
etkileşime girdiğimizi hissederek keyif alabiliyoruz. 25 yıl boyunca çocuk
oyuncağı olarak küçümsenen bilgisayar oyunlarının aslında nasıl keyifli bir
tecrübeye dönüştüğünü tahmin ediyor olmalısınız.
Return of the Nataşa
Elbette,
bilgisayar oyunları sadece eğlence anlamıyla veya sinemayla yaşadığı rekabet
sonunda sekizinci sanat olma iddiasıyla değil, Hollywood’un pembe afişli
duygusal komedilerinin karşısında dünya üzerindeki kültürel çeşitliliğin
sağlıklı sürdürülebilmesi açısından da çok daha önemli bir rol üstleniyor.
Unutmayın ki onlarca yıldır, Hollywood sayesinde ABD’nin dünyada kültürel bir
hegemonya kurduğundan şikayet edildi. Karşısında durulamayacak kadar büyük
imkanlara sahip olan Hollywood’un romantik pembe komedileriyle, atlamalı
patlamalı akla zarar aksiyonlarıyla, dünyayı kendi istediği şekilde
pasifleştirdiği, uyuşturduğu, kendi ürettiği malları ve politikları satın alan
beyni yıkanmış gençlerle doldurduğu görüldü. Oysa bugün bilgisayar oyunları
sayesinde büyük sermayelere ihtiyaç duymadan aklını çalıştırabilen, zekasını
kullanabilen herkes Hollywood’a karşı durabiliyor. İstanbul Laleli’de,
Aksaray’da, sarı koli bantlarına sarılı siyah poşetlerinin üzerine oturup
kurnaz esnafın üçkağıtları arasında ticaret yapmaya çalışan, kimisi bedenini
sermaye yapmış, Karadeniz’de Nataşa denilip yüzüne tükürülen, ülkelerindeki on
dolarlık asgari ücretten yakınan insanlar, Ruslar, Çekler, eski demir perde
ülkeleri, aklını kullanan genç yazarların, çizerlerin, yazılımcıların
yeteneklerini birleşip düşük bütçeli ama sürükleyici oyunlar üretmesi sonunda
Hollywood’u alt etmiş durumdalar. Bugün oyun piyasasında en çok beklenen,
takip edilen, sevilen oyunların yapımcıları bu ülkelerden çıkıyor ve her oyun
sürükleyici bir roman, etkileyici bir sinema eseri gibi, hayranlıkla
tüketiliyor.
Oyunseverlerin yaş ortalaması da giderek büyüyor. 25 sene önceki “biip biip-ciuv
ciuv” sesleri çıkartan ilk nesil oyunları beğenerek oynayan küçük çocukların
bugün yetişkin olması da bu gelişmenin bir sebebi ancak bilgisayar oyunu
ifadesinden nefret eden yetişkinler bile hayal dünyalarına hitap eden bir
oyunla karşılılaştıklarında, elbette bilgisayar kullanmaya da aşina iseler,
oyun dünyasının çekiciliğine kapılmaktan kendilerini alamıyorlar. Kitap
okumayı sevmeyen, kitap okumayan, kitap kelimesini duyunca son sınıfta terk
ettiği veya zar zor mezun olduğu lisede edebiyat hocasının zorla, kafasına
vura vura okuttuğu “Yaban”ı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu hatırlayıp
travmaları nükseden koca koca adamların ileri yaşlarında, ilgi duydukları
alanlar hakkında yazılmış bir kitapla veya sürükleyici bir romanla karşılaşıp
kitap kurdu olduklarını mutlaka görmüşsünüzdür.
Böyle
bir arkadaşım vardı ve izninizle lafın arasına onun hikayesini sıkıştırmak
istiyorum. Kendisini geçmiş zaman kipi ile anıyorum çünkü, yıllar önce, bir
oyun dergisinin yönetmenliğini üstlendiğim sırada bilgisayar oyunlarını “çocuk
işi” diye tanımlayıp yaptığımız işi küçümser, ülkenin en çok satan dört beş
dergisinden birini hazırladığımız gerçeğini de görmek istemez, kim okuyor ki
bunları diye laf atardı. Gelin görün ki, o arkadaşımla artık sık
karşılaşamıyoruz ve kendisini anarken geçmiş zaman kipi kullanmak
zorunluluğunu hissediyorum çünkü kendisi oyun dünyasının içindeki büyüyü, o
zengin atmosferi fazlasıyla keşfetti ve kırkından sonra azanı teneşir paklar
misali, işini, gücünü, bırakıp, yine eskiden nefret ettiği, çocukça bulduğu
Star Wars’ın online oyun evreni olan Star Wars Galaxies’in içinde yaşamaya
başladı. Benim de üyesi olduğum, işten güçte zaman bulup oynayamadığım için
çoğu zaman hayıflandığım online bir oyun olan “Star Wars Galaxies”, (http://starwarsgalaxies.station.sony.com/)
bütün dünyadan yüzbinlerce oyuncunun internet üzerinden aynı anda bağlanıp,
Star Wars fantezisinin içinde rol yaparak oyun oynadıkları, birbirleri ile
etkileşebildikleri bir Devasa Online Oyun. Yaklaşık 7 sene önce, yurt dışında
“Massively Multiplayer Online Game” (MMOG) olarak adlandırılan bu oyun türünü
Türkçe’ye yerleştirmek için Devasa Online Oyun ifadesini ortaya atıp kocaman
puntolarla derginin kapağına koyduğumda günlük hayatı etkileyen çok daha
önemli İngilizce kelimeler varken MMOG ifadesini Türkçeleştirmenin bir anlamı
ve değeri olmayacağı, kimsenin de bu ifadeyi kullanmayacağı eleştirileri
gelmişti ancak bugün Türkiye’den onbinlerce oyunsever Star Wars Galaxies veya
Everquest gibi dünyaca ünlü online oyunları, Devasa Online Oyun olarak anıyor
ve Türkiye’deki oyun dağıtıcısı firmalar da basın bültenlerinde Devasa Online
Oyun ifadesini kullanıyorlar. (Bizden yıllar önce bankalar, yüksek frekanslı
reklamlar vasıtasıyla Online kelimesini halka kabullendirdikleri ve
alıştırdıkları için Online kelimesini Türkçeleştirme çabasının boşa çıkacağını
görmüştük zira “Devasa Bağlı Oyun” gibi ifadeler bize bile anlamsız
geliyordu.)
Aynı,
Türkçeleştirme çabamızın boşa çıkacağı söylemleri gibi, devasa online
oyunların yapıları itibarıyla zayıf senaryoya sahip olmaları yüzünden hiç bir
zaman eğlence sektöründe önemli bir yer kazanamayacağı iddiaları da bugün
çürüyüp gitti. Dünya çapında milyonlarca insan her gün internete girip, sinema
filmi görselliğinde ve sürükleyiciliğindeki bu oyunların içinde kendi
fantezilerini yaşıyor, aynı zevkleri paylaşan insanlarla iletişim kurup,
gruplar oluşturup, Sith avına çıkıyor, kaçırılan bir prensesi kurtarıyor,
gezegenleri yok edecek şeytani güçleri durduruyor, ışın kılıçlarını çekip
düellolar yapıyor veya savaşa, çatışmaya bulaşmadan barışçıl bir yaşam sürüp,
kendileri için düşmanla savaşan savaşçı karakterlerin yaralarını sarıyor,
onlar için daha güçlü zırhlar, kalkanlar geliştirmek için deneyler yapıyorlar.
Oyun içinde isterse tüccar, isterse bilim adamı, isterse bir dansçı veya
doktor, ya da artık sizin aklınıza hangi meslek geliyorsa o işi meslek
edinebiliyorlar. İnsanlar yüzlerce sanatçının geliştirmek için her gün sabah 9
akşam 5 mesai harcadıkları dinamik evrenlerin bir parçası olmanın tadını
çıkartıyorlar.
Elbette, işini gücünü bırakıp hayatını bu oyunlara adamak sağlıklı bir durum
değil ve kimsenin bahsini ettiğim arkadaşım gibi hayattan kopup sanal
evrenlerin içinde yaşamasını istemem ama eğer oyunları küçümsüyorsanız,
başınıza gelebilecekleri anlatabilmem için bunun iyi bir örnek olduğunu
düşünüyorum. Zira, devasa online oyunlarda karşılaştığım pek çok oyuncu da,
yaşını başını almış hatta çocuk sahibi yetişkinler. Batıda, eşleri ve
çocukları ile akşamları bu oyunlara girip, televizyon seyredeceklerine bir kaç
saat oyun evreninde zaman geçiren o kadar çok aile var ki... Avrupa’dan ve
Amerika’dan yayın yapan mecmualar artık yetişkinlerin çocuklarını
“bilgisayarda oyun oynayacağına git ders çalış,” diye uyarıp, cihazın fişini
çektikleri dönemin geçtiğini ve çocukların “gündüzleri annem, akşamları babam
yüzünden bilgisayarımda oyun oynamıyorum,” diye yakınmaya başladığını yazıyor.
Sanal aktörler ve aktrisler, naz yapmayan starlar
Mayıs’ın
ikinci yarısında Los Angeles’ta düzenlenen E3 video oyun fuarında, yakın
gelecekte bilgisayar oyunlarının hayatımızı nasıl etkileyeceğini gördük. Bu
güne kadar daha çok joystick ve oyun padleri ile oynanan dövüş ve boks
oyunları ile dolu oyan Playstation gibi markaların geliştirdiği yeni nesil
oyun konsolları (ve elbette evlerimizdeki PC’ler) teknolojinin gelişmesi
sayesinde çok sürükleyici ve gerçekçi görünümlü, sağlam senaryolu macera
oyunları ile insanların hayatında televizyondan daha çok yer kaplama iddiası
ile karşımıza çıkacak. Mutlaka görmenizi istediğim Killzone 2 (Videosunu şu
linkten indirebilirsiniz:
http://www.gamespot.com/ps3/action/killzone2/media.html)
isimli oyunun video tanıtımı bile büyük tartışmalara neden oldu çünkü
fotogerçekçi görüntülerle geliştirilen bu oyun o kadar “gerçekçi” görünüyordu
ki, bu gelişmenin bir adım sonrasının dijital oyuncularla yaratılacak sinema
filmleri çağının
açılması
olacağı ve gerçek oyuncuların, tiyatrocuların bu dijital oyuncularla başa
çıkamayabileceği tartışmaları hemen internet forumlarını sardı. Final Fantasy
isimli tamamen dijital aktörlerle yaratılmış bilim-kurgu filmini veya bir
yönetmenin (Al Pacino) bilgisayar teknolojisi ile yarattığı dijital bir aktris
hakkındaki gerçeği herkesten saklama çabasını konu alan S1m0ne (Simone) isimli
filmi hatırlıyor olmalısınız (www.s1m0ne.com).
İşte bir kaç yıl önce o filmlerin işaret ettiği geleceği bugün yaşıyoruz,
yaşamaya başladık ve bilgisayar oyunları, bu başlangıca giden kapıyı açan
anahtarlardı. Bilgisayar oyunlarını çocuk oyuncakları olarak görüp
küçümseyenlerdenseniz modanızın geçtiğini hatırlatmak isterim. Artık sizin
gibi düşünenlerin sayısı hızla azalıyor ve bilgisayar oyunları sekizinci sanat
olarak her geçen gün daha çok saygı görüyor.
|