|
Mutasavvıflar,
bunların Türkler arasındaki temsilcileri ve Batıni doktrinin günümüz Türkleri
arasındaki izleyicileri olan Aleviler ve Bektaşiler'e geçmeden önce, Orta Asya
ile Anadolu'daki inanç sistemlerini irdelememiz gerekmektedir.
İslamiyet'in yayılma yıllarında Anadolu'da ve Mezopotamya'da Batıni doktrinden
kaynaklanan Saabilik inancı hüküm sürmekteydi (1). Anadolu’nun Bizans
yönetimindeki topraklarında Hristiyanlık ön plandaysa da, özellikle Doğu
Anadolu'da, Fırat çevresinde Saabiler çoğunluktaydı. Saabilik çok eskilere,
kadim Uygur imparatorluğuna kadar dayanan Babil okulu öğretisinin halka
malolmuş şekliydi. Tüm tek Tanrılı dinlere şu ya da bu şekilde kaynaklık etmiş
olan Saabilik, Büyük İskender'in bu toprakları fethi sırasında Pisagorculukla
tanışmış ve Saabi öğretisi yeni bir ivme kazanmıştı. Pisagoryen öğreti,
Saabiler arasında zaten var olan Batıni inançların yenilenmesinde ve her iki
akımın birleşerek, İsmaililik denilen müessesenin oluşmasında rol oynamıştır.
Saabilik, ilerde inceleyeceğimiz Şamanizm gibi, ilk tek Tanrılı din olan Mu
dininin, yüce Tanrının Sembolü olarak kabul ettiği Güneşi, Tanrının kendisi
yerine koymuş bir Güneş Kültüdür. Saabiler başta Güneş olmak üzere, yedi
yıldız'a tapınırlardı. Bunlar, en yüce tanrı olan Güneş tanrısı "Şamaş", onun
eşi olarak kabul edilen Ay tanrıçası "Sin", Merkür tanrısı "Nabu", Venüs
tanrıçası "İştar", Mars tanrısı "Nergal", Jüpiter tanrısı "Marduk" ve Satürn
tanrıçası "Ninutra" idi.
Saabiler bu tanrı ve tanrıçaların yanısıra, Hermes'i Pisagor'u, Orfe'yi de
birer yarı tanrı olarak görüyorlardı (2).
Kuran'da tek Tanrılı dinler arasında Saabilik de sayılmaktadır. (3) Bunun
nedeni, İslamiyet'in birçok söyleminin ve tapınım tarzının Saabilikten geliyor
olmasıdır. Namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme ve kutsal yerleri ziyaret
etme, yani hac gibi ibadet tarzlarının yanısıra, her namaz öncesi abdest alma
gibi adetler hep Saabi kökenlidir. Saabilikte, yedi gezegenin her biri için,
günde yedi kez namaz kılınırken, bu sayı İslamiyette beşe indirilmiştir. Ay
görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği
İslamiyetten önce Saabiler arasında görülmektedir.
Halife
Memun döneminde Müslüman işgalciler Harran'da Saabilerle karşılaşmışlar
ancak, diğer güneş kültü inanırlarının hepsini putperest diye nitelendirerek, İslamiyeti kabule zorlamışlarken Saabilere, Hristiyan ve Yahudilere tanındığı
gibi, belli bir miktar para vermeleri karşılığında kendi inanç sistemleri
içinde kalmaları hakkı verilmiştir.
Saabilik'te, her gezegen için hergün namaz kılınmasının ya-nısıra, haftanın
günlerinin herbiri, bir gezegene özel ayinler düzenlenmesi için ayrılmıştır.
Pazar günleri Güneş ayinlerine, Pazartesi Ay ayinlerine, Salı Mars, Çarşamba
Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs ve Cumartesileri de Satürn ayinlerine
ayrılmıştır. Latince kaynaklı batı dillerinde günlerin isimleri, bu güneş
kültünün günümüze yansımasından başka birşey değildir. Örneğin Pazar "Sunday"
Güneş günü, Pazartesi "Monday" Ay günü ve Cumartesi "Saturday" de Satürn
günüdür.
Bu
tapınım şekli, İskender işgali döneminde Pisagoryen öğreti ile karşılaşılınca
bir nebze değişmiş ve Saabilik, bir Yüce Varlık ve onun yönetimi altındaki
altı yardımcısına inanmak şekline dönüşmüştür. Aynı dönemde hava, su, toprak,
ateş gibi dört temel elemana, cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların da
ruhları bulunduğuna, Yüce Varlığa yalnız sevgi ile ulaşılabileceğine inanmak
gibi Batıni inanç biçimleri de Saabiliğe yerleşmiştir. Saabiler için artık,
Azimun, Hermes, Örfe ve Pisagor ulu Tanrı ile bir olmayı başarmış yüce ruhlar,
yarı tanrılardır.
Saabilik'te de, diğer Batıni ekollerde olduğu gibi sır saklamak esastır.
Saabiler, kendilerinden olmayanlara sırlarını kesinlikle vermezler. Saabiliğin
yozlaşmış bir devamı niteliğinde olan günümüz Yezidiliğinde aynı sır saklama
prensibi olduğu gibi korunmakta ve yabancılar topluluk içine kesinlikle
alınmamaktadır.
Saabiler'in sır ayinleri, gezegenlere ithaf edilmiş mabetlerin altındaki
salonlarda yapılırdı. Bu salonlar, önce aslına tapınılan, Pisagoryen
etkileşimden sonra birer sembol haline dönüşmüş olan gezegenlerin heykelleri
ile doluydu. Saabiliğin bir kolu da Arap Yarımadasındaydı.. Mısır’a göç eden
Saabilerin bir kolu Yemen'e gitmişti. Yahudi kralı Süleyman'ın karşılaştığı ve
aşık olduğu Saba Melikesi Belkıs bu Yemen Saabilerinin kraliçelerinden
birisiydi. Kuran'da da bu Yemen inanışına değinilmekte ve onlardan tek Tanrıcı
" Hanif Din" inanırları olarak bahsedilmektedir. İslamiyet üzerinde
öğretileriyle etkili olan da Saabiliğin bu koludur.
Bir
yandan Mısır İskenderiye okulu kökenli sufilerin görüşlerine, diğer yandan da
Saabiliğe dayanan İsmaililik, Batıni inancın tüm İslam dünyasına yayılmasında
etken olmuştur. İsmaililik Şamanist Türkler arasında çok daha çabuk
yayılmıştır çünkü, Şamanizm'de Batıni bir yön zaten vardır.
Türkistan'a ve Türk mutasavvıflarına geçmeden önce, İslam dünyasında büyük
etkiler yapmış bazı sufileri incelemek gerekir.
Bu
sufilerin başında "Enel Hak" (Ben Tanrıyım) diyen ve bu sözünden geri
dönmediği için Sünni Ortodoks yöneticiler tarafından derisi yüzülerek
öldürülen Hallac-ı Mansur gelmektedir. (4) M.S. 850'lerde dünyaya gelen Mansur,
M.S. 922'de, Halife Muktedir'in emri ile Bağdat'da öldürüldü. Mansur,
insan-Tanrı-evren üçlemesini içeren varlık birliğini savunuyordu. Gençliğinde
Kahire'de bulunan Mansur, burada İskenderiye okulu ardılları ile tanıştı ve
onların görüşlerini benimsedi. Daha sonra tüm Türkistan'ı dolaştı ve buradaki
Sufi tekkelerinde görüşlerini yaydı. Mansur'a göre, gerçek olan "Bir"di.
Çokluk, bu "bir"in değişik biçim ve nitelikteki yansımalarıydı. Evren ve insan
"bir"in dışında değil içindeydi ve onunla özdeşti. Bu nedenle insanın "Enel
Hak" demesi doğruydu. İnsan Tanrıydı, Tanrıdan bir cüzdü. Ancak Tanrı sadece
insan değildi, tüm evrenin bütünüydü. Mansur'a göre evren yaradılmamış, bir
ışık ve sevgi yumağı olan Tanrıdan fışkırmıştı. Onun kullandığı "Işk"
kelimesi, hem Tanrısal nuru hem de Tanrısal sevgiyi birlikte içinde
barındırmaktadır.
Tüm
semavi dinlerin ileri sürdüğü yaradılış, varoluşun yanlış yorumlanmış bir
biçimidir. Gerçeği kavrama gücünden yoksun olanlar, tüm varlıkların Tanrıdan
ayrı birer birim olduğunu öne sürerler. Bunun bir yanılgı olduğunu anlamak
ancak sezgi ile mümkündür ki, her birey kendi içine dönerek bu sezgi gücünü
ortaya çıkarabilir. Bu içe kapanış sonucu önce Tanrısal sevgi uyanır, sonra da
gönülde Tanrısal nur açık seçik görülür. İşle gerçek sır, Tanrıyı gönülde
görmektir.
"Kendini bilen Tanrıyı bilir, kendini seven Tanrıyı sever" diyen Mansur, Sünni
otoritelerce sapkın olarak tanımlanmış ve düşüncelerinden vazgeçmesi için önce
kamçılanmış, sonra derisi yüzülmüş ve en sonunda da Sünni inanırlar tarafından
taşlanarak öldürülmüştür.
Mansur'un inancı uğuruna ölümü seçmesi sufiler arasında derin izler bırakmış
ve onun ölümü ile sufi akım içine kapanacağına, şahlanmıştır.
Özellikle Anadolu sufileri üzerinde etkisi bakımından önemli olan bir başka
İslam filozofu da Feridettin Attar'dır (5).
M.S.
1119'da Nişapur'da doğan ve 1193'de aynı yerde ölen Attar'ın önemi, Batıni
görüşleri içeren "Mazhar'ül Acaib" adlı bir eser bırakmış olmasıdır. Bu eseri
nedeniyle dönemin yetkililerince putperestlikle suçlanan Attar, öldürülme
tehlikesi altında ülkesinden bir süre için ayrıldı. Yöneticilerin
değişmesinden faydalanan Attar Nişapur'a geri döndü ve öğretisini yaymaya
devam etti.
"Vahted-i
Vücud" (varlık birliği) kavramının sufiler arasında yaygınlaşmasından son
derece etkili bir rol oynamış olan Attar'a göre varolmak, yüce bir nur olan
Tanrıdan fışkırmak, görüş alanına çıkmaktır. Oluş,Tanrıdan çıkış ve yine ona
dönüştür. Tanrısal ışık, en yüceden en aşağı kata doğru basamak basamak görüş
alanına çıkar. Bu basamaklar değişik nitelikli varlık türlerini oluşturur.
Varoluş, yoktan yaradılış anlamına gelmez. Görünmeyenden görünür duruma geçme
eylemini belirtir. İnsan Tanrı ile özdeştir, Tanrısal bir varlıktır. Varlık
türleri içinde Tanrıya en yakın olanı insandır ve bu nitelikleriyle de varlık
birliğinin, "Vahted-i Vücud"un merkezidir. Bireysel irade topyekün iradenin
bir cüzüdür.
Ruh
ölümsüzdür. Tanrıdan gelmiş ve ona geri dönecektir. Beden ise, ruhun
yeryüzündeki aracı durumundadır. Ruh, tekamülü ve Tanrıya ulaşması için ne
kadar bedene ihtiyacı varsa, o kadarını eskitecektir.
Attar,
ünlü eseri Mazhar-ül Acaib'de, "Tanrı görünmeyen durumda iken, kendisine olan
sevgisi yüzünden görünür olmak istedi.
Böylece Tanrısal sudur başladı ve tüm varlık türleri oluştu. Sevgi, bu oluşun
kaynağıdır, ilk nedenidir" demektedir.
Attar
da, diğer Batıni doktrin yanlıları gibi, ruhun çeşitli aşamalardan geçerek
olgunlaştığını ve en sonunda Kamil İnsan olarak Tanrıya kavuştuğunu
savunmaktadır. Attar'ın bu görüşleri Anadolu mutasavvıfları Yunus Emre ve
Mevlana'yı derinden etkilemiştir.
Batıni
görüşün geniş kitlelerce tanınmasına ve sevilmesine ön ayak olan bir başka
sufi de, düşüncelerini şiire döken ve rubaileri nesilden nesile halen
söylenmekte olan Ömer Hayyam'dır (6).
Hayyam,
İran'ın o dönemde ışık kaynağı olan Nişapur'da M.S. 1050 yılında doğdu.
Sanatkar ruhlu Hayyam, diğer sufilerden daha farklı bir yaşam seçti. Şaraba
düşkünlüğüyle tanınan ve sufi tekkeleri yerine şaraphaneleri ziyaret eden
Hayyam, Türk illerini, Semerkant ve İsfahan'ı gezdi. Hayyam'ın cebir dalında
çalışmaları olduysa da görüşlerini günümüze şiirleri yani rubailer ile
ulaştırdı.
Hayyam'ın dörtlükler şeklinde yazdığı bazı rubaileri peşpeşe sıralarsak başka
söze gerek kalmayacak:
"Yaşamın sırlarını bileydin,
Ölümün sırlarını da çözerdin.
Bugün aklın var birşey bildiğin yok,
Yarın akılsız neyi bileceksin?
Bu
dünyadan başka dünya yok, arama.
Senden benden başka düşünen yok, arama.
Vazgeç ötelerden, yorma kendini.
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama.
Kimi
dinde imanda buldu yolu,
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
Derken bir ses geldi karanlıklardan;
"Gafiller, doğru yol ne odur ne bu"...
Hep
arar dururdum dünyaya geleli,
Alın yazısını, cenneti, cehennemi.
Hocam kesti attı sağlam bilgisiyle;
"Alın yazısı, cennet, cehennem sende" dedi.
Biz
aşka tapanlarız, Müslüman değil,
Cılız karıncalarız, Süleyman değil.
Biz eskiler giyen benzi soluklarız,
Pazarda sırma satan bezirgan değil.
Ben
kendiliğimden var değilim bu varlığımla,
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola.
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık.
Ben dediğin kim ola, nerede, ne zaman var ola?
Güneşi
balçıkla sıvamak elimde değil,
Erdiğim sırları söylemek elimde değil.
Aklım düşüncenin derin denizlerinden,
Bir inci çıkardı ki, delmek elimde değil.
Yetmişiki millet, bir o kadar da din.
Tek kaygısı seni sevmek benim milletimin.
Kafirlik, Müslümanlık neymiş, sevap, günah ne?
Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.
Dün
özledim de seni coştum birden bire,
Çıktım, senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;
"Gafil" dedi, "Bizde sandığın Tanrı sende".
M.S.
1122'de ölen Hayyam'ın düşünceleri hakkında başka birşey söylemeye gerek
yoktur.
YESEVİLİK
Batıni
doktrinler tarihi açısından önem taşıyan bir başka mutasavvıf, kendisinden
sonrakilerin yönünü çizmiş olan Türk sufisi Ahmet Yesevi'dir. Yesevi'nin
yaşamına ve görüşlerine geçmeden önce, Orta Asya Türklerinin, İslamiyetin
yayılma yıllarındaki durumlarına ve inançlarına göz atmak gerekir.
Kadim
Uygur imparatorluğunun mirasçıları olan Orta Asya Türkleri, bir güneş kültü
olan Şaman dinine bağlıydılar (7). Naacal öğretisinin binlerce sene içindeki
bozulmuş bir ifadesi olan Şaman dinine göre, Türkler, aynı Tanrının eril ve
dişil ifadeleri olan Güneş ve Ay'dan doğmuşlardır. Şamanizm'in rahipleri
Şamanlar, Güneş ve Ay tapınım törenlerinde kırmızı külah giyerler, kopuz
çalarlar ve dans ederlerdi. Benzeri uygulama, Şamanist Türklerin devamı olan
Anadolu Alevilerinde ve ayrıca Mevlevilerde de görülmektedir.
Şaman
olabilmek, uzun bir inisiyatif yolu takip etmeyi gerektirirdi. Şaman adayları
özel törenlerle rahipliğe kabul edilir ve ancak görsel sırları aldıktan sonra
Şaman sıfatını kazanabilirlerdi. Şamanizme göre evrende her şeyin bir ruhu,
canı vardı. Dağlar, göller, ırmaklar ormanlar hep canlı olarak kabul edilir ve
ağaçlara kutsallık yüklenirdi. Güneş ve Ay, onların ortaya çıkmasına sebep
olan en büyük Tanrının, Kara Han'ın oğlu olan Gök Tanrı "Ülgen'in birer
sembolüydü (8). Şamanlar, Gök Tanrı Ülgen'e ulaşılabilmek için içlerine
kapanır ve vecde ulaşmaya çalışırlardı. Şaman deyimi de rahiplerin bu
hallerinden gelmekteydi ve "kendinden geçmiş kişi" anlamındaydı.
Gök
Tanrıyı akılla algılamak mümkün değildi. Onun için Güneş ve Ay'ın, Tanrı
Ülgen'in temsilcileri olarak saygı görmeleri, onlara tapınılması gerekliydi.
İnsan ile doğa arasındaki ilişkilere, insan ile insan arasındaki ilişkiler
kadar özen göstermek gerekirdi çünkü bir taş, ağaç ya da nehrin ruhu, bir
insanın ruhundan daha aşağıda değildi.
Eski
bir Türk destanı olan "Oğuz Kaan Destanı"nda, Türklerin doğuşu efsanesi şöyle
anlatılmaktadır: (9)
"Oğuz
Kaan, Tanrı Ülgen'e yakarırken, gökten bir ışık belirdi. Bu göksel ışığın
ortasında bir kız vardı. Bu kız Oğuz'a üç çocuk doğurdu. Adlarını Güneş, Ay ve
Yıldız koydular." Bunlar, gökten yere inen ruhu remzetmek üzere, ucu aşağı
dönük bir üçgenle sembolize edilmiştir.
"Daha
sonra, Oğuz Kaan ormanda dolaşırken, bir ağaç kovuğundan bir başka kız çıktı.
Bu kızdan da üç çocuğu oldu. Bulara da gök, dağ ve deniz adlarını verdiler. Bu
altı çocuktan Türk nesli doğdu". Destanın ikinci bölümünde yer alan, ağaç
kovuğundan çıkan kız doğanın, dolayısıyla evrenin sembolüdür. Ondan doğan üç
çocuk da, gök Havanın, dağ Toprağın ve deniz de Suyun sembolüdürler ve üç
çocuğun simgesi de, ruhun gökyüzüne, yani Tanrıya döneceğini.gösteren ucu
yukarı bakan üçgendir. Her iki üçgenin birleşimi, eski bir Mu simgesi olan
altı köşeli yıldızı, Tanrısal adalet yıldızını verir.
Tüm bu
ipuçları, Orta Asya Türklerinin tek Tanrılı bir inanış olarak kabul
edilebilecek "Gök Tanrı" dinine inandıklarını göstermektedir. Ülgen'in
altındaki tanrılar ancak, ikincil dereceli tanrılardır. Buna karşın, bu tek
Tanrı inancı Müslümanları tatmin etmemiştir. Zaten İslam peygamberi Muhammed,
kendisi Türkleri tanımamasına rağmen, onları düşman ilan etmiştir. "Kıtat Ül
Türk" başlığı taşıyan bir hadisinde Muhammed, Türklerle savaşmanın özel bir
anlamı olduğunu, kıyametin ancak, Müslümanların Türkleri öldürmelerinden sonra
kopabileceğini söylemiştir (40). Buhari'nin, "Es Sahih Kitabül Cihad" adını
taşıyan, peygamber hadislerini derleyen eserinde Muhammed'in, "geniş yüzlü,
küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi Türklerle öldürüşmedikçe
kıyamet kopmaz" dediği belirtilmektedir. Bu hadis uyarınca Arap orduları Türk
topraklarına girmiş ve "kafir Türklerle öldürülmüşlerdir". Ancak, kıyamet
kopmamış, netice Türklerin Müslümanlığı kabulü olmuştur.
Emeviler yönetimi sırasıda Türkistan'a giren Arap orduları son derece ırkçı
davranmışlar ve onların bu tutumu Türk halkının büyük tepkisine yol açmıştır
(11). İki ulus arasında çok uzun süren kanlı savaşlar meydana gelmiştir
Kentlerde yaşıyan Türk halkı, işgalci Arapların bazı vergi muhafiyetleri
tanıması neticesinde ve yoğun baskılar altında daha çabuk İslamiyete geçerken,
göçebelerin Şamanlıktan kopmaları ve Müslüman olmaları daha uzun bir süreç
almıştır. Sonunda kabul ettikleri Müslümanlık da, sadece görünürde Müslümanlık
olmuştur.
Arapların zengin Orta Asya kentlerini işgali M.S. 630'larda başladı. Özellikle
Halife 2. Yezid döneminde Türk hakanı Su-Lu'nun Arap ordularına yenilmesi,
Müslümanlığın Türk topraklarına bir daha çıkmamacasına yerleşmeye başlamasına
yol açtı (12). Araplar, Orta Asya Türklerinden bir bölümünü, köle asker olarak
kullanmak üzere ülkelerine götürdüler. Arapların bu tutumu hiç de ummadıkları
bir neticeye yol açtı. Büyük bir Türk göçü başladı ve zaman içerisinde, Arap
egemenliğindeki toprakların tamamı Türklerin yönetimine geçti. Araplar için
geçen yüzyılın sonuna kadar bitmeyecek Türk egemenliği başlamış oldu.
Türklerin, Emevilerin getirdiği sömürgeci İslamiyete direnmeleri, iki ulus
arasında kanlı savaşlara ve düşmanlığa yol açtı. Bu kuvvetli direncin altında,
eski inançlarını koruma isteğinin yanısıra, Emeviler'in aşırı Arap
milliyetçiliği gütmeleri de yatıyordu. Türkleri, yok edilmesi gereken ırk,
kendilerini de üstün ırk olarak gören Emeviler, ırkçı politikalarını işgal
ettikleri tüm Arap olmayan kentlerde sergilediler. Bir İran veya Türkistan
kentinde yerli halkın Arap işgalcilerle aynı kaldırımda yürümeleri bile
yasaktı (13). Bir Arabın geldiğini gören yerli, kaldırım değiştirmek
zorundaydı. Emeviler için kendileri efendi, diğer uluslar köleydi. Arap
olanlar, Arap kadınları ile evlenemezdi. Aksine davrananların kellesi
uçurulurdu.
Emevi
devletinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Abbasiler, Emevileri desteklemiş
olan Arap unsurlara güvenemezlerdi. Onun için atlarını paralı Türk askerlerine
dayamak zorunda kaldılar. Bu zorunluluk, Abbasiler'in, İslamiyeti kabul
etmeleri koşuluyla tüm milletleri Araplara eşit saymaları ödününü getirdi.
Bu
arada meydana gelen bir olay, Türk-Arap yakınlaşmasına ve daha çok sayıda
Türk'ün İslamiyeti kabulüne yardımcı oldu. Orta Asya'da Çin-Türk rekabeti
yüzyıllardır sürmekteydi ve M.S. 700'lerde Çin, Batı Türkistan'ın önemlice bir
bölümünü ele geçirmişti. Aradan 50 yıl kadar geçtikten sonra Çinlilerin yeni
bir saldırı başlatmaları üzerine Türkler, Abbasi'lerden yardım istediler.
Arapların bölgedeki ordusunun yardımı ile Türk kuvvetleri Talaş meydan
savaşında Çinlileri yendi ve Batı Türkistan Çin'in elinden kurtarıldı.
Abbasi
Halifelerinin paralı Türk askerlerinden meydana getirdiği ordunun başarısı,
Türklere olan talebi artırdı ve bu talep önlenemeyen muazzam bir göçün
başlangıcı oldu. 9. yüzyılda Türkler, Horasan ve civarında çoğunluğa
ulaşmışlardı bile. Ancak Horasan'da hakimiyet kurabilmek için bölgeye yerleşen
Türkler, Müslümanlığa geçmek durumunda kaldılar. Çünkü, Müslümanlığı daha önce
kabul etmiş bölge sakinleri, başka bir dinden olanları aralarına kabul
etmiyorlardı. Türkler, kitleler halinde Müslümanlığa geçiyorlardı. Ancak
çoğunluğu, Müslümanlığın Şaman dinine çok daha yakın olan İsmaili mezhebini
seçiyorlardı. İsmaililer de bölgede son derece örgütlüydüler ve büyük bir güç
halindeydiler.
Ahmet
Yesevi, 12. yüzyılda böyle bir dönemde dünyaya geldi (14). Horasan ve
civarında İsmaili Dai'lerinin yanısıra, yine aynı mezhebe bağlı Fütüvve örgütü
de son derece yaygındı. Kendisi de, inisiye edilmiş bir İsmaili Dai'si olan
Yesevi, Horasan İsmaili tekkesinin şeyhi konumuna yükseldi. Yesevi müridleri
halk arasında Horasan erenleri ya da "Baba Erenler" olarak tanındılar (15).
Diğer İsmaili dergahlarında olduğu gibi Horasan tekkesinde de müridlerin
şeyhin emirlerine kesinlikle uymaları, sembolleri ve sırları anlayabilecek
olgunluğa gelmek için öğreticilerini sabırla dinlemeleri, sözlerinde ve
eylemlerinde kesinlikle doğru olmaları ve ser verip sır vermemeleri
beklenirdi.
Ahmet
Yesevi, her ne kadar bir İsmaili Dai'si idiyse de, kendi tekkesinde bazı
değişiklikler yaptı. Mesela, altı aşamalı olan öğretiyi, Fütüvve
teşkilatlarını örnek alarak, dokuz aşamaya çıkardı. Yesevi müridinin şeyh
unvanı alabilmesi için bu dokuz aşamayı geçmesi ve kurtuluşa ulaşması şarttı.
Bu dokuz aşama şöyle sıralanıyordu:
1-Tövbe edenler,
2- Bilginler,
3- Zahidler,
4- Sabirler (Sabredenler),
5- Salihler (Kurtulanlar),
6- Raziler,
7- Şakirdler (Öğrenciler),
8- Muhibler (İstekliler),
9- Arifler (Gönül Erenleri) (16).
Her
biri birer derece niteliğinde olan bu aşamaların maliklerine verilen adlar,
Yesevi'nin bir İsmaili olduğunun göstergesidir.
Yeseviliğin son basamağı olan Ariflerin hedefi, Tanrısal gerçeğe ulaşmak,
ruhun tekamülünü sağlayarak Tanrı ile bir olmaktır. Yesevi'ye göre bunun
yegane yöntemi içe kapanmaktır. Yüce Tanrıyı us ile anlamanın imkanı yoktur.
Bunun için Arif kişi içine dönmeli ve sezgi gücüyle, kendinde var olan Tanrıyı
içinde aramalıdır.
İçe
kapanış, kendi benliğini bir yana atmayı, Tanrıdan başka bir varlık
düşünmemeyi ve bu düşünce akışının mümkün olduğunca kesilmemesi için elden
geldiğince azla yetinmeyi gerektirir. İçe kapanışla sağlanan derin sezgi, ruhu
Tanrıya ulaştıran sevginin uyanmasına olanak sağlar. İçe kapanan Arif (Kamil)
kişi, üç aşamadan geçer: Kendini bilme; Gerçeği kavrama; Tanrıya ulaşma. İşte
bu noktada Kamil İnsan artık Tanrıyla bir olmuştur.
Yesevilik içe kapanma yöntemini Şamanist din adamlarından aldı ve bunu
Batıniliğe uyguladı. Bu nedenle tarikat, Şamanizme bağlı geniş kitlelere hiç
de yabancı gelmedi ve İslamın katı kurallarından kaçmak için çare arayan
Türkler kurtuluşu Yesevilik'te buldular. Ancak göçebe halk, İsmaillik,
Yesevilik ve Fütüvve aracılığıyla Aleviliği seçerken, kentlerde bulunan
yerleşik Türkler ve onların yöneticileri Sünni görüşü tercih ettiler. Türk
yöneticilerin Sünniliği seçmelerindeki başlıca etken, bu mezhebin
yöntemlerinin kitleleri yönlendirme açısından çok daha büyük imkanlar
sağladığını görmeleriydi. Bu yöneticilerden, Sünniliğin kentli Türkler
arasında tutulmasını ve kurumsallaşmasını sağlayanların başında Selçuklular
gelmektedir.
Daha
önce de görüldüğü gibi Bağdat Hilafeti Mutezile ve İsmaili hareketlerinin
baskısı altındaydı. Selçuklular güçlenip, Gazzelileri ve Bizans kuvvetlerini
yenince Abbasi halifesi Kaim, İsmaili baskısından kurtulmak için Selçuklu
Sultanı Tuğrul'a bir çağrı gönderdi. Tuğrul kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri
M.S. 1055'de Bağdat'a girdi. Ebu Hamid El Gazali gibi ünlü sufilerin de
aralarında bulunduğu Bağdat kardeşliği İhvan-ı Sefa'ya, Mütezile'ye büyük bir
darbe indirildi. İsmaili Daileri ve S uf il er kenti terk etmeye zorlandı.
Kadiri mezhebinin kurucusu Abdülkadir Ci-lani de Bağdat'tan ayrılmak zorunda
kalan sufilerdendir.
Bu
arada, Türk illerinde başlayan Moğol akınları, Türklerin büyük dalgalar
halinde batıya göç etmelerine neden oldu. Türkmenlerle birlikte, Türk
illerinde yaygın olan İsmaili Daileri de batıya göç ettiler. Türkmenlerin
büyük çoğunluğu Selçuklu yöneticiler tarafından, Bizans ordularının
yenilmesinden sonra, iki ülke arasında tampon oluşturmaları için Anadolu
topraklarına yerleştirildiler. Ancak, Sünni inançlı Selçuklu yöneticileri için
kuşku uyandıran, yer yer korkulan topluluklar oldular. Alevilerin doğal
müttefiki İsmaililer ise, Selçuklu devletini yıkabilmek için ellerinden geleni
yapıyorlardı. İsmaililiğin son kalesi olan Alanı ut'tan Hasan Sabbah
fedaileri, Selçuklu yöneticilerine ve dönemin diğer önde gelen Sünni
liderlerine karşı suikastlerini sürdürüyorlardı (17). Alam ut kalesi, 1256
yılına kadar Sünnilerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Bu tarihte, Hülagü
Han komutasındaki Moğol orduları kaleyi zaptetti ve fedailerin büyük bölümünü
kılıçtan geçirdi. Bu katliamdan kaçabilen İsmailliler, Anadolu'daki
yandaşlarının yanına sığındılar ve İsmaillilik önemli bir güç olmaktan çıktı.
Türklerin Anadolu topraklarına yoğun biçimde ayak basmalarından sadece 45 yıl
sonra tüm ülke neredeyse tamamen Türk kontrolü altına geçti. Anadolunun
doğusundan batısına bu Türk istilası sırasında eski Anadolu halklarından en
küçük bir tepki dahi doğmadı (18). Aksine eskiler, yeni gelenlere adeta yer
gösterdi. Bu nasıl mümkün oldu?
Eskiler, Anadolu çok tanrıcılığı ve Apollon dini, Pisagor ve Saabilik
öğretileriyle yoğrulmuştu. En büyük korkuları Sünni Müslüman işgaliydi. Yeni
gelenler de, her ne kadar Müslümanız diyorlardıysa da, İslamiyetle pek
alakaları yoktu. Eski ve yeniler inanç bakımından birbirlerine oldukça
yakındılar. Yerli halklar, Türkmenler ile uyuşabileceklerini gördüler. Ayrıca
bazı tarihçiler, Anadolu'da yaşamakta olanların arasında, çok önceleri bu
topraklara gelmiş Türklerin de bulunduğunu belirtmektedirler. Türklerin bir
kolu olan İskitlerin M.Ö. 4 binlerde Anadolu topraklarına yerleştikleri,
ayrıca kadim Uygur imparatorluğunun bir kolu olan Sümerler'in de aslen Türk
oldukları sanılmaktadır (19). Bu eski Türk boylarının varlığı, yeni Türklerin
kolayca kabulünde bir etken olmuştur. Nitekim, aradan 100 yıl dahi geçmeden
Moğollar da, güçlü ordularının ardından Anadolu'ya girmelerine karşın, Anadolu
halkları tarafından kesinlikle kabul görmemişler ve büyük bir kısmı geri
dönmek zorunda kalırken, çok azı Türkmenler arasında asimile olarak bu
topraklara yerleşebilmişlerdir.
Bu
gelişmelerin sonucunda, Haçlı seferleri ile birlikte Anadolunun adı "Turchia"
(Türk eli) olarak telafuz edilmeye başlandı.
Türkmen göçerler özgürlüklerine son derece düşkündüler. Aralarında ayrılık
yoktu. Kabile reisi ile basit bir çoban dahi eşit ve kardeşti. Kadınları,
erkeklerin bulunduğu her ortamda yer alırlar, İslamın gerektirdiği örtünmeye
de uymazlardı. Bu tutumu, bir Türkmen ozanı olan Künci şöyle dile getirmişti:
"Arifler namus-ı ırzın vermez; Tesettür ne demek akıl ermez"...
Ancak,
Selçukluların Türkmenlere geniş bir özgürlük tanımaya hiç niyetlen yoktu.
Sünni yöneticiler, Türkmenlerin de aynı görüşe gelmelerini sağlamak için her
türlü baskıyı uyguluyorlar, Aleviliği sapkınlık olarak nitelendiriyorlardı. Bu
baskılardan bunalan Türkmenlerin karşısında, Moğol akınları sonucu yıkılmış
Büyük Selçuklular yerine, daha zayıf olan Anadolu Selçuları kalmıştı. Sürekli
Moğol akınları şehirlerdeki ticari hayatı felce uğratmış, Türkistan'a
yayılması ile Ahilik adını alan Fütüvve kuruluşları için sıkıntılı günler
başlamıştı. Ahi kelimesi Arapça'da "Kardeş" anlamına gelmektedir.
İşte
bu ortamda, 2. Gıyasettin Keykubat'ın sultanlığı sırasında Horasanlı Yesevi
Şeyhi Baba İlyas, halkı sultana karşı isyana çağırdı (20). Horasan'dan
Amasya'ya göç etmiş bulunan Baba İlyas'ın çağrısı kısa sürede göçebe
Türkmenler arasında büyük bir yankı buldu.
Yesevi
tarikatının en üst derecesi olan "Baba"lığa ulaşmış İlyas'a göre gerçek olan
bu dünyaydı. Yaşamdan sonra başka dünyalarda ödüllendirme ya da cezalandırma
yoktu. "Şeriat'ın saçma hükümlerine uymaya gerek yok" diyen İlyas, toplumda
kadın-erkek ayrımı gözetilemeyeceğini, bütün insanların eşit olduğunu ancak
sultanların bu eşitliği kuvvete dayanarak bozduklarını söylüyordu.
Batıni
doktrinin tüm kurumlarına, ruhun ölümsüzlüğüne ve tekamülüne, yeniden doğuşa
ve son durağın Tanrıyla birleşmek olduğuna inanan İlyas, "Herkes eşittir.
Ancak, ruhunu geliştirme yolundaki tarikat erenleri Tanrıya daha yakındır"
demekteydi.
Baba
İlyas'ın isyan çağrısına koşan göçmenlerin başında, yine bir başka Yesevi
Baba'sı olan, Baba İshak bulunuyordu. Baba İshak'ın çevresinde kısa sürede,
Alevi Türkmenler, İsmaililer, Saabi inanırları ve Ahiler'den binlerce kişi
toplandı. İshak komutasındaki bu kuvvet bir çok kere, üzerlerine gönderilen
Selçuklu ordularını yendi. Baba İlyas bu sırada Amasya'da Selçukluların elinde
tutsak bulunuyordu. İshak kuvvetleri onu kurtarmak üzere Amasya'ya yönelince
Selçuklular yeni bir ordu kurarak, İshak kuvvetlerini yendiler ve neredeyse
hepsini kılıçtan geçirdiler. Böylece, tarihe "Babailer İsyanı" olarak geçmiş
olan halk ayaklanması bastırıldı (21).
Babailer İsyanı her ne kadar yenilgiyle sonuçlandıysa da, Aleviliğin bir kurum
olarak Anadolu'da ne denli yaygın ve yerleşmiş olduğunu da ortaya koydu. Daha
sonraki yüzyıllarda, Selçukluların devamı niteliğindeki Osmanlılar, Yavuz
Sultan Selim'in Hilafeti ele geçirmesi ile Sünni İslam dünyasının lideri
konumuna yükseldiler. Buna karışın Osmanlı İmparatorluğunda da Alevi isyanları
hiç eksik olmadı. 1519'da Yozgat'daki Babai tekkesinin şeyhi Baba Celal'in
ayaklanması ile başlayan Celali isyanları yüzyıllarca sürdü. Ünlü Şeyh
Bedrettin ayaklanması da Osmanlıları sarsan bir başka Batıni ayaklanmasıydı.
Babailer isyanının ardından, sağ kalabilen İsmaili ve Yesevi dervişlerinin
büyük bölümü, Hacı Bektaşi Veli önderliğinde biraraya gelerek, Bektaşilik
tarikatini kurdular. Bektaşilik böylece, Alevi inancın örgütlenmiş üst yapısı
olarak ortaya çıktı (22).
Alevilik
öğretisi dört ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki, tüm varlıkların
Tanrıdan sudur ettiğine inanmak, ikincisi Kamil İnsan teorisi, üçüncüsü Ali
aşkı ve sonuncusu da Şeriatın reddidir (23).
Aleviler, "Herşeyin Tanrının bir parçası olduğunu bilirseniz, şeriat
tarafından yasaklanan şeylerden vaz geçmeye, örneğin içki içme yasağına uymaya
gerek yoktur" derler. Alevilere göre bugün kullanılan Kuran gerçek Kuran
değildir. Muhammed'in Kuranı, Halife Osman döneminde Osman ve yandaşlarınca,
kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilmiştir.
Anadolu Alevileri ile İran Şiileri, birbirlerinden çok farklı inanç
sistemlerine sahip olan iki ayrı topluluktur. Her iki mezhebin Ali yandaşı
olmaları, onların daima aynı kampta bulundukları ididasıyla ele alınmalarına
yol açmıştır. Ancak, Zerdüşt dininin etkisinde kalan ve bu dinden bazı
bölümleri İslami inanç sistemine sokan Şiilerin, zaman içinde şeriatın büyük
bir bölümünü kabul etmiş olmalarına karşın, Batıni doktrin yanlısı Aleviler
şeriatı hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.
Aleviler ve Bektaşiler Türkçeyi tapınım dili olarak kabul etmişler ve bu
sayede Anadolu 'da Türk dilinin kullanılmasını, bugünlere ulaşmasını
sağlamışlardır. Alevilerin Türkçeye bağlı kalmaları sayesinda Anadolu Türk
halkının Araplaşması ya da İranlılaşması da önlenmiştir.
Alevilik, Allah-Muhammed-Ali üçlemesine inanır. Bu inanış, Tanrı-doğa-insan
birliğini kapsayan üçlemenin bir tür devamıdır. Alevilikte kadın, Sünniliğin
tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir
parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve
erkekler birlikte dans ederler ve hatta, topluluğa saygı kuralını gözetmek
koşuluyla içki dahi içebilirler.
Aleviler Tanrısal vahiye inanmaz. Onlara göre Tanrının en büyük vahiyi doğa ve
düşünen insandır. Şimdiye kadar yazılmış her şey insanların eseridir.
Özellikle kutsal kabul edilen metinlerin yazanları da, Kamil İnsanlardır. Bu
nedenle, bu metinlerin Tanrısal kabul edilerek dogmalaştırılmasına, bazı
parçaları alınarak, bunlarla zorunlu bir yaşam biçimi belirlenmesine
kesinlikle karşıdırlar.
Aleviler tarihin her döneminde dünya üzerinde 300 dolayında Kamil İnsanın
yaşadığına, bugün de üç aşağı beş yukarı aynı sayıda Kamil İnsanın yeryüzünde
bulunduğuna inanmaktadırlar. Alevilikte en önemli Batıni inanç sudur teorisi
ve Kamil İnsan inançlarıdır. Bu konular kitap boyunca birkaç kez ele alınmış
olmasına rağmen, Alevilerin düşünce yapısını daha iyi anlayabilmek için,
onların bu teorileri yorumlayış tarzını incelemek yararlı olacaktır.
Alevilere göre Tanrısal sudur şöyle gerçekleşmiştir :
"Tanrı
ilk aşamada kendi bilincinde değildi. Kendisini seven ve bilme ihtiyacı içinde
olan Tanrı, üst düzeyde bir bilince ulaşmak için kendisiyle yabancılaştı.
Özünden hiçbir şey kaybetmeksizin tüm evren, bir ışık ve sevgi yumağı olan
Tanrıdan fışkırdı.
İkinci
aşamada Tanrının kişiliğinin üç farklı yönü ortaya çıktı. Hermes rahipleri bu
üçlemeye Osiris, İsis ve Horus derken Hristiyanlar, Baba-Oğul ve Kutsal ruh
olarak kabul ettiler. Aleviler ise, daha önce gördüğümüz gibi üçlemeyi Allah-
Muhammed- Ali diye adlandırdılar.
Üçüncü
aşamada "Aklı Evvel" ortaya çıktı. Aklı Evvel, tüm evreni ve bu arada dünyayı
kaostan kurtarıp düzenli bir forma sokan kutsal güçlerin bütünüydü ve
niteliğinden dolayı ona, "Evreni inşa eden usta" da denilmekteydi.
Adem,
yeryüzünde vücut bulan Tanrısal yansımaydı. Yani Mikrokozmostu. Tanrının
kendisini bilmesi için insana, özellikle de Kamil İnsana ihtiyacı vardı.
Çünkü, Tanrısal Nur ile birleştiğinde deneyimlerinden, düşüncelerinden
faydalanarak Tarısal bilincin artmasını sağlayacak yegane varlık Kamil
İnsandı.
Aleviler, Kamil İnsan hedefine ulaşmak için Tanrıdan fışkıran ruhların
gelişmek zorunda olduklarına inanmaktadırlar. Südurun ilk sonucu olarak
mineraller oluşmuştur. Devrin ileriye doğru devam etmesi gerekmektedir.
Minerallerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar meydana çıkmış ve hayvanların en
üst basamağındaki maymundan da insan türemiştir. Ruhun, Kamil İnsan hedefine
ulaşana kadar devamlı beden değiştirdiğine, insanların yeryüzündeki
yaşamlarının Kamil İnsan hedefine ulaşmak için yegane yol olduğuna, bu nedenle
de insanların iyi ve dürüst olmaları gerektiğine de inanılmaktadır.
Alevi
inancına göre Tanrısal nura ulaşmadan önce her ruh şu 14 aşamayı geçmek
zorundadır:
1-Cansız maddelerin ruhu,
2-Bitkilerin ruhu,
3-Hayvanların ruhu,
4- Şeytanların ruhu,
5- Cinlerin ruhu,
6- İnanmayanların ruhu,
7- İnananların ruhu,
8- Dindarların ruhu,
9- Ermişlerin ruhu,
10- Evliyaların ruhu,
11 - Peygamberlerin ruhu,
12-Meleklerin ruhu,
13-Evrensel ruh,
14- Evrensel Hikmet (24).
Alevilerin Ali ve 12 imam inancı konumuzun dışındadır. Ancak Alevilerin Ali'ye
bir birey olarak değil, Tanrısal Kelam olarak inandıklarını belirtmekle
yetinelim ve bu kurumun örgütlenmiş biçimi olan Bektaşiliği ve kurucusu Hacı
Bektaşi Veli'yi inceleyelim.
BEKTAŞİLİK
Hacı
Bektaşi Veli, 1210 yılında Horasan'da doğdu (25). Burada Yesevi tarikatine
katılan ve "Baba"lığa kadar yükselen Veli, 1240 yılında diğer Yesevi Babalan
ve İsmaili Daileri ile birlikte Anadolu'ya geldi. Burada yakın dostu Baba
İlyas'ın yanına gitti ve Amasya'ya yerleşti. Babailer isyasının arka plandaki
örgütleyicilerinden olduğu sanılan Veli, fazla deşifre olmaması sayesinde
büyük katliamdan kurtuldu. Anadolunun birçok yerini dolaşan Veli, sonunda
Kırşehir'in Sulucakaracahöyük bucağına yerleşti ve Yeseviliğin devamı
niteliğinde olan Bektaşiliği yaymaya başladı. Babailer isyanından sağ kurtulan
Yeseviler ve İsmaililer kısa sürede Hacı Bektaş etrafında toplandılar. 1271'de
aynı yerde öldüğünde çevresinde binlerce müridi vardı.
"Din
ayrılığı gereksiz. Dinler insanlar arasında anlaşmazlıklara neden oluyorlar.
Aslında tüm dinler dünyada barış ve kardeşliği sağlamak içindir" diyen Hacı
Bektaşi Veli, bu görüşlerini Velayetname adlı eserinde ortaya koydu.
Bektaşiliğin öncelikli hedefi, temelini sevginin oluşturduğu
"Evren-Tanrı-İnsan" birliğini kavramaktır. İnsan bir sevgi varlığıdır. İnsan
Tanrısal niteliklerle donatılmıştır. Başarının ilk basamağı kişinin kendisini
tanıması ve sevmesidir. "Kendini seven Tanrıyı da sever"... (26)
Bektaşilikteki Tanrı sevgisinin en güzel ifadelerinden birisi, şu ünlü
dörtlükte ortaya konulmuştur:
"Şakirdleri
taş yonarlar.
Yonup üstada sunarlar
Calabın adın anarlar
O taşın her paresinde"...
Diğer
Batıni ekollerde olduğu gibi Bektaşilikte de ruh ölümsüzdür. Ruh gövdeye
sonradan girmiştir ve geldiği Tanrısal kaynağa geri dönecektir. Ruh gövdeye
sadece dirilik sağlamakla kalmaz, anlayış, hatırlama, bilme, tanıma, düşünme
ve akıletme gibi yetilerin de kaynağıdır.
İnsan,
yaşadığı ortamda bağımsız bir varlıktır. Onun görevi alçak gönüllü davranmak,
özünü arındırmak, olgunlaşmak, gösterişten uzak durmak ve yüreğini doğa, insan
ve Tanrı sevgisiyle doldurmaktır. İnsani bedenler amaç için sadece birer
vasıtadır. Bu nedenle insanları kadın-erkek diye ayırmak, ya da sosyal
konumlarına veya ırklarına bakarak küçük görmek yapılabilecek en büyük
yanlıştır. Kadın-erkek tüm insanlar eşittir. Tüm dinler insanı olgunlaştırmak,
barış ve kardeşliği yaymak içindir. Oysa zamanla dinlerin bu anlamları
değiştirilmiş ve katı, çekilmez kurallar getirilerek insanların yaşamları
kısıtlanmış, kendilerini geliştirme imkanlarının önüne set çekilmiştir. Gerçek
yasaklar, şeriatın öngördükleri değil, tarikatın temel ilkelerine aykırı
davranışlardır.
Bektaşilik,
evrenin, Tanrının sureti olduğunu, insanın da yer yüzünün Tanrısı konumunda
bulunduğunu kabul eder. Tanrı insanın içinde olduğundan, Tanrısal özellikler
olan düşünme yetisi, irade, eylem özgürlüğü de insanda mevcuttur. Gerçek
ibadet, insanın düşüncelerini kendisi üzerinde yoğunlaştırmasıdır. İnsanın
kendi dışındaki bir olguya ibadet etmesi gereksizdir. İnsanın kendi varlığını
düşünmesi, ruhsal olarak gelişmesini sağlayacak ve birey, Kamil İnsan konumuna
ulaşabilecektir. Kamil İnsanda Tanrı, bu evrende kendi bilincine varmanın en
üst noktasına ulaşır. Ancak Kamil İnsanlar Tanrıya dönebilir ve onun
tarafından özümsenir.
Bektaşilikte ketumiyet esastır. Bektaşilerin törenleri halka açık değildir.
Gizli, özel ritüelleri vardır ve bunlardaki "Bektaşi Sırrı" büyük bir özenle
korunur. Ritüeller açısından Velayetname'nin özel önemi vardır. Ancak
Bektaşiliğin son biçimi ile kurumlaşması, M.S. 1500'lerde, dönemin Bektaşi
şeyhi Balım Sultan tarafından yapılan bazı düzenlemeler neticesinde mümkün
olmuştur.
Bir
Bektaşi müridi, öğretiyi ancak bir mürşidin yardımı ile anlayabilir. Mürşidin
(rehberin) varlığı kesinlikle zorunludur. Bu nedenle yeni giren mürid'in
mürşidine mutlak itaati, ona tamamiyle teslim olması son derece doğaldır.
Tarikatın sembollerinin ve pratiklerinin anlaşılması ancak onunla mümkün olur.
Bektaşi öğretisi, mürid'in yaşadığı toplum içinde öğrendikleriyle çok ters
olduğu ve özellikle de şeriat öğretileriyle son derece uyumsuz bulunduğu için
yeni gireni olası bir şoktan korumak amacıyla rehberlik sistemine büyük önem
verilmiştir. Mürşid üç sıfat ile tanımlanabilir; Mürebbi, öğretmen ve eğitici.
Diğer bir deyişle şeyhin temsilcisi, öğretmen üstad ve ruhsal yaşam sanatında
örnek alınacak kişi. Mürşidin varlığı ile, Bektaşilik sırrı yaşanan bir olgu
haline gelir. Müridden beklenen yegane şey zihnini sürekli açık tutarak,
öğrenmesi ve öğrendiklerini en büyük sır olarak saklamasıdır.
Hacı
Bektaş, Tanrıdan varolan insanları dört grupta toplar. Bunlar Tanrıya ulaşma
konusunda farklı yöntemler uygulayan insanlardır. Birinci grupta, gerçeği
Tanrıya ibadette arayan sofu kişiler vardır ve dünya üzerindeki insanların
oldukça önemli bir bölümü bu gruptandır. İkinci grupta tarikatın yolunu
uygulayan ancak sofuluktan kurtulamayanlar, üçüncü grupta Tanrı hakkındaki
sırları bilme ayrıcalığına sahip, ermişler ve nihayet sonuncu grupta da Tanrı
ile birleşmiş olanlar yer alır. İşte Bektaşilikteki bu dörtlü inanç biçimine,
"Dört Kapı Öğretisi" denilmektedir. Bir Bektaşi, bu dört kapıdan geçmeden
Kamil İnsan olamaz.
İlk
kapı, ortodoks dinsel yasaların öğretildiği Şeriat kapısıdır. Bunu, tarikatın
gizli pratik ve sembollerinin verildiği Tarikat Kapısı ve mistik Tanrı
biliminin öğretildiği Marifet Kapısı izler. Bektaşi için gerçek ancak dördüncü
kapı olan Hakikat Kapısı ile gözler önüne serilir.
Dört
kapının her biri on basamaktan oluşmaktadır ve kişi derviş olmak niyetindeyse,
bu basamakları tırmanmak zorundadır.
Şeriat
kapısında İslam dininin temel ilkeleri, Aleviliğin genel koşulları ile "Allah-
Muhammed- Ali" üçlemesinin gizemi öğretilir. Bu kapının (derecenin)
müdirlerine "Beloğlu" ya da "Aşık" denir. Aşık henüz nasip almamış kişidir.
Şeriat kapısının 10 basamağı şöyle sıralanır:
1-
İman etmek,
2- Kuran öğrenmek,
3- Namaz, oruç, zekat, haç gibi zorunlu görevleri yerine getirmek (bu
zorluluklar bir sonraki kapıda kalkar),
4- Dürüst davranmak,
5- Evlenmek,
6-Cinsel yaşamdaki yasakları bilmek,
7- Muhammed'e ve onun cemaatine uymak,
8- Herkese şevkatli davranmak,
9- Her türlü temizlik kaidesine uymak,
10- Emirler ve yasaklara itaat etmek.
Şeriat
kapısı koşullarını tam olarak uygulayan ve mürşidinin de onayı ile ikinci
dereceye, Tarikat Kapısı'na geçen müride verilen unvan artık "Yol Oğlu" ya da
seven bir dost anlamına gelen "Muhip"tir. Bir muhip ilk iş olarak Pir'e
bağlılık yemini etmek ve bundan önceki tüm günahları için tövbe etmek
zorundadır. Bundan sonra muhip, mürşidi tarafından tarikat kuralları hakkında
eğitilir ve bu kuralları anladığını, kabul ettiğini göstermek üzere saçlarını
kestirerek, giysilerini sadeleştirir. Bu kapının dördüncü basamağını çok sıkı
bir çalışma ve disiplin terbiyesi, beşinci basamağını da mürşide ve tüm
kardeşlere hizmet oluşturur. Altıncı basamakta muhip alçak gönüllü davranmak
ve Tanrıdan korktuğunu ihsas etmek durumundadır. Yedinci basamakta Tanrı
korkusundan ona sığınarak kurtulan muhip için daha sonraki sekizinci aşama,
dikkatli ve ölçülü davranmayı öğrenmektir. Dokuzuncu basamakta maneviyat ve
sevgi üzerine bilgisini yoğunlaştıran muhip son basamakta sevginin Tanrısal
yönünü tanımakta ve bir üst dereceye geçmeye hak kazanmaktadır. Görüldüğü
gibi, İslam şeriatına uyma zorunluluğu daha ikinci derecede sona ermektedir.
Kadın ve erkeklerin birlikte katıldıkları bu derecede yapılan törenlere "İkrar
ayini" ya da "Ayin'i Cem" adı verilir.
Üçüncü
derece, Marifet Kapısıdır. Derece saliklerine "Derviş" adı verilir. Marifet
Kapısı töreninin adı "Vakfı Vücut" törenidir. Dereceyi almak için bazen on yıl
dahi bekleyen Derviş'e bu törende tarikatın resmi tacı giydirilir.
Marifet kapısında insanın, Tanrının, evrenin gizemleri, değerleri ve anlamlan
üzerinde durulur. Doktrinin önde gelen öğretisi olan "Birlik Yasası"nın
gizemine varılır.
Dervişin bu kapıda aşması gereken on basamak şöyle sıralanır:
1-
Ahlaki davranış disiplini,
2- Hoşgörülü ve alçakgönüllü olmak,
3- Kendini kontrol etmek ve sürekli özeleştiride bulunmak,
4- Sabırlı olmayı bilmek,
5- Cinsel yaşamda temiz ve disiplinli olmak,
6- Herkese karşı cömert davranmak,
7- Kibirli olmamak,
8- Batıni bilimin ayrıntılarını incelemek,
9- Batıni bilimi uygulama aşamasına sokmak,
10- Kendini tanımak ve bilmek.
Kendisini tanıyan ve kendisini, dolayısıyla da Tanrıyı bilen kişi Bektaşi
öğretisinin de son aşamasına geçmeye hak kazanmış kişidir. Bektaşiliğin son
derecesi, Yesevilikte olduğu gibi, Kamil İnsan derecesi de denilebilecek,
"Baba" unvanının elde edildiği "Hakikat Kapısı"dır. Hakikat Kapısı'na özel bir
törenle eriştirilen Baba, Mürşid olma hakkını da elde eder. Bektaşi
tekkelerinin yöneticileri Baba'lar arasından tayin edilir. Bektaşi
Babaları'nın da on görevi vardır:
1-
Toprak ile bir olduğunu kavramak,
2- Diğer inanç biçimlerine hoşgörülü olmak,
3- Doğayı ve doğal dengeyi bozacak eylemlerden kaçınmak,
4- Dünyayı tanımak ve dünya ile varlık birliğini kavramak,
5- Tanrının yüceliği önünde eğilmek,
6- Dereceye ait sırları yalnızca diğer Baba'lar ile tartışmak ve dışarı sır
vermemek,
7- Tanrıyı ruhsal varlığı içinde hissetmek,
8- Tanrısal Nuru görmek,
9- Tanrıya, Tanrısal Nur içinde erimek amacıyla yakınlaşmak ve;
10-Tanrıyla bir olmak. İşte bu aşamada Bektaşi Babası Tanrısal bir varlıktır,
Kamil İnsandır. (27)
Bektaşilerin en önemli düsturu, "Gelme gelme, gelir isen dönme"dir. Bu
düsturdan da anlaşılacağı gibi, tarikate girecek kişi son derece sıkı biçimde
denetlenir. Bir kez üye olundu mu da tarikatten çıkma söz konusu değildir.
Bektaşiler birbirlerini tanımak için özel cümleler, işaretler ve semboller
kullanırlar. Bektaşiler için Hallac-ı Mansur çok önemli bir Kamil İnsandır.
Enel Hak ilkesi için yaşamını feda etmekten çekinmeyen Mansur'a Bektaşiler
borçlarını, törenlerin yapıldığı salonun tam ortasında bulunan bölüme "Dar-ı
Mansur" adını vererek ödemeye çalışmışlardır.
Bektaşilik özellikle, yanına çekmeyi başardığı Yeniçerilerin askeri gücü
sayesinde Sünni Osmanlı yönetimine dahi direnebilmiş, Yeniçerilerden çekinen
Sünni Halifesi Osmanlı hükümdarları Bektaşi tekkelerine dokunamamışlardır
(28).
Yeniçeriler, Osmanlılar tarafından işgal edilen Hristiyan topraklarından
toplanan çocuklardan kurulu bir ordudur. Bu Hristiyan kökenleri nedeniyle,
katı Ortodoks Sünni inançlara bağlanmak yerine, Bektaşiler'in özgür inançlı ve
sadece ve görünüşte Müslüman sistemini kabul etmişlerdir. Osmanlı ordusunun
bel kemiğini oluşturan bu kuvvet sayesinde Bektaşiler, Yavuz Sultan Selim
döneminde Osmanlılar'ın Sünni İslam dünyasının liderliğini ele geçirmiş
olmalarına karşın, varlıklarını sürdürebilmişler ve yer yer de etkili olmayı
başarmışlardır. Yeniçeriliğin 1826'da kaldırılması ve tüm Yeniçerilerin
öldürülmelerini takip eden dönemde Bektaşilere de büyük darbeler indirilmiş ve
tarikat neredeyse Anadolu'dan tamamiyle silinmiştir (29). Sünnilerin bu
yoketme dalgasından sadece, bir bakıma Osiris Mabedi ve İskenderiye Okulu'nun
da devamı sayılabilecek, Mısır'daki "Kaygusuz Tekkesi" kurtulabildi. O
yıllarda Mısır'ın İstanbul'dan bağımsızlığını nispeten almış olması sayesinde
Osmanlı yönetiminin şiddet kampanyasından kurtulan Kaygusuz Tekkesinde halen
çok değerli tarihi eserler korunmaktadır.
Osmanlı topraklarındaki Bektaşiler, tekkelerinin büyük bölümü harap edilmiş
olmasına karşın, iyi örgütlenmişlikleri ve toplum arasında kendilerini
destekleyen önemli bir Alevi kitlesinin bulunması sayesinde çabuk
toparlandılar ve çok daha zor koşullar altında da olsa faaliyetlerini
sürdürdüler.
Yaklaşık 700 yıl Sünni yönetimin baskısı altında yaşayan Aleviler ve
Bektaşiler, Mustafa Kemal ile birlikte bu baskılardan kurtulma şansı doğunca,
buna dört elle sarıldılar. Atatürk, Kurtuluş savaşı sırasında bir yandan
İttihat ve Terakki cemiyetinin ardılları olan Türk subaylarınca, diğer yandan
da Bektaşi ve Alevilerce desteklendi. Atatürk, milli mücadeleyi başlatmadan
hemen önce, 1919 yılının 25 Aralık'ında Hacı Bektaş dergahını ziyaret ederek,
Bektaşi ve Alevilerin desteğini istedi. İnançları bakımından laik sisteme
zaten yüzyıllardır yatkın olan Aleviler, Kuvayı Milliye'ye tam güçleri ile
destek verdiler (30). Bunun da ötesinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde
Atatürk'ün önde gelen destekleyicileri Alevi milletvekilleriydi. Onların
lehteki oyları sayesinde Hilafetin kaldırılması mümkün oldu.
AHİLİK
Batıni
doktrinin Anadolu'daki bir diğer kurumlaşması da, Ahilik örgütü vasıtasıyla
meydana gelmiştir. Daha önce görüldüğü gibi eski Mısır loncalarının devamı
niteliğindeki İsmaili Fütüvve örgütü Türkler arasında Orta Asya'da
yaygınlaşmış ve "Ahilik" adını almıştı. Anadolu'ya Yesevi dervişleri ve
İsmaili Dai'leri ile birlikte gelen Ahiler, meslek örgütü mensubu olmaları
nedeniyle kırsal alanlardan ziyade, şehirlere yerleştiler. Ahilik, bir meslek
örgütü olmanın yanısıra, giriş-davranış töreleri ve sırları olan Batıni bir
kuruluştur. Anadolu Ahilerinin örgütlü bir güç haline gelmelerini, Horasan
erenlerinden olan Ahi Evren Veli sağlamıştır (31). Ahi Evren'in şeyhliği
altında 13. yüzyıl başlarında Ankara'da yeniden yapılanan Ahilik teşkilatı
kısa sürede tüm Selçuklu şehirlerine yayılmış ve Babailer İsyanı sırasında
Batınilere elden gelen tüm yardımı yapmıştı. Ahiler, daha sonraki dönemlerde
de kendilerine en yakın kişiler olarak Alevileri, Bektaşileri ve Mevlevileri
gördüler. Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahiler oldukça önemli bir rol oynadı.
Bazı kaynaklar, devletin kurucusu olan Osman Gazi'nin, oğul Orhan Gazi'nin ve
3. sultan Birinci Murat'ın Ahi teşkilatı üyesi olduklarını belirtmektedir.
Ancak Osmanlı devleti genişlemeye ve imparatorluğa dönüşmeye başlayınca
sultanlar, kendilerinden önceki Türk yöneticilerinin yolunu seçmiş ve
kitleleri yönetmekte yöneticilere çok daha fazla imkan sağlayan Sünni
tarikatlara girmişlerdir.
Ahilikte temel ilke, örgüte üye olanların kesin eşitliğidir. Üyelerin hepsi
birbirinin kardeşidir. Ancak, aşama bakımından küçükten büyüğe doğru sonsuz
bir saygı vardır. Ahiliğe girecek olanlarda belli nitelikler aranır. Üyelik
için kişinin, örgüt bünyesinden birisi tarafından önerilmesi zorunludur.
Küçültücü işlerle uğraşanlar, çevresinde iyi tanınmayanlar, örgüte kötü söz
getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan
öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz.
Kasapların insan öldürenler ile aynı kategoriye konulması Batıni inançtan
kaynaklanmaktadır.
Örgüte
giriş, diğer Batıni tarikatler gibi, özel bir tören ile olur. Törende adaya
kuşak bağlanır ve tüm insanlara karşı sevgi dolu, saygılı olması, doğruluk ve
yiğitlikten ayrılmaması öğütlenir. Üyelerden kesin bağlılık, sonsuz itaat ve
ketumiyet istenir. Dinsizler örgüte kesin giremez ancak, sofuların da Ahiler
arasında yeri yoktur. Ahilik'te de bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması,
sadakat, dostluk, hoşgörü yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan
geçilir. Bu vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi
şunlardır:
1-Elini açık tut,
2- Sofranı açık tut,
3- Kapını açık tut,
4- Gözünü bağlı tut,
5- Beline sahip ol,
6- Diline sahip ol.
Ahilik'te üç aşamalı ve 9 dereceli bir inisiasyon sistemi uygulanır. Birinci
aşama olan Şeriat kapısında müride mesleki bilgiler, Kuran bilgisi, okuma
yazma, Türkçe, matematik ile, örgütün anayasası niteliğinde olan Fütüvvename
öğretilir. İkinci aşama olan Tarikat kapısında mesleki bilgi en üst düzeye
ulaştırılır, tasavvuf bilgisi, müzik, Arapça ve Farsça üzerine eğitim yapılır.
Bu aşamada mürid ayrıca askeri eğitim de alır. Şeyh mertebesine erişilen
üçüncü aşama, Marifet kapısıdır. Bu aşamada müridden Tanrıya inanması,
benliğini öldürmesi, ululara hizmet etmesi ve cehalet karşısında susması
istenir. Ahilik anayasasına göre ancak bunların tamamlanmasından sonra
Hakikate ulaşılması, insanın Kemale ermesi mümkün olur. Takipçisi olduğu
Fütüvve gibi Ahilik de 9 dereceli bir sisteme dayanır. Her kapı üç dereceyi
içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:
1-Yiğit,
2- Yamak,
3- Çırak,
4- Kalfa,
5- Usta,
6- Ahi,
7-Halife,
8- Şeyh,
9- Şeyh ül Meşayıh.
Ahiler
yalnızca ekonomik bir örgütlenmeyi değil, Ortaçağ Avrupasının Şövalye
Tariketleri gibi dini-askeri bir örgütlenmeyi de gerçekleştirmişlerdi. Örgüte
kabul edilen müride, bir profesyonel asker kadar değilse bile, kendisini
savunmayı bilecek kadar silah kullanma sanatı öğretiliyordu. Bu gelenek,
Mısır'da ilk kurulan Fatimi Fütüvve örgütünden bu yana devam etmekteydi.
Selçuklular döneminde, sultanların düzenli orduları dışında ülkedeki en güçlü
silahlı örgüt, genç kalfa ve ustalardan oluşan Ahi müfrezeleriydi. Moğol
istilaları sırasında sultan kuvvetlerinin yenilip kaçtığı sırada pekçok kenti
Ahi müfrezeleri savunmuştu.
Kendilerini paralı askerler vasıtasıyla koruyan beyler, emirler bile Ahilerden
çekinirlerdi. Moğolların kesin zaferinden sonra, valilerin ve beylerin
kentlerden kaçmaları üzerine, onların görevlerini de Ahiler yürütmüşlerdi. Bu
dönemde, Selçukluların güçlü veziri Pervane dahi, Ahilerin gücü karşısında
boyun eğmiştir.
MEVLANA
Varlığını ve ününü bir ölçüde Ahilerin destek ve yardımlarına borçlu olan,
dönemin ünlü bir sufisi, Mevlana Celaleddin Rumi'dir (32). Celaleddin de diğer
birçok Türk mutasavvıfı gibi Horasan'da doğdu ve Anadoluya göç etti. 1207'de
Horasan'da doğdu, 1273'de Konya'da öldü. İlk derslerini, kendisine "bilginler
sultanı" sıfatı layık görülen babası, ünlü mutasavvıf Bahaeddin Veled'den
aldı.
İkincisi
hocası, babasından el almış olan Seyyid Burhaneddin Tırmızi oldu. Batini
doktirin ile iç içe büyüyen Celeleddin, bir İsmaili Daisi ve Ahi yoldaşı olan
Şems Tebrizi ile karşılaşınca, yavaş yavaş kendi ekolüyle ortaya çıktı (3).
Celaleddin Rumi'nin en önemli özelliği, onun bugün dahi birçok mecliste
anılmasını sağlayan, Batini doktrini şiirlerle anlatma yöntemidir. Şiirlerinin
yer aldığı eseri Mesnevi'de Celaleddin Tanrı, insan, evren, ruh, sevgi, ölüm
ve ölümsüzlük gibi konulara sıkça yer vermiştir (34).
Mevlana Rumcayı çok iyi okuyup, yazabiliyordu. Eflatun'un tüm yapıtlarını
kendi dilinde okudu. Ayrıca, Konya'daki Rum Ortodoks kilisesi rahipleriyle,
Eflatun ve görüşleri üzerine pek çok tartışmada bulundu. Tasavvufun ve Batini
inancın Yunan kökeni hakkında böylesine derinlemesine inceleme yapan
Celaleddin, şiirlerinde tasavvuf sanatının doruğuna ulaştı:
"Dalı
öncesizliktedir aşkın, kökü sonrasızlıkta.
Bu ululuk, şu akla, ahlaka yakışır değil.
Yok ol, varlığından geç. Varlığın cinayettir.
Aşk, doğru yolu buluştan başka birşey değildir"...(35)
Celaleddin Tanrıya ulaşmak için insandaki en büyük gücün aşk olduğu fikrini
daima savundu. Celaleddin'e göre varolan herşeyin kökeni aşktır. Bir bitki,
bir hayvan da sevebilir. Ancak, hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem
düşüncesiyle, hem belleği ile sevebilen yegane varlık insandır. Aşk, ışıktır,
nurdur, "Işk"tır. İşte aşkların en güzeli bu bilince ulaşıldığı zaman raks,
tüm dünya ile aşkta birleşmek, onun evrensel dönüşüne ayak uydurmaktır. Semah
sırasında ellerinin birinin gökyüzüne dönük, diğerinin yeryüzüne bakar durumda
olması da, Tanrıdan aldığı aşkı tüm dünyaya sunmaktan başka birşey değildir.
Ruh
Tanrıdan fışkırmadır, ölümsüzdür. Gövdeden önce de vardı, gövdeden sonra da
var olacaktır. Ruh ilk çıktığı kaynağa, Tanrıya dönmenin özlemi içindedir.
"Ney"den çıkan ses, ruhun acı dolu, yakınmalı özlemini ifade eden sestir.
Ölüm, gövdeyi meydana getiren elemanların çözülmesi, ruhun kurtulmasıdır.
Dinler, içindeki çelişkiler ile Tanrısal varlıkla bağdaşmayacak kurumlardır.
Mevlana hac için:
"Ey
Hacca gidenler, nereye böyle ?
Tez gelin çöllerden döne döne,
Aradığınız sevgili burada,
Duvar bitişik komşunuz.
Durun, gördünüzse suretsiz suretini onun,
Hacı da sizsiniz, Kabe de, ev sahibi de" demekten kendini alamamıştır.
Tanrı
önsuz, sonsuzdur. Salt ışık, salt us, salt ruhtur. Mevlana için;
"Hep
odur var olan da, yok olan da.
Odur kaynağı acının da, kıvancın da.
Yok görecek göz sende, yoksa görürdün.
Yalnız o var baştan aşağı senin varlığında"...
Evren,
Tanrının engin varlık alanıdır. Evreni yöneten sevgidir. Bu sevgiyi gönül gözü
ile görebilen kişi kendini bilir, Tanrıyı bilir, "Hak ile hak olur". Onun
dizeleriyle, "Ey Tanrıyı arayan, aradığın sensin"...
Celaleddin Rumi, bütün insanların kardeşliğine inanırdı. O ünlü çağrısı,
"Gel
ne olursan ol, gel.
İster Tanrı tanımaz, ister ateşe tapar.
ister bin kez tövbeni bozmuş ol.
Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil,
Gel ne olursan ol, gel",
dizeleri kardeşlik inancının en güzel göstergesidir.
Dünya
tüm insanların barış içinde yaşamaları gereken bir yerdir. Bütün insanlar
özdeştir. Önemli olan insanların, insanlığın tekamülüdür. Celaleddin'in bu
düşüncesinin insanları nasıl etkilediği ölümünde de görülmüş ve eczanesine
Mevlevilerin ve Ahilerin yanısıra, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler de
katılmıştır.
Mevlana, kadına büyük değer vermekteydi. Fihi Ma Fih adlı eserinde, sofu
Müslümanlara bu konuda ders verirken, "Sizler kadının kapanmasını istedikçe,
herkesde ona görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi, bir kadının
da yüreği iyiyse, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir.
Yüreği kötüyse, ne yaparsan yap, onun hiçbir şekilde etkileyemezsin.
Kıskançlık denen şeyi bilme. Cahillerdir kadından üstün olduklarını sananlar.
Cahiller kabadır. Sevgi ve güleryüz nedir bilmezler. Bunlar hayvani
niteliklerdir. Ancak hayvan erkekler kadından üstündür. Seven erkek ise,
kadınla eşittir" demektedir.
Mevlana Celaleddin Rumi'nin Şemsettin Tebrizi ile karşılaşması hayatında bir
dönüm noktası oldu. Bir İsmaili Daisi iken, Moğol istilası ile İsmailliler'in
dağılması üzerine İran'dan ayrılan ve Anadolu'ya, Ahiler'in yanına gelen ve
bir Ahi yoldaşı olan Tebrizi, Ahiler arasında kendi engin bilgisini
paylaşabilecek nitelikte kimseyi bulamayınca, çoktandır ününü duyduğu Mevlana
Celaleddin'in yanına Konya'ya gitti (36).
Tebrizi'nin Batıni düşüncelerindeki berraklık ve, darkafalılığın her türlüsüne
karşı çılgınca mücadele etme azmi Mevlana'yı etkilerken, Mevlana'nın Tanrı ve
insan sevgisi de Tebrizi'yi aynı oranda etkiledi. Hakikatin gerçek sırrına
erebilen insanların az bulunabildiği ortamda iki Kamil İnsanın biraraya
gelmesi, yüzyıllar boyunca sürecek bir Batini ekolün de doğmasına yol açmıştı.
Her ikisi de birbirlerinde kendilerini buldular. Karşısındakinin birer
Tanrısal sevgili olduğunu gördüler. Ayrılmaz bir ikili oluşturmaları yobaz
kafalarca maksatlı olarak yanlış yorumlandı. Yoğun dedikodular, üzerlerinde
husumet bulutları toplanmasına neden oldu. Halkın tepkisinden korkan Tebrizi
Konya'dan birkaç kez ayrıldıysa da, Mevlana'nın yoğun ısrarları üzerine geri
dönmek zorunda kaldı. Terbizi'nin korktuğu sonunda başına geldi ve fesat
çevrelerince doldurulan Mevlana'nın küçük oğlu, Tebrizi'yi öldürdü.
Bu
durum Mevlana'yı çok sarstı. Ancak bir süre sonra bir başka Kamil İnsanla, Ahi
şeyhi Sadrettin ile karşılaşınca kendini toplayabildi. Sadrettin, Kamil İnsan
mevkiine Ahilik'de ulaşmıştı. Terbizi gibi arkası zayıf birisi değildi.
Selçuklu başkenti Konya Ahilerinin şeyhiydi. Selçuklu yönetimi dahi onun
gücünden çekinirdi. Tebrizi hakkında çıkartılan dedikodular, Saddettin
hakkında çıkartılanı adı. Celaleddin'in Sadrettin ile yakın dostluğu sayesinde
bütün Ahi teşkilatı Mevlana'yı izledi ve ona uydu.
Moğol
istilaları döneminde,
"Senin
küfrüne karşı iman da neymiş?
Zümrüdü Anka huzurunda bir sinek.
At için eğer neyse, O'dur din için de iman,
Ama neylesin atı, yolu Aşk olan" diyerek, gerçek gücün dinde değil halkın
kendisinde olduğunu belirtti ve halka büyük moral kaynağı oldu.
Mevlana'nın öğrencilerine "Kitap-el Esrar" (Sır Katipleri) denirdi. Bu
öğrenciler arasında her kesimden Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Rumlar,
İranlılar, Araplar, Ermeniler, Türkler bulunmaktaydı. O güne kadar, bu denli
farklı din ve milletten insanları mürid edinen bir başka ekol olmamıştı.
Mevlana'nın şiirleri ve söylevleri işte bu öğrencileri, sır katipleri
tarafınan derlendi ve bugünlere ulaştırıldı.
Mevlana'nın kendi tekkesi dışında en huzur bulduğu ortam, Sille'deki "Bilge
Eflatun Manastırı'ydı. Ünlü sufi bu manastırda bazen haftalarca kalırdı.
Celaleddin, kehanette bulunur gibi, "Tanrı tanığımdır, şiirlerim doğudan
batıya tüm dünyayı dolaşacak. Tapınaklarda, şölenlerde, toplantılarda her
dilden okunacak, söylenecek" demişti.
Celaleddin'in ölümünden sonra büyük oğlu Sultan Veled, babasının ekolünü
kurumlaştırdı. Tarikat üyelerine, Mevlana'nın yazım dili olarak kullandığı
Farsça'da "Dönen" anlamına gelen Mevlevi denildi. Ancak, kullanılan dilin
Farsça, öğretinin de zor kavranır olması nedeniyle Mevlevilik hep aydın
çevrelerinde sınırlı kaldı ve halka inemedi.
YUNUS EMRE
Batıni
doktrini halka kendi dilinde anlatan ve sevdiren, bu anlamda da Mevlana'nın
gerçek varisi olduğu söylenebilecek kişi Yunus Emre oldu (37).
Baba
İlyas, Hacı Bektaşi Veli, Ahi Evren, Celaleddin Rumi ve Yunus Emre'nin aynı
dönemin, aynı koşulların insanları olmaları tesadüf değildir. Nitekim daha
sonraki yüzyıllarda, ana kaynak değişmemesine rağmen düşünce yapısı değiştiği
için Türkler arasından bu denli etkili düşünürler çıkmamıştır.
Hacı
Bektaş'ın Baba İlyas'ı tanıdığı bilinmektedir. Yine Hacı Bektaş, Mevlanayı yüz
yüze tanımamış olmasına rağmen düşüncelerini dikkatle izlemiştir. Bazı
kaynaklar, Şemsettin Tebrizi'nin Konya'ya gitmeden önce bir süre Hacı
Bektaş'ın yanında kaldığını ve onun bir müridi olduğunu öne sürmektedirler. Bu
kaynaklara göre Tebrizi, Mevlana'nın düşüncelerini etkilemek üzere Hacı Bektaş
tarafından görevlendirilmiş ve Konya'ya gönderilmiştir.
Aynı
dönemin bir diğeri dehası Yunus Emre de, Mevlana'nın ölümünden kısa bir süre
önce Konya'ya gelmiş ve ondan ders almıştır. Yunus Emre;
"Mevlana sohbetinde,
Saz ile işaret oldu.
Arif maniye daldı,
Çünbiledür ferişte" derken, Celaleddin Rumi'nin derslerine katıldığını
belirtmektedir.
Ayrıca
Yunus,
"Mevlana hüdavendigar bize nazar kılalı,
Anın
görklü nazarı gönlümüz aynasıdır" diyerek, üstadına olan saygısını ve gönül
birliğini dile getirmiştir.
Yunus
Emre 1245 yılında Ankara yakınlarındaki Sarıköy'de doğdu. Yunus Emre
Horasan'da doğmamıştı ama doğduğu köyde yaşayanların hepsi, Horasan'dan göç
eden, Yesevi tarikatına bağlı kişilerdi. Bazı kaynaklar bu köyün "Hacı İsmail
Cemaati" olduğunu, dolayısıyla köylülerin Türkmen İsmailliler olduğunu öne
sürmektedir. Yunus Emre'nin babasının ismi olarak yakıştırılan İsmail adı da,
İsmaili inancına bir atıf olarak verilmiş olabilir (38).
İsmaili olmasa dahi, Yesevi inançlarıyla büyüyen Yunus gençliğinde, tasavvuf
ilmini öğrenmek amacıyla dönemin en ünlü sufi büyüğü Hacı Bektaş'ın yanına
gitti. Ancak çok yaşlanmış olan Hacı Bektaş, Yunus'u, kendisi gibi bir Yesevi
Babası ve Bektaşi olan "Baba Taptuk"un, diğer adıyla Taptuk Emre'nin yanına
gönderdi.
Baba
Taptuk, Hacı Bektaş'ın halifesi Sarı Saltuk'tan el almıştır. Sarı Saltuk
yandaşları ile birlikte, Dobruca'ya göç edince Anadolu'daki Bektaşi
tekkelerinin şeyhliğine Barak Baba ve Taptuk Emre getirilmişlerdir. Taptuk'un
yanında 30 yıl geçiren Yunus, Hakikat Kapısından aynı dergahta geçtiğini şöyle
dile getirmektedir:
"Vardığımız illere,
Sol safa gönüllere,
Baba Taptuk manasın,
Saçtık Elhamdülillah.
Taptuk'un tapısında,
Kul olduk kapısında
Yunus miskin çiğ idik,
Pişdik Elhamdülillah"...
Yunus'un büyüklüğü, diğer Bektaşi erenleri gibi şiirlerinde Türkçeyi
kullanması ancak bunu son derece maharetle, halkın anlayacağı kadar basit bir
dille gerçekleştirmesindedir. Yunus Emre, şiir dili kullanarak halka en derin
felsefi konuları bile anlatabilmiş, felsefesinin yüzyıllar boyunca sevilmesini
ve dilden dile söylenmesini sağlamış ve ayrıca, bu yolla ana dilinin,
Türkçe'nin yok olup gitmesini engellemiştir. Onun şiiri Batini doktrinin
Öztürkçe ile anlatımdır. Şiirleri ölümünden 70 yıl sonra derlenmiş ve "Divan"
adı altında yayımlanmıştır. Ölümü konusunda bazı çelişkiler vardır. Kimileri
onun doğal yoldan öldüğünü bildirirken, kimileri de, bir dini tartışma, hatta
ayaklanma sırasında öldürüldüğünü iddia etmektedir.
Yunus,
Taptuk Emre'nin yanında dört kapıdan geçerek, Kamil bir İnsan haline geldi.
Önce Şeriat kapısında tüm dinlerin içeriğini öğrendi. Yunus bunun, "Dört
kitabın manasın, okudum hasıl ettim" şeklinde ifade eder.
Mantık, felsefe, Yunan fizoloflarının yapıtları, Arapça ve Farsça, Taptuk
tekkesinde öğrendiği diğer bilimlerdir. Yunus, devrinin mümkün olabilecek en
iyi eğitimini almıştır. Onun, "ne elif okudum, ne cim" demesi. Batıni bilmin
yanında zahiri olanlara değer vermemesinden kaynaklanmaktadır.
Yunus
için Aşk, ya da onun tercih ettiği deyimle "Işk" herşeydir. Tanrı Işk'tır,
Doğa Işk'tır. İnsan Işk'tır. Yaşam ve ölüm, yokluk ve varlık hep Işk'ın
eserleridir (39).
"Kitap
hod Işk kitabıdır,
Bu
okunan varak nedir?" diye gerçek kitabın Işk olduğuna, diğer tüm kutsal
kitapların önemsizliğine dikkat çeken Yunus, Tanrıyı hem seven, hem sevilen,
hem de sevginin (Işk'ın) kendisi olarak görmektedir. Ona göre, kendisi Işk
olan Tanrı, aşık ve maşuk olması sıfatıyla tüm varlıkları, evreni ortaya
çıkarmıştır. Bütün varlıklar gibi, insan benliği de Tanrısal aşkın
yansımasıdır. Varoluş, ilahi aşkın dalga dalga yayılıp, genişlemesinden başka
birşey değildir ve sürgit devam etmektedir. Nitekim Astronomlar, evrenin
devamlı büyümekte olduğunu günümüz teknolojisi ile de doğrulamaktadır.
Diğer
sufiler gibi Yunus da, gerçek aşk sayesinde insanın giderek Tanrıya
yaklaştığını ve sonuçta Tanrıyı kendi içinde bulacağını savunmaktadır. İnsan,
Tanrıyı kendi içinde görmesi ile tekamül etmiş olur. Ruhun ölmezliğine inanan
Yunus, şu çok ünlü dizeleriyle ruhun daima çıktığı ana kaynağa dönmesi çabası
içinde olduğunu dile getirmiştir.
"Işkın
aldı benden beni,
Bana seni gerek seni.
Ben yanarım dünü günü,
Bana seni gerek seni.
Ne
varlığa sevinirim,
Ne yokluğa yerinirim.
Işkın ile avunurum.
Bana seni gerek seni.
Işkın
aşıklar öldürür,
Işk denize daldırır.
Tecelliyle doldurur.
Bana seni gerek seni.
Işkın
şarabından içem,
Mecnun olup dağa düşem,
Sensin dün ü gün endişem.
Bana seni gerek seni.
Eğer
beni öldüreler,
Külüm göğe savuralar,
Toprağın anda çağıra,
Bana seni gerek seni.
Yunus
durur benim adım,
Gün geçtikçe artar odum.
İki cihanda maksudum,
Bana seni gerek seni."
İnsan-evren-Tanrı birliğine inanan ve var olanın yalnızca Tanrı olduğunu
söyleyen Yunus, çeşitliliğin sadece görüntüden ibaret olduğunu, Tanrısal sudur
neticesinde ortaya çıkan evren ile insan'ın yapılarının, ilkelerinin
özdeşliğini belirtir. Bu düşünce Yunus Emre'nin şu dizelerinde dile gelmiştir:
"Ay
oldum aleme doğdum,
Bulut oldum göğe yağdım,
Yağmur olup yere yağdım,
Nur oldum güneşe geldim "...
"Nur
olup güneşe (Işka) ulaşmak"... İşte Yunus'un da gerçek hedefi budur. Ölüm
yoktur, yüce kaynağa dönüş vardır. Onun deyişi ile,
"İkiliğe terk et,
Birlik makamı tut.
Canlar canın bulursun,
Birlik içinde"...
Yunus
Emre, yetiştiği tekkenin öğretilerine uyarak, Tanrısal imanda üç derece kabul
eder. Bunlardan ilki ve en alt dereceli olanı "İlm-el Yakin İman"dır. Akıl ve
ilim yoluyla oluşur. Bu tür imanın yeri akıldır ve alimlerin imanı bu
türdendir. İkinci derece iman, "Ayn-el Yakin İman"dır. Yeri kalptir. Hakikatin
Nurunu henüz görmemiş olan dervişler bu tür imana sahiptir.
Üçüncü
ve en yüksek dereceli iman ise, "Hakk-el Yakin İman"dır. Ruhsal sezgi gücüyle
elde edilir. Sadece Kamil İnsanlara has imandır. Dinin imanla hiç ilgisi
yoktur, Yunus için. O:
"Din ü
millet sorar isen,
Aşıklara din ne hacet.
Aşık kişi harap olur,
Işk bilmez din, diyanet" der.
Yunus
için dinsel ibadetler gereksizdir. Hatta, Tanrıya ulaşmayı engelledikleri için
zararlıdır bile;
Oruç,
namaz, gusülü hac hicap aşıklara,
Aşık ondan münehhez halis heves içinde.
Ey aşıklar, ey aşıklar Işk mezhebi dindir bana,
Gördü gözüm dost yüzünü, yas kamu düğündür bana.
Oruç, namaz, zekat, hacc cürmü cinayettir,
Fakir bundan azaddır, hassı heves içinde"...
Yunus
Emre, gerçeğin dinde veya onun kurallarında değil insanın kendini bilmesinde
yattığını savunur. O,
"İlim,
ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmez isen,
Ya nice okumaktır" diyerek, özellikle Kuran hıfzedenlere çatmıştır. Yunus,
"Dört
kitabın manasın,
Okudum hasıl ettim.
Işka gelince gördüm,
Bir uzun hece imiş" diyerek, tüm dinlerin Batıni doktrin karşısında ne denli
zayıf olduklarına işaret etmiştir.
Yunus
Emre sadece bağnazlığa ve yobazlara karşı çıkmakla yetinmemiştir. O, Tanrı
tanımazları da Batıni doktrini öğrenmeye davet etmiştir:
"İnanmayan gel sineme,
Dost adım söyle, çağır.
Kefen donum pare kılıp,
Toprağından duru gelem" diyen Yunus, beden yok olsa dahi ruhun her seferinde
geri geleceğini, doğru yoldaysa bu geri gelişlerin her seferinde ruhun daha da
arınmış olacağını belirtmiştir (40).
Türk
dilinin yanısıra, Türk şiir sanatı da, büyük ölçüde Alevi-Bektaşi ozanlar ile
günümüze ulaşmıştır. Yunus ve Hacı Bektaş gibi devlerin yanısıra, onların
ardılları niteliğinde olan Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi ozanların öz
dillerine sıkıca sarılmaları sayesinde Türkçe günümüz Türkiye'sinin resmi dili
olabilmiştir.
Bu
kısa hatırlatmadan sonra Anadolu Batıniliğinin gelişimini noktalayalım ve bu
doktrinin batı dünyasındaki yansımalarına göz atalım.
Kaynakça
1-
Dursun Turan, "Din Bu" - Kaynak Yayınları - İstanbul 1991 Cilt 2 Sf. 125.
2- SEVER Erol, "Yezidilik ve Yezidilerin Kökeni" - Berfin Yayınları - İstanbul
1993-Sf. 33.
3- Dursun T. - ie- Cilt 2, Sf. 23
4- EYÜBOĞLU İsmet Zeki - "Tasavvuf - Tarikatlar - Mezhepler Tarihi" - Der
Yayınları - İstanbul 1990 - Sf. 116.
5-Eyüboğlu İ.Z.-ie-Sf. 130.
6- Eyüboğlu Sebahattin - "Hayyam - Bütün Dörtlükler" - Cem Yayınevi - İstanbul
1991 -Sf. 73.
7-Dursun T.-ie-Cilt 2. Sf. 17.
8- URAZ Murat "Türk Mitolojisi" - Mitologya Yayınları İstanbul 1992 - Sf.
125.
9- Uraz M. -ie- Sf. 298.
10- Dursun T. -ie- Cilt 3 Sf. 101.
11- ARSEL İlhan, - "Arap Milliyetçiliği ve Türkler" - İnkilap Yayınlan -
İstanbul 1990 - Sf. 62.
12- KÖPRÜLÜ Fuad - "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayınları - Ankara 1984 - Sf. 13.
13- ARSEL İ. -ie-Sf. 64.
14- KÖPRÜLÜ F. -ie- Sf. 6.
15- OCAK Mehmet Yaşar - "Babailer İsyanı" - Dergah Yayınları İstanbul 1980 Sf.
52.
16- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 277.
17- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 343.
18- DİERL Anton Josef - "Anadolu Aleviliği" - Ant Yayınları İstanbul 1991 Sf.
39.
19-Uraz M.-ie-Sf. 13.
20- Çamuroğlu Reha - "Tarih, Heterodoksi ve Babailer" - Metis Yayınları
İstanbul 1990-Sf. 153.
21- Ocak M.Y. -ie-Sf. 133.
22- BİRGE John Kingsley - "Bektaşilik Tarihi" - Ant Yayınları İstanbul 1991-
Sf. 48.
23- ZELYUT Rıza - "Öz Kaynaklarına Göre Alevilik" - Yön Yayıncılık - İstanbul
1992-Sf. 27.
24- Dierl A.J. -ie- Sf. 83.
25- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 182. ;
26-Birge J.K.-ie-Sf. 109.
27- SEZGİN Abdülkadir - "Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik" Sezgin
Neşriyat-İstanbul 1991 - Sf. 155.
28-Birge J.K. -ie-Sf. 85.
29- Birge J.K. -ie- Sf. 97.
30- Şener Cemal - "Alevilik Olayı" - Yön Yayınları - İstanbul 1989 - Sf. 135.
31- FİŞ Radi - "Bir Mutasavvıf, Bir Ahi Hümanisti, Celaleddin Rumi Mev-lana" -
Yön Yayınları - İstanbul 1990 - Sf. 218.
32- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 240
33- Dierl A.J. - ie- Sf. 47.
34- Mevlana Celaleddin Rumi - "Mesnevi" - Devlet Kitapları İstanbul 1973.
35- Fiş R. -ie- Sf. 85.
36-Fiş R.-ie-Sf. 178.
37- GÖLPINARLI Abdülbaki - "Yunus Emre" - Varlık Yayınları İstanbul 1971 Sf.
8.
38- ERGÜVEN Abdullah Rıza - "Yunus Emre" - Yaba Yayınları Ankara 1982-Sf.
29.
39- BAYRAKDAR Mehmet - "Yunus Emre ve Aşk Felsefesi" - Türkiye İş Bankası
Yayınları - Ankara 1991 - Sf. 21.
40- Bayrakdar M. -ie- Sf. 59.
04.12.2001
|