|
Bir
trenin içindesin; soğuk bir İngiltere gününden seni alıp en sevdiklerinden
biriyle –yani annenle- İskoçya’ya götürüyor. Nasıl heyecanla gitmiştin tren
garına… Öyle yalnızdın ki o günlerde, annen gelince onu dünyanın en mutlu
insanı yapmak istiyor, yalnızlığının içindeki güzel şeyleri tek tek ona
göstermek istiyordun. Açık pazarları, çiçekleri, yol kenarındaki saksıları ve
Corn Exchange’i… Ona evinin yolunu göstermek istiyordun, hangi parktan
geçtiğini, Big Issue aldığın evsizi, ağaçları ve her gün alışveriş yaptığın
marketi…
Her
Pazar aldığın Sunday Times’ın ağırlığına o da şaşırsın istiyordun, içtiğin
Güney Afrika şarabının tadına baksın, uyduruk odan için aldığın yatak örtüsünü
beğensin istiyordun. Onun için mumlar alıp yakmak, gelişini bir şölene
dönüştürmek, Leeds’i ve kuzeydeki bir iki şehri iyice gezdikten sonra onu
İskoçya’ya götürmek istiyordun. Senin de hiç gitmediğin İskoçya’ya. Nedense
Leeds’e yani onca zamandır yaşadığın yer için birkaç gün yetti, sen de kaçmak
istiyordun herhalde sıkıldığın bu şehirden, ama okulun o görkemli
kütüphanesini annene gösterdikten sonra… Işıl ışıl vitrayları, kendini sahiden
bir öğrenci gibi hissettiğin geniş, yuvarlak mekanı bilsin, görsün, “kızım
demek burada ders çalışıyor” desin istiyordun. Union’a da götürdün
anneni muhakkak, ders sonraları peynirli bir börek aldığın küçük marketi de
gösterdin ve sonra İngiltere’nin en uzun okul barını da, belki iki kadeh şarap
da içtiniz orada, sen yine unuttuğun için tatlı şarap geldi büyük olasılıkla,
itiraz etmeyi de hiç bilemediğinizden ana kız içiverdiniz bir dikişte
elinizdekileri Suede bangır bangır çalarken. Ve belki postaneyi gösterdin
annene, “buradan yolluyorum mektupları” dedin, “sahi böyle şirin bir postane
görmüş müydün sen hayatında?”
Yolculuk için doksan pound ödedin, internet henüz yeniydi ama yolunu bulup
İskoçya’da kalacağınız bütün pansiyonlara rezervasyon yaptırdın. Oda
resimlerine göre tercihlerini yaptın. Ve işte kocaman köpekler ve kuzular
yemyeşil bir dünyada koştururken İskoçya yolu. Trenin içi. Anneni nasıl da
özlemişsin… Yanında. Artık üzülmek, bunalmak yok, ders de yok birkaç
günlüğüne. O geliyor diye cidden çok çalışıp bitirdin her şeyi. Şimdi tatil
vakti, hem de İskoçya’ya. Yolculuk, her adımda seni başkalaştırıyor. Yolculuk
sana hep öğretiyor. Yolculuk; sonraları öyküler yazdırıyor. Bunu o zaman
yazmıştın, hala çok seversin.
BİR
İSKOÇYA HATIRASI
Kutuyu
kapattım. Açık mıydı, hangi mevsimdi yaşadığım unuttum. Sanki yaşadığım her
şey silinip gitmiş aklımdan, bir türlü anlamlı bir an ya da mevsim
anımsayamıyorum. Koyun gözlü adamlar ve çocuklar,
koyunlu
düşler ve koyun şeklinde anahtarlıklar var kutumun içinde. İskoç köpeklerine
benziyorlar. Bir adam geniş yolun kaldırımında gayda çalıyor. Oysa hava sabah
çok soğuktu. Birden mavi, kocaman paltomdan utandım, güneş çıktı. Gayda çalan
adamın İskoç eteği ve dizlerine kadar çektiği siyah çorapları vardı.
Gayda
sesi ruhuma yapışıyordu, üstelik her nota tek tek yapışıyordu. Yüzyıllık
viskiler gördüm vitrinlerde. Dükkan isimlerinin yazılı olduğu tabelalar en az
viskiler kadar eski görünüyorlardı. Her şey İskoç desenliydi, her yer ve
gözlerim. Bir koyunu andıran tüm gözleri küçük kutuma saklamıştım. Gayda çalan
adam her notayı ruhuma yapıştırırken gözlerimi kaçırdım. Ona herkesten çok
para verebilirdim, utanmaktan kaçtım.
Gözlerim eteğine takıldı. Hava sıcaktı, o mevsimde Edinburgh için çok sıcak.
Gittim. Koyun kazakları satan yerlere uğradım tek tek. Posta kartları aldım
hiç yollamamak için. Kimseyi tanımadan, tanımaya çalışmadan geçen mevsimleri
anımsadım. Geceler geçmek bilmeden, gündüzleriyse ben olmadığım kaç yıl?
Gidip
ağladım. Bu kaçıncı ağlamaydı söylemeyeceğim. En çok koyunlara benzeyen İskoç
köpeklerine ağladım, Scottie Dug. Oysa papağan resimli yerde bira içerken
dudaklarıma ruj bile sürmüştüm. İskambil kağıtlarım yere düştüler. En üstte
kırmızı kalpli as vardı, iyiye yordum, mevsimlerin döneceğine.
Turuncu ruju dudaklarımda tekrar gezdirdim. Garson kız ağlamaklı gözleriyle
yemeği neden beğenmediğimi sordu. "Hangi yemeği?" demeye çok korktum, oradan
kaçtım. Arkama bile bakamadım, onu orada ağlar halde bırakmak içimi parçaladı.
Sokaklar
darlaştı, ışıklar azaldı. Küçük evler, pis kokular notalarla dolu ruhuma
ulaştı, her yere korku bulaştı. Islık çalmaya başladım birden, kendim bile
duymadım. En çok koyun kazağımı çalmalarından korktum, en çok sabah edindiğim
huzuru çalmalarından korktum. Hızlı yürüdüm, paltosuzluğum içimi rahatlattı,
oysa koyun kazağımla onlardan biri gibi göründüğüme bir an olsun bile
inanmamıştım. Kırmızı kalpli asa güvendim, yolu bulacağıma, üstelik gaydalı
adama ulaşacağıma inandım.
Gaydasız, eteksiz onlarca adamın yanından geçtim, onlara Prens Yolu'nu
sormadım, soramadım. Sonra biri, koyun kazaklı bir adam durdurdu beni. En çok
sabah edindiğim huzurun ve fotoğraf makinamın çalınmasından korktum. Adam
koyun gözlerini gözlerime çevirdi, gülünce bir gamze belirdi yüzünde, bir de
bir sıfır ya da çok sıfır galip olmanın huzuru yapıştı yüzüne. İşaret
parmağımı sıkıca tutup kahkaha attığında ön dişlerinde bir bayrak resmi
belirdi, güldüm. Parmağımla yolu gösterdi, fotoğraf makinemi ona verdim,
gitti.
Koşmak
istedim, ayaklarım istemedi. Yeniden papağanlı yere geldim. Garson kız hala
ağlıyordu, cam buğuluydu, yine de gördüm. Çalan müziği duymak için kulağımı
cama dayadım. İçeride kesinlikle şehirlere ait şarkılar çalınıyordu, Counting
Crows'dan Baltimore'u dinlemek için bekleyemezdim. Notalar tek tek
yapıştıkları yerden düşmeye başladılar, yeniden korktum. Dolunay üç gece önce
olduğuna göre şimdi kırmızı kalpli astan başka tutunacak bir şeyim yoktu.
Gayda çalan siyah çoraplı adamı bulmalıydım.
Kutuyu
açmadan salladığım sırada bir koyun sesi duyduğumu sandım. Bir köpek havladı,
belki de bir koyundu gördüğüm, gidip ona kırmızı kalpli ası gösterdim.
Tepkisini merak ettim en çok, bir de onun gaydalı adamın köpeği olmasını
diledim. Köpek iskambil kağıdını ona uzattığım anda yedi, çok sevindim.
Notalar geri gelir gibi oldu bir an, kendimi tebrik ettim. Koyun kuyruğunu
salladı, ona koyun kazağımı ve Scottie Dug yazan tişörtümü gösterdim. Yoldan
geçenler bana baktığında en çok başka bir dilde konuşuyor olmamın keyfini
yaşadım. Köpek yürüdü, ayaklarım izledi. Hava çok soğudu, mavi paltomu
özledim.
Üstü
açık şehir turu otobüsleri beni bekliyorlardı, koyunla bindim. Otobüs yol
aldıkça rüzgar esti, rüzgar estikçe hava soğudu, köpek hep önümdeki koltukta
kıpırdamadan oturdu. Tur rehberi hayaletlerle dolu arka sokaklara gitmek için
ekstra para istediklerini söyledi. Bir yerde durduk, bir köpek heykelinin
olduğu yerde. Koyun heykele üzüntüyle baktı, sonra başını eğdi. Tur rehberi
bunun, sahibi öldükten sonra kendi de ölene kadar sahibinin mezarı başında
bekleyen köpeğin heykeli olduğunu söyledi ve ekledi; mavi paltom çok güzelmiş
ve dikkatli olmazsam çalınırmış. "Koyundan mı?" dedi, hayır anlamında bir ses
çıkarttım umarsız, beni anlayamadığını söyledi. "Zaten beni kimse anlamıyor"
diye mırıldandım, gidip köpek heykeline dokundum. Heykel köpek canlanır gibi
oldu, bakışlarıydı buna neden olan. Heykeli kim yapmıştı peki, köpeğin
sahibinin en yakın arkadaşı olabilir miydi? Kimin arkadaşı vardı ki, köpeğin
sahibinin olsun? Köpeğin bakışlarında hüzün vardı, bir heykelde bunu yakalamak
korkunçtu, böyle bir heykel yapabilmek korkunçtan da öte olmalıydı. Koyun
gelip tüylerini bacağıma sürttü, sonra heykel köpekle aynı pozisyonu aldı,
gözlerinde aynı hüzün belirmedi. İkisine birden aynı anda dokundum, o an sanki
bir güç tüm bedenimi sardı, bir an her şeyin güzel olabileceğine, yaşadığım
tüm mevsimleri anımsamasam da bundan sonrakileri anımsayabileceğime inandım.
Tur
rehberi adımla seslenerek beni çağırdı, nasıl olup da bildiğini sormadım.
Tuhaf gecenin tek yolcusuna her şeyi anlatmak istiyordu, her şeyi tek tek
anlatmak. Köpek heykelinin bulunduğu yerin tam karşısında şehrin en eski pubı
duruyordu, içini görmeye çalıştım. Duman ya da sis miydi görmemi engelleyen
bilmiyorum, yine de içeride yüzyıllardır, orada, tahta masaların başında
oturmuş büyük kupalardan bira içen, şişman, sakallı adamların olduğunu
söyleyebilirdim. Şehir olduğu yerde duruyordu sanki, yalnızca insanlardı
giden, terk eden ya da ölen. Yerlerini çocuklarına bırakıyorlardı, "Hiçbir şey
bozulmayacak, anlaşıldı mı?" sözleşmesi yapıyor olmalıydılar birbirleriyle.
Tüm bunları düşünürken koyun tekrar tüylerini bacağıma sürtmeye başladı,
sanırım heykeli olan köpekli yoldan her geçişinde hüzünleniyordu. 'Eğer
içinde notalar varsa, şimdi tek tek dökülüyorlardır' dedim içimden.
Tur
rehberine başka bir yere gitmemizin zamanının geldiğini söyledim, mümkünse
ruhlarımıza notalar yapıştırabilecek kadar yetenekli bir takım adamların
bulunduğu yerlere. Rehber "Yani hayaletli sokaklara mı?"
dedi,
"Kimseyi anlamaya gayret göstermezsen kimse seni anlamaz" dedim ona,
söylediğim bu sözlere kendim bile şaşırdım. Rehber üşüdüğünü söyledi, paltomu
bir an olsun giymek istediğine yemin edebilirdim. Köpek çevremde sabırsızca
dolaşarak gitmek istediğini belirtti. Rehber, elimdeki biletle aynı gün içinde
yeşil otobüslere istediğim kadar binebileceğimi ve koyun kazaklarından
indirimli alabileceğimi söyledi. Büyük bir ciddiyetle ona teşekkür ettim, her
mevsimi anımsamasını söyledim, eğer mümkünse.
El
salladı bize, koyun ve ben ondan uzaklaşırken. Otobüsün şoför koltuğu boştu.
Sürekli hareket halindeki otobüsün içinde üşümekten çok yorulmuştum. Köpek
yürüdü, ayaklarım izledi. Paltomu kiralık bir kasaya koyup, kasanın anahtarını
koyunun tasmasına taktığım sırada, tasmanın üstünde bir yazı gördüm. Yazı bir
çeşit izin belgesine benziyordu, sokaklarda çalışmak için alındığı belliydi
ama hangi iş için olduğunu anlayamadım. Köpek birine aitti, adı "Noch"tu,
orada neredeyse her yerin ve her şeyin adı "Noch"tu zaten.
Kale
ışıklar içindeydi, içinde o saatlerde mutlaka hayaletler geziyor olmalıydı.
Gerçek bir hayalet turu yaşatmak istiyorlarsa, turistleri mutlaka o kalenin
içinde gecenin geç saatlerinde yalnız, aç, susuz, ışıksız bırakmaları
gerektiğini düşünüp güldüm. Noch'a seslendim, kalenin masalımsı görüntüsünü
biriyle paylaşmak için. "Noch" dedim, "hadi gel!". Çözemediğim bir ifadeyle
yüzüme baktı, sanırım biraz sıkıntı vardı bu bakışta. "Kaçıncı görüşün bu
kaleyi?" dedim, kesinlikle sıkıntılı bir yüzle bana baktı. Şehrin tüm saatleri
üç kez vurduklarında gürültülü bir ses çıktı, korktum. En çok gaydalı adamı
bulamayacağım için korktum. Gidip paltomu aldım yeniden, oysa gaydalı adamın
beni böyle görmesini istemiyordum. Cebimden turuncu rujumu çıkartıp tekrar
sürdüm.
Bir
vitrinin içindeki kameranın çektiği yüzüme baktım, yorgunluğuma şaşırdım,
saçlarımı taradım. Koyun yanıma geldiğinde "Hadi" dedim, "gel seninle bir
İskoçya Hatırası çektirelim şu makineye". İkimiz de gülümsediğimiz anda bir
flaş patladı, arkamı döndüğümde dişlerinde bayrak resmi olan adamı gördüm.
"Ama bu makine polaroid, benim sana verdiğim ise gerçek bir makineydi" dedim.
Adam makinemi satarak bunu aldığını söyledi, özel zamanları anıya dönüştürmek
için fazla sabırsızmış. "Peki benim için özel olan şu anın senin için önemi ne
olabilir, üstelik arkamız dönükken çektin fotoğrafımızı" dedim. "Hayır,
tümüyle yanılıyorsun" dedi, "Bir kere, ben usta bir fotoğrafçıyım, geceleri
çalışır, senin gibi tuhaf insanları izler, özel anlarını fotoğraflar ve onlara
bu fotoğrafları inanılmaz paralar karşılığında satarım."
"Ama,
arkamız dönükken çektin" dedim ısrarla, cebimde hiç para yoktu.
Fotoğrafı
uzun süre salladı, "Sizi arkadan değil, vitrinin içindeki televizyona yansıyan
görüntünüzden çektim. Bu yılın fotoğrafı" dedi. Sonra yerlerde yuvarlanmaya,
taklalar atmaya başladı, "Yılın fotoğrafı, gecenin tam üçünde -bizim dilde der
ki bazı şarkılar dertlerin en gücünde- turuncu rujunu az önce sürmüş ve
saçlarını taramış yorgun bir kızın yanındaki koyunla bir vitrinin içindeki
kameraya gülümserkenki fotoğrafının hem arkadan hem de vitrinin içindeki
televizyona yansıyan biçimiyle polaroid bir makineyle dişlerinde bayrak resmi
olan bir adam tarafından çekilmiş hali mi yani?" dedim. Başka bir dilde
kurduğum bu tümceye inanamamanın şaşkınlığını yaşarken adam hemen yanıt verdi,
"Bir
kere bir fotoğrafın yılın fotoğrafı olup olmadığına karar verebilecek önemli
şahıslar şu anda burada olmadığına göre, bunu yapabilecek yetideki insanlar
yalnızca sen ve benim. Üstelik bana göre yılın fotoğrafıysa yılın
fotoğrafıdır, kime ne bundan? Bir polaroid ya da bir Canon, Minolta ya da
Pentax. Kimin umurunda? Bir fotoğrafı değerlendirebilmek için onu okuyabilmek
gerekir. Sence bu fotoğraf senin gecenin, kabuslarının özeti olmayacak mı? Bu
fotoğrafa bir hafta ya da on yıl sonra baktığında ve her baktığında bir öykü,
üstelik her seferinde başka bir öykü yazabilecek güçte hissetmeyecek misin
kendini?"
Yılın
fotoğrafı için hiç param olmadığını söyledim, "Seni sevdim, ne versen
kabulümdür" dedi bizim ülkedeki adamların ağzıyla. Cebimde duran tahta kutumu
açıp içinden en sevdiğim taşı ona uzattığım sırada, o da filmlerde gördüğümüz
takas sahnelerindeki gibi ayna anda bana fotoğrafı uzatıp koşarak kaçtı.
Kalbim
çarparak fotoğrafa baktım; simsiyahtı, yine de her şeyi gördüm. Dişlerinde
bayrak resmi olan adamın arkasından "İşte yılın fotoğrafı" diye coşkuyla
bağırdım. Koyun, fotoğrafı görmek için sabırsızlandı, oyun olsun diye ondan
fotoğrafı gizleyip koştuğum sırada kendimi her zamankinden çok daha yorgun
hissettim. Paltom ağırlaştı, cebimdeki kağıtları saydım, elli bir tane. Bir an
içimi bir korku, beynimi bir boşluk sardı, neden sonra kırmızı kalpli ası
köpeğin yediğini anımsadım. Desteden yeni bir kağıt seçmeye karar verdim;
yolun kenarına, kalenin en iyi görünebileceği yere oturdum.
Koyunun sıcaklığı ellerime yapıştı, kağıdı ona seçtirmeye karar verdim.
Kalenin ışıkları bir an söndü sandım, o sırada koyun kağıdı seçti ve ben
göremeden yedi. Tüm kağıtları ayırıp eksik kağıdı bulmak zorundaydım. Uykum
vardı, garson kızdan özür dilemeli miydim, karnım çok acıkmıştı üstelik, eksik
olan kağıdın üstünde yedi işaret ve ters bir siyah kalp olmalıydı. Yedi
karanlık saat uyumaya karar verdim. Bir banka oturmak için yürümeye başladım.
Şehirdeki her bankı birileri birilerinin anısına yaptırmışlardı, işte yine
uyumamak için bir neden daha. Sırayla tüm bankların üstünde yazılanları okumak
ve bütün bunlardan bir anlam çıkartmak için saatler boyu yürümem gerekiyordu.
Nereye
gidersem gideyim kalenin görüntüsü benimle birlikte geliyordu, "Bir çeşit
kutup yıldızı görevi görüyor kale bu şehirde" dedim köpeğe, kulaklarını
kaldırdı. Anlamamış olabileceğini düşünüp tekrar ettim, "Kale diyorum, bu
sizin şehirde bir çeşit pusula görevi görüyor galiba". Köpek bu kez anlayıp
kuyruğunu salladı.
Banklar ölen eşler ve çocuklar için yaptırılmıştı en çok. Şehir her
zamankinden daha çok ölümü çağrıştırınca ruhuma yapışmış kalan son notalar da
düşmeye başladılar. Sonunda, "Çok sevgili koyunum için bütün banklar feda
olsun" yazan bir bank bulduğumda hemen oturdum. Gözlerim doldu o an, ama
ağlamadım. İçimden ölen eş ve çocuklara üzüldüğüm anlardakinden daha fazla
nota düştüğünü koyuna belli etmemeliydim.
Neyse
ki tüm huzursuzluklara karşın mevsim kıştı, aylardan neyse ki kasımdı ve neyse
ki aradığım bir şey vardı. Saat on olsun istedim, gözlerim kapandı. Köpek
patileriyle cebimdeki kutuyu buldu, burnuyla açmaya çalıştı, bunları gözlerim
kapalıyken hissettim. Paltomu koyunla paylaşarak uykuya daldım. Koyunu için
üzülen adamın bankında, hem de gözlerimi kapadığımda bir tek bile koyun
saymadan.
Garson
kız düşümde bana tabaklar dolusu yemek yedirdi, ellerim sandalyenin arkasında
bağlıydılar. Her kaşık yemekte karnım daha da acıkıyor, daha büyük bir iştahla
kızın eline uzanıyordum. Yemekler masanın üstüne, yerlere düşüyordu. Kız
defalarca yemeği neden beğenmediğimi soruyordu. Her seferinde yanlış
anlaşılmaktan çok yorulduğumu anlatıyordum ona. Beni dinlemiyordu elbette.
Sonra yoruldu, elleri masanın üstüne düştü. Yemekleri gerçekten beğenmemiş
olsaydım o an kendini yorgun hissetmeyeceğini söyledim.
Papağan resimli yerin kapanma zamanı geldi, sakallı şişman adamlar ve onların
kopyası çocukları gülerek, sendeleyerek çıktılar oradan. Garson kız ellerimi
çözdü, yerleri süpürmeye başladı. Ortalığı toparlamasına yardım ettim neşeyle.
Teybe Counting Crows'un Baltimore şarkısını koydum, Joan Baez Amsterdam'ı
söylemeye başladı. Köpek müziği duyunca bir masanın üstüne yatıp gözlerini
kapattı. Tabakları yıkarken şarkıya eşlik ettim. Bir sessizlik oldu şarkı
bitince, kapının açıldığını çan sesinden anladım. Koyun gözlerini kapıya
diktiğinde kalbim hızla çarpmaya başladı. İçeri gaydalı adam girecek, ruhuma
yeni notalar yapıştıracak sandım. Gelen rüzgardı, içeri ve ruhuma dolan
yalnızca soğuk havaydı. Garson kız tekrar ağlamaya başladığında uyandım.
Paltom
elbette çalınmıştı, şaşırmadım. Köpek hala uyuyordu, "Noch Noch Noch Noch Noch
Noch Noch" dedim, birden gözlerini açtı. Şehrin saatleri on kez vurdular, "tam
isabet" deyip güldüm, köpek dişlerini gösterdi. İskambil kağıtlarının
parçaları dişlerine yapışmıştı, söylemedim. Koşarak o sokağa gittim, gaydalı
adamı gördüğüm sokağa. Mavi paltomun çalınmışlığı huzur verdi birden içime,
yanımda olsaydı yeniden kasaya koymakla yitireceğim zamanı düşünüp sevindim.
Her şeyi tersten başlatıp bilmecenin başladığı yere ulaşmak için önce koyun
kazakları satan yerlere girdim. Acele etmemeliydim, onu orada görebilmek için
film tek kare atlamadan geri sarılmalıydı. En son yüzyıllık viskiler satan
dükkanın vitrinine koyun gözlere bakıp yüzümü gaydalı adamı görmeyi umduğum
kaldırıma çevirdim.
Oradaydı elbet, kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atmaya başladığında Noch'a
tutunmak istedim. O kendini benden kurtarıp gayda çalan adama doğru koşmaya
başladı. Tüylerini adamın siyah çoraplarına sürttü. Adam gülümsediğinde içime
bir tane nota yapıştı. Sessizliğin, müziksiz bir anın ruhuma nota
yapıştırışının ilkiydi. Adam gaydasını eline aldı, ona görünmeden kutumu açıp
gelen müziği içine doldurdum.
Koyun
kazağımı yavaşça çıkarttım, cebimdeki tur biletinin üstüne şunları yazdım,
"Gaydalı adam
Faydalı adam
Bu kez yaşadığım mevsimi unutmayacağım.
Aylardan kasım, mevsimlerden kış.
Burası İskoçya, Edinburg.
Bir köpek ve ben ve sizin müziğiniz vardı.
Tüm
bunlardan arta kalan bir fotoğraf ile kutuma doldurduğum müziğiniz.
Başka bir ülkeye gittiğimde bütün bunları anımsayacak mıyım? Oysa kalıp biraz
daha, sizi tanımaya çalışmak...
Bir an
düşündüm de bu korkunç bir fikir. Biliyorum beni sevmezsiniz, kimse sevmez
beni ve benim kutuma doldurduğum müziğiniz, sizin beni hiç sevemediğinizi
bakışlarınızdan ilk çıkardığım anda uçup gider. Ruhuma yapıştırdığım tüm o
notalar da uçup gider. En iyisi bu notu sizin görmediğiniz bir anda bırakıp
kaçmak. Hem böylelikle sizin de unutamayacağınız küçük bir öykü olarak
kalabilirim anılarınızda.
Hoşça kalın.
Gerçekten!"
Kazağı ve notu gaydalı adam görmeden köpeğin dişlerinin arasına yerleştirdiğim
sırada tur otobüsü önümde durdu. Rehber gitmemiz gerektiğini söyledi, ona
artık bir biletim olmadığını ama kutuma sakladıklarımın beni uzun süre idare
edeceğini söyledim.
|