|
Bu
yazıya böyle başlamayı uygun buldum, daha doğrusu başlangıç cümlesi beni
buldu! Sabahın saat ikisinde, ani bir isyanla kafamda belirdi ve düşüncelerin
bombardımanına tutuldum.
BEN
BİR ANNEYİM!!! cümlesi koca koca, siyah puntolarla, tavanda bir yerlerde yanıp
sönmeye başladı. Kalkıp, hemen yazmaya koyulmalıydım fakat bilgisayarın yatak
odamızda olması yüzünden her şeyi bir sonraki sabaha, yani bugüne erteledim.
Demek
ki, bir insana ilham perisinin gelmesi böyle bir duygu, içiniz içinize
sığmamakla beraber, düşünceler deliler gibi peşi sıra beyninize üşüşüyor ve kışt!
diyorsunuz olmuyor, gözünüzü kapatıyorsunuz, eşinizin düzenli soluklarını
dinliyorsunuz, ardından koyunları sayıyorsunuz ama o sırada, kafanızdaki siz,
bir açıkoturumda tek el havada, avaz avaz kadınların haklarını savunuyor ya da
doğru olduğunu düşündüğünüz maddeler birbiri ardına gelip sıralanıyor. Bu
şartlar altında nasıl uyunur ki ?! Neyse...Uyumuşum...
ERTESİ
GÜN...
Yine
de düşündüklerimi hatırlamam lazım şimdi, unutmadan. Konumuzla ilgili olan
parlak düşüncem ise anlık beliriveren bir şema mesela...
Aile
bir şirket, yani İŞLETMENİZ. Anne ve baba GİRDİLER, İŞLETMENİN FAALİYET
KONUSU; Çocukların eğitimi, gelişimi ve ailenin sağlıklı, mutlu bir şekilde
yönetilmesi, ÜRETİM; Çocuk (-lar) ( Tabi ki, yan üretimler de var; Yemek
yapmak, temizlik, ütü v.s...)
Belki
de bunu, uzun süredir toplumda yerleşmiş ve klasikleşmiş olan EV HANIMI
tarifini kırabilmek için yaptım, bilemiyorum ama bu konuya ayrıca parmak
basmak istediğimde bir şekilde, kafama üşüşen düşüncelerin odağından belli.
İçime yer etmiş bir kere, açıklamalarımı da o doğrultuda daha bilimsel
kriterlere oturtmam gerekmekte!
Yapılan üretimi de, eğer MAL ve HİZMET olarak grupluyor isek, o zaman her iki
yönde de üretim hepimizin ailesinde söz konusu diyebiliriz, öyle değil mi?
Gerçi, insana yapılan tüm yatırımlar ( okul, hastane v.s... yemek sektörü )
hizmete girer fakat burada tartıştığımız, zaten üretilen malın hangi gruba
girdiği değil, bir üretim yapılıp yapılmadığıdır.
Şüphesiz ki, bu sorunun yanıtı, dışarıda sektörel yönde çalışan her bir
başlığın, kendi başına eleman istihdam etmesi, üretim yapıp, para
kazanabilmesidir. Ders kitabını anımsatan ifadeler bir kenara bırakılacak
olursa, ( çok sevimli!!) evlenme akdi yapıldığı andan itibaren işletmemizi
(evimizi ve ailemizi) kutlamalarla açmışız demektir. Hayırlı olsun vatana
millete! Hakikaten öyle ama! Yaptığımız her faaliyet biz zavallı!! EV HANIMI
toplumsal statüsündeki kadınlar için dolaylı yoldan devlete de yapılan bir
üretimdir! (Bu kadar da iddialıyım gördüğünüz gibi )
Örnek
mi istiyorsunuz? Hemen! Mutsuz, ailede hiçbir ilgi görememiş, okulda başarısız
ve sonuçta da işsiz olan birini ele alalım. Suça teşvik edilmesi daha kolay,
işsiz olduğu ve tükettiği için üretime katkısı yok, dolayısı ile aile
geçindirmesi, birey olması daha zor, sinirlerine hakimiyeti, öldürmesi,
öldürülmesi daha olası v.s... Bu da gösteriyor ki, bir annenin doğrularıyla
topluma kazandırdığı ya da yanlışlarıyla toplumdan zincirleme olarak
çalabildiği bir sürü değeri var. (Ev hanımı, üretimi olmayan bir birey olarak
algılanmamalı, yani sevgili okuyucum, kendi yazdıklarımla beni arkamdan vurma!
)
Tabi
ki, babalar da öyle fakat burada EV HANIMI / KADINI sıfatı yalnızca kadınlar
için kullanıldığı ve hayatta EV BEYİ / ERKEGI diye bir şık olmadığı için belki
bu isyankarlık (ev erkeği dendiğinde bile öyle bir ihtimal gözetilmemiş. Evine
bağlı, eli işte, gözü oynaşta olmayan, efendi adamlar kastediliyor!!! ).
Ayrıca, annelerin çocuklarıyla daha fazla geçirecek zamanları vardır ki, bu
genel de ölümüne çalışan bir kadın için bile geçerlidir. Gecenin kör
karanlığında kaç sefer siz ya da kocanız yataktan kalkmakta?! Bu böyle! Ne
kadar kaçmaya ve erkekleşmeye de çalışsak, bu ufaklıklar bir dönem anneye
yapışıyor ve tek yapacağımız, belki de bu işi bir kurallar zincirine
oturtarak, en az yarayla atlatmak.
Evet,
kalınan yer neresiydi? Kutlamalarla evlendiniz ve işletmeniz resmi bir şekilde
faaliyete geçti demiştik. O sırada, hammaddenin yerine geçen iki girdi, karı
ve koca olarak evin finansmanını sağlarsınız. İkiniz de işinizden yorgun argın
eve gelir, (Muhtemelen, siz anne adayı önce, kocanız sonra ) ve yemek telaşına
girersiniz. Şimdi, yine düşünmenizi istiyorum, o sırada evdeki halının kirini,
mobilyaların tozunu, camların pisliğini kim fark eder? Bunun yanıtını da size
bırakarak ilerliyorum.Biraz TV ve derken yatma vakti, koltuğun üzerinde
uyuklayarak son bulur gün. İşte günlük, heyecanlı, deli rutin!
Bu
arada, işten sürekli şikayet edilir. Yol uzundur, vesaiti çok azdır, çalışma
saatleri fazladır, önünüz açık değildir, bir türlü üst kademelere çıkamazsınız
v.s....Sıkıntı... Bir değişiklik... Ne olsun? Bitki alalım, hadi, ev biraz
yeşillensin. Tamam. Birkaç yere saksılar ve bitkiler. Zaman...Sıkıntı... Ne
yapalım? Bu evde bir ses lazım, hareket olsun ama öyle de zorlamasın, kasmasın
bizi, işte biraz şenlendirsin...Ne?! Hadiii, bir muhabbet kuşu! Şenlenilir.
Zaman...Sıkıntı...Tamammmm! Artık yavaş yavaş hormonlar da devreye giriyor.
Eee! Ne de olsa işletmemiz aynı zamanda organik bir yer. Şenlendirilmenin ve
yeşillendirmenin konusu, hafiften tüylü ve mıncıklanası bir yaratığa doğru
kayınca, bebekten bir önceki aşamaya gelindi demektir!
Görüldüğü üzere ne yapıyoruz? İşletmemizi (evimizi ve yaşadığımız ortamı )
güzelleştirmeye çalışıyoruz. Her işletmecinin yaptığı gibi. Siz, hiç satışı
iyi olmayan bir işletme gördünüz mü ya da yıkık dökük bir show room? Bunun
gibi bir şey işte!
Bir
anda, artan sorumluluklar ve dekorasyon değişimleri işletme sahiplerini
şaşırtır. Geride bakım bekleyip, boyun büken kendi yeriniz oluşmaya başlamış.
Oysa, siz para kazanmak ZORUNLULUĞU ile bambaşka insanların, bambaşka
amaçlarına hizmet verip, ayakta kalmaya çalışıyor, aynı zamanda içgüdüsel bir
dürtüyle kendi ailenizi ve yuvanızı da var gücünüzle daim kılmaya
uğraşıyorsunuzdur. Buraya kadar peki, fakat her nedense buna çabalarken,
çevreden karman çorman bir bilgi akışı başlar. Kafalar ve yürekler karışıktır.
Hamile de kalınmış bir kere! Ortada okunmuş okullar, alınmış diplomalar,
sürekli; " Çalışacaksııın... çalışacaksııın." diye bir arka fon sesi.
Üstelik,akıllarda var olan eğreti, gurur kırıcı ve burun kıvrılan bir ev
hanımı tasviri!
Bu
sıfata başlıklarla bir göz atalım isterseniz;
EV
HANIMI!!!
*
Okumayan,
*
Düşünmeyen,
*
Robotlaşmış,
*
Aşırı derecede titizliğe kapılmış,
*
Sinir ve mutsuz hayatından dolayı çocuğunu (-larını) hırpalayan,
* Koca
hakimiyetinde,
*
Korkak,
*
Adımını atarken bile erkeğe danışan, hiçbir şekilde kendi alanı olmayan,
*
Kuşatılmış,
*
Hayır demeyi bilmeyen,
*
Bakımsız, kendine özen göstermeyen ( Nadiren, tam tersi şekilde kuaförden,
manikür pedikürden başka uğraşısı olmayan.)
*
Otokontrolsüz,
*
Organizasyonsuz,
bir
mahlukat! Çocuk yapılır (bu, genelde toplum baskısıyla gerçekleşir) sonra,
heves geçer ve paçavra gibi bir kenara atılır.
Şimdi,
eğer çalışmayan ve çocuğuna bakma özgürlüğünü kullanan bir kadınsanız, lütfen
kendinizi bir tanımlayın. Tüm bu seçeneklerden hangisi size uymaktadır?
Hiçbiri! Okumuşsunuzdur, boşu boşuna mı almışsınızdır bu diplomayı siz?
YANIT
VERIYORUUUMMM! Evet, bana bu diploma, dünyada kendimden daha önemli kimse
olmadığını, hayatta herkesten kazık yiyebileceğimi, gözümü sürekli açık tutmam
gerektiğini, Daha fazla palto, daha fazla çizmenin yaşam sloganım olduğunu
öğretti. Merci boku!!
Bir
kere, alınan ve yana konulan hiçbir artı size bir zarar vermez. Tersine,
özgüvenli ve eğitimli bir anne olmanızı sağlar. Beraberinde, yaratıcılık ve
kendiyle barışıklık duygusu getirir. Daha ruhsal olmanıza ortam hazırlar çünkü
artık düşünecek, kendinize ayıracak daha fazla zamanınız vardır. Bir cumartesi
veya pazar çocuğunuzdan bakıcınız veya babası yoluyla kaytarabilirsiniz.
Çalışırken öyle midir? Hafta arası, zaten göremediğiniz aileniz hafta sonuna
birikir ve kendinizi yedi gün, yirmi dört saat işbaşında hissedersiniz. Bir
de, nedense (neden olacak sorumluluğun fazlalığından dolayı işlerine geldiği
için!) erkekler de, bu işin Allah tarafından kadınlara bahşedilmiş bir duygu
olduğu saplantısı vardır. Dikkat edin, onların, muhakkak kendilerini
atacakları bilgisayarlı bir odaları, çıkıp buluşacakları, zaman zaman
içecekleri arkadaşları, sessiz bir şekilde okuyacakları gazetelerinin spor
sayfaları ya da seyredip de odaklanacakları bir maçları bulunur. Peki, ya
sizin neyiniz kaldı geri çalışan bayan? İşiniz sürekli toplantılarla,
seyahatlerle mi donanmış? Eh, iyi de para geliyor, her şey çocuğunuzun (-larınızın)
geleceği için değil mi?! Çocuğunuzun BUGÜNÜ nereye gitti acaba, hiç düşündünüz
mü?
Avrupa
ülkelerinde annenin yoğun çalışıp da, babanın ev işlerini üstlenmesi
bizlerdeki kadar yol ortasından dinozor geçmiş etkisi yaratmıyor. Böyle bir
alternatif de var tabi, aile efrat adamı boğmaz ise...
Size
bir şey söyleyeyim mi, aynı parayı bir şekilde o insanlara verin ve her ay da
garantileyin, bakın bakalım kaç koca, EV BEYİ unvanının üstüne atlamakta?
Keşke, hayat hepimiz için daha kolay olsaydı ya da insanlar, yaşanan hayatın
başka koşullarda daha farklı alternatiflerinin olacağını da fark
edebilselerdi
Bir de
bırakın erkeklerin kadınların üstünde yarattığı baskıyı, kadınların da
hemcinsleri üstünde yarattığı baskı inanılmaz şu aralar, ona da değinmeden
geçemeyeceğim. Eskiden, olayın doğası gibi görülen ve pek de üzerinde yorum
yapılmadan kabul edilen durumlar artık değişime uğramakta ve hepimiz ne
olduğumuzu şaşırmış vaziyetteyiz. Yıllar yılı, ev kadınları kocalarının
saldırılarına, hor görmelerine katlanmıyorlarmış gibi, şimdi bir de
hemcinslerinin; Evde oturan kadın prototipi, ıyyy rezalettt!" iyle muhatap
olmak zorunda bırakılıyorlar. Bence, cinsiyetleri de bir kenara bırakırsak,
insanın insan üstündeki bu kategorize etme hastalığı artık son bulmalı!
Toplumda ki her türlü statüyü göğe de çıkartırsınız, yerin dibine de
sokarsınız. Burada önemli olan, herkesin kendi koşulları içinde dürüst
davranması. Yalnızca hoşuna gitmiyor, çalışmak zorunda veya hayatındaki tek
varlığı olarak işini kabul ediyor diye, geride kalan kadınların ayaklar altına
alınmaması. Bir insanın evinde işini yaparken, kitabını okurken, çocuğunu kim
ve ne olduğu birine teslim etmeme özgürlüğüne kim karışabilir yahu?!
Bu
konuyla ilgili olarak da örnek vermek istedim şimdi;
Bankaya gidilir ve kredi kartı istenir. Ortak bir de hesap vardır üstelik.
Mesleğiniz? Ev hanımı. (Kocamın sağ kolu, kızımın annesi, evimin
temizlikçisi ve hizmetçisi, aşçısı, organizatörü v.b..Bu böyle uzar gider) Hımmm!(Iyyy!
boş boş ne yapar evde bu kadın, ne sıkıcı!) Kredi kartını işyeri bilgilerine
bağlı olarak yalnızca kocanızın adına düzenleyebiliyoruz ama size bir ek kart
çıkartabiliriz!"
İngiltere'ye gittiğimizde ise, yabancılar ile kendi ülke vatandaşları ikiye
ayrılır. Kocam ve kızım bana uzaktan bakarlar, ben de asılmaya giden koyun
psikolojisi ile ilerleyen sıranın bir parçası olurum. Görevlilerden biri
doldurulacak bir formda yardımcı olur, mesleğiniz sorusuna house wife
yazarım ve adam şöyle bir sırıtarak, yapılacak daha ilginç işlerin de
varolduğunu belirtir. He he he! çok iyi bir espri beyefendi, sizi tebrik mi
etsem, yoksa ben de yarattığınız bu ikinci sınıf vatandaş psikolojisinin
yanına bir de bu cümleyi eklemenize mi ifrit olsam?! Bu iç sesim tabi ki, ben
de nazikçe tebessüm ederim ve geçerim.
Peki,
gazetede yayınlanan bir araştırmaya dikkat ettiniz mi? Amerika'nın sayılı
üniversitelerinden mezun %60 ila %70 arası kadın avukatların, son otuz yılda
yönetim departmanlarından belli bir pastayı kapmaları beklenir, hatta
planlanırken, seçim, evinde oturup, çocuk büyütmek yönünde kullanılmış!!!! Bu
bayağı ilginç bir gelişme. Yani, bu sayılı okullardan mezun avukat bayanlar o
kadar mankafalarmış! ki bir yerde, EV KADINI statüsü onlara daha cazip
gelmiş!!! ( Bak sen şu işe?!)
Kendi
eğitim kuruluşunun yöneticisi ve eğitmeni statüsündeki bir dost, evine
geldiğinde direkt kulaklarını kapatarak, odasına kaçan ve çocuğunu okulda
unutan annelerden bahsetmişti bana... Durum vahim, değil mi arkadaşlar?!
Tüm bu
yazılanlardan ortaya çıkan sonuç nedir? Kadınlar çalışmamalı mı? Kadınlar
yoksa çalışmalı mı? Ev hanımı olmak neden bu kadar acayip bir sıfat?
Bence,
günümüzde kadınların üstündeki yük, eğer işi geç saatlere kadar sürüyorsa,
toplantılarla ve seyahatlerle pekişmişse, bebekle beraber içinden çıkılmaz bir
hal alıyor. Tabi ki, kadınlar da erkekler de kendi isteklerini yerine
getirmek, hayatlarını sürdürmek amacı ile çalışmak zorundadırlar. Kefenin bir
tarafında zorunluluk vardır, diğer tarafında ise sonsuza kadar süren bir hırs.
Hayatı devam ettirmek için gereken zorunluluk ise -ki genelde aslında durum
budur-, şöyle deyin en azından; "Keşke ben de aynı durumda, evde çocuğuma ve
evime odaklanabilme şansına sahip olsaydım. Bir de, tabi ki ne evi, ne çocuğu
önemsemeyenler var ki, onların zaten bu konumda çocuk sahibi olmaları beni
çileden çıkartıyor!! Resmen böyle hissediyorum, düşünüyorum ve herkes gibi
düşündüklerimi açıklıkla söyleme özgürlüğümü kullanıyorum.
Diyelim ki, çocukları da seviyorsunuz, olayın ciddiyetini de kavramadınız,
oldu bir kere, o zaman lütfen ÖNCE BEN saplantısından vazgeçin bari!!! Yüzde
kaç annenin arkasına bir kere bile bakmadan teslim edeceği, tamamıyla güvenli
bir çocuk bakıcısı var? Sizin çocuk bakıcınız güvenli diyelim ve siz de bazı
konularda çocuğunuzu programlı götürmeyi tercih ediyorsunuz, bunun ne kadarı
uygulanabiliyor? Evinizde gizli kamera sistemi mi var? Bu da olabilir ve her
durumda da mutlusunuz. Gülümseyin! Siz, gerçekten işine aksatmadan devam
edebilecek, aynı zamanda da kendisiyle paralel, pırıl pırıl bir çocuk
yetiştirebilecek bir kadınsınız demektir, tebrikler!
Şu
anda çevremde, parasını kazanıp, kariyer çabasında olan ama yüreğinde de
koskocaman bir vicdan azabıyla evine son hız dönen, her dakikasını çocuğuyla
paylaşmak zorundaymış gibi duyumsayan, birazcık kızıp sinirlense, Aman
Allah'ım çocuğumu çok kötü kırdım, bunun telafisi nasıl olacak? diye kendini
yerden yere atan, dört alanda -ki bu alanlar alımlı bir kadın olup kocasının
dikkatini ayakta tutabilme, evinin kadını olup yemeğini, temizliğini,
alışverişini yapabilme, kariyer sahibi olma ve iyi bir anne olabilme
kapasitesini elinde tutmaya çalışmaktır- mükemmeli yakalamaya çalışan fakat
onun yerine omuzları ağır yükler altında ezilmiş, mutsuz, enerjisiz ve
tahammülsüz anneler var.
Şimdi
oturup düşünmenizi istiyorum, muhakkak ki aksayan bir taraf vardır. Sizdeki
hangisi? Kariyer aksamaya başlasa iş kaybedilir, bu konuda kaytarmak biraz
zor, kocaya gelince...Belki de adam uçar gider, Allah korusun, o da ihmale
gelmez. Geriye, evin düzeni ya da çocuk kalıyor değil mi? Evde bir yemek
yemedin, iki yemedin, sonrası? Çocuğunu bir ihmal ettin, iki bıraktın arkanda,
gerisi?!
Çok
büyük bir firmanın genel müdür yardımcısı bir kadının bir oğlu olur. Çocuk
bakıcısını çok sever, bakıcısı da onu.Kadın, hiç durmadan çalışmaktadır.
Derken, bir şekilde oğlu düşer ve bacağında çok nazik bir yer incinir. Daha
bebektir ve belden aşağısı alçıya alınmak zorunda kalınır. Bir de hiç yemek
yemez bu oğlan, bir tek bakıcısından yer. Anne, bu olaydan sonra birkaç gün
zar zor izin alarak oğlunun yanında kalır. Zira, çok zordur bebeğin alçılı
olması, zaman içinde alçı hep pislikle kaplanır, durum daha da içinden
çıkılmaz bir hal alır. Bebek hala hiçbir şey yememeğe devam eder, zaten
huysuzdur da...Bir gün mutfakta bakıcı yemek yedirirken, anne sessizce gidip
kapı kenarından bakmaya karar verir, nedir bu işin sırrı? diye. Sonuç; Tren
geldi, çuf çuf çuf, geldiii ( bebeğin ağzına doğru, bebek reddeder ) hoppp!
aferimmm! ( bakıcının midesine iner ) Anne bu kadar yıldır, elinden
kaçırmadığı, bu sebepten dolayı sürekli güvendiği bakıcısını bu halde görünce
işini bırakır ve oğluna kendisi bakmaya karar verir. Şu anda süper bir çocuk
olmuş, arkadaşımın anlattığına göre ve anne hala çalışmıyormuş.
İnsanların çalışıp çalışmamaları tamamıyla kendi hür iradelerine kalmıştır.
Etiketlenmek, bir sıfatı söylerken, sıkılıp, incinmek benim meselem. Zaman
zaman, bazılarımız şehirden, gürültüden, pislikten, yozlaşmış insan
ilişkilerinden kaçıp daha sakin ve doğayla iç içe bir hayat yaşamayı
yeğleyebilirler (Bu konuda bile büyük metropol insanı ile doğaya yakın insan
tipi arasında bitmek tükenmek bilmez bir çatışma vardır. Her nedense, sanki
herkes aynı şekilde düşünmek veya aynı şeylerden zevk almak zorundaymış
gibi!). Hayatta her şey sürekli bir şekilde akıp, sonu yokmuş gibi gözüken
kazanma içgüdüsüyle paralel gitmeyebilir. İnsanlar, üzerlerindeki etiketlerle
insanlıklarını, entelektüelliklerini kazanmazlar. İşlerinde çok iyi yerlere
gelmiş olan ama hayatla, kitapla, gezip görmeyle alakası olmayan çok insanla
tanışmışızdır. Kırın biraz o bakış açınızı artık, insanlara birey olarak değer
vermeyi öğrenin, üzerlerine yapıştırılmış olan etiketlere bakmamaya, o
etiketleri de kısır döngü düşüncelerle doldurmamaya çalışın!!!!
Bütün
bunları niye mi yazıyorum? Eğer, çocuk sahibi olmayı düşünen bir anne adayı
iseniz, işte size karşılaşacağınız bin bir bilinmeyenli denkleminiz. Bu
denklem de ne yazık ki, herkesin kazanması diye bir şey söz konusu olamıyor.
Kazançları, yalnızca maddi anlamda ya da kariyer olarak algılıyorsak, hamile
olup da çocuk doğurmak, hayattaki tüm değerlerin bunlar olmadığını zaten
öğretecektir. Siz, kendinizi ve isteklerinizi, önceliklerinizi herkesten daha
iyi bilirsiniz. Dolayısı ile, bu işin kolay olmadığına kanaat getirdikten
sonra, lütfen kendiniz olarak karar verin! Eğer, dönüşü olmayan bir kariyer
eşiğinde duruyorsanız, çocuk yapmayın! Ev hanımı iseniz; okuyor, düşünüyor,
organize oluyor, her işinizi eksiksiz yerine getiriyor iseniz BİRLEŞİN!!!!
Şaka yapmıyorum. Mesleğiniz bölümüne, bundan sonra Ev hanımı gibi ne idüğü
belirsiz bir sıfat yerine, eğitiminiz sizi nereye getirdi ise onu yazın ya da
Anneyim deyin. Benim kafamda beliren cümle gibi; BEN BİR ANNEYİM! diye
yazın, koca koca puntolarla.
İsterseniz, bu cümlenin kapsadığı kalemlere bir bakalım beraber; Evinizde
hiçbir işe ayıracak dakikanız olmadığını varsayalım. Maddi durumunuz mükemmel
ve sürekli seyahattesiniz . Tamam! İlk önce evde bir sağ kolunuz olmalı ki bu
kişi;
*
Organize eder
*
Alışveriş yapar
* Evde
diğer işleri yapanların ( yemek, temizlik, çocuk bakımı v.b...) kontrolünü
gerçekleştirir
*
Ayrıca belli bir paranın da yönetimi, maaşların verilmesi vesairenin düzeni
onun elindedir.
Maaşına; 500 milyon diyelim.Diğeri yemek yapar, 250 milyon. Çocuk bakıcısı 300
milyon alsın. (Bir arkadaşım İstanbul'da yatılıya 350 dolar verdiğinden
bahsetti) Temizlikçi her hafta gelmeli ki sizin gösterdiğiniz performansı
biraz yakalayabilsin, ona da 40milyon x 4 diyelim, 160 milyon etti. Toplayalım
bakalım; 500 m+250 m+300 m+160 m. Sonuç; 1 milyar 210 milyon (Bu da makul
fiyatlar dahilinde, bazıları bu fiyatları katlayarak almakta ). Şimdi
anladınız mı, her bir küçümsenen ev hanımının! finanse edilmeyen kısmını? Bir
de buna çocuğunu yetiştirirken gösterdiği özeni, çocuk okuldan her eve
gelişinde annesini evde bulmasının avantajlarını ekleyin, sonuç?
Bu
paraları veremeyip, aynı zaman da deliler gibi çalışıyorsanız, o zaman
gerçekten şöyle bir durup halinize bakmanız ya da üstünüzde ki korkunç yükü
fark etmeniz gerekmektedir. Böyle bir yoğunlukta çocuğunuza verebileceğiniz, o
herkesin ağzındaki NİTELİKLİ beraberlik olasılığınız ne kadardır?
Hani,
o çıkıp çıkıp konuşuyorlar ya, karşı tarafta kıvranan anne var, kocasından
beklentileri dört beş katına çıkmış, yorgunluk ve bezmişlikten kendine bile
bakacak hali kalmamış ya da kendine pırıl pırıl bakan ama sinirleri harap
olan, sürekli sırıtan bir maske altında dolaşan, omuzları yükten çökmüş,
mutsuz anneye cevap veriyorlar; Önemli değil efendim, çocuğunuzla
geçirdiğiniz zamanın fazlalığı değil kalitesi, niceliği değil, niteliği...
diyen tipler, sakin sakin... Kardeşim, ne niteliğinden bahsediyorsun sen?
Uykum var uykum! Uyuyamıyorum, düzen kalmadı, kocamla seks bile yapamaz olduk,
sürekli uyumak istiyorum, yapamayınca harap oluyorum. Beklentiler, çocuk
ağlamaları, işyerinin sıkıntıları üstüme üstüme geliyor, bıktımmmm!!!
Evladınız,
hayatta bugüne kadar sahip olduğunuz ve olacağınız en değerli varlıktır.
Kendinizden vazgeçin, paspas olun, kocanız evde otur, çalışamazsın diyorsa ve
aklınız varsa yoksa çalışmaktaysa, bu insanları, çocuklarınızı harcamayın.
Onlar, sizin kişisel hırslarınızdan da, kocanızla olan sorunlarınızdan da,
doyumsuzluklarınızdan da daha önemli canlılardır. Sürekli kuruyup, suyu
verilmesi unutulan bitkilerinizi, dışarı yeteri derece de çıkartılmayan yarı
çıldırmış köpeğinizi v.s.. kendilerine daha iyi bakacak olan başka insanlara
devredin. Çocuk yapmayın! Evliliğinizi asla kurtarmaz, hatta yok eder. Bunu,
büyük bir açıklıkla söylüyorum. Her insanın bir kapasitesi vardır ve yapılacak
fedakarlık düzeyi de bir yere kadardır. Hayatta, Öyle de böyle de büyüyorlar
işte! gibi bir düşünceyle çocuk büyütecek iseniz, baştan bu adımı atmayın!
Böyle, yarı dışlanmış bir psikoloji ile büyütülen bir bebek, sizlere ileriki
yıllarda daha büyük problemlerle geri gelen bir ergene dönüşecektir. Toplumda
bazı yer etmiş, alışılagelmiş ve basite indirgenmiş hayata bakış açısını
unutun!
Hamile
kalmak, çocuk sahibi olmak, bir insana bakıp, yetiştirmek hayatınızın her
anını kapsayan ÖNEMLİ BIR MESLEKTİR! Bu meslek de iyi olabilmek için donanmak,
okumak, DÜŞÜNMEK, taktik kullanmak, sinirlere hakim olmak zorunda kalmak,
zaman zaman uyuyamamak gibi erdemler gerekir. Dönem için de biri, diğerine
ağır basarak ilerler. Bir taraf kolaylaşırken, belki diğer bir taraf zorlaşır.
Yazacaklarım, yani başlıklar altında toparladıklarım, kendimce başarılı
olduğum, deneyimleyip, okuyarak, düşünerek çözümler ürettiğim aşamalardır.
Lara dünyaya geldiğinden bu yana bir düzenle başladı yoluna, o şekilde de
yürümekte, aynı hayat gibi zaman zaman dalga geçilerek, zaman zaman da önemi
üstüne ciddi zaman harcanılarak...
Umarım, tüm anneler ve babalar olarak kendi çocuklarımızı önemser, dikkate
alır ve attığımız her adımın iki, hatta beş adım sonrasını tahmin edebiliriz.
Hayatta basit olarak gördüğümüz en ufak bir hareketin bile onlara verilen
karmaşık ve önemli mesajlar olduğunu algılayabiliriz. İnsanları kategorize
etmeden, önyargılı isimlendirmeler yapmadan ve tanımaya çalışarak karar
veririz.
|