|
(Bu 7 bölümlük yazı, yazarımız Burak Eldem'in Akşam Gazetesi'nde 28 Mart - 4 Nisan
tarihleri arasında yayımlanan "Marduk Geliyor mu?" başlıklı yazı dizisinin
orijinal ve kesintisiz versiyonudur. Yazarın "2012: Marduk'la Randevu" adlı
kitabını merak eden okurlar için bir ipucu ve fikir verme amacıyla
hazırlanmıştır ve kitabın özeti değil, "giriş" niteliğinde bir sunumdur.)
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:
3661 yıllık döngü
Mezopotamya
kültürlerinde Marduka verilen Nibiru (Ortayı Ele Geçiren) ünvanından ve
gerek epik destanlarda gerekse astronom rahiplerin rapor ve kayıtlarında,
Mardukun göklerde belirmesiyle ilgili ifadelerin yoğun bir simgesellikle
anlatıldığından söz ettik. Gök cisminin izlediği rota ve geçtiği
istasyonlar özel isimlerle belirtilirken, meridyen geçiş konumunda aldığı
Nibiru adı, onun güney göklerini ortadan bölen sanal çizgi üzerine yerleştiği
evreyi anlatıyordu. Diğer yandan, başta ünlü yaratılış destanı Enuma Eliş
olmak üzere mitoloji sınıfına sokulan çoğu metinde, Mardukun göklerde
Tiamat adlı ejderha ile yaptığı savaş betimleniyor ve yolunu Tiamatın
ortasından geçirdiği dile getiriliyordu.

Araştırmacı
Andrew Collins, yayımlandığı ülkelerde oldukça yankı uyandıran Cennetin
Tanrıları (Gods Of Eden) adlı kitabında, gerek eski Mezopotamya kentlerini,
gerekse Güneydoğu Anadoludaki tarih öncesi yerleşimlerin kalıntılarını
inceledikten sonra, Mardukun savaştığı ejderha Tiamatın bütünüyle göksel bir
figür olduğuna dikkat çekiyor. Collinse göre, birbirinden coğrafi olarak
belli bir uzaklığa sahip olmalarına ve kuruluş tarihleri arasında birkaç bin
yıl fark bulunmasına karşın, Urfa yakınlarındaki Nevali Çori ve Sümerin ilk
kenti olarak bilinen İran Körfezi dolayındaki Eridu, ejderha ve su temeline
dayalı aynı inanç kültünün izlerini sergilemekte. Her iki kentte de en önemli
yapı olan tapınakların güney yönüne çevrildiğinden ve ikisinin de Fırat
nehrinin akış doğrultusuna hizalandığından söz eden Collins, gerek Nevali
Çoride gerekse Eriduda, ejderha kavramının tuzlu sular, yani deniz ile
özdeşleştirildiğini vurguluyor. Gerçekten de Mezopotamya kültürlerinde
Mardukun ortasından ikiye ayırdığı canavar Tiamat, aynı zamanda engin tuzlu
suların temsilcisi.
Denizlerin göksel ejderhası
Bu
durumda, İsadan önce 8000 dolayında kurulduğu düşünülen Nevali Çori ile ondan
birkaç bin yıl sonra aşağı Mezopotamyada kurulan Eriduda, tapınakların
yüzünün döndüğü güney yönüne bakarak yapılacak bir yıldız gözlemine çağırıyor
bizi Collins. Ardından da, Sümer kültürüne göre Enki Yolu, yani güney
göklerinde, ufkun hemen üzerinde beliren bir takımyıldıza dikkat çekiyor:
Eridanus, yani deniz ejderhası. Kuzey yarıkürede yer alan kentlerde belli
dönemlerde ancak ufkun hemen üzerinde, yatay ve uzun bir yılan biçiminde
gözlenebilen Eridanusa bu isim, çok sonraları, Yunan düşünürleri tarafından
verilmiş. Ancak Collins, güney ufkunun hemen üzerindeki bu büyük deniz
ejderhasının adının, Eridu kentinden alındığını, bir başka deyişle,
takımyıldızın Eridu kültürünün ejderhasını simgelediğini belirtiyor. Eğer bu
yaklaşımı dikkate alarak Mezopotamya yaratılış destanı Enuma Elişi yeniden
okursanız, yolunu dinlenmeksizin Tiamatın ortasından geçiren Mardukla
ilgili ifadeler, güney göklerinde ufkun üzerini yatay biçimde kaplayan bir
takımyıldızın tam ortasından geçen bir gök cismini betimler hale geliyor. Bir
başka deyişle, bir masal gibi dillendirilen metnin aslında ejderhanın
karnını yarıp ortayı ele geçiren bir güçlü tanrısal varlığı değil, ejderha
adı verilen bir takımyıldızın tam ortasından geçip yükselişini sürdüren bir
gök cismini anlattığını fark ediyoruz. Yani, Enuma Eliş de tıpkı diğer
masalsı antik metinler gibi, göklerdeki bir harekete ilişkin koordinat
veriyor.

Yeniden
Zecharia Sitchine ve eski Yakındoğu kültürlerinde izini sürerek saptadığı
Marduk adlı gök cismine ilişkin kayıtlara gelelim. İndüs ve Sarasvati
nehirleri kıyısındaki Harappa uygarlığından, Mezopotamya ülkelerine ve Mısır
kentlerinden Anadolu yerleşimlerine dek oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan
inanç sistemleri ve mitolojilerde göksel unsurlara dikkat çekerek, bugün bizim
bilmediğimiz bir gök cismine ilişkin kayıtları çıkaran Sitchin, yalnızca
efsane ve tapınak ve mitlerinde Mardukla ilgili bilgi ve göndermeleri
saptamakla kalmadı. Belki bundan çok daha önemli olan bir bulguya işaret etti
ve bu olası gök cisminin yörünge periyodunu, yani Güneş çevresindeki bir tam
turunun bizim zaman ölçümlerimize göre ne kadar sürdüğünü yine antik metinleri
ve Yakındoğu matematiğindeki verileri tarayarak saptamaya çalıştı.
Sümer
matematiği, altmış tabanı üzerine kuruluydu. Yani bugün bizim matematik ve
hesap sistemimize temel oluşturan on tabanına ayarlı matematiğimizdeki, 10
rakamının kuvvetleri üzerine kurulu birler basamağı, onlar basamağı, yüzler
basamağı gibi hanelerin yerinde, Sümer matematiğinde 60 rakamını temel alan
birler basamağı, altmışlar basamağı, üç bin altı yüzler basamağı haneleri
yer alıyordu. Günlük hayattaki sıradan alışveriş, ticaret gibi işlemler için
hiç de pratik olmayan, hesaplamaların oldukça zor yapıldığı bu sistem, bütün
Mezopotamya kültürlerinde kutsal sayı sistemi olarak görülmüştü. Zaman
içinde, saf altmışlı matematik yalnızca tapınakların ve rahiplerin göksel
hesaplamalarına bırakılırken, günlük hayatta kullanılmak üzere, hesaplamayı
kolaylaştırıcı ara basamaklar eklendi bu sisteme: 600ler basamağı,
6000ler basamağı gibi. Ancak toplumun siyasi ve ruhani liderliğini
yürütmekte olan rahipler kastı, kendi hesaplarında saf altmışlı sistemi
kullanmayı sürdürdü.
Şar: Göksel hesapların şifresi
Bu
matematiğin, göksel ve kutsal kabul ettiği, oldukça özel bir sayının, farklı
ve kritik bir kullanımına dikkat çekti Sitchin: Bu, göksel taban olarak
kabul edilen 60 sayısının ikinci kuvvetine, yani 3600e eşitti ve çoğu kez
özel bir simgeyle gösteriliyordu. Bundan daha da önemlisi, Akat dilinde Şar
adı verilen bu sayı yalnızca soyut bir matematiksel değeri değil, uzun
tarihsel evreleri ölçmekte kullanılan bir zaman birimini gösteriyor ve
bütünüyle göksel devinim ile ilişkilendiriliyordu. Bir başka deyişle, Şar
özel simgesiyle gösterilen değer, 3600 Yıl süren çok özel ve temel bir
döngüyü vurgulamaktaydı. Sümer Kral Listeleri ve benzeri tarihi kayıtları
inceleyen Sitchin, bu belgelerde zamanın Şar cinsinden ölçüldüğünü ve
hanedanların sürelerinin 10 Şar, 8 Şar gibi, 3600 yılın katlarından oluşan
değerlerle ifade edildiğini gördü. Görece daha yakın zamanlara rastlayan
uygarlıklar, tarihle ilgili hesaplarında on yılları ve en fazla yüz yılları
kullanırken, Sümerle başlayan bir rahip geleneğinin 3600 yıl gibi oldukça
uzun bir zaman dilimini hesapların merkezine yerleştirmesi ve bu periyoda
göksel önem atfetmesi, astronomiye ve gök cisimlerinin hareketlerine bunca
önem veren bir uygarlıkta bir tek anlama gelebilirdi Sitchine göre: O
kültürde çok önem verilen bir gök cisminin, yörünge süresi!

Şar ile
ilgili saptaması, Sitchinin teorisindeki en kritik noktalardan biri.
Gerçekten de hem göklerle ilgili ve kutsal olarak kabul edilen, hem de uzun
zaman evrelerini ölçmekte kullanılan böylesi bir periyot, dağarcığında çok
önem verilen, gizemli bir gök cisminin bulunduğu, astronomiye meraklı bir
toplumda, çok büyük bir olasılıkla o gök cisminin yörünge süresini
simgeleyecektir. Sitchin, Babilli tarihçi Berossusun, Sümer tarihiyle ilgili
çıkardığı kronolojilere dikkat çeker. Berossusa göre, insanlık tarihinin
başlangıcından Tufana dek, 120 Şar geçmiştir; yani 432.000 yıl. Bu noktada
Sitchin Tevrata döner ve Tekvin kitabında Tufanın hemen öncesini anlatan
ayetlerden birindeki çevirinin (ya da adaptasyonun) yanlış yapıldığını
belirtir: İnsandan hoşnutsuz olan Tanrı, bir büyük tufanla bu ırkı
cezalandıracağından söz etmekte ve Zamanı yüz yirmi yıl olacaktır ifadesiyle
insan ömrünü kısalttığı izlenimini vermektedir. Oysa yine Tekvinde tufan
sonrasını anlatan bölümlerde, Nuh ve onu izleyen kuşakların 120 yıldan çok
daha uzun yaşadıkları belirtilir. Bu çelişkiyi Sitchin, söz konusu ayetteki
çeviri hatasına işaret ederek ortadan kaldırır: Orijinal ifadede Zamanı yüz
yirmi yıl olacaktır değil, Zaman yüz yirmi yıl idi dendiğini ve buradaki
yıl kavramının dünya yılı değil, Şar olduğunu, yani 3600 yıllık bir
döngüye bağlı hesaplamanın yapıldığını vurgular. Bu durumda, Berossusun
tarihçesinde tufana ilişkin olarak verilen zaman hesabıyla, Tekvindeki ayet
birbiriyle tamamen uyumlu hale gelmekte ve tufanın gerçekleştiği tarihin,
insanlığın başlangıcının 432.000 yıl sonrası olarak işaretlendiği ortaya
çıkmaktadır.
İlginç bir
başka nokta, bu 432.000 yıllık sürecin ve onun temelindeki 3600 yıllık Şar
döngüsünün, birçok kültürde kritik öneme sahip olması, kim kültürlerde de söz
konusu sayıların göklerle ve tanrısal imgelerle birlikte vurgulanmasıdır ki,
bu duruma Thomas Campbell, Mircea Eliade, Gerald Messadie gibi çağdaş düşünür
ve araştırmacılar da dikkat çekerler. Sözgelimi, dünyanın tarihini yuga adı
verilen büyük çağlara ayıran Hint kültüründe, en küçük çağ birimi olarak
ortaya çıkan süre, 432.000 yıldır. Kuzey ülkeleri mitolojilerinin
Eddalarındaysa, Tanrı Odinin göksel savaş alanının 540 kapısı vardır ve bu
kapıların her birinden 800er savaşçı çıkar; dolayısıyla savaş alanında
432.000 savaşçı yer alır.
Yedi yıldız, yedi bilge
Yine
Hint kültüründe, tıpkı Mezopotamyada olduğu gibi, 3600 yıl süren, Saptarshi
adlı özel bir döngü çıkar karşımıza. Sözcüğün tam açılımı, Sapta Rishidir,
yani Yedi Bilge. Bu özel ad, Hindistandan İrana ve Yunan kültürüne, hatta
Orta Amerikanın Maya uygarlığına dek her yerde karşımıza çıkar. Yedi Bilge,
kuzey göklerindeki en bilinen takımyıldıza, yani Büyük Ayının kepçesine
verilen adlardan biridir ve bu kepçeyi oluşturan yedi parlak yıldızdan
esinlenmektedir. İlginç olan, bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz göksel
vekalet sistemiyle ilgili tipik örneklerden birinin Orta Amerika
kültürlerinde var olması ve yine Yedi Bilge adını alan Büyük Ayı
takımyıldızıyla ilgili olarak karşımıza çıkmasıdır: Orta Amerika kültürlerine
göre uzaklardan gelen yabancı kimliğindeki bir göksel savaşçı, Yedi Bilge
takımyıldızıyla ve 7 rakamıyla bağlantılı değerlendirilmektedir. Bir başka
deyişle Atlantikin diğer yakasındaki kültürlerde de bu yabancı ve güçlü gök
cismine, yokluğunda Büyük Ayı vekalet etmektedir; çünkü ortaya çıkıp göksel
savaşı gerçekleştirdiği alan da yedi yıldız içermektedir (güney göklerindeki
Orionun dört köşesi ve kuşak bölgesini oluşturan yıldızlar), yolculuğunu
tamamladıktan sonra gözden kaybolduğu göksel alan da yedi yıldız tarafından
belirlenmektedir (kuzey göklerindeki kepçenin yedi yıldızı.) Bu konuya ve
Orta Amerikada Marduk ile 7 rakamının ilişkisine, izleyen bölümlerde geri
döneceğiz.
Mezopotamyada Şar sözcüğünün, 3600 yıl döngüsüyle paralel bir başka
anlamına daha dikkat çeker Sitchin. Kral ya da Efendi yerine geçmek üzere
kullanılan bir ünvandır bu. Sözgelimi, ünlü Akat kralı Sargonun orijinal adı,
Şarru-kindir; yani adil kral. Tıpkı göklerde efendiliği tescil edilen,
3600 yıllık döngüye sahip Marduk gibi, yeryüzünde onu temsil ettiğini ileri
süren hükümdarlar da, Şar ünvanını kullanmaktadırlar. Gerçi çiviyazısı
satırlarda 3600 yıl döngüsünü simgeleyen Şar hecesiyle, kral anlamına
gelmek üzere kulanılan Şar hecesi farklı simgelerle gösterilmektedir. Ama çoğu
kez, eşsesli hecelere dayalı bir kelime oyununu kullanmaktan çok hoşlanan
Babilli rahipler, Kralı vurgulayan uzun ve karmaşık Şar hecesi yerine, çok
daha basit ve tipik bir simge olan, 3600 yıl döngüsünü vurgulayan heceyi
kullanmayı yeğlemişlerdir. Türkçede benzerine pek rastlamadığımız, ama
İngilizcede sık karşımıza çıkan, basit bir oyundur bu aslında: Sonsuza dek
anlamına gelen forever sözcüğünü günlük kullanımda İngilizler ve
Amerikalıların eşseslilik ilkesine dayanarak farklı yazdıklarına çok tanık
olmuşsunuzdur. 4 rakamının karşılığı olan four sözcüğünün okunuş
benzerliğinden yararlanılarak forever sözcüğünün ilk hecesi değiştirilir ve
4ever biçimde yazılır. Babil rahiplerinin şifre oyununda yapılan da bundan
farklı bir şey değildir.
Sayısal bir bilmece
Ancak,
Mezopotamya yazıtlarının bazılarında, Şar hecesinin yerine geçmek üzere, çok
başka bir simgenin daha kulanıldığına tanık oluruz ki, bu durum
matematikçilerin ve arkeologların, dilbilimcilerin kafalarını bir hayli
karıştırmaktadır. Kral anlamı vermek üzere, aynı biçimde okunan ve 3600
yıl anlamına gelen işaretin sıklıkla kullanıldığından söz ettik. Ne var ki,
bazı Elam ve Akat kentlerinde yapılan kazılarda ele geçmiş yazıtlarda, yine
kral hecesi yerine geçmek üzere, oldukça farklı bir sayısal değer
kullanılır: Matematikçi Georges Ifrah bu soruna Rakamların Evrensel Tarihi
adlı çalışmasında dikkat çeker ve Şar sözcüğünün yerine geçmek üzere kimi
yazıtlarda 3 ve 20, kimi yazıtlarda da 3 ve 30 gibi anlaşılması güç bir
sayısal değerin kullanıldığını belirtir.

Mezopotamya
kültürlerinde, her birinin birer göksel karşılığı olan tanrılara, birer de
kutsal sayı ithaf edildiğinden söz etmiştik. Bu bilgi, Ifrahnın dikkat
çektiği garip bilmecenin yarısını çözmemize yardımcı olur: Üzerinde 3 ve
20 rakamlarının geçtiği yazıtlar, Güneş Tanrısı Şamaş (Utu) kültünün yaygın
olduğu kentlerde bulunmuştur. 3 ve 30 ifadelerini içerenlerse, Ay Tanrısı
Sinin (Nanna) kült merkezleri olarak bilinen kentlerde. Şamaşın kutsal
rakamının 20, Sinin kutsal rakamının da 30 olduğunu bildiğimize göre,
bilmecenin ikinci yarısı anlaşılır hale gelir: 20 Güneş Tanrısını, 30 da Ay
Tanrısını simgelemektedir. Ama geriye yine anlaşılmaz bir nokta kalır: Bütün
bu yazıtlarda, Şar sözcüğü yerine kullanılan sayısal ifadenin solunda yer alan
3 rakamı, hangi göksel olguyu simgelemektedir?
Bu noktada,
Mezopotamya yıldız kültüründe ve göksel matematiğinde yer alan 3600 yıl
değerini, bire bir Mardukun yörünge süresi olarak kabul eden Zecharia
Sitchinin yaklaşımı açısından da küçük bir sorun çıkmaktadır ortaya: Şar
yerine kullanılan bu 3 rakamı, 3600 değeriyle nasıl bağdaştırılacaktır?
Sitchin,
tam 3600 yıl üzerine kurulu bir hesaplamadan, yani Mezopotamya verilerindeki
bu yuvarlak rakamın bütün hassasiyetiyle Mardukun yörünge süresini ifade
ettiği görüşünden vazgeçmiyor. Ayrıldığımız nokta da tam burada ortaya çıkıyor
zaten ve benim kişisel açıklamam ve görüşüm, yukarıda sözünü ettiğimiz 3
bilmecesinin çözümünde yer alıyor.
Gerçek döngü, 3661 yıl
Mezopotamya
matematiğinin, özellikle de halkın kullandığı günlük hesaplamalar değil,
tapınak rahiplerinin kayıtlarına temel oluşturan kutsal matematiğin,
bütünüyle 60 tabanına yaslandığından söz etmiştik. Gökyüzü anlamına gelen ve
evrensel yaratıcı olarak görülen, Tanrı Anuya verilen rakamdır 60. İnançla
bilimin iç içe geçtiği eski Mezopotamya toplumlarında, matematik sistemi de 60
rakamı üzerine kurulmuştur.
Kısa
bir örnekle, altmışlı sistemin kullanımını açık ve anlaşılır hale getirelim:
Biz, matematiğimizde 10 tabanını kullanıyoruz ve sayıları yazarken temel
aldığımız haneleri, 10 sayısının kuvvetlerine göre belirliyoruz. Birler
Basamağı, aslında 10 üzeri sıfır değerini ifade ediyor (bir sayının
sıfırıncı kuvveti bire eşittir.) Buraya yazdığımız rakam, belirttiğimiz
sayının içinde kaç tane 10 üzeri sıfır, yani 1 olduğunu gösteriyor. Onlar
basamağımız, 10 üzeri 1i, yani 10 değerini ifade ediyor (bir sayının birinci
kuvveti, kendisine eşittir.) Yüzler basamağımız da, 10 üzeri 2yi, yani 100
değerini simgeliyor. Dolayısıyla biz, sözgelimi 325 rakamını yazmak için,
birler basamağına 5, onlar basamağına 2 ve yüzler basamağına da 3 yazıyoruz:
325 sayısı, üç tane yüz, iki tane on ve beş tane birden oluşur demiş
oluyoruz yani.
İşte
Mezopotamya rahipleri ve matematikçileri de, aynı yöntemi 10 sayısını değil,
60 sayısını temel alarak kendi sistemlerine uyguluyorlar. Onların birler
basamağı, temel rakamın sıfırıncı kuvvetini, yani 60 üzeri sıfırı
vurguluyor. Hemen ardından gelen basamak, Altmışlar basamağı, yani 60 üzeri
1 hanesi. Bir sonrakiyse, Üç bin altı yüzler basamağını temsil eden 60
üzeri 2 için ayrılmış hane. Bu durumda, bir Mezopotamyalı rahip, sözgelimi
7263 sayısını yazmak için, 3600ler basamağına 2, 60lar basamağına 1 ve
birler basamağına da 3 değerlerini yerleştiriyor.
Şimdi, kimi
Elam ve Akat kentlerindeki yazıtlarda yer alan bilmeceye, yani Şar yerine
kullanılan sayısal ifadelerdeki 3 değerine geri dönelim. Çiviyazısı
rakamlarında 1, tek bir dikey çentik simgesiyle gösteriliyor. 2 yazmak için bu
işaretten iki tanesini, 3 yazmak için de üç tanesini yan yana kullanıyorsunuz.
Dolayısıyla, arkeolog ve matematikçilerin kafasını karıştıran 3 sayısı, yan
yana üç tane çentikten oluşuyor. Ama bu sayının Şar ile ve onun temsil
ettiği eşsesli bir hece olan 3600 yıl ile ilgisini kurmak bu noktada
zorlaşıyor. Peki ya bu çentikler, tapınak rahiplerinin gizemci şifrelemeleri
gözetilerek yazılmışsa ve her bir çentik, aslında belli basamaklardaki
değerleri temsil ediyorsa? Bu durumda, birler basamağında 1, altmışlar
basamağında 1 ve üç bin altı yüzler basamağında 1 işareti var demektir ve
belirtilmek istenen değer 3 değil, bu durumda 3600 + 60 + 1, yani 3661
olacaktır!
Bilmecenin
çözümü buysa, Şar kavramını, yani bir anlamda Mardukun periyotunu
simgelemek üzere kullanılan 3661 sayısı, bu gök cisminin gerçek yörünge süresi
olabilir mi? İzleyen bölümlerde, 3661 yıl uzunluğundaki döngünün, Orta
Amerikadan Yakındoğuya dek hemen bütün antik kültürlerde yerli yerine
oturduğunu ve bu çok özel süreci vurguladığını göreceğiz.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:
Maya takvimi ve 2012: Bir çağın bitişi
Orta
Amerikada, Guatemala ile Meksika arasında, ağırlıklı olarak da Meksika
Körfezine doğru uzanmış Yucatan yarımadasının cangılları içinde köklü ve
güçlü bir uygarlık yaratan Mayalar, belki de Yeni Dünyanın en ilginç ve en
şaşırtıcı toplumlarından biri. Onbeşinci yüzyıla girerken nedenleri bugün de
henüz tam olarak
çözülememiş
bir gerileme ve çöküşü yaşayan ve tarih sahnesinden silinen bu uygarlığın
izleri, geriye doğru İsadan önce altıncı yüzyıla dek sürülebiliyor. Sahip
oldukları kültürel mirasın büyük oranda, aynı bölgede İsadan önce 1600
dolaylarında ortaya çıkan Olmek kültüründen kaynaklandığı düşünülüyor. Etnik
ve kültürel kökenleri üzerine çok fazla soru işaretinin bulunduğu Olmeklerin
ise, yine Meksika Körfezi kıyılarında günümüzden yaklaşık beş bin yıl önce ilk
yerleşim merkezlerini kuran La Venta ve San Lorenzo sakinlerinin mirasçısı
olduğu yolunda çoğu tarihçi ve arkeolog görüş birliği içinde. Bir başka
deyişle, İspanyollar fetih gemileriyle çıkıp gelene dek El Salvadordan
Meksikanın kuzeyine kadar uzanan bölgede yaklaşık 4500 yıl hüküm süren bir
kültür söz konusu burada.
İlk kez
dikkatleri ondokuzuncu yüzyıldaki keşifler sırasında üzerinde toplayan Maya ve
Olmek uygarlıkları, yirminci yüzyıl boyunca arkeolog, antropolog ve
tarihçilerin ilgi odağı oldu. Meksika cangılları içinde taş yapılardan oluşan
büyüleyici ve görkemli kentlere, piramitlere, gözlemevlerine ve tapınaklarına
imza atan, hakkında hâlâ pek az şey bildiğimiz bu uygarlığın sakinleri, en çok
da, astronomi ve matematik alanlarında çağlarını fersah fersah aşan bilgileri
ve hassas hesaplamalarıyla şaşırttı bilim adamlarını. Beklenmedik ölçüde erken
bir tarihte kendi hiyeroglif yazı biçimlerini geliştirmişler; matematikte son
derece ileri soyutlama noktalarına ulaşmışlar ve en önemlisi, binyıllar önceki
atalarından kendilerine aktarılan bir geleneği sürdürerek, yıldız
gözlemciliğinde ve gök cisimlerinin hareketlerine ilişkin hesap ve çizimlerde
günümüz uzmanlarına bile parmak ısırtan sonuçlara ulaşmışlardı. Demiri
işlemeyi bilmeyen, tekerleği keşfetmemiş, yelkenli gemiden habersiz, hayvan
evcilleştirme evresini yaşamamış ve oldukça basit ve ilkel bir mısır tarımı
üzerine bütün ekonomisini kurmuş, cılız ve yoksul bir halk için alışılmadık
bir ilerlemeydi bu. En önemli ve somut ürünü de, gök cisimlerinin
hareketlerinin kaydedildiği günlükler ve astronomi arşivlerindeki bilgiyi
kullanarak oluşturdukları, bugün Maya Takvimi olarak bilinen zamanı ve
göksel döngüleri ölçme sistemleriydi.
Uzun Hesap ve dünya çağları
Bu yazı
dizisinin sınırları içinde Maya astronomisi ve ona paralel inanç sisteminin
çarpıcı ayrıntılarını ve karakteristiklerini anlatabilmek mümkün değil. Tıpkı
Mezopotamya ve Mısır kültürüne ilişkin saptamalarda olduğu gibi, bu konuda da
daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere, 2012: Mardukla Randevu adlı
kitabımı okumalarını öneririm. Burada yalnızca, Mayaların çok sayıda gök
cisminin yörünge hareketlerini şaşırtıcı derecede hassas hesaplarla
izlediklerinden; farklı döngülerin bir arada kullanılmasıyla daha net ve kesin
sonuçlara ulaştıklarından; her biri farklı ilkelere yaslanan birden fazla
takvim kullanarak zamanı izlemeye ve kaydetmeye çalıştıklarından söz
edebiliriz. Bu takvimlerden biri, Tzolkin (Gün sayımı) adı verilen, amacı ve
anlamı bugün hâlâ tam olarak deşifre edilememiş, 260 günlük bir süreci temel
alıyordu. Bir diğer takvimleri, bugün bizim kullandığımız güneş takviminin bir
benzeriydi ve 20şer günlük 18 ayın oluşturduğu 360 güne, 5 isimsiz gün
ekleyerek elde ediliyordu. Bu iki takvim, 52 yıllık bir döngü içinde kombine
ediliyor ve Takvim Turu adı verilen bir başka zaman dilimine erişiliyordu.
Ama Maya ve miraslarını devraldıkları diğer Orta Amerika uygarlıkları için en
önemli takvim, çok daha uzun zaman evrelerini hesaplayan ve Uzun Hesap
olarak adlandırılan çevrimlerdi hiç kuşkusuz.

Orta ve
Güney Amerika uygarlıklarının hemen tümünde, tıpkı çok uzaklardaki Hint
uygarlığında olduğu gibi, insanlık tarihinin belli uzunluktaki dünya çağları
halinde süregittiği anlayışı egemendi. Bunun izlerini Olmek, Maya, Aztek, İnka
gibi uygarlıkların hepsinde ve Navaho ya da Hopiler gibi kimi Kuzey Amerika
halklarında da görebiliyoruz. En hassas ve yetkin örneğiyse, takvimi ve zaman
kayıtları tutmayı bir saplantı haline getiren Maya uygarlığında karşımıza
çıkıyor. Uzun Hesap denen takvim sistemine göre, insanlık tarihi, her biri
Maya ölçüm sistemine göre 13 Baktun (bizim yıl ölçümlerimizle 5125,36 yıl)
süren dört büyük evreyi geride bırakmıştı ve beşincisinin içindeydi.
Güneşler olarak adlandırılan bu çağlardan, şu an içinde yaşadığımız ve
sonlarına yaklaşmakta olduğumuz Beşinci Güneş çağıysa, yine bizim gregoryen
takvimimize göre, 2012 yılının Aralık ayında sona erecekti.
Mayalar,
takvimlerine paralel biçimde geliştirdikleri inanç ve düşünce sistemleri
içinde, Beşinci Güneş çağının bitimini bir kıyamet ya da dünyanın sonu
gibi görmediler. Ancak, her bir çağın büyük ve etkili doğal afetler eşliğinde
bittiğini anlatan geleneklerine göre, eskisinin yerini alan yeni çağ, düşünce
ve düzen açısından bambaşka dünya koşullarının ortaya çıkacağını öngörüyordu.
Bu nedenle, Beşinci Güneşin sona ereceği 2012 yılında dünyanın sonu
gelmeyecek ve Altıncı Güneş çağı başlayacaktı ama onlar bu büyük değişimin
sonrasında kendi uygarlıklarının varlığını sürdüremeyeceği korkusunu
yaşıyorlardı. Aslında bu endişelerinin çok da haksız çıktığı söylenemez; çünkü
daha çağ bitmeden, İspanyollar Meksikaya ayak basmadan uzun yıllar önce
uygarlıkları sona erdi. Orta Amerika kültürünün son temsilcisi diyebileceğimiz
Aztek uygarlığı da, İspanyol fatihlerin eliyle onaltıncı yüzyıl başlarında
yıkıldı.
Her biri
bizim hesabımızla 5125,36 yıl süren beş çağdan söz ettik. Buna göre, Mayalar
için insanlığın başlangıcından, 2012 yılında Beşinci Güneşin bitimine dek
olan zaman, toplam 25.627 yıllık bir evreyi içeriyordu. Oldukça ilginç biçimde
bu süre, Mezopotamya uygarlıklarının astronomi ve tapınak kültü içinde izini
sürdüğümüz Marduk gezegeninin, yörünge süresi olarak karşımıza çıkan 3661
yılın tam yedi katına eşittir. Bir başka deyişle, Maya Uzun Hesap sisteminin
5 dünya çağı, Mardukun 7 tam turuyla tam olarak örtüşmektedir! Belki garip
bir rakamsal cilve denebilir; ama aynı zamanda 3661 sayısı, yalnızca 7 ile
bölünebilmektedir. Maya zaman ölçüm sisteminin karakteristikleriyle, eski
Yakındoğu kültürlerine damgasını vuran Marduk olgusunu kombine ettiğimizde, 7
rakamı üzerine kurulu bir matematiksel ilişkiden söz edilebilir yani.
Peki, Maya
ya da diğer Orta Amerika kültürlerinde, Marduk ile bağdaştırılabilecek bir
tanrısal figür ya da göksel unsur var mıdır? Bu sorunun yanıtı, Mezopotamyada
karşılaştığımız göksel vekalet kavramının, Orta Amerikadaki karşılığını da
ortaya çıkaracak.
Tüylü Yılan, Jaguara karşı
Göksel
unsurları tanrısal niteliklerle kişileştirme yöntemleri, birçok eskiçağ
toplumunda olduğu gibi, Olmec, Maya ve Aztek kültürlerinde yaygın biçimde
kullanılmış. Evrenin ve yeryüzünün yaratılmasına ilişkin kozmogoni
yaklaşımlarından, kimi yerel doğal afetler ya da göksel görünümlerin mitolojik
anlatımlarına dek birçok mit ve söylencede, gök cisimlerinin tanrısal güçler
olarak değerlendirilmesi alışkanlığı çıkıyor karşımıza. Orta Amerikada, bin
yıllar boyunca yan yana ve iç içe yaşamalarına rağmen hem etnik olarak, hem de
sahip oldukları kültür açısından birbirinden farklı iki ana grup tanımlıyor
uzmanlar. Bunlardan biri, Tüylü Yılan kültü adını alıyor ve Venüs tapınımını
içeren bir rahip geleneğini sürdürüyor. Venüsle özdeşleştirdikleri tanrıları,
farklı dillerde farklı adlar alıyor ama hepsinde bu adın anlamı, tüylü
yılan: Mayalar Kukulkan, Azteklerse Quetzalcoatl adıyla anıyorlar, göklerdeki
temsilcisi Venüs olan tanrılarını. Diğer ana grupsa, Jaguar Kültü olarak
anılıyor ve Maya dilinde Hunrakan, Aztek dilindeyse Tezcatlipoca olarak
bilinen bir tanrıyı merkezine yerleştiren, oldukça eski bir tapınak geleneğine
sahip.
Orta
Amerika mitlerine göre, Tüylü Yılan, yani Venüs, uzak bir geçmişte, karanlık
göklerin derinliklerinden gelen yabancı bir tanrısal güçle göksel bir savaş
yaşıyor. Bu savaşın sonundaki geçici yenilgiyle ortadan kaybolan tanrısal güç,
meydanı Jaguar olarak anılan diğer tanrıya bırakıyor bir süre için. Neden
sonra Jaguar, kuzey göklerinde ortadan kaybolduğunda da, yetki ve güç yeniden
Tüylü Yılanın eline geçiyor, Venüs şafak göklerinde sabah yıldızı olarak
parlamaya devam ediyor. Bu kritik karşılaşma ve göksel savaşta, taraflardan
birinin göksel temsilcisinin Venüs olduğunu biliyoruz. Ama onu geçici bir
yenilgiye uğratan, uzaklardan gelip göklere hükmeden diğer yabancı tanrının
göksel kimliği, bir hayli gölgede kalmış. Yalnızca, uzaklaşırken kaybolup
gittiği kuzey göklerinde yer alan Büyük Ayı takım yıldızının kepçesi, onun
göksel vekili olarak kabul ediliyor. Ve oldukça ilginç biçimde, Maya ve
Olmek kültürlerinde de kepçe olarak bilinen takımyıldız, Yedi Bilge adıyla
anılıyor: Tıpkı Hint ve Pers kültürlerinde olduğu gibi. Bir başka deyişle,
Hint rahip geleneğinde Saptarshi adlı 3600 yıllık döngünün temsilcisi olan
Yedi Bilge takımyıldızı, Orta Amerika kültürlerinde de uzaklardan gelen ve
göksel tahtı gasp eden yabancı göksel gücü simgeliyor. Yine 7 rakamıyla
bağlantılı bir ortak noktayla karşılaşıyoruz. Burada 7nin hikmeti, kepçenin
yedi yıldızı mıdır yalnızca, yoksa beş dünya çağının toplam süresi olan 25.627
yılın, Marduk için öngördüğümüz 3661 yıllık yörünge süresinin tam 7 katı
olmasının da belirleyici bir etkisi var mıdır?
Geri dönüş 2012 mi?
Bu
kışkırtıcı soru, ister istemez bir başka bağlantıyı zorlamaya başlıyor
zihinlerde: Maya kültüründe Beşinci Güneşin bitişi olarak takvimlerde
işaretlenen 2012 yılı, Mardukun yedinci yörünge turunu tamamlamasıyla
çakışıyor ve beş çağ süren bir evrenin bitip yenisinin başlamasının
işaretçisi olarak kabul ediliyor olabilir mi? Mayalar, çağ bitiminin dünyanın
sonu ya da kıyamet olacağını söylemiyorlardı ama her yeni çağın, bir dizi
doğal afet ile başlayan bir dönüşüm sonrasında gelip, dünyanın siyasi
çehresini değiştireceğine inanıyorlardı. Zecharia Sitchin de, Yakındoğu
kültürlerinde yaptığı araştırmanın sonucunda, Mardukun yakın geçiş yapması
sırasında ilkin jeolojik ve iklimsel hareketlere bağlı doğal afetler
gerçekleştiğini; bu dönemin ardından da dünyada yeni gelişmelerin yaşandığı,
verimli ve hareketli bir başka evre başladığını söylüyordu. Hıristiyan
kültürü, ikinci milenyumun bitişinin ardından, Yuhannanın İncilde anlattığı
Rabbin Gününün beklentisi içindeydi ve bunun göklerde tezahür edeceği, büyük
doğal afetler eşliğinde yeni bir çağın başlayacağı inancı satır aralarında
kendini belli ediyordu. Bütün bunlara ve Mısır, İbrani, Babil ve Yunan
kültürlerinde izleri görülen, Romanın efsanevi Sibylline Kitaplarında boy
gösteren izlere dikkat ederek, 2012 yılının, bu bilinmeyen gök cisminin yakın
geçişini işaretlediğini söyleyebilir miyiz?
Bunun için,
öncelikle insanlığın uzak geçmişinde dikkatli bir yolculuğa çıkmak ve bu
hesaba göre Mardukun bir önceki geçişinin rastlaması gereken tarihte, dünyada
olağandışı gelişmeler yaşanıp yaşanmadığını sorgulamak gerekecektir. 2012
yılından, yörünge süresi olan 3661 yıl kadar geriye gidersek, İsadan önce
1649 yılı dolaylarında, yani 1650nin hemen sonrasında, böylesi bir çalkantı
ya da değişimin, dünyayı etkileyen gelişmelerin izini bulabiliyor muyuz? Bu
sorunun yanıtı, net ve kesin bir evet. Tam da o tarihlerde, Yakındoğudan
Uzak Asyaya ve Orta Amerikaya dek etkili olan, çağın büyük güçlerini
etkilemiş ve sosyopolitik dengeleri altüst etmiş bir dizi doğal afet çıkıyor
karşımıza.
666: Şeytan mı, yoksa Marduk mu?
Hıristiyanlık yaygın bir din haline geldiğinden bu yana, İncilin en çok
ilgi çeken ve popüler kültür ürünlerine malzeme olan bölümü, kitabın en
sonunda yer alan Yuhannanın Vahyidir. Bu metin, kutsal kitaplarda
Rabbin Günü olarak anlatılan göklerin değişimi olgusunu yoğun
simgelerle dile getirirken, bu değişimin kritik başlangıç noktası olarak,
bir kırmızı ejderin ortaya çıkışını gösterir. Yuhannaya göre, Babilin
simgesi ve bütün kötülüklerin anası olan bu göksel olumsuz güç, Mesih
Karşıtıdır (Antichrist Deccal) ve onu simgeleyen sayı da, 666dır.
Yüzyıllar boyu sayı simgeciliğiyle ve kutsal metinlerin yorumlanmasıyla
uğraşanlar, 666 şifresinin ardında yatan ismi bulmaya çalışmışlardır.
Oysa, bu gizemli sayı bütünüyle Babil kültüründen yanlış aktarılmış bir
sayı üzerine kurulmuştur ve doğru şifre 666 değil, bir önceki bölümde
Mardukun yörünge süresini incelerken karşılaştığımız 3661dir. 2012:
Mardukla Randevu adlı kitabımda uzun ve ayrıntılı bir çözümlemede
sunduğum gibi, altmışlı sistem içinde, yan yana üç çentik olarak
gösterilen Marduka ait özel sayı, İbrani kültüründe yan yana üç vav
harfi olarak algılanmıştır. İbrani dilinde v sesini veren vav
harfinin simgesi, çivi yazındaki tek çentiğe çok benzemektedir ve İbrani
alfabesinde vav harfinin sayısal değeri, 6ya eşittir. Babilin kötü
tanrısına duyulan nefret sonucu geliştirilen göklerdeki ejder temasının
Mardukla olan bağlantısı, 666 rakamının yanlış yorumlanmasıyla da sınırlı
değildir: Mezopotamya kültüründe, Mardukun göklerde parlak kırmızı
renkleriyle belirdiği anlatılır ve bu, Yuhannanın metninde kırmızı
ejdere dönüşür. Yuhanna ejderin yedi başlı olduğunu ve bu başlarında
sövgü niteliği taşıyan adının yazılı olduğunu söyler; Marduk adı
İbranicede Merodaktır ve bu ad, İncilin kaleme alındığı Yunan dilinde
yedi harfle yazılır. Yuhanna, bu başlarda toplam on boynuz olduğundan söz
eder ki, 10 da Mezopotamya tanrı listelerinde (Enlile darbeyi yapmadan
önce) Mardukun kutsal sayısıdır. Vahiyde ejderin denizlerden çıktığı
anlatılır; bu da bir çeviri hatasıdır çünkü doğru sözcük, Sümer dilinde
AB.ZUdur ve yaratılış öncesi ilksel deniz anlamına gelir: Yani tam
olarak, dış uzay.
(Devamı için lütfen tıklayın)
|