|
Hipodroma
yakın oturduğumuzdan, havasından suyundan etkilenerek jargonundan az buçuk
kapmışlığımız ve yarışlara da göz aşinalığımız var. Hatta bir keresinde
hipodrom tribününde oturup at yarışı seyredenleri bile seyrettim. Yanlış
okumadınız, evet ben seyredenleri seyrettim. Atları herkes seyreder, ama
yarışı seyredenleri izlemek, yarışın kendisinden daha eğlenceli.
Bir
yarış nasıl başlar?
Önce
atlar padokta arz-ı endam ederler. Atların görücüye çıktığı bu an,
“Müdavimler” için üstüne bahis oynayacakları atı son kontrol anlarıdır.
“Acemiler” veya “Geçiyordum uğradım”cılar için ise olsa olsa atın rengine,
jokeyin kıyafetine, yanında yöresinde konuşanlardan duydukları tiyolara göre,
atı seçtikleri andır. Yani en azından ben ilk defa oynasam, hiç bilgim yokken
bahis konusu olacak atı böyle seçerdim, ne yalan söyleyeyim.
Ardından, içlerindeki özgür ruhun şahlanışıyla böyle davrandıklarına inanmak
istediğim, ama yarış camiasının müdavimlerinin, diğer atları gördükleri veya
ürktükleri için huysuzluk yaptıklarını söylediklerinden beri hayal kırıklığı
yaşadığım bir süreç başlar:
Atlar
“starting box”ta “yarış hakemi”nin emrine sokulmaya çalışılır.
At
olmak da zor iş kardeşim, hem kutuya gireceksin, hem yarış hakeminin emrine.
Üstüne üstlük bir de ağzında gem, sırtında eyer, onun üstünde üflesen uçacak
bir jokey veya aprantinin de hamallığını yapacaksın. Sonra da işin yoksa
doğada keyifle ve gerektiğinde yaptığın bir işlemi; zorla ve hiç gereği
yokken, yapay olarak yaratılmış bir rekabet duygusu içinde gerçekleştirmek
için, deli gibi koşup duracaksın.
Bazen
ben de kendimi, doğasında Mustang ruhu taşırken bir hata sonucu yarış atı
olmak için eğitilmiş gibi hissediyorum.
Çocukluğumuzda taşıdığımız o özgür ruha ilk semer vurulan zaman, şanssızsak
aile çevresinde altı yaş öncesi, şanslıysak da kaçınılmaz olarak altı yaş
sonrası, yani okul çağlarıdır. Eğer ıssız bir adada yaşamıyor ya da balta
girmemiş bir ormandaki kabilenin üyesi değilsek, çocuksu yanımız, içinde
barındırdığı tüm muziplik, enerji, heyecan, merak, kendine özgü olma ve
bağımsızlık öğeleri törpülensin diye, işte bu yaşlarda modern dünyanın “Eğitim
Tanrıları”na kurban verilir. Vahşi yanımız eğitilir, toplum kurallarına uymak
adına, herkesin hizaya sokulması mevzuu, işte bu noktada biraz abartılır:
Bize
uyup uymadığına bakılmaksızın hepimizi aynı kalıba koyarak bir güzel yeniden
şekillendirirler. Her bireye göre kalıp yapılacak değildir ya, kalıplara
bireyleri tıkıştırmak daha kolaydır.
Bu,
biraz da elinizde küçük bir çanta tutuşturulup, içine sadece belli şeyleri
koyma hakkı verildiği bir durum gibidir. Her özelliğiniz, her yeteneğiniz
nedense çantaya sığmamaktadır. Zaten, eğitilmeniz için gereken bilgileri
içerdiği söylenen o koca koca kitapları koyduktan sonra çanta hem tıka basa
dolmuştur, hem de kurşun gibi ağırlaşmıştır. Çanta mı bilerek küçük
tutulmuştur, yoksa size özgü yanlar mı fazladır sorusuna muhatap bulamazsınız.
Hesap ortadadır, sizi siz yapan her ayrıntıyı yolculuk esnasında yanınıza
almanıza izin vermeyen bir kural koyucu vardır. İşte o kadar! Bu “İşte o
kadar!”ın ne kadar sert söyleneceği, sizin büyük çanta talebi veya sorgulama
kabiliyetinizin gelişmişliği ile doğru orantılıdır. Genelde en dirençli
ısrarlarınızı bile kibrit çöpü gibi kıracak kadar dirençli bir “İşte o kadar!”
cümlesi sistemde mevcuttur.
Kuralı
kimin koyduğu sorusuna da yanıt veren yoktur, çünkü o kadar eski bir kuraldır
ki kim tarafından ve ne zaman konulduğu çoktaaan unutulmuştur. Hatırlanan tek
şey kuraldır. Kraldan çok kralcı olan kural savunucuları için önemli olan da
budur. Sonuçta, sizi siz yapan özelliklerinizin bir kısmını, eğitim
serüveninden döndüğünüzde bulabilmek umuduyla yatağın altına, dolaplara,
sandıklara tıkar ve semerinizi, pardon çantanızı sırtınıza yüklenip yola
düşersiniz.
Daha
henüz yolun nerede biteceği hakkında bir fikriniz olmadığından, sanırsınız ki
kısa süre sonra onlara yeniden kavuşacaksınız. Evet, doğal olarak belki her
gün eve dönersiniz ama onları tıkıştırdığınız yerden çıkartacak haliniz
kalmaz. Çünkü doğal olmayan bir şekilde bu eğitilme işi hayli yorucudur ve çok
da vakit alıcıdır.
İçinizden bir ses arada isyan eder: Neden eğlenmeye ve kendi içimize dönmeye
vakit ve enerji kalmayacak kadar yoğun geçmektedir günler? Neden kendi
istediklerinizi istediğiniz zaman değil, onların istediklerini yine onların
direttiği zamanlarda öğrenmektesinizdir? Ama gerçekten yorgunsunuzdur ve bu
soruya cevap bulma işini, daha az yorgun olduğunuz bir gün enine boyuna
düşünmek üzere ileriki bir tarihe ertelersiniz.
Daha
çocuksunuz ya, umutlusunuzdur. Bu eğitilme işinden bir sıyırınca yakında özgür
olabileceksinizdir. Şimdilik koş dediklerinde koşmak, sınavlara hazırlanmak ve
itaat etmek zamanıdır. Alternatifi yoktur, çünkü çevrenizdeki herkes ama
herkes aynı şeyi yapmaktadır, demek ki doğru olan budur. Herkesin yanlış, bir
tek sizin doğru olacak haliniz yoktur ya...
Sonra
zaman geçtikçe huylanmaya başlarsınız, bu eğitim dedikleri sürecin amacı nedir
sorusu beyninizi tırmalar. Birden anlarsınız ki eğitim, sizi “Hayata atılmak”
denen diğer bir sürece hazırlayan bir ön alıştırmadır. Akıllıysanız, çevrenize
bakınıp bu yoldan geçen büyüklerinizin hayata atılma sonrası halini analiz
edersiniz.
Ne
gördünüz?
Neymiş
hayata atılmak?
Okulu
bitirip iş bulma yarışı, ardından bir karşı cinsle baş göz edilme telaşı, mal
mülk istiflemeye çalışma koşuşturması arasında, hayatın asıl özünün parçalı
bulutlu bir havada belli belirsiz görünen güneş kadar soluk algılandığını
farkedersiniz. Derler ya güneşsiz günlerde, insanlar vital enerjiden yoksun
kalıp depresif olurlar diye, işte bizim de mutsuzluğumuz bu yüzden.
Hayatı
değil, hayatın üçüncü hamur kağıda bilmem kaçıncı fotokopi baskısını görmek ne
kadar mutlu ederse o kadar mutlu, o kadar doyumlu yaşar gidersiniz bir süre.
Sonra sizin için belirsiz, ama evren için belirli bir anda bir şey olur:
Hayat
bakar ki siz onun gerçek doğasına bir türlü giriş yapamıyorsunuz, “Eee, sen
kaşındın!!!!” diyerek o size okkalı bir tokat veya sıkı bir kazık atarak bir
güzel girişir.
Bunu
ne kadar erken yaparsa o kadar iyi. Çünkü zaman geçtikçe kariyer, mal sahibi
olma, şan şöhret, tanınmışlık, “Çevre ne der?”, “Bu saatten sonra neyi
değiştiririm?”, “Böyle gelmiş böyle gider.” etiketli prangalar çoğalırken,
şimdiki zamanın coşkusunu azaltmaya yarayan, “Gelecek zaman hayali” adlı
uyuşturucunun dozu çoğalır.
Bize
attığı kazık ya da tokat yüzünden hayata küsmek, enayiliktir. Tekdüzeliği
bozan kaotik bir durum olmasa nasıl kurtuluruz ki döngüden? Dengedeymiş gibi
görünen, yaşadığımız hayat dediğimiz illüzyon; sarsılıp yerle bir olmasa,
hangimizin aklına gelir ki her şeyi sil baştan yapmak? Hatta hazır her şey
darmaduman olmuş ve yıkılmışken, eskisinden farklı bir şekilde yeniden
yapılanma cesaretini bulabilir miydik ki içimizde? Şimdi, yaşadığınız depremle
çevrenize ördüğünüz duvarlar, yani kozanız yıkılırken, bir moloz gelip
içinizdeki sandığın kilidini kırmasaydı, yıllar önce serüvene başlarken
çantaya sığmadığı için geride bıraktığınız cesaretinizi hatırlayacak mıydınız?
Ben
hatırlamazdım şahsen. Kim bilir belki de herkesi kendim gibi sanma yanılgım
burada da beni şartlandırmıştır. Herkesi kendim gibi sanma yanılgım olduğu
konusunda yanıldığımı düşünenler parmak kaldırsın.
Hayatın bizi silkeleme meselesine geri dönelim. Belki bir yakınımızı
kaybetmek, amansız bir hastalığa yakalanmak, işsiz kalmak, iflas etmek,
dolandırılmak gibi etkenlerle bazen dış dünyanın baş döndürücü rutin
döngüsünün dışına fırlarız. “Dışına” lafı bizi yanıltmasın, döngünün dışı,
bizim içimizdir aslında.
Gözlerini
sıkı sıkıya kapalı tutar ve tekrar geldiğin yere dönmek için çırpınırsan bunu
başarman mümkün. Tabii buna başarı diyorsan. Oysa gözünü açsaydın serüvenin
başında bıraktığın her şeyin içinde olduğu hazine sandığını keşfedebilecektin.
Çırpınmasaydın da akıntı seni zamanı eğip bükebileceğin, kendini bulacağın iç
dünyanın sahiline taşıyacaktı.
Hayat
seni şimdiye kadar en az bir kere dış dünyadan kendi içine fırlattıysa ve sen
de bu şansı korkuların yüzünden kaçırdıysan üzülme. Bu yazının sahibinin kaç
fırlatılma denemesi ile hayat mekanizmasının feleğini şaşırttığını bilsen
küçük dilini yutardın. Kendi içimde kaç kere dibe vurduğumu ise bir ben
bilirim. Tek fark, gözlerim açıktı ve ben her seferinde o dipten kum
çıkarttım. Onun dışında şans kaçırdığını düşünenlerden gram fazlam yok.
Atlar
son düzlüğe girdiler, benim tuttuğum at, tam bitiş çizgisinde zınk diye durup,
jokeyini de müsait bir yerde indirsin ve seyircilerin şaşkın bakışları
arasında, geri dönüp, bulduğu ilk açıklıktan hipodromdan kaçsın diye boşuna
bekledim. Ne bilsin haralarda bakıcıların eline doğmuş Allahın safkan
İngiliz’i “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” lafını.
Hiç işte.
İşte
bir yarış daha böyle bitti.
Yarış
boyunca heyecandan sıktığım yumruklarımı açtım ve parmaklarımın arasından
süzülen ıslak kumlara öylece bakakaldım.
|