|
(Bu hikaye bir Işık Köprüsü çalışması esnasında ortaya çıkmış bir geçmiş yaşam
öyküsüdür.)
Elinde
kendi bağlarından üretilmiş kırmızı şarapla oturuyordu adam. İçinde öfke,
kızgınlık, aşk vardı. Şöminede yanan ateşe baktı. Ne kadar çok seviyordu
karısını.
Başını
kaldırdı şöminenin üstündeki aile yadigarı yağlıboya tabloya dikti gözlerini.
Ailesine ait olan uçsuz bucaksız arazilerdeki üzüm bağlarından bir manzara
vardı. Resim, sanki çocukluğundaki korkunç anılarını unutturmamak için orada
öylece duruyordu yıllardır. O üzüm bağları...
Derinlerden gelen sese kulak verdi. İçler acısı bir feryatla bir kadın
haykırıyordu "bunu bana neden yapıyorsun"... Onu çok seviyordu, ama böyle
olması gerekiyordu. Onun karanlıkta kalması gerekiyordu. Kimseye açıklamaması
gerekiyordu. Anıları gibi karanlıkta kalmalı idi. Kimse bilmemeliydi. Bunca
yıl saklamıştı. Bunca yıl korkmuştu. Ve bunca yıl beslediği bu korkularla
gücünü ayakta tutabilmişti. Kadının feryatları tekrar yükseldi " bana bunu
yapma". Sesi bitkinleşmişti artık. Hıçkırıkları geliyordu arada.
Şarabından bir yudum daha aldı. Görkemli koltuğuna biraz daha yerleşerek
ayaklarını şömineye doğru uzattı. Gözlerinin önünde canlanan anılara dikkatle
baktı. Sanki ilk defa görüyormuşçasına daha dikkatli baktı. Küçücük bir çocuk
dolaşıyordu üzümlerin arasında. Her halinden evin küçük efendisi olduğu
belliydi. Bakımlı, sağlıklı ve mutlu bir küçük oğlan çocuğu. Başını kaldırdı
gökyüzünde güzel bir güneş vardı. Sonbahar yaklaşmaktaydı. Üzümler
olgunlaşmıştı. Artık işçiler sıkı bir çalışmaya başlamışlardı. Geleneksel
şenliklere az kalmıştı. Mahzendeki yıllanmış şaraplar çıkacak ve yeni hasat
şenliklerle kutlanacaktı. Şatodan ne kadar uzaklaştığının farkında bile
değildi. Arada böyle ortadan kaybolarak bakıcıları heyecanlandırmak hoşuna
gidiyordu. Birden omzundan kuvvetli bir el yakaladı. Eyvah, yakalanmıştı işte
yine. Başını muzip bir gülümsemeyle çevirdi. Ama, yakalaması gereken bu adam
değildi onu. Hem hangi cüretle elini omzuna koymuştu bu adam. Tam ağzını
açacakken sert bir darbeyle yere yıkıldı. Küçücüktü, yumruklarını sıktı.
Adamın yüzündeki garip ifade ona şaşkınlıkla karışık bir korku verdi. Ne
olduğunu anlayamamıştı bile. Anladığı zaman ise çok geçti artık...
Kadının sesi güçsüz bir haykırışla tekrar yükseldi. Ağlıyordu. Ağır kapıya
vuracak gücü kalmamıştı artık. Darbeler çok derinden geliyordu.
Onu
çok seviyordu.
Tekrar
tabloya çevirdi gözlerini. Uzun siyah saçları ensesinde öylesine bağlıydı.
Saçlar özgür kalmalıydı. Peruk takmayı sevmiyordu. Üzüm bağları... Hayatının
en önemli alanı... Ölüm korkusunu ilk yaşadığı yer. Ve o acıyı. Küçücük
yumruklarını sıkıp, debelenmekten başka bir şeyin elinden gelmediği o an...Ve
kulaklarından hiç gitmeyen ses " söylersen, seni öldürürüm"...
Yıllar
onu yakışıklı bir delikanlı haline getirdiğinde, hala o ses vardı
kulaklarında. Artık kendini koruyacak kadar büyümüştü. Ama içine çocukluğunda
yerleşen korkudan hiçbir zaman koruyamadı kendisini. Kendisine hiçbir zaman
itiraf edemediği bu duygu. Ve...kimse bilmemeliydi. Bu toprakların sahibi ve
gizli sırrı. Genç kızların hayran bakışları arasında dolaşırken okşanan
gururu, geceleri yalnız başına kaldığında içinde büyüyen öfke...Hakim
olamadığı dürtüleri ve korkuları... Hiçbir zaman bir kadına veremeyeceğini
düşündüğü haz...
Zaman
akıp gidiyordu ve uyması gereken katı kurallar vardı. Bir aile kurması ve bir
varis yaratması gerekiyordu. Ya da yaşlı babasına bunu neden yapamayacağını
açıklaması gerekiyordu. Artık bunun için çok geçti...
Kimse
onun neden bu kadar suskun olduğunu bilmiyordu. Verdiği görüntü katı,
prensipli ve otoriter bir asilzadeydi. Az konuşurdu. Kendisine karşı
gelinmesine tahammül edemezdi. Delici bakışları karşısında göz göze gelmeye
kimsenin cesareti yoktu zaten. İnsanlara saygılı ve uzak bir kimlik taşıyordu.
Yıkıcı duygularını mesafeli kimliğiyle saklıyordu. Kendini en mutlu hissettiği
anlar kitaplarıyla baş başa kaldığı anlardı. Sorguluyor, okuyor , yazıyor ve
gerçek dünyadan uzaklaşıyordu o anlarda. Derinlerde duyduğu kızgınlıkla
kendini sevgisizliğe mahkum ettiğini fark etmiyordu. Bilgisi ile etrafına
topladığı insanlar saygıyla dinliyorlardı onu. Davetlerin baş konuğuydu.
Yine
bir davette onu gördü. Siyah giysisi, zarif hareketleri ve dikkatli
bakışlarıyla oturuyordu. İlk bakışta ayrılıyordu bulunduğu kadınlar
topluluğundan. Şimdiye kadar görmemiş olması, ziyarete gelen bir uzak akraba
olgusunu doğruluyordu kafasındaki. Bu topraklardan olmayan birisi. Bu fikri
sevdi.
İşte
tanrı artık önüne bir olanak sunmuştu. Bunu değerlendirmeliydi.
Tanıştırıldıktan sonraki sohbetlerde bir hayli etkilenmişti genç kızdan.
Bundan sonrası kendiliğinden geldi zaten. Muhteşem bir düğün, ve yalnız bir
kadın. Yalnız onu tanıyan, yalnız onunla olacak. Saygılı erkek görüntüsü
yıllar sonra zorba bir kocaya dönecekti. Kız ise başına gelecek olan her şeyi
bilerek aşık olmuştu delikanlıya. Her genç kızın beklediği beyaz atlı prens
ona talip olmuştu... İnsanlar bunu konuşmuşlardı aralarında günlerce. Ve O her
şeyi bilerek suskunluğunu korumuş, yalnızca mutlu görüntüsünü sunmuştu
onlara...
Evde
verilen gösterişli davetlerde, tüm zarafetiyle misafirlerin arasında
dolaşıyordu. Davetlilerle tek tek ilgileniyordu. Aralarından geçerken ayakları
zemindeki parlak taşlara değmiyormuşçasına gibi süzülerek gidiyordu. Ve
kocasının sürekli onu izlediğini biliyor, tebessümle bakıyordu etrafına.
Üzerindeki siyah giysiyi aynı zarafetle taşıyor ve içten içe biliyordu ki bir
daha dünyaya geldiği zaman hep beyaz giyecekti...
Ayağa
kalktı yankılanan sesi duymayacak kadar uzak odalara doğru seğirtti
Çok
seviyordu karısını.
Çocukluğunda mutlulukla koşturduğu, duvarlarında tablolar asılı koridorlarda
yürümeye başladı. Aile yadigarları...Bir zamanlar bu ev ışıl ışıldı. Şimdiyse
artık kasvet çökmüştü odalara... Karısının yatak odasına girdi. Yalnız yattığı
yatağına, düzenli eşyalarına göz gezdirdi. Elbise dolabını açtı, o çok yakışan
ama artık hiç giymediği kırmızı elbiseye dokundu. Kokusunu hissetmeye çalıştı.
Ağlamak istedi... En son üzüm bağlarında ağlamıştı. Ama anılarıyla birlikte
içine gömmüştü ağlama duygusunu. Hiçbir zaman özenle sakladığı karanlık
anısını karısının nasıl bilebildiğini anlamamıştı. Ve yüzündeki şefkat dolu
bakış, hep acı vermişti yüreğinin derinliklerinde ona.
Yazı
masasına baktı, kahverengi deri ciltli bir defter duruyordu orada. Yanında bir
tüy kalemle (quill) birlikte. Hiçbir zaman cesaret edememişti bu defteri
açmaya. Belki bir gün, gerçeklerle karşılaşmaya hazır olduğu bir gün açardı.
Belli ki karısı suskunluğunu orada toplamıştı geçen zaman içinde. Duygularını
bu sayfalara dökmüştü. Her şey bittikten sonra bir gün...belki açıp
okuyabilirdi. Defterin kabında gezdirdi ellerini. Parmağının ucuyla tüy kalemi
yokladı. Süratle geri dönüp odadan çıktı.
En üst
kattaki kendinden başka herkese yasak olan gizemli odaya yöneldi. Onun gerçek
dünyası buradaydı. Öfkesi, kızgınlığı, hırsı , aşkı bu odanın duvarlarında
asılıydı. Pencereye yöneldi, bahçeyi fazla çaba sarf etmeden her yönüyle
görebiliyordu buradan. Bahçede, uzun kumral saçlarını ensesinde toplamış ,
zarif hareketlerle dolaşan kadın canlandı bir anda. Ne kadar güzeldi.
Önceleri yüzünde huzurlu bir tebessümle dolaşan , etrafını meraklı gözlerle
inceleyen bir kadındı. Her çiçekle ayrı ilgilenirdi. Sanki onlarla konuşur
gibi bakardı dakikalarca. Elinde tuttuğu kitabıyla bir köşeye oturur, sakin
bir edayla kapağını açar ve okumaya dalardı. Arada kitabından başını kaldırıp
gelen var mı diye bakardı etrafına. Sonra yine sabırla kitabına dönerdi
gözleri. Sonra dizlerinin üzerinde toprağa eğilir bir elini toprağa koyarak
sanki aldığı enerjiyle bütünleşir ve gözlerini bir süre kapalı tutardı.
Gözlerini açtığında ise yüzünü gökyüzüne doğru kaldırır ve sanki oradan
alamadığını topraktan aldığı için minnetle bakardı yukarıya. Merak ederdi ne
düşünürdü böyle anlarda, neler hissediyordu elini toprağa koyduğu zaman. Hiç
ama hiç sormamıştı bunları ona, duymak istediğinden emin değildi. Sanki o
anlarda kendisine dokunuyormuş gibi gelirdi hep.
Her
gün tekrarlanan bu sahnede zaman içinde değişen tek şey gözlerindeki ifade
olmuştu. Artık hüzünlü bir tebessüm vardı yüzünde. Sabırla kocasının
kendisiyle bir tek kelime olsun konuşmasını bekleyen bir hüzün. Suskunlukla
kocasının ortadan kaybolduğu günlerdeki bekleyiş. Sahip olamadıkları çocuğa
duyduğu özlem. Ve...
Ona
sevgisini anlatabilmek için beklediği bir an. Tek bir an...
Arada
uzaklardan gelen bir kuzen eklenirdi bu gezintilere. Onunla neler paylaştığını
bilmiyordu ama, kıskançlığı her geçen gün beraberindeki öfkeyle artıyordu.
Başarısız geçen gecelerinde zorbalığa varan davranışlarının arasında canlanan
kuzenin hayali. Hiç bir şey söylemeden terk ettiği oda... Ve sabahları
uyandığında yatağının yanına oturmuş onu seyreden , bazen de şefkatle yüzünü
okşayan karısı...Karısının gözlerindeki hayranlık ve aşkla karışık ifade...
Tüm
bunlar acı veriyordu, çok acı... Kimsenin ona acımasına katlanamazdı.
Kafasının içinde bir çığ gibi büyüyen ihanete uğradığı duygusu. Artık bundan
çok emindi. Kuzen ve o... çok sevdiği karısı... uzaklardan gelen, yalnız
kadın...
Kendine geldiği zaman hava kararmış, gölgeler ortaya çıkmış, bahçedeki kadın
kaybolmuştu. Uzaklarda köpekler havlıyordu.
Yatak
odasına döndü. Üzerinde elbiseleriyle bitkin yatağa uzandı. Aşağıdan gelen
sesler artık çok azalmıştı. Bazen birkaç hıçkırık, bazen "bana bunu yapma"
diyen ince bir feryat. Korku değildi hıçkırıkla yükselen, anlayış ve
sevgiydi...
Gözlerini tavana dikti...
Hava
aydınlandığında gözleri açık aynı şekilde yatıyordu. Kaç saat geçmişti, ya da
kaç gün? ne önemi vardı ki?
Ağır
hareketlerle yerinden kalktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, boş bakan gözlerle
aşağıya inmeye başladı. Merdivenlerden indikçe karanlık artıyor, rutubet
kokusu burnuna çarpıyordu. Ağır kapıya yöneldi. Bir zamanlar bu kapının
ardında resimlerini yapıyordu karısı. Ama hiçbir zaman onları göstermeyi
başaramamıştı çok sevdiği aşkına. Ona olan tüm sevgisini burada tablolarına
dökmüştü günlerce. Bir gün bile kelimelerle ifade edemediği aşkını renklerle
bezemişti burada. Resimleri yalnızca kocasına olan duygularıydı onun...
Kapının iç acıtan sesiyle birlikte dondurucu soğuk yüzüne çarptı. Soğuğu hiç
sevmezdi. Uzunca bir süre yerde yatan kadını seyretti. Dizlerinin üzerinde
eğildi, ellerini kadının güzel boynunda gezdirdi. Nefesi hissedilmeyecek kadar
derinden geliyordu. Gözlerini açamayacak kadar bitkindi ama onun yanında
olduğunu biliyordu. Yüzündeki ifadede hala bir şeyleri anlatamamış olmanın
acısı vardı. Onun orada olduğunu biliyordu ve tüm sevgisiyle artık teslim
olmuştu. Konuşmaya mecali olsaydı dudaklarından dökülecek cümle " seni
seviyorum " olacaktı.
Güçlü
elleriyle boynunu sardı ve yavaş hareketlerle sıkmaya başladı. Kadın yeterince
hırpalanmıştı ve hiçbir tepki vermedi. Ta ki nefes alışı durana kadar...
- - -
- -- - -
Gözünü
açtığında yatağında yatıyordu .
Hala
üstünde elbiseleri vardı.
Yanında güzel karısı yüzünde sakin bir ifade ile yatıyordu. Ne korku vardı
yüzünde, nede kızgınlık. Belki de kocasıyla geçirdiği en güzel geceydi
bu...İlk defa gerçekten hissedilen aşk vardı bu gecede...
Başını
çevirdi ona baktı. Sanki uyuyordu. Huzurlu sakin ilk günlerde olduğu gibi...
Gözlerinde acıyla seyretti, geçen zamanın farkında bile değildi. "Böyle olması
gerekiyordu" diye düşündü...
Yavaşça ayağa kalktı, yapılması gerekenler vardı.
- -
- - - - - - - - - - -
Cenaze
sessiz bir törenle kaldırıldı.
Bahçenin üzüm bağlarını gören en güzel yerinde yatıyordu artık. Hep onunla,
hep yalnız ve tüm anılarıyla birlikte gömülmüştü oraya.
Görkemli binaya doğru yürüdü, hala bomboş bakan gözlerle çıkmaya başladı
yukarıya. Karısının yatak odasına girdi. Doğruca yazı masasına ilerledi.
Kahverengi ciltli defteri hiç duraksamadan açtı ve okumaya başladı. Bir kaç
dakika sonra çökercesine sandalyeye oturdu.
Kafasını defterden kaldırdığında ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Gözleri
tüy kalem üzerinde sabit kaldı bir müddet. Gözlerinden akan yaşlara engel
olamıyordu. Yerinden kalktı koşar adımlarla aşağıya indi. Ağır kapıyı bir kez
daha itti ve resimlere baktı gözyaşlarının arasından uzunca bir süre...
Evden
dışarıya çıktı.
Bahçenin üzüm bağlarını en güzel gören köşesine doğru gitti.
Mezarın başına geldi , dizlerinin üzerine çöktü , ellerini başının arasına
aldı ...artık ağlıyordu...
- - -
- - - - - - -
Halk
arasında uzun yıllar bir rivayet dolandı durdu.
Karısının ölümünden sonra hiç dışarıya çıkmayan ve hiç konuşmayan bir adamla ,
evde dolaşan zarif bir kadının hayaleti. Ve aslı hiçbir zaman bilinemeyen bir
aşk hikayesi...
Gerçek
hayatta, ICQ üzerinden oldu tanışmaları. Kadına yönelttiği ilk soru ilginç
gelmişti. Bulunduğun yerde rahat mısın ? Yeni boşanmıştı ve eski
eşinin bir oyunu sandı önce. Sen de kimsin, beni nerden buldun diye sordu.
Çünkü invisible konumundaydı. Cevap yine enteresandı. Ben seni her yerde
bulurum .
Sohbet
böyle başladı ve birkaç ay sonra tanıştılar. Bir buçuk yıl süren ilişkileri
süresince, yapılan ışık köprüsü çalışmalarında yukarıdaki hikaye çıktı ortaya.
Bir Marki ve deli bir aşk.
Şimdi
iyi iki dost olarak arada haberleşiyorlar. Hala birbirlerini çok seviyorlar ve
garip bir şekilde incitmekten sakınıyorlar. Ve hala her yerde birbirlerini
buluyorlar.
Aşk ve
acı hiç bitmiyor bu çalışmalarda ... Geçmiş yaşamlar ise unutuluyor ne yazık.
(Bu Işık Köprüsü çalışması
uygulama yapılan kişilerin ismi gizli tutulmak kaydıyla izin alınarak
yazılmıştır.)
|