“Bütün dünya bir oyun sahnesidir..

 Kadın, erkek bütün insanlar da sadece oyuncular.

 Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır.

 Perdeleri yedi çağ olan oyunda insan birçok roller oynar.

 İlk önce sütninesinin kollarında ağlayan, salyalarını akıtan bebektir.

 Sonra sızıldayan, çantası ve tertemiz sabahlık yüzüyle isteksiz isteksiz sümüklü

 böcek gibi sürünerek mektebe giden mektepli.

 Sonra fırın gibi derinden nefes alan, sevgilisinin kaşına destan yazan aşık.

 Sonra garip küfürler savuran pars sakallı, şerefi üstüne titreyen, çabuk kızıp

 kavgaya girişen, su kabarcığından farksız şöhreti hatta top ağzında bile arayan asker.

 Daha sonra hürmetli yuvarlak göbeği besili bir piliçle astarlanmış, bakışı sert,

 sakalı usulünce kesilmiş, arifane hikmetleri ve harcıalem misalleri bol hakim.

 Böylece rolünü oynar..

 Altıncı çağ, burnunda gözlük, yanında kese, eskimeden saklanmış pantolonu

 sıska bacaklarına büsbütün bol gelen, vücudu kupkuru, ayağı terlikli soytarı

 halini alır.

 Kalın erkek sesi tekrar çocuk sesi gibi incelerek düdük sesine döner.

 En sonuncusu, bu garip ve heyecanlı hikayeyi sonuçlandıran sahne,

 ikinci çocukluktur, tam bir unutulmadır : Dişsiz, gözsüz, tatsız,

 hiçbir şeysiz …”

 

 

Bunlar Jacques’ın sözleri..

Aslında yaşam tam da Jacques’ın tanımladığı gibi. Shakespeare, tüm dünyanın bir sahne olduğunu söyletiyor Jacques’a. Öyleyse tiyatro hayatın aynası mıdır?

 

Peki biz sahnenin neresinde duruyoruz? Tiyatro mu bize ayna tutuyor yoksa biz mi tiyatroya ayna oluyoruz? Eğer Jacques haklıysa gelin yaşamınızın aynasına bir bakın.

Peki ya haklı değilse? O zaman yine gündelik işlerinize ya da televizyona, halk kahramanlarımız gelin-kaynana adaylarına geri dönebilirsiniz.

 

Ben haklı olduğunu biliyorum. Şimdi aynayı size çevireceğim. Belki de ona ilk defa bakacaksınız. Karşılaşacağınız şey size hiç yabancı değil, yalnızca kendinizi göreceksiniz, kocaman bir aynada, yaşamın aynasında, tiyatroda..

 

Tiyatro da başka sanatlar gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dinden bağımsızlaşarak sanatlaşmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar. Tiyatro sanatının doğuşu tanrı Dionysos için yapılan şenliklere dayanıyor. Tanrı Dionysos, en büyük Grek tanrısı Zeus ile Semele’nin birleşmesinden dünyaya geldi. Semele, Dionysos’u ölürken doğurdu. Bu yüzden, daha sonraları yapılacak olan ve tiyatronun oluşmasına katkıda bulunacak hatta ilk oyuncuyu ortaya çıkaracak dramatik yarışmalarda “ölümün yeni bir yaşam getirmesi inancı” hakim. Diğer tanrılar gibi Dionysos da öldürüldü. Ancak Zeus, Dionysos’a yeniden can verdi. Böylece Dionysos, “iki defa doğan” anlamına gelen ditrambos niteliğini kazandı. (Sonraları Dionysos için koro ile söylenen ezgilere de aynı isim verildi.)

 

Tanrı Dionysos, şarabın ve coşkunluğun simgesiydi. Bu yüzden ona tapınanlar, ayinlerinde coşturucu danslara ve müziklere, hatta sarhoşluğa varan aşırılıklara yer verirdi. Tanrı Dionysos’un tiyatroyu başlatışının ise küçük bir hikayesi var :

 

Atina’da birtakım düzen değişikliklerinin ortaya çıktığı İÖ VII. ile VI. yüzyıllarda sürekli büyüyen ve güçlenen tüccarlar ile, Atina’yı yöneten soylular arasında kıran kırana bir çatışma başlamış. Tüccar sınıfından gelenler zenginlikleri ile güç sağlayarak Atina’yı yönetmeye başlamışlar ve soylu kesimin topraklarını köylülere dağıtarak, köylüleri yanlarına çekmek istemişler. Ancak soyluların halkın dinsel törenlerini denetleyerek ellerinde tuttukları etkin gücü hesaba katmamışlar. Daha sonra çok akıllıca bir taktikle soyluların dinsel gücüne saldırmadan, halkın sevdiği ve halka daha yakın yeni bir inanç kaynağı bulmuşlar : Dionysos …

Akıllı tüccar sınıfı, Dionysos adına törenler düzenlemeye başlayınca, törenler halk tarafından çok çabuk duyulmuş ve yaygınlaşmış. Böylece tiyatroyu doğuran Dionysos Şenlikleri başlamış …

 

Kaynaklara göre Dionysos adına yapılan ilk tören “çiçek bayramları”. Antesteria adı verilen çiçek bayramları, bahar başlarken, ürünlerin olgunlaştıkları sırada kutlanırdı. Şaraplar içilir ve eğlenceler düzenlenirdi. Bu törenin ilginç bir yanı var :

 

Çiçek bayramı kutlamaları için seçilen ve tören sırasında yapılacak olan içki içme yarışmasını denetleyecek kişiye Archon denilirdi. Ve törende Archon’un karısı Dionysos ile evlendirilirdi. Bir araba üstünde getirilen Dionysos heykeli ile Archon’un karısının düğünü yapılırken, sokaklarda ruhların dolaştığına inanıldığı için, düğün bitince ruhlar kovulur ve şenlik böylece sona ererdi.

 

Bir başka şenlik ise Dionysos’un yeniden doğuşunu kutlamak için yapılan Lenaia …

Lenaia’da heykel büyüklüğündeki bir phallus (erkeklik organı), bolluk simgesi olarak şenlik alanından geçirilir ve Dionysos’un yeniden doğuşu oyunlarla canlandırılırdı.

 

Ve tiyatroyu doğuran en önemli şenlik İÖ VI. yüzyılda başlatıldı …

İlkbaharda yapılan Büyük Dionysia Şenliği’nde ozanlar arasında düzenlenen ödüllü yarışma ile tiyatro sanatı doğdu. Bu şenlikte, Dionysos Tiyatrosu’na ilk önce tanrıyı simgeleyen bir heykel götürülürdü. Gece heykelin başında tutulan nöbetin ardından gün doğumuyla birlikte, danslar ve Dionysos’a söylenen ezgiler başlardı.

Ve böylece günümüze kadar uzanan tiyatro sanatı doğumunu tamamlamış ve çeşitli evrelerden geçmek üzere yola çıkmış oldu. Tüm bu şenlikler olup, tiyatro ortaya çıkmaya başladığı sırada, Atinalıların, yüzlerce yıl sonra ülkemizde ortaya çıkacak ve tüm olup bitenleri hiçe sayarak tiyatroyu geri plana atan, önemsemeyen, hatta tiyatrodan haberi olmayan “Semra Hanım Şenlikleri”nin başlayacağından haberleri yoktu tabii…

 

Şenliklerin ve törenlerin ardından, tiyatronun ilk oyuncusunu kazanacağı dramatik yarışmalar düzenlemeye başlandı. İÖ 534 yılında, Atina’da düzenlenen ilk tragedya yarışmasında birinci olan Thespis’in, korodan ayrılarak solist olarak ezgisini söylemesi ile hem ilk kez diyalog oluşmuş hem de tiyatro ilk oyuncusunu kazanmış oldu. Dionysos adına düzenlenen bu dramatik yarışmalara üç çeşit oyunla katılım olurdu : tragedya, satir oyunları ve komedya …


Antik Yunan tragedyasının tanımını ilk kez Poetika adlı yapıtı ile Aristoteles yaptı.

Ünlü Grek düşünürü Aristoteles, tragedyayı şöyle tanımlıyor :

“Tragedya ahlaki yönden ağırbaşlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir hareketin taklididir.”

Tragedya, kökeni bakımından Yunanca Tragoidia sözcüğünden gelir. Tragos (keçi) ve Oidie (türkü) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan “keçilerin türküsü” anlamında kullanılır. Antik Yunan tragedyalarında, seyirciye acıma ve korku duygularının verilebilmesi için, seyircinin kahramana ve kahramanın kaderine sempati duyması, bir yakınlık kurması gerekir. Konu kaynakları efsaneler olan tragedyalarda, kahraman ahlak yönünden iyi ve mutlu bir durumdan acı verecek duruma düşen kimsedir ve kahraman bu kötü duruma kendi yaptığı bir hata ya da bilmeden işlediği bir günah sayesinde düşmüştür. Grek tragedyasında yapı konuşmalı ve şarkılı bölümlerden kuruludur. Konuşmalı bölümler başlangıç anlamına gelen Prologos, şarkı aralarındaki bölüm Epeisodion ve bitiş bölümü Eksodos’dan oluşur. Şarkılar ise koronun girişte söylediği şarkı Parados ve epeisodionlar arasında söylenen Stasima olarak ikiye ayrılır. Greklerde tragedya, yapı olarak tiyatrodan çok müzikale veya operaya daha yakındı. Oyunlar dinsel bir tören niteliği taşıyor ve seyirciyi etkileyen de bu dinsel hava oluyordu.

 

Dramatik yarışmalara katılanların seçebileceği bir başka tür de Satir Oyunları idi.

Satir oyunları tragedya ile yakından ilintili ancak şen, gülünç ve açık saçıktı. Konuları tragedya ile aynıydı ancak tek farkla, satir oyunları tüm trajik konuları mizah açısından ele alırdı.

 

Dramatik yarışmaların son seçeneği de komedya türü …

Eski komedyanın kaynağı demin sözünü ettiğim Lenaia şenlikleri. Komedya sözcüğünün kökeni Yunanca “komos şarkısı” anlamına gelen komodia sözcüğüne dayanıyor. Komos sözcüğünün anlamı ise cümbüş ve curcuna. Komedyanın doğumu başta Sicilya olmak üzere bir çok yerde yapılan Bağbozumu Şenlikleri’ne dayanıyor.

 

Bu şenliklerde kaba güldürüler oynanır ve sepetler içinde Dionysos’a adanan kurbanlar taşınırdı. Ayrıca yine geçit töreninde yer alan bolluk simgesi phallus’lar bulunurdu. Komedya da tragedya gibi dinsel inançlardan ortaya çıktı. Sarhoşluk, şaka ve cümbüş Grek komedyasının kaynağında olan şeylerdi. Bu yüzden oyuncuların tümü gülünç görünüşlü phallus’lar takar ve abartılı biçimlere girerlerdi. Eski komedya hakkında değinilebilecek ilginç bir konu da şu :

 

Eski komedyanın en belirgin özelliği taşlamadır. Ve taşlanması gereken her şey komedya oyuncusunun hedefi olur. Eski komedyanın temsilcisi Aristofanes, Atina’nın en güçlü kimselerini adlarını da belirterek alaya alırmış. Atina’da devlet, bu özgürlüğü kısıtlamak şöyle dursun, bu oyunların oynanabilmesi için ödenek ayırırmış. Yani tiyatronun yapısındaki yüzlerce değişiklik ve gelişme ile geldiği günümüzde yaşananlara bakarsak, tiyatroya devlet tarafından ayrılan bütçe herhalde o günün şartlarıyla Antik Yunan’da ayrılan bütçeden daha az. Oyunun ismi yüzünden oynanması yasaklanan onca oyun, tiyatroların ödeyemedikleri sahne kiraları, hatta kendi ceplerinden yaptırdıkları dekor ve kostümler..

Tiyatro doğdu, büyüdü, fakat ölmeyecek. Dünya üzerindeki son insan ölene kadar tiyatro da yaşayacak. Sürekli büyüyerek..

 

Ülkemizde sanata verilen değer bu kadar azken tiyatrocular kendi paylarına düşeni yapıyor ve tiyatroyu yaşatmaya çalışıyorlar. Fakat bunu gerçekten yapanların sayısı ne yazık ki çok az. Tiyatroyu anlamadan ve tiyatroya inanmadan tiyatrocu geçinenler sardı dört bir yanımızı. Televizyon dizilerinde boy gösteren şorololarımız ve cici bici manken kızlarımız var. Bir maç biletinin yarı fiyatına bile tiyatro bileti bulabilecekleri halde evlerinde oturup televizyon izlemeye doymayan bir de halkımız. Hayatlarında hiç tiyatroya gitmedikleri için (belki aralarından bir kaçı ilkokula giderken okulun bedava götürdüğü oyunlardan birini izlemiştir) televizyonda gördükleri herkesi sanatçı ve sözde sanatçılarımızın anlattıkları şeyi de tiyatro zanneden binlerce insan …

 

Ve bunlar yetmezmiş gibi bir de oturdukları yerden olan biteni izleyen tiyatrocularımız var. Kimseye cevap vermeyen, karşı çıkmayan, tabiri caizse ağızlarının payını vermeyen tiyatrocularımız. İyi ama bunun sonu nereye varacak? Hala “manken sahneye çıkabilir mi?” tartışmalarının yapıldığı, Yıldız Kenter ile bir mankenin aynı yayına davet edildiği ve tiyatroyu amacından saptıran, kirleten, öldürmeye çalışan kimselerin sözlerinin dinlendiği bir ülkedeyiz. Tiyatro Nedir? sorusunu yanıtlayamayan ancak sahnede duran insan yığınına karşın, yıllarını eğitime vermiş ve tiyatroyu tiyatro yapmak için yapmaya hazır onca konservatuar mezunu var. Gelin görün ki, “ver elini, kır belimi” ya da “şapır şupur beni öp, çatır çutur beni ye” diye nakaratları olan şarkıları ve bu şarkıların günümüzde pek moda olan “ses ve yetenek aranmaz.Soyun yeter” kanunu ile kendini gösterme fırsatı bulmuş çok değerli yorumcularını, yahut bu yorumcuların yakın çevrelerindeki yine birbirinden değerli vatandaşları sahneye oyuncu diye çıkaran yönetmenler ve rejisörler tiyatro hakkında konuşabiliyorlar. Bu yönetmenlere sormalı; diksiyonunu düzeltmemiş, ömründe bir tane oyun okumamış, Hamlet’i bırakın cumhurbaşkanının adını bilemeyen mankencikleri sahneye çıkartmak, yaşamlarını tiyatroya adamış hatta bu yolda bir ömür harcamış gerçek sanatçıların hatıralarına ve kişiliklerine edilen hakaret değil midir?

 

Ben defalarca sorup yanıt alamıyorum. Bu olanlara karşın öfke ve nefretle doluyum ama ne olursa olsun hiçbir şey tiyatronun büyüsünün önüne geçemeyecek.

 

İşte hikayemiz böyle başlıyor…

Size hikayenin devamını da anlatacağım, ta ki bugüne kadar.

Jacques’a hak verdiniz mi? Aynada kendinizi görebiliyor musunuz?

Hemen göremediyseniz telaş etmeyin, demin saydıklarım araya giriyor, görüntüyü bulandırıyordur. Daha net görebilmek için siz de onlara ayna tutmayı deneyin.

Ben şimdi gidiyorum, Jacques biraz daha sizinle kalsın..

Onu haklı bulmayan taraf fazla üstünüze gelir, sizi de otomatikleştirmeye çalışırsa sakın oralı olmayın. Çok çaresiz kalırsanız biraz dişinizi sıkıp oynarsınız…

Dedik ya, bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın, erkek bütün insanlar da sadece oyuncular