YELSEFE

 

Bütün otobüslerde bulunan şu yazıyı hepiniz görmüşsünüzdür: “Bu koltukları istiklal gazilerine ve eşlerine bırakın!”

 

Yanılıyorsam düzeltin, “istiklal gazisi” İstiklal Savaşı’nda savaşmış ve yaralanmış kişi anlamına gelmiyor mu? Kabaca bir hesapla, 1923’te sona erdiğini düşünsen, o yıl askerlerin en genci 18 yaşında olsa, şimdi kaç yaşında olur? Tam 100. Peki, 100 yaşındaki istiklal gazilerinin hayatta olması olasılığı nedir? Ve bu gazilerden birinin hala otobüse biniyor olabilmesi olasılığı ne kadar? Bu olasılık, tüm otobüslere bu yazıları asacak kadar yüksek demek ki… Yeni otobüslere bile itinayla konuyor çünkü o uyarılar.

 

İnek ve koyun yağsız sebze, ot yer, et yemez. Aslan, kaplan, çita yağlı et yer, ot yemez… Değil mi? Peki neden inekler, koyunlar yağlı ve şişman, çitalar, panterler kaslı ve zayıf? Vejetaryen arkadaşlar?

 

İkinci Paradoks: Hayvan kürkünden ve derisinden yapılan giysiler neden bu kadar hassas? Benim tarzım olmadığı için kullanmam ama kürklere insanlar gözü gibi bakıyor, süetler hemen lekeleniyor, lekeler çıkmıyor… Neden? Hayvanlar canlıyken “aman suya girmeyeyim, postumda ölene kadar lekesi kalır” diye hayatı kendilerine zehir mi ediyorlardı? Bence bu onların insanlara laneti. “Beni bunun için öldürdünüz ya, al sana, mundar oldu, artık senin de işine yaramasın” durumu söz konusu.

 

TALEP: 2 numaralı Bostancı-Üsküdar otobüsleri çok dolu oluyor, daha sık sefer veya daha büyük otobüs isterik! Yaşlı teyzeler, köprü trafiğinde oradan oraya savrulup duruyor, Marmara Üniversitesi önünden binen öğrenciler ellerindeki, koca ders klasörleriyle tutunmaya çalışıyor. Havalar da ısındı, kan ter içinde…

 

KÖPEKLERE MUKAVVAYLA MUKAVEMET: Bizim sokakta geceleri bir sürü köpek var. Aslında cümleyi şöyle kursam daha iyi olacaktı: Bizim sokakta geceleri köpek sürüsü var. Geçen ay gecenin bir saati Yelissa’nın jimnastik antrenmanından dönüyoruz, önce bir tane, sonra bir çete şeklinde havlayıp hırlayarak üzerimize saldırdılar. Ben köpekten hiç korkmam hatta bana saldıran köpeklere “yerim seni” diyerek yarı yolda durdurup kuyruk sallatıp kalça kıvırttığım çok olmuştur. Ama bu sefer pek öyle olmadı, ciddi ciddi saldırdılar ve çok zor kurtulduk. Elimde Yelissa’nın iş eğitimi dersi ödevinin ana malzemesi olan mukavva vardı. Bütün bir ders kan ter içinde onu çizmiş, ölçmüş, biçmiş, kesmiş ve açık bir küp şekline getirmiş. Tabi ben can havliyle elimdeki tek malzeme olarak onu sallayınca köpekleri korkutmak için… Olay bittikten sonra elime bir baktık, yırtık pırtık bir mukavva… “Anne, mahvolmuş mukavvam” diye ağlamaya başladı Yelissa. Eskiden TRT’deki çocuk programlarında mukavvanın 1001 kullanım şeklini görmüştük, bu da 1002. şekli oldu.

 

GÜLSE BİRSEL: Bu ay kuaförlerdeki bahşiş sorununa değinecektim (nefret ederim kime ne kadar vereceğim, saçımı yıkayan çocuk neye benziyordu, adı nedir, az mı oldu çok mu oldu, dükkanın ortağına da bahşiş vermek gerekir mi gibi sorulardan ve bütün saç yapımı süresince bunları düşünmekten tadım kaçar) bir baktım Gülse Birsel köşesinde benden hızlı davranarak benden önce yazmış. Hep çakışıyoruz onunla zaten. Ben ne yazacak olsam ya o yazıyor ya da o benim yazdığımı yazıyor. Hayatta hep aynı yerlere takılıyoruz herhalde. Köşesini okurken içim ürperiyor, hangi konumu çaldı diye. Neyse gizli numaralar konusunda ben ondan önce davranmışım, kaç ay önce ben Derki’ye yazmıştım, o daha geçenlerde yazdı…


 

EŞKİDENDİ EŞKİDEN: Dikkat ediyor musunuz, bütün sesi güzel şarkıcılar tıftıf. Yani “s” özürlü. Yeni yaptırdıkları porselen, banyo fayansı gibi dişlek protezlerin (word programı burada bana protez kelimesi yerine ‘ilişme takma’ sözcüğünü kullanmamı önerdi, yorum yapmıyorum) de etkisi olabilir ama artık abartmışlar. Sezen Aksu’nun klipine rast geldim, resmen “ekşidendi ekşiden” diyor. Hayatlarını konuşarak, şarkı söyleyerek kazanan insanlar olarak konuşma terapistine gidecek vakit bulamıyorlar mı estetik ve botox yaptırmaktan acaba?

 

YANLIŞA DİKKAT: X-small ve X-large: iks smol ve iks larc diye okunuyor. Smol ve larc kelimelerini İngilizce okuyorlarsa neden X harfi Türkçe ya da Fransızca okunuyor? Fransızca okunacaksa iks larj, İngilizce okunacaksa eks larc diye okunması gerekiyor.

 

O DA ACEMİ ÇIKTI: Bu gerçekten ilginç bir olaydı. 4 Nisan’da, saat 20.17’de, konservatuardaki dersten çıkmış, Kadıköy’den Erenköy’e dönecektik. Kumluk durağından ER1’e binmeye karar verdim (ilk defa). Tam otobüs beklerken telefonum çaldı, tam konuşurken de otobüs geldi. Üşüyen Yelissa beni daha konuşmam bitmeden beni kolumdan tutup apar topar otobüse soktu, otobüs şoförü de eliyle içeri girmemi işaret ediyordu hararetle. Anlayamadan daldım içeri, biz tek yolculardık. Girer girmez otobüs şoförü bana kendine en yakın koltuğa oturmamı işaret etti. Bir yandan telefondakiyle konuşmaya çalışırken bir yandan da bunu yapmasının nedenini anlamaya çalışıyordum. Anlayamayınca ve bana söylediklerini duyamayınca başka bir yere geçtim, onun gösterdiği yere de başka bir adam oturdu ve biz yola çıktık. Çıktık çıkmasına da durumda bir gariplik vardı. Telefon konuşmam bitince (normalde otobüste konuşmam ama konuşmamın ortasında Yelissa ve şoför zorla otobüse sokunca mecburen devam ettim, samimi olmadığım bir öğrencim arıyordu) duruma vakıf olup şaşakaldım. Öndeki konuşmalar aynen şöyleydi:

-Nereye gidicem?

-Sola sapcan abi.

-Tam sol mu?

-Yok şurdan git.

-Huopp abi, ne yaptın, durağı geçtin.

-Orda durak mı vardı? Karanlıkta göremedim.

-Var tabii, neyse devam et sen. İlerden sağa sapıcan ama geniş al, malum otobüs bu, dönemezsin yoksa. Bak abi gördün mü, sıkıştı koca otobüs, sen otobüssün, dönemezsin demiştim, geri al yine dene. Bir daha dene, olucak bu sefer, ha gayret, çekilsene kardeşim, görmüyon mu koca otobüsü!

-Ben birazdan inicem, sen burdan dümdüz devam et, yok mu arkadaşlar içinizde yolu bilen biri, tarif etsin!

 

Bu fotoğrafı olay anında çektim ama telefonla çektiğim için pek net olmadı, idare ediverin…

 

ISLANDIK: Mart ayında Ankara’ya Türkiye Jimnastik Şampiyonası 1. etap, yıldızlar ve gençler kategorilerini izlemeye gittik. Yanımıza çok az eşya aldığımız için Yelissa’nın üstünü kirletmemesini istiyordum. İkinci günün sabahı otelden çıkıp yarışmanın yapılacağı yere giderken yolda sürekli “dikkatli yürü, çamur sıçratma, bak paçana çamur geldi” şeklinde söyleniyordum. Tam o sırada önümüzden bütün hızı ve şiddetiyle bir araba geçti ve ikimiz de tepeden tırnağa çamurlu suyla ıslandık. Yelissa sadece kafasını yana ve yukarı çevirerek bana baktı, hiçbir şey söylemedi. Ben de…

 

Yarışma çok güzeldi. Bizim izlediğimiz ilk yarışmaydı. Gitmek bizim için de, bizi aniden orada gören yarışmacılar için de sürpriz oldu. İki gün boyunca kulaklarımız patlayana, gözlerimiz fırlayana kadar ritmik jimnastik izledik. Yelissa hayran hayran baktı yarışan ablalarına… Hocaları da “çok çalışırsan sen de böyle bir yarışmaya katılabilirsin” dediler. Yelissa daha 2 aylık bir jimnastikçi, daha çok ekmek yemesi lazım (lafın gelişiydi yoksa ekmek yerse jimnastiğe veda etmesi gerekir).

 

Ve aradan 1.5 ay geçti. Bu süre içinde Yelissa çok çalıştı ve 13 yaşıtıyla birlikte 10 Nisan Pazar günü, Bağlarbaşı Spor Kulübü’nde yapılan MEB Okullararası İstanbul Şampiyonası’na katıldı.

 

Yarışmadan önce ilk zamanları tek derdim sonuncu olmamasıydı. Aradan bir süre geçince sonuncu olmayacağını, ortalarda yer alacağını anlamıştım. Bu sefer ilk altıya girmesini istemeye başladım (başlarda bunu düşünmek bile mucizeydi, birlikte yarışacağı çocukların bazıları dört yıldan beri jimnastik yapan çocuklardı, Yelissa ise onların yarısı kadar bile esnek olmayan 3.5 aylık bir acemi). İlk altı çocuk, Bolu’da yapılacak olan Türkiye finaline katılacaktı ve Yelissa’nın bunu çok istediğini biliyordum. Yarışma sabahı kaçıncı olursa olsun, 7. olmasın diye dua ediyordum.

 

Yarışma günü geldi çattı, gecenin 1’ine kadar yatakta dönüp duran Yelissa, sırası geldiğinde fazla heyecanlanmadan yarışmaya başladı. Çok güzel bir program çıkarttı ve grubunda son 3 yarışmacı kalana kadar 7.30 puanla 1. durumdaydı. Daha sonra birisi 7.35 gibi kıl payı bir farkla onu geçerek 2. sıraya düşürdü ve sonuç bu şekilde kaldı. Yani Yelissa, jimnastik yapmaya başladıktan tam 3.5 ay sonra, katıldığı ilk yarışmada İstanbul 2.si oldu…

 

Okulu, kendi adlarına yarışacak öğrencileri için bana hiç destek olmadığında yıkılmıştım. Diğer bütün okullar lisans çıkartmak için kendilerini paralarken, çocuğa okul eşofmanları verirken, gelip yarışmayı izlerken bizim okul neredeyse “aman bu da nerden çıktı, otursun evinde, niye spor yapıp bize iş çıkartıyor” mantığındaydı.  Lisansı çıkartmadılar, kendim çıkartmak için uğraşmak, koşturmak zorunda kaldım, sağlık ocağı kuyrukları, Milli Eğitim İl Müdürlüğü’ne koşturmalar, hatta okulun ödemesi gereken lisans parasını bile ben cebimden ödedim. Ve Yelissa yarışmada 2. olarak Erenköy İlköğretim Okulu’nun adını anons ettirip gümüş madalya aldı.

Pazartesi sabahı ilk işim okul müdürüne gidip madalyayı göstermek oldu. Bundan sonra gereken desteği göreceğiz umarım.

 

 

YANIT HAKKI: Geçen ayki depresif yazım üzerine gelen bir mailden alıntı yapıyorum:

 

“Depresyonda olduğunu söylüyorsun. Ama benim bir şey çok dikkatimi
çekti. Sen 'Reiki Master'sın. Nasıl oluyor da böyle bir şeye yenik
düşebiliyorsun? Bu tür negatifliklerin senden uzak olması gerekmez mi? Bunları
gerçekten soru olarak soruyorum. Belki de diyeceksin ki 'ben kendime reiki
vermesem daha da kötü olurdum'.”

 

Ve yanıtlıyorum: Benim depresyonum tamamen duygusal(!). Bankaya olan borçlarımı ödeyebildiğim anda bitecek. Çok uzun zamandır sadece maddi açıdan dibe vurduğumda bu hale geldim. Başka herhangi bir nedenle çözülme, dağılma, yıkılma yaşamışlığım yok. Evrenden, payıma düşen bolluktan nasibimi hemen almam için talepte bulundum ama kendime nasıl bir plan çizerek gelmişsem bir türlü hayat standardımla gelirimi denk düşürmeyi başaramadım. Madem jimnastiğe, baleye, ona buna yetenekli bir çocuk yetiştirecektim, yanına gereken parayı kazanma yolunu niye koymamışım acaba? Çocuk Bolu’ya finale gitmenin hayalini kuruyor, ben hangi parayla nasıl gideceğimizi düşünüyorum, o zamana kadar eve icra gelmezse tabii. Bu arada şimdiden söyleyeyim, ileride Derki’de yazımı göremezseniz bilin ki bilgisayar haczedildiğindendir. (Not: Yapı Kredi Bankası, ben o oturduğumu sandığınız adreste oturmuyorum, bilginize, yani oraya gitmeyin boşuna, git, gelme üstüme, kredi kartı verirken, limitlerimi bana sormadan artırırken aklınız nerdeydi, bu kadar faiz insanca mı sizce? Kış kış…)

 

TV: Survivor reality yarışmasını bir türlü izleyemiyordum, malum o saatlerde spor salonunda kendilerini eciş bücüş yapan çocukları izlemekte oluyorum, ilk defa dün izleyebildim, hem pazar günü yarışma olduğu için çocuklar pazartesi izinliydi ondan hem de gününü ve saatini değiştirmişler. Tek bir yorum yapacağım, yakında herhalde elemek yerine daha heyecanlı olsun diye yarışmacıları teker teker öldürecekler çünkü yapmadıkları bir o kaldı. “Kaybettiniz, takımdan birini kurban edin, evet şimdi törenle Mehmet arkadaşınızı boğarak eliyoruz. Ruhu şad olsun!”

 

 

DİZİ: Bu aralar kaçırmamaya çalıştığım, heyecanla beklediğim dizi LOST. Dizimax’te Cuma günleri 15:00, 21:00 ve 02:00’de. 8. bölümü vardı en son. Bir uçak kazası sonrası tropikal bir adada kalan bir grup insanın maceralarını anlatıyor. Her bölümde kişilerden birinin eski hayatına dönerek derinlemesine tanıtıyor. Tavsiye ederim.

 

 

SİTE ÖNERİSİ: http://www.0-18.org/

 

Derneğin amacı: 

Taraf devlet olarak imzaladığımız Birleşmiş Milletlerin Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin ülkemizde uygulanmasını desteklemek ve takipçisi olmak. Çocuğun yüksek yararı ilkesi doğrultusunda yaşama, gelişme, korunma, katılım ve çocuğa karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesine yönelik eğitim ve izleme çalışmalarını yaygınlaştırmak; çocuk haklarını ülke gündemine getirmek ve taraf devlet olarak imzaladığımız Birleşmiş Milletler’in Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin ülkemizde uygulanmasını desteklemek ve takipçisi olmak amacı ile önceliği çocuk merkezli çalışmalar yapmak olan Sivil Toplum Kuruluşları arasında gönüllü çocuk ortaklığını gerçekleştirmektir.

 

FİLM: Hero: Japon takvimi kıvamında görüntülerle savaş sanatları gösterisi.

 

REKLAM: Yatak reklamındaki Alf türü yaratığı korkarım Kuşum Aydın seslendiriyor ki bu da olayı daha da iticileştirmiş.

 

KİTAP: Yatmadan önce 100 fırça darbesi - Melissa P.

Kemerburgaz’daki okuluma gidip dönerken serviste okuyordum. Arkamdaki çocuklar omzumun üstünden okuyacak diye ödüm patladı. Sıradan bir kendini tatmin kitabı. Zaten ucuz diye almıştım. İçi de ucuz çıktı. Ne kadar basit kitaplar ne kadar çok satıyor inanılır gibi değil…

 

Not: Bu arada, ne çok Melisa ismi var ortalarda, yarışmada bir anne Melisa diye bağırıyor, çocukların yarısı bakıyor, tabii biz de…)

 

KİTAP: Bir Katilin Anatomisi-Karındeşen Jack

Patricia Cornwell

 

Yazar adli tıp bilgilerini kullanarak yüzyıllardır aydınlatılamamış Karındeşen Jack cinayetlerini çözüyor ve katilin kim olduğunu kanıtlayarak açıklıyor.

 

Kitaptan ilginç bulduğum bir bölümü alıntılıyorum:

 

"Kadınlar farklı bir ırktı. Doğum kontrolü Tanrı’ya ve topluma karşı büyük bir saygısızlıktı ve kadınlar korkutucu bir hızla doğururken yoksulluk artıyordu. Kadınların seksten yalnızca fizyolojik nedenle hoşlanması gerekiyordu, orgazmın gebelik için gerekli sıvıların salgılanması için esas olduğu sanılıyordu.

 

* * *

 

Hekimler kadının hamile kalmasında zevkin esas olduğu tıbbi gerçeğini belirttikçe şarlatanlık devam ediyordu. Eğer tecavüze uğramış bir kadın hamile kalırsa, cinsel birleşme sırasında orgazm olmuş ve bu yüzden birleşme onun isteği dışında olmamış anlamına geliyordu. Tecavüze uğramış kadın hamile kalmazsa orgazm olmamış, dolayısıyla tecavüz iddiaları doğru olabilir diye düşünülüyordu.

 

On dokuzuncu yüzyılın erkekleri kadın orgazmıyla fazlasıyla ilgiliydiler. Zevk o kadar önemliydi ki. Bu hile öğrenildikten sonra kısırlık sorunu erkeğin üzerine atılabiliyordu. Eğer kadın orgazm olamıyorsa bu konuda dürüst davranırsa, durumu kadın iktidarsızlığı olarak teşhis ediliyordu. Doktorun kapsamlı bir muayenesi gerekiyordu ve hastanın iktidarsız olup olmadığının belirlenmesinde klitorisin ve göğüslerin manipülasyonu yeterliydi. Muayene sırasında göğüsler sertleşiyorsa prognoz umut verici demekti. Hasta zevk alırsa koca, karısının sağlıklı olduğunu öğrenmekten büyük mutluluk duyuyordu.

İlginç bir kitap ama biraz zor okunuyor. Ben hala bitiremedim ama az kaldı.

 

 

Demiş Ki:

 

Bir keresinde Einstein’a “bir mil kaç feet’tir diye sormuşlar.

“Bilmiyorum, herhangi bir kaynak kitaptan iki dakikada bulabileceğim bir bilgiyle neden beynimi doldurayım ki?” demiş.

(Hele interneti bilseydi)

 

Eğer her şeyin kötü olacağını söylemeyi sürdürürseniz bir kahin olma şansınız artar.

-ISAAC BASHEVIS SINGER

 

Karıncalar hayvanları iki gruba ayırır:

1.Aslan, kaplan, yılan gibi iyi huylu ve zararsız hayvanlar

2.Tavuk, ördek ve kaz gibi yırtıcı ve tehlikeli hayvanlar.

 

Yapmadığınız atışların yüzde yüzünü ıskalarsınız.

-WAYNE GRETZKY (Toronto Maple Leafs’in efsanevi buz hokeyi oyuncusu, 2. köpeğimin de adıydı.)