|
2004 yılı Mayısı.
Puslu bir bahar sabahı.
Bodrum Turgutreiste
Karabağ Mezarlığında hüzün dolu bir sessizlik.
Karşımda iki höyük mezar, Antalyadan gelme iki büyük çakıl taşı, iki imza.
Eğiliyorum, Şükran ve Yıldız.
Biri
burada, diğeri öte tarafta.
Buradaki fısıldadı kulağıma; Hep aşk vardı aslında;
Dönüp baktım arkama
Avare çocukluğuma
Aşktı, gördüğüm orada,
İçtiğim her yudumda
Isırdığım lokmada, varlıkta, yoklukta
Havada, suda, yaprakta, aldığım her solukta
Selam durmuşum aşka.
Dönüp bakınca arkama
İnce uzun yoluma
Yalanlarım, doğrularım
Günahlarım, sevaplarım
Pul pul işlenmişti, aşkla
Yıldız Kenterin
Hep Aşk Vardı
Oyunundan
Yıldız
Kenter 1928 yılında doğdu.
Babası Ayan Meclisi üyesi
Mehmet Galip Beyin oğlu Hariciyeci, mühendis ve de Lozan Antlaşmasında İsmet
Paşanın yardımcılığını üstlenmiş Ahmet Naci Beydi...
Yıldız Kenter :
Babam çok kültürlü bir adamdı, çok güzel konuşurdu. İki dili çok iyi
bilirdi. Hariciyeciydi. Glasgow Üniversitesinde okumuştu. Elektrik
mühendisliği tahsil etmişti. Fakat aşk, onu bir İngilizle, bir İngiliz
kadınıyla evlenmeye itti.
Annesi
İngiliz Olga Cynthia ile (sonradan Nadide Hanım) babası 1920lerin başında
Londrada tanışmışlar ve orada evlenmişlerdi. Çift Londradan sonra Ankaraya
yerleşti.
Beş çocukları vardı. Jack (Olganın ilk eşinden), Nedim, Mahmut, Yıldız
ve Müşfik.
Yeni
kurulan başkentte oldukça mutluydular. Ta ki
hariciyeciler yabancı
kadınlarla evlenemeyeceklerini ve yaşayamayacaklarını
söyleyen bir yasa çıkıncaya kadar. Ahmet Naci şimdi zor bir tercih yapmak
zorundaydı.
Yıldız Kenter :
Benim annemin cevabı, kitabımda da var o, Naci boşa beni, yoksa
sevdiğin işi bırakacaksın. Babam işte Ayan azası Galip Beyin oğlu,
Benim çocuklarım oldu artık böyle bırakamam diyor. Sonra bir takım
güzel imkanlar çıkıyor ama yine annemin deyimiyle gizli bir el itekledi
hepsini. Ve o imkanlar kullanılamıyor ve bizim için düşüş dönemi başlıyor.
Babamın içki dönemi başlıyor.
Çok
sevdiği Hariciyecilikten uzak kalması Ahmet Naci Beyi alkole itti.
Yıldız Kenter :
Bilmediğim her derste, başarısız olduğum her konuda, aklımın ermediği her
yerde babam var nasıl olsa hemen aydınlatırdı, yardımcı olurdu. Tabi ayık
olduğu zamanlar ve ayık olduğu zamanlar evdeki güzelliği anlatmak mümkün
değil. Belki de çok özlediğimiz için o düzeni bize çok güzel geliyordu. Çok
tertipliydi, kitaplarını toplar onları o kadar hoş düzenine sokar. Ve çok
güzel sofra kurar, çok güzel portakal peltesi yapar. Ondan sonra salatalar
yapar ve o mutfakta hiçbir şey kirlenmez bozulmaz, böyle düzenli bir
adamdı.
Ama
evde sıkıntı diz boyuydu. Yıldız da tam bu sıkıntının içine doğmuştu.
Sarınacak bir bezi dahi yoktu. Bu zor dönemde Nadide Hanım (Olga) hem çalıştı
hem de 5 çocuğuna baktı. Seçkin ailelerin çocuklarına verdiği İngilizce
dersleri sayesinde eve ekmek giriyordu.
Yıldız Kenter :
Annem tabi ki birçok dönem hem babamız oldu hem de annemiz oldu. Taşınma
dönemlerimiz vardır bizim. Nerede ucuz ev varsa oraya taşınırdık, o
dönemlerde babam yok olurdu ortalıktan. Annem araba bulur, o soba
borularını, tel dolapları yüklenir, arabacının yanına da oturur, biz de bir
yerlere sığışırsak sığışırız, tıngır mıngır taşınırdık. Baba yerleşene kadar
herhalde meyhanelerde orda burda veyahut arkadaşlarıyla vakit geçirirdi
sonra gelirdi.
Bir İngiliz kadınının
Ankarada yaşadığı bu sefalet dikkatlerden kaçmamıştı.
Bunu duyan İngiliz Konsolosluğu adamlarını göndermiş, kendisiyle birlikte
çocuklarını da İngiltereye gönderme teklifinde bulunmuştu. Nadide Hanım
kendisi için işini bırakan kocasıyla sefalet içinde de olsa aynı çatı altında
yaşamayı tercih edecekti.
Yıldız Kenter :
Ben
gelmiyorum, çocuklarım Türktürler, burada doğdular babalarının yanında
burada büyüyecekler diye reddediyor bunu. Annem hep büyük bir
anlayışla, özveriyle ve katlanarak yaşadı. Çünkü çok seviyorlardı
birbirlerini aslında. Çok kavga da oluyordu evde ama hemen arkasından aşk
güler yüzünü gösteriyordu.
Bu
ortamda tanıştı tiyatroyla. Daha 11 yaşındayken Ayşe Ablanın Çocuk Kulübünde.
Sahnenin ilk hazzını ona Neriman Hınzır ve Nedim Otyam yaşattı.
Onun
tiyatroya olan tutkusuna ailesi bir süre ilgisiz kaldı. Ancak Ankara Kız
Lisesinde okurken birden hayatı değişiverdi. 2. Dünya Savaşının bütün
şiddetiyle sürdüğü o günlerde Ankara Devlet Konservatuarına annesine
rağmen babasının sayesinde yazıldı.
Yıldız Kenter :
Benim konservatuara girmemi o sağladı. Çünkü anneme kalsaydı veya
ağabeyime, konservatuara giremeyecektim, gizli kaydetti beni. Bütün
kağıtlarımı aldı, lisenin 1. sınıfındaydım, Ankara Kız Lisesinin. Beni
götürdü usulca konservatuara yazdırdı. Çünkü benim acı çektiğimi görüyordu.
Ve inatçı olduğumu da biliyordu. Yardımcı oldu bana. Çok yardımcı oldu ama
sonradan annem ve ağabeyim de çok sahip çıktılar, arkamda yumuşacık bir
yastık gibi durdular.
Konservatuar yılları, harp yıllarıydı... Karartma vardı... Ekmek, şeker, çay
karneyle veriliyordu... Sabah yemekhanenin kapısında kuyruğa girerdik, bir
küçük külah toz şeker, dörtte bir ekmek... Bana yetiyor, artıyor bile... Bütün
gün, piyano, keman sesleri, flüt, obua sesleri, şan, opera, tiyatro çalışan
güzelim insan sesleri... Bir cümbüş yaşıyorum, doyamıyorum...
Hep Aşk Vardı
Oyunundan
Konservatuarı sınıf atlayarak, 9dan 11e geçerek, 1948 yılında bitirdi.
Ardından Devlet Tiyatrolarında çalışmaya başladı. Shakespearein On
İkinci Gece oyunu ile ilk kez sahneye çıktı.
Devlet Tiyatrolarında 11 yıl çalışacak, tam 24 oyunda sahne alacaktı;
Yağmurcu, Gılgameş, Finten, Gelin, Şatoya Davet, Miras, Öfke ve Çöl Faresi...
İlk evliliğini de o dönemde yaptı. Eşi
Nihat
Akçan
da kendisi gibi tiyatrocuydu. Ve aynı sahneyi paylaşıyorlardı. 29 Mart 1952de
kızı Leyla doğdu. Ama evliliği yürümeyecekti.
Yıldız Kenter :
Nihat değişik aşklar yaşamaktan çok hoşlanan bir yakışıklı ve güzel adamdı.
Yüreği de çok iyidir. O aşklarını yaşadı, evlendi ayrıldı sonra yine evlendi
ayrıldı. Kötü anı değildi bunlar doğaldı. Ben işime çok düşkün bir insandım
bunu tolare etmek de kolay değil.
Kısa süren bu evliliğin
ardından Rockfeller bursuyla Amerikaya gitme şansı doğdu Yıldız
Kentere.
Kızı Leylayı annesine
bırakıp gitmeye hazırlandığı o günlerde babasıyla aklından çıkaramayacağı bir
sahne yaşadı.
E, aşkol baba, hani
içmeyecektin bugün, söz vermiştin bana... Gidiyorum yarın yahu Amerikaya!
Yani üç beş arkadaşımı bir veda yemeğine çağıramıyorum gönül rahatlığıyla...
İçmedim deme allahaşkına, şu haline baksana... İki de bir de içeri, odaya
gidip gelip içiyordun boyuna... Al işte şişe de burada! İçirtmeyeceğim bunu
sana baba, bırak diyorum...
Ah! Ah!
Cehenemin dibine
kadar yolun var dedi bana, git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma
inşallah...
Bu sözler tokattan da
beter! Kıymık gibi saplandı kafama, bir daha hiç çıkmamacasına. Böyle gittim
Amerikaya... Sonra çok güzel bir mektup yazdı bana :
Ikkıt Leylanın, Ikkıt
annesi,
Ninem Yıldız, can
kızım,
-Sevgi sözcükleri
yetmezdi, yeni sözcükler icat ederdi-
Aklım orda diyorsun,
yüreğim buruk... Af diliyorsun sonra da... Bidigam, ıkkıtım, anam suratlı can
kızım, sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken bendim... Diledim de,
nitekim... Aman ne olmuş yani, bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği,
arındık.. Bitti...
Hep Aşk Vardı
Oyunundan
Yıldız Kenter :
1954-55 yıllarıydı, ben Amerikaya gidiyordum, hiç unutmuyorum rica ettim,
Baba biz arkadaşlarla yemek yiyeceğiz içme diye. İçmem kızım,
içmem yavrum dedi. Müthiş inandırırdı, inandım. Eve geldim içkili,
Baba hani içmeyecektin? dedim, orada bir münakaşa çıktı. İşte Git,
gidersen de gelme, gelirsen de beni görme. diye bir şey söyledi, bir de
tokat attı bana o şişesini bulup da vermek istemediğim zaman. Ve öyle gittim
Amerikaya. Sonra tabi çok güzel bir mektup yazdı bana, o oyunda da var; ama
ben dönmeden kaybettik onu. Gelirsen de beni bulma demesi bir
saplantı oldu kafamda, yüreğimde, içimde böyle onu sık sık anımsarım.
Geldiğim zaman bulamadım onu zaten, bıraktım da geldim her şeyi. Ben bursu
falan yarım bıraktım da döndüm çünkü kızım da İstanbuldaydı. Döndüm..
American Theatre Wing,
Neighbourhood Playhouse ve Actorss Studioda oyunculuk ve
hocalık üzerine çalışmalarını tamamlayıp döndükten sonra tiyatroya kaldığı
yerden devam etti Yıldız Kenter.
Hayatının akışını değiştirecek adamla da o günlerde karşılaştı.
Yıl
1956ydı.
Bir
akşam Küçük Sahnede oynanan Dünkü Çocuku izlemeye gitmiş ve
sahnedeki oyuncu dikkatini çekmişti.
Bu
Şükran Güngördü.
Yıldız Kenter :
Ben
Şükranı ilk Küçük Sahnede Dün ki Çocukta izledim, çok beğendim.
Heyecanla oynuyorlardı. Çok beğendim, etkilendim. Düşünen bir oyuncuydu,
değerlendiren bir oyuncuydu ve etkileyen bir oyuncuydu. İlk etki bu oldu. Ne
söylediğini, neden söylediğini, nasıl söylemek gerektiğini, nasıl davranması
gerektiğini bilen sükunetiyle etkileyen bir oyuncuydu. Sonra Ankaraya geldi
ve zaman zaman Muhsin Beyin odasında ya onu beklerken ya da onun
sekreterinin yanında gördüğüm zamanlar sinirime dokunmaya başladı Şükran.
Kendisi bunu çok iyi bilir. Bej renkli bir ceketi vardı, kahverengi bir
pantolonu vardı, en çok onları giyerdi. O zaman hiçbirimizin fazla bir şeyi
yoktu, onun da yoktu herhalde. Sonra bir oyunda beraber oynadık, bir süre
doğru dürüst bir rol almadı, fakat o oyun yarım kaldı çıkmadı o oyun
nedense, küçük de bir rolü vardı. Dedim ki, Sizi buraya Muhsin hoca
getirdi, neden doğru dürüst bir şeyde oynamıyorsunuz? Sonra bu böyle
kaldı.
Karşılaştıkları bu dönemde Muhsin Ertuğrul, Kentere iki oyun önerdi,
Cadı Kazanı ve Öfke. Öfkeyi kabul eden Yıldız Kenter,
Şükran Güngörle yeniden aynı sahneyi paylaşacaktı.
Yıldız Kenter :
Bu arada Şükran oynuyor. Müşfik de Öfkedeki diğer adamı oynuyor. Ben
karısını oynuyorum Müşfikin. Şimdi ben müthiş titizleniyorum, Şükran son
derece rahatsız. Bir daha alalım orayı, o öyle değil de böyle
diye müdahale ediyorum. Bildiğimden de değil ama ödüm kopuyor, işte Ebertten
gördüklerim, dışarıda gördüklerim falan. Bir de titizliğim, korkaklığım
birleşince acayip bir şey herhalde. Şükran rahatsız. Derken bir telgraf
aldım Şükrandan, Kusura kalmayın ben beceremiyorum galiba bu şeyi ve
affımı rica ediyorum diye. Ben de ayrılma aşamasındayım ilk eşimden.
Annemin evine dönüyorum ev allak bullak. İşte temizlik, badana, bilmem ne.
Her yerden böyle iğneler batıyor bana. Hay Allah ne yapacağım ben şimdi
dedim. Ne yaptım ben dedim, Kötü bir şey mi yaptım, kıracak bir
şey mi yaptım Şükrana? Kimseden pek ses gelmedi, herhalde diğerleri de
pek hoşnut değillerdi benden. Sonra telgraf çektim, Telgrafınızı aldım,
kabul etmiyorum, yarın sizi provada bekliyorum diye. Geldi provaya,
ondan sonra Ne oldu? dedim, Hap diyorum kesiyorsun hup diyorum
kesiyorsun, herhalde beceremiyorum şeyine kapıldım dedi.
Tanımıyoruz birbirimizi dedim, Tanıdığınız zaman belki bana hak
vereceksiniz. Belki hak vermeyeceksiniz ama beni anlayacaksınız. İçinde
bulunduğum koşulları daha iyi değerlendireceksiniz. Ondan sonra dost
olduk, ilk dostluklar biraz çekişmeyle başlarmış. Ve beni çok destekledi ve
o kadar çok destekledi ki son yazdığı kartı hatırlıyorum onu başucuma
bırakmış, oraya kadar destekledi yani orada söylediklerine kadar.
Bırakıyorum hepsini ve
ağlayarak gülerek geliyorum, hep burnumda tüten güzel İstanbula... Politika
girmişti tiyatroya... Cepheler oluşuyordu. Vatan cephesine kaydetmek için
peşimizde insanlar dolaşıyordu... Ama bize asıl dokunan, politikadan hep uzak
durmaya çalışan Muhsin Hocanın tiyatrodan uzaklaştırılmasındaki
çirkinlikti... Aman Yarabbi... Biz niye pisletiyoruz her şeyi bilmem ki...
Hep
Aşk Vardı
Oyunundan
1958de
Türk Tiyatrosunun büyük ismi Muhsin Ertuğrul, Devlet Tiyatroları Genel
Müdürlüğünden uzaklaştırıldı. Bir yıl sonra Şükran Güngör, Yıldız
Kenter ve Müşfik Kenter de Devlet Tiyatrolarından ayrılma kararı aldı.
Birlikte İstanbula geldiler. 6 yıl boyunca Site, Karaca ve
Ses tiyatrolarında çalışacaklardı. Aslında Ankaradan ayrılırken
akıllarında kendi tiyatrolarını kurma düşünceleri vardı.
1961
girdiğinde somut adımlar atmaya başlamışlar, Kent Oyuncuları Topluluğunu
kurmuşlar ve bir bina sahibi olmak için girişimlere başlamışlardı. Ama
ellerinde para yoktu. Bu sorunu ilginç bir yöntemle aşmaya çalışacaklardı.
Yıldız Kenter :
Tiyatroyu yapmaya yeni başladık, Talat Halman, Koltukları satın da
biraz para toplayın dedi. Bana çok cazip geldi. Fakat bir türlü
yürümüyor. Gidiyorum herkese anlatıyorum, şurada bir yer almışız bir iki ev
almışız orada tiyatro yapmak üzere, rahmetli Kazım Taşkent de, Temelleri
çıkmadan vermem para dedi. Temellerini çıkmak için de para lazım
halbuki. Kimse koltuk satın almıyor, oraya koşuyorum, buraya koşuyorum,
Vazgeç bu işten diyorlar, Koltuk satarak bu iş olmaz. Sonra
bir gün Nezihe Araz beni Ulviye Bengüsu hanıma götürdü. Ona anlatırken içeri
birisi girdi, Erol Simaviymiş, ilk defa gördüm. İçeri bile girmedi şöyle
dışardan dinledi dinledi. Bak Erol kim var burada? dedi, Bak
neler anlatıyor filan dedi. 10 koltuk aldı Erol Simavi. İlk alan 10
koltuk aldı. Öyle bir şey olamaz bir mucizeydi. Ondan sonra koltukları her
satmaya gittiğim yerde bu sefer Erol Simavi bey 10 tane aldı
diyorum, işte bir tane iki tane bazısı üç tane ama genellikle birer birer,
ikişer ikişer epeyce para toplandı. Temelini biraz çıktık tiyatronun. Sonra
Kazım Bey para verdi.
Koltuk
satmak için çaldıkları kapılardan biri de İsmet Paşanınkiydi.
Yıldız Kenter :
Ona
koltuk satmaya gittik. Tanıttım kendimi, daha önce de seyretmişti bizi.
Ahmet Naci Beyin kızıyım, Lozanda özel kalem müdürünüz olmuş dedim.
Orada laf karıştı, hatırlamadı. Yani laf karıştı. Koltuk satma hikayesine
gelince de Şu kadar koltuk mu istiyorsunuz? dedi, ondan
sonra Ben bir tanesine zor sahip oluyorum, sen de 450 koltuk
istiyorsun. dedi. Böyle bir espri yaptı, satın almadı. Çok dil döktüm
Paşaya ama tek koltuk satamadım ona.
Yıldız
Kenter ve Şükran Güngör o günlerde hem iş hem de özel hayatlarında ayrılmaz
bir ikili haline gelmişlerdi.
İnandırıcı, elleri babasının elleri kadar
yumuşak ve şefkatli dokunan
adama, uzun bir arkadaşlık döneminden sonra aşık olmuştu Yıldız.
Yıldız Kenter :
Çok
iyi arkadaş olduk. Bu arkadaşlık bizi evliliğe kadar getirdi. Ne annem
istedi, ne de onun annesi istedi. Fakat biz öyle büyük çatışmaların iki
insanı değildik, düzensiz, kaypak, zor bir yaşamdan sonra güveni, huzuru,
hoşgörüyü anlayışı arayan saygıyı arayan iki insandık. Bizi bunlar çok
yakınlaştırdı. Ve bunlara ikimiz de çok dikkat ettik. Aşk sonra geldi.
Bunlardan sonra geldi. Şükran çok evlenmek istemiyordu galiba. Ben de
çok evlenmek istemiyordum. Fakat ömrümüz beraber geçiyor ve gizli bir yaşam
gibi böyle. O hoşumuza gitmemeye başladı bizim. Toplum ve çevre baskısı çok
tuhaf maalesef zaman zaman, etkileyici ama bizim işimize yaradı bir yerde.
Ve biz mademki böyle bir şey var, evlenelim kararı aldık. Şükranın annesi
geldi İstanbula, biz Teşvikiyede oturuyorduk. İşte görücüye çıktım ben bir
çeşit ama tabi çocuklu bir kadınım ama beni çok sevdiğini söylemiş, kahve
yaptım ikram yaptım. Annemi çok sevdi. Bizim evde bir şey olmadı Şükran
gelip gidiyordu zaten fakat çok sık gelemiyordu çünkü Çineye zaten
gidemiyorduk ama İstanbulda olduğu için bize gidiyorduk ve pek kabul
görmüyordu.
Şükran
Güngörü kabul etmeyen Yıldız Kenterin annesi Olgaydı. Onu biraz köylü
bulmuş, kızının bu parasız, pulsuz, çulsuz adamla evlenmesini
istememişti.
Yıldız Kenter :
Annem mücevherler kürkler içinde yaşamalıyız hayaliyle çektiklerinden sonra
herhalde öyle düşledi beni. Benim de üzerimde ne kürk ne de mücevher hiç
yoktu, olmadı yani. Doğru dürüst giyinmesini severim ama ben de öyle bir şey
yoktu. Denedin bir kere yeter dedi bana annem ve Leylayı
düşün dedi, Leylanın istikbalini düşün, Leylanın tahsilini falan
düşün dedi. Parasız, pulsuz, çulsuz yani ben de parasız pulsuz
ve çulsuzdum ama ondan sonra bizim aramızda hiç para söz konusu olmadı.
Aslında
Şükran Güngörün ailesi de evlenip boşanmış, çocuk sahibi bir kadına çok sıcak
bakmamıştı. Ancak onlar 1964 başladığında nikahta kararlıydılar. Gözlerden
uzak bir evde masaya oturdular.
Yıldız Kenter :
Nikahımız gizli oldu. Kıyamet kopuyor, biz de sevinçten havalarda uçuyoruz.
Kamuran Yüce rahmetli Şükranın şahidiydi, benim şahidim Orhan Azizoğlu
oldu. Orhan Azizoğlunun Teşvikiyedeki evinde evlendik. Ağabeyim rahmetli
de benim şahidim oldu. Ne balayı, ne bir şey, nikah oldu ertesi gün oyuna
çıktık Pembe Kadını oynadık. Öyle balayı malayı yoktu. İlk
evliliğimde de ikinci evliliğimde de ne çeyiz, ne gecelik, hiçbir şey yoktu.
Ayrı evlerde oturuyorduk yalnız burayı alana kadar işte ayrı oturduk. Ne o
bana geliyordu ne o bana gidebiliyordum, anneme kızımı bırakamıyordum, o
gelemiyordu.
Yıldız Kenter o zor günlerde annesinden nikahını saklamaya kızını da Şükran
Güngöre ısındırmaya çalışıyordu.
Yıldız Kenter :
Annem pek üzülmesin istedik. Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra olsun istedik.
Tabi annem o arada biraz Leylayı kendi tarafına çekmeye çalıştı. Leyla da
gitti tabi o tarafa. Ve şey dedi bir gün bana, Bu adam sana layık değil
dedi, Şükran için. Ben, Nereden duydun gel bakayım dedim.
Anneannem söyledi ne olacak dedi. Ondan sonra konuştum Leylayla
biraz. Sonradan Leylanın inanılmaz bir babası oldu Şükran. Çünkü Leyla 4
buçuk yaşından sonra babasızdı, babası vardı Allah ömür versin, hala da çok
iyi dostuz. Ama Şükran her şeyine koştu. Hatta bir ara ben dışlandım.
Şükranla Leyla bir cephe oldular bana karşı. O dönemleri hiç unutmam çünkü
Leylanın Şükrana çok ihtiyacı vardı. Leylanın büyüme çağlarıydı. Onu
anlayacak onun ufak tefek kaprislerini çekecek bir babaya çok ihtiyacı vardı
ve Şükran bu ihtiyaca çok güzel cevap verdi. Ve kaybettiği zaman babasını
Leyla, benim gördüğüm en büyük sarsıntılardan birini yaşadı.
Evliliklerinin gizliliği çok sürmedi. Yıldızın ağabeyi Nedim her şeyi
annesine anlatmıştı.
Yıldız Kenter :
Anne bir gün geldi, Ne saklıyorsunuz benden dedi. Korkudan
anneciğim dedim. İşte öpüştük, sarıldık hiçbir şey yoktu. Sonra dediğim
gibi her şey çok çok iyi oldu.
1968 sonbaharı geldiğinde bir başka hayal daha gerçek olmuş
Kenter
Tiyatrosu
binası bitmişti. Bekçisinden, oyuncusuna kadar herkesin ortak olduğu tiyatro
büyük coşkuyla açılmıştı. Bu yepyeni dönemde Yıldız Kenter, Kenterler
topluluğunun sahneye koyduğu oyunların birçoğunda oyuncu, dramaturg ya da
yönetmen olarak görev aldı. Ancak bina yapımı sırasında süren para sıkıntısı
borçların ödendiği dönemde de bitmemişti.
Yıldız Kenter :
Çok çektik. Çok sıkıntı çektik. Sonra işte okuldaki durumlar düzeldi. Arada
bir turne çıktı falan o zaman gezilerden hiç para gelmiyordu şimdiki gibi,
milyarlar falan kimse konuşmuyordu. Üstelik bir iki film yaptı Şükranla
Kamuran. İkisinde de kaybettiler. Filmler güzel oldu ama beceremediler bu
işi, dağıtımını falan yapamadılar. Birisi
Pembe
Kadındı
öbürü
Ölüm
Tarlasıydı.
Ben,
Artık ortak bir iş yapmam
dedim,
Tiyatrodaki tecrübemden sonra ortak iş yapmam, siz ne yapmak istiyorsanız
yapın
dedim. Fakat işte öyle bir şey oluyor ki kenarından kıyısından
bulaşıyorsunuz ve ben de kağıtlar imzaladım. Bu ev saksına kadar haczedildi
bir dönem. Borçları ödeyemediğim, o küçücük taksitleri ödeyemediğim dönemler
oldu. Bir de Leylayı apar topar İngiltereye yolladık. Leyla 68 çocuğudur
yani onun için ona para yetiştirmek çok zor oluyordu. Çok sıkıntı çektiğimiz
dönemler oldu ama işimiz vardı çalışıyorduk, hep daha iyi olacak, hep daha
iyi olacak diye
1976da daha sahnelerine doymadan
Doğan
Sigortayı
satın alan
Akbank
temelinden başlayarak bin bir emekle kurdukları tiyatroyu satışa çıkarma
kararı aldı.
Yıldız Kenter :
Tiyatromuz satılığa çıktı. Ödeyemedik bazı borçları, faizler bindi onun
üstüne, Doğan Sigortadan aldığımız bir borç vardı. Doğan Sigorta sonra
Akbanka geçti ve Akbank ya ödersiniz ya da şey dedi herhalde. Ben gazete
ilanında gördüm öğrendim. O dönemler kötü dönemlerdi. Ve sonunda Şükranla
Süleyman Demirele gitmeye karar verdik. Bizi çok iyi karşıladı. Durumu
anlattım ona çünkü şeylere gittiğim zaman olmaz cevabı aldım. Maalesef o
zaman Sakıp Beyi bulamadım, onu bulsaydım mutlaka bunların hiçbirisi
olmayacaktı. Sayın Demirel, Olmaz yani bir sanatçı bu koşullarda şey
yapamaz. Siz gidin ben sizi arayacağım dedi. Sonra İstanbuldan
aradılar, tekrar çağırdılar bizi yeniden konuşuldu. Her şey işte faizler
maizler bir düzene kondu, af maf çıkmadı ama ödedik hepsini. Çalışarak
ödedik yani. İyi dönemlerimiz oldu, kötü dönemlerimiz oldu, borçlar ödendi.
Delilikti. Delilik. Şimdi hala delilik olduğuna daha çok inanıyorum. Değer
miydi diye düşünüyorum. O heyecanla herkesi ortak ettim, gece bekçisini dahi
temelden. Bunun ne kadar büyük bir iş bilmezlik olduğunu zaman içinde
öğrendim. Tiyatro heyecanıyla, buna benzer çok şeyler yaptım zaman içinde ve
şimdi onun sıkıntısını çekmekteyim. Çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamadık,
tabi ki canımız sıkıldı ama yılmadık. Gayret ettik, çalıştık, çabaladık,
bütün ekip de yardımcı olanlar oldu tabi, işin üstesinden geldik.
Tiyatro uğruna verdiği
mücadeleyi, çektiği acıları evinde kocası Şükran Güngörle birlikte geçirdiği
zamanlarda dindirebiliyordu Yıldız Kenter.
Yıldız Kenter :
Boş gecelerimizde eğer mutlaka bir tiyatro görmek istemiyorsak evde
otururduk. Kendimize yemek hazırlardık. Şükran çok güzel rakı içerdi. Ben de
rakı içerdim onunla beraber. Konuşurduk yani, evde olmayı tercih ederdik
daha çok. Öyle gece kulüplerine falan hiç gitmedik. Daha gençliğimizde çok
tahrik edici şey vardı, Çatıda oynarken Ayten Alpmanla İlham Gencer vardı,
gider müzik dinlerdik oyundan sonra bazen ve dans ederdik.
Yıldız Kenter ve Şükran Güngörle bütünleşen
Uğurlugiller
ailesi
ise hiç kuşkusuz radyo günlerimizin unutulmazlarındandı.
Yıldız Kenter :
Radyo, sevgili Selçuk Kaskanın yazdığı Uğurlugillerle başladı. Tam 18 yıl
sürdü. Sevgili Selçuk abinin bu çalışması bizim o zor yıllarımızda
ekmeğimize peynir oldu. Yağ oldu zaman zaman. Bizi gönendirdi ve Selçuk
Kaskandan çok şey öğrendik. İnanılmaz bir kültürü olan sıcacık ve
yumuşacık, çok geniş bir bakışı olan bir dostumuz bir ağabeyimizdi.
Yıldız
Kenter Türk sinemasında da vardı. İlk
filmi olan Vatan İçin 1951 yapımıydı. Memduh
Ünün yönettiği Ağaçlar Ayakta Ölürdeki performansıyla sinema
oyunculuğunu da kanıtlamıştı. 1964
yılında çekilen Pembe Kadında Şükran Güngörle birlikte başarılı bir
oyunculuk sergilemişti.
Anneler ve Kızları
filminde bir anneyi oynamış kızı Leyla, filmde de kızı olmuştu. Kartal
Yuvasısı
adlı Kıbrıs konulu bir filmde de rol almıştı.
1972 yapımı
Fatma
Bacıda
rol arkadaşı eşi Şükran Güngördü. Hanım
filmi ise sinemadaki zirvesiydi onun.
2000 yılında
Zeki
Öktenin
Güle Güle
filminde de rol aldı
Yıldız
Kenter. Rol arkadaşı Şükran Güngördü yine.
Güngör buradaki oyunuyla Antalya film festivalinde En
iyi yardımcı erkek oyuncu
ödülünü aldı. Ardından Handan İpekçinin
Büyük Adam Küçük Aşk
filmi geldi. Yıldız Kenter eşiyle son kez kamera önüne çıkmıştı.
Ancak büyük tartışmalar yaratan film yasaklandı.
Şükran
Güngör
belki de bu küskünlükle ölüme yürüdü. 2002nin Eylü'lünde hayata veda etti. Yıldız Kenter yarım asırlık
hayat arkadaşını son defa paylaştıkları sahnelerinden uğurladı. Peşinden mektuplar yazdı
ona;
Canıma ilk mektup
Şükraaaan!
Bebeğim
Koca kafalım
Kara adamım
Eğri bacaklım
Yakışıklım
Bunları
çabucak, arka arkaya sıraladığımda gülerdin mutlaka. İnanılmaz güzellikte bir
gülüş.. Mahmut'un çektiği resimdeki gibi... En İyi Oyuncu ödülünü aldığında,
sevinçle kucaklaştığımızda çekilen fotoğrafımızdaki gibi... O resimlere ve
kafamdaki sonsuz resimlerine baktığımda, büyük acıma senin gibi gülümseyerek
bakmaya ve büyümeye çalışıyorum. Kafamda, yüreğimde, önümde, ardımdasın. Hep
yanımdasın. Çiçeklerde, esen rüzgarda, doğan güneşte, incecik beliren ayda,
dolunayda hep sen varsın. Yanımdasın. Seni duyuyorum, seninle yaşıyorum. Sana
uzanmak, o şefkatli ellerine dokunmak istiyorum.
Dokunamıyorum... Ağlıyorum.
Yıldız,
Ankara
Yıldız Kenter
Sırça Kümes
oyunuyla döndü tekrar sahnelere.
Bugün 77 yaşında.
Bin günlük bir sürede, bin 500 kere sahneye çıkmış yorucu rollerin büyük ismi
halen 7 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla çıkıyor seyircinin karşısına.
Ve
Hep
aşk vardı
diye sesleniyor onlara...
(Yazarımız Barış Duran'ın
CNN Türk'te yayınlanan "Yüzyılın Aşkları" Belgeselinden derKi için
derlemesidir.)
|