Yıllardan beridir dünyamız ısınıyor, Isınıyor, ısınıyor ve bu ısınmayla da bir sona doğru yaklaşıyor. 90’lı yıllarda arada sırada ya birkaç bilim adamı ortaya çıkıp açıklamalar yapıyor ya da bir iki ülke biraraya gelip anlaşmalar yaparak küresel ısınmayı önlemeye çalışıyorlardı. Son yıllarda bu iş biraz daha genişledi ve bir protokoldan bahsedilmeye başladı. Herhalde herkesin ufak da olsa bilgisi vardır bu protokolden; “Kyoto Protokolü”

 

Kyoto Protokolü’ne gelinceye kadar, sera etkisinin azaltılması fikri ilk olarak, 1992’de Rio de Janeiro kentinde yapılan BM iklim konferansında ortaya atılmıştı. Türkiye, iklim değişikliklerinin olumsuz etkilerini önleme amaçlı BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalayan ülkeler arasındaydı. Bu toplantıda küresel ısınma ile ilgili bilimsel araştırımalar yapılması ve insanoğlunun buna bir önlem alması kararı çıkmıştı. Japonya’nın Kyoto kentinde 1997 yılında toplanan konferansta ise, sera gazı emisyonlarının 1990 yılı rakamlarının  yüzde 5.2 altına çekilmesi kararlaştırıldı.

 

AB bu konuda hedefi kesin olarak koydu; sera gazlarının salımı 2005 yılına kadar 1990 düzeyinin %15 altına düşürülecekti.

 

Türkiye, sözleşmenin eklerinde gelişmiş ülkeler arasına alındığı için ve bu koşullar altında özellikle enerji ilişkili karbondioksit (CO2) salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeyinde durdurma yükümlülüğünü yerine getiremeyeceği gerçeğiyle sözleşme’ye taraf olmamıştır. Bu hedef, birçok ülke tarafından desteklenmesine rağmen, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Avustralya ve Kanada gibi bazı gelişmiş ülkelerin şiddetle karşı çıkması sonucunda gerçekleşmemiştir.

 

Geçen yılın kasım ayında Rusya’nın da desteğini vermesiyle birlikte istenilen %55 hedefine ulaşıldı ve bundan 90 gün sonra Kyoto Protokolü Şubat 2005’de devreye girmiş oldu. Tabii yine bu protokole ekonomik nedenleri gerekçe göstererek Amerika ve Avustralya imza atmadı. Hatta Amerika neredeyse küresel ısınma diye bir şey olmadığını dahi söyleme noktasına vardırdı işi.

 

Düşünün, tüm dünya ülkeleri biraraya geliyor, dünyamızı kurtarma amaçlı, sera etkisini azaltma amaçlı bir çalışma ve önlem ortaya koyuyorlar, küresel ısınma ve onun kötü sonuçlarını engellemeye çalışıyorlar ve hep dünyanın abisi ve hamisi görünümde olan dev ülke Amerika, bu anlaşmayı kabul etmiyor, imzayı atmıyor. Peşisıra da biz tabii ki… Halbuki bu havaya salınan karbondioksidin %30’undan ABD sorumlu… Büyük abi ne derse o olur. Ama bu konuda dediği olmuyor işte… Çünkü Rusya ile çoğunluk sağlandı ve anlaşma yürürlüğe girdi.

 

Biz ne yapmalıyız. Aslında tezatlar var bir de işin içinde; AB’ye girmeye çalışıyoruz. AB’ye giriş için yapılan uyum çalışmaları içinde tabii ki bu konu da var ve bizim bu konuya da uyum sağlamaya başlamamız gerekiyor. 1998’de 200 Milyon Ton Karbondioksit üretimimiz olmuş, herhalde şimdi daha az değildir. Bırakın bu anlaşmaya imza atmamızı, bu konu ile ilgili AB’ye uyum çalışmaları yapmaya başlamamızı, Çevre ve Orman Bakanlığının bu konuda bir hazırlık yaptığını bile zannetmiyorum.

 

Bilim adamlarının açıklamalarına göre bütün bunlar halledilse bile küresel ısınmayı durdurmak mümkün değil, sadece yavaşlatılmış olacak. Bu yavaşlatma işinde ne kadar geç kalırsak dünyayı yok etme riskimiz de o kadar artıyor. Bilim adamları, sıcaklık artışının daha önceki yıllarda olduğu gibi küresel ısınmadan kaynaklandığının altını çiziyor. Küresel ısınmanın etkilerinin arasında sıcaklık artışının yanısıra, aşırı yağış ve su baskınları da yer alıyor. Son zamanlardaki garip doğa hareketlerine, yağışlara ve sellere şaşmamak gerek galiba.

 

Aslında bir başka açıdan bakarsak, Türkiye, Kyoto Protokolü’ne taraf olmadığından ve küresel ısınmaya neden olan gazları indirim taahhüdünde bulunmamış olduğundan durum biraz garip görünse de, her ülke aynı ve eşit şartlara sahip olmadığından Türkiye’nin de bu anlaşmaya taraf olmaması belki bir derece doğal ya da benzer aymazlık ve ihmalleri düşünüldüğünde mazur görülebilecek cinsten bir “ihmal”;  fakat  Amerika’nın taraf olmaması  kabul edilebilir cinsten değil. Hegemon olmak adına bindiği tek dalı kesmekle açıklanabilir mi bu durum, yoksa daha patolojik bir tanımı var mıdır bunun?

İnsanı, doğayı sömürmeyen, akılcı ve insancıl bir düzen yaratmak, dünyamızın güvenliği ve insan soyunun devamı açısından kaçınılmaz galiba, ne dersiniz?