|
Bahar
geldi gül açıldı/ Gönlüme neşe saçıldı/ Mavi gözlü sarışın kız/ Gel gidelim
adaya biz... dizeleriyle başlayan o eski şarkıyı çoğumuz biliriz. Nasıl da
neşeden ve aşktan bahseder tatlı tatlı. Bir de, adadan söz eder. Baharın en
güzel yaşandığı yerlerdir Adalar. Sit Alanı ilan edilmiş olmaları onların
şansıdır adeta.
Benim tüm çocukluk yıllarım
mayıs sonunda başlayan ve eylül sonu, hatta bazen ekim ortasına dek süren yaz
tatilleri boyunca Büyükadada geçti. Bu nedenle olsa gerek, ada deyince
aklıma hep Büyükada gelir. İçim sıcacık olur, gönlüme neşe saçılır. Yazın
çok keyiflidir Büyükadam. Kışları nasıl olduğu yazlıkçılar pek bilmezler. Ben
severim. Kar yağar, evden dışarı çıkarsınız. Yürümeye başlarsınız. Arkanıza
dönüp baktığınızda, sadece sizin ayak izleriniz vardır yolda. Bir yalnızlık
duygusu kaplarsa da içinizi, birden bir fetih duygusu kaplar benliğinizi.
Sanki ıssız bir yeri keşfedip, fethetmişsinizdir. Kış ortasında ağaç
elementi etkisini böyle yaratır işte Adalar. Yine de baharın tadı bir
başkadır.
İki çeşit adalı vardır.
Daima kalanlar (kışlıkçılar deriz biz onlara) ve yazın tatil zamanı gelenler
(yazlıkçılar derler kışlıkçılar bize). Uzun, soğuk, kasvetli ve karanlık kış
günleri geride kaldığında, yazlıkçıların içindeki özlem de başlamıştır
kıpırdanmaya. Onlar hiç bitmeyen bir sabırla beklerler baharı.
Hava ılınır ılınmaz, hemen
hazırlanır, Bostancı Vapur İskelesi ya da Kabataş Deniz Otobüsü önündeki
gişelerde uzun kuyruklar oluşturur ve neredeyse hiç bitmeyen bir çocuksu
coşkuyla yola koyulurlar ilk fırsatta. Adaya erken gitmek gereklidir. Çok saat
geçirebilmek, en fazla dostla karşılaşabilmek umuduyla erken çıkılır yola.
Nihayet iskeleye ayak
basılır. Bir coşku, bir heyecan... Dışarıdan gören, kişinin ilk ada turu
sanabilir kolaylıkla. Oysa, benim gibiler için, her geliş ilk seferdir adeta.
Aylar sonra yeniden kavuşulmuştur eski sevgili Büyükada ve birlikte büyünmüş
onca dosta. Baharın da etkisiyle neşe saçılmıştır sağa sola.
Şöyle Nisan 15 gibi erken
saatlerde Büyükadaya gidip, Vapur İskelesinden ileriye Saat Meydanına doğru
yürürseniz burnunuza ulaşan Manolya ile karışmış börek kokusuna dayanmanız
olanaksızdır. Tam karşıdaki pastanenin önünde oturmuş çay, kahve, taze
sıkılmış meyve suyunuzu yudumlarken, önündeki ardındaki masalara da laf atıp
kahkahalar içinde gülen insanlarla karşılaşırsınız. Hemen her birinin önünde
börek vardır ve yediklerinden keyif aldıkları açıkça bellidir.
O güzelim Manolya karışık
börek kokusunun büyüsüne kapıldığınızdan, siz de o pastaneye doğru seğirtip,
oturacak bir yer ararsınız. Bulamazsınız. Her yer doludur. Sonra oturanlardan
biri fark eder sizi. Yerinden kalkar, diğer arkadaşlarının iskemlelerini
birleştirip aralarına oturur, size kendi iskemlesini verir. Siz daha teşekkür
etmeye fırsat bulamadan, servis görevlisini çağırıp izninizle size çikolatalı
börek yemenizi önereceğim, böylesini başka yerde yiyemezsiniz der, çoğu zaman
yanıtınızı bile beklemeden siparişi sizin adınıza veriverir kaşla göz
arasında.
Böreğiniz ve çayınız
geldiğinde anlarsınız konuksever adalının ne kadar da haklı olduğunu.
Çikolatalısını istemem, ben tuzlu severim derseniz üzülmeyin, sizin için de
patlıcanlı böreklerimiz var ki, değmeyin ağzımın keyfine dedirten cinstendir.
Ben kendimi bildim bileli aynı formülle yapılıyor bu börekler. Başka hiçbir
yerde bulamazsınız bu lezzeti. (Oradan ayrılmadan önce, tezgaha uğrayın ve
kendinize bir adet çavdar ekmeği alın.)
Sırtınızı
pastanenin duvarına dönüp, az ileriye, meydandaki saatin soluna doğru uzanırsa
bakışlarınız, ortalığın oldukça kalabalık olduğunu fark edersiniz. Hafta sonu
bile değilken nasıl olup da bu kadar kalabalık ortalık diye şaşırabilirsiniz.
Adalılar bunlar, bahar gelip de Ağaç Elementi yükselmeye başladı mı,
tutamazlar kendilerini. İlk güneşin olduğu gün işyerlerinden çeşitli
bahanelerle izinler alıp, ertesi gün sevgililerine kavuşmaya koşarlar.
Kimsenin hafta sonuna kadar sabretmesini beklemez o eski dost, Büyükada. Açar
kollarını ve dayanılmaz güzelliklerini yeniden duyumsamanızı sağlarcasına
uzatır onları ileriye doğru, bulunduğunuz yer neresiyse, oraya dek o kollar ve
içine davet eder sizi sevgiyle. Bu daveti hissettiniz mi, artık
susturamazsınız içinizdeki özlem sesini, durduramazsınız sevgiliye, bahara ve
dolu dolu, buram buram hissettiğiniz çam ağacı kokusuna olan arzunuzu.
Ağaç Elementi, her mevsim,
her gün saat 06:00 12:00 arasında yükselirse de, asıl güçlü etkisini baharla
birlikte hissettirmeye başlıyor. Nevruzla birlikte yükselmeye başlayan etki,
haziran ortalarına dek sürüyor. İnsanların bahar geldiğinde daha neşeli, daha
canlı olmaları, aşkın bu zamanda aniden ortaya çıkması bir rastlantı değil.
İçimizdeki yang enerji uyarılıp hareketlendikçe, biz de daha aktif olma
gereksinmesi duyuyoruz. Adayı, Belgrad Ormanlarını, Neşet Suyunu ya da
bulunduğumuz şehirlerdeki diğer mesire yerlerini anımsayıp, oralara koşmak
istiyoruz.
Bu arada unutmadan
söyleyelim. Bahar ayları, karaciğer ve safra kesesi sorunlarıyla ilgilenmek
için en uygun zamandır yıl içinde. Karaciğer, ağaç elementi enerjisinin
depolandığı organ olup, safra kesesi de onun eş uzvudur ve onun içinde
depolanan enerjiden beslenir sürekli. Yine karaciğerde depolanan ağaç
elementi etkisi altında olan gözler, kaslar, tendon bağları, başımızda ve
ensemizin iki yanındaki ağrılar, migren, yüz sinirleri sorunları, yüksek
tansiyon, aşırı cinsel dürtü ve abartılı cinsel yaşam, aşırı sancılı adetler,
sakarlıklar ve bağımlılıklar ile mücadele etmek için de Ağaç Elementinin
yükseldiği bu zaman diliminde çözüm aramak, doğadan her zamankinden daha fazla
destek almamıza yardım edecektir. Neyse ben şimdi tüm mesire yerlerini ve
tıbbi açıdan irdelemeye zamanımın yetmeyeceği ağaç elementini bir kenara
bırakıp, yine sevgili adama döneyim izninizle.
J
Adadasınız, bahar
aylarındasınız, kaslarınızda uyuşukluk, yorgunluk var. İşte size en doğalından
üstelik kesin etkili süper bir ilaç tarifi. Binin bir faytona, sürücüye
Lunapark Gazinosu deyin. Küçük ve Büyük Ada Turlarının atları dinlendirme
durağına kadar getirir sizi. O koca meydanda, az ileride demirlerle çevrilmiş
neredeyse kare şeklindeki alanda göreceğiniz yemlenerek tembellik yapan
merkepleri de kullanabilirsiniz bundan sonraki kısım için. Yine de madem
kaslarınız zayıf, ben yürümenizi önereceğim. Sonuna geldiğinizde, uzun süre
kas zayıflığından söz etmeyeceğiniz bir yol duruyor tam önünüzde. Uzun ve
oldukça dik bir yokuş bu. İnanın iyi gelecek bu yolda yürümek yorgun
adalelerinize. Merak etmeyin, yolu şaşırmanız olası değil. O koskoca alanda,
yukarı doğru olan iki yoldan biri bu. Tam Lunapark isimli gazinonun yanında
başlıyor. Diğer yukarı doğru olan yol, tam arkanızda kalıyor. Belki onu
görmezsiniz bile
J.
Azıcık toplayın
cesaretinizi ve yola koyulun. Yavaş yavaş tırmanın, nefes konusunda dikkatli
olmazsanız, yarı yolda nefessiz kalabilirsiniz. Yanlış anlamayın, kaslarınız
düzelecek derken, akciğerlerinizde sorun çıkacak demek istemiyorum. Aksine
çevredeki çam ağaçlarının sayesinde havada belki de uzun zamandır
karşılaşmadığınız bollukta oksijen olduğunu ayrımsayacaksınız (üstelik Adalar
İlçe sınırları içinde, belediye ve güvenlik güçleri dışında hiç kimse motorlu
kara taşıtı kullanamıyor). Ancak bu oksijeni bedeninizin derinliklerine
gönderecek kadar derin nefes almalısınız, aksi halde tıkanırsınız demek
istiyorum. Ne yazık ki pek çoğumuz hem hızlı adımlarla hem de yokuş yukarı
yürürken derin nefes alıp bedenimizi oksijenle doldurmayı bilmiyoruz
L.
Yolda
yanınızdan geçen insanların ayaklarına bakın. Pek çoğunun ayakkabısız olduğunu
görüp şaşıracaksınız. Bilin ki onlar adak adamış ve dileklerinin
gerçekleştiğini görüp geri gelmişlerden bir kısımdır. Yok yok! Onlara gülmeyin
öyle kıs kıs... Hele bir yukarıya ulaşın, göreceksiniz ki sizin de içinizden
adak adamak gelecek, hiç böyle inançlarınız olmazsa bile.
Yukarıya yaklaştıkça,
manzara da değişecek haliyle. Sağınızda sert kayalar ve solunuzda, ormanın sık
ağaçları arasından süzülüp gelen pırıl pırıl bir Marmara görüntüsüyle
karşılaşacaksınız az sonra. Belki de durup hayran hayran seyrederken çevreyi,
unutuvereceksiniz kaslarınızı ve diğer sorunlarınızı. Ayaklarınız da,
bacaklarınız da dinlenecek bu güzelim manzara karşısında. Denizden gelen tatlı
esintinin taşıdığı su elementi, ormandaki ağaçları daha da besleyeceğinden,
iyice yükselecek olan ağaç elementi ve ortaya çıkan yoğun oksijenin de
etkisiyle kaslarınız güçlenmeye başlayacaklar.
Birkaç adım daha
atacaksınız güvenle. Manzara yeniden değişmeye başlayacak. Belki de sağ
tarafınızdaki sert kayaların arasından fışkıran sanki al beni kullan... dilek
ağacı yap beni... dercesine boyunlarını eğmiş gibi duran dallara bağlanan
çaputlar çekecek dikkatinizi. İçinizden bir ses keşke ben de bir çaput
getirseydim derken, öfkeyle susturmaya çalışacaksınız o sesi. Siz öyle
dileklere, çaputlara bel bağlayacak insan değilsiniz ya! Başınızı hemen diğer
tarafa çevirip, bu düşüncenizden utanç duyduğunuzu bile unutmaya çalışacak,
bunu unutturacak bir manzara arayışına gireceksiniz.
(Ben küçükken, daha çok
adanın yerlileri ve Hıristiyan asıllı insanlar ile turistler gelirdi burayı
ziyarete. Şimdi Türkiyenin her yerinden insanlar geliyor. Bu ağaçlardaki
çaputlar ancak son 10 yılda görülmeye başladılarJ.
Bu da bizim halkımızın gerçeği ve ben Şamanik bilgiyle baktığımda bu resmin
arkasını da görebiliyorum. Oraya bir bez bağlamak, evrensel yaşam enerjisine
senin farkındayım ve benim de ...... şeklinde bir isteğim var, sen de onun
farkında ol demek anlamı taşıyor bana göre).
Sol yanınızda Marmara
Denizi iyice parlamaya başlamışken, tam karşıdan size neredeyse gülümseyerek
bakan adayı fark edeceksiniz. Üzerinde toplu yaşam olan tüm Prenses Adaları
arasında, en küçük ve en bakir olan Sedef Adası (Kaşık Adasında da yaşam var
ama bu tek ailelik bir yaşam) ışık getirecek birden yüzünüze. Kıyısındaki
irili ufaklı teknelere bakıp birini seçecek ve keşke orada, o teknede
olsaydım diye geçireceksiniz belki de içinizden. Ama olmaz! Sizin kas
sorununuz var. Size ağaç enerjisi gerekiyor. Denizde ağaçtan daha çok su
enerjisi var. Evet su ağacı besler de, siz zaten kıştan, su elementinin
tavan yaptığı mevsimden yeni çıktınız. Şimdi tüm bir kış boyunca
biriktirdiğiniz enerjiyle içinizdeki ağacı büyütme zamanınız geldi.
Durun biraz daha
soluklanın. Bırakın kaslarınız daha da gevşesinler. Tıpkı rüzgar önünde eğilen
ağaç gibi olun. Esnek ve dayanıklı. Sertleşip katılaşırsanız, kaslarınız da
sizin zihninize uyar, sertleşip katılaşmaya devam ederler. Rüzgarın önünde
eğilemeyen palmiye ağacı gibi kökünüzle birlikte yerinizden çıkıp devrilmek
istemeyenlerinize önerim, esnemenin gücünü keşfetmenizdir.
Başınızı yine sağ tarafa
çevirirseniz, İçinizdeki çaput gerek, dileğim var diyen o ses daha da
güçlenebilir. Sizin durumunuzda olup, oraya daha önce gelenler, çaput
getirmedikleri için hayıflanmaktan yorulunca, dallara su şişelerini ya da
meyvelerini taşımak için getirdikleri poşetlerin orasını burasını yırtıp
asmışlardır, onları ayrımsarsınız birden. Yine de sesi susturup yola devam
edebilirsiniz sabırla.
Şimdi artık zirveye
hazırsınız. Belki ayrımında değilsiniz ama, yine de kaslarınızda belirgin bir
güçlenme oldu ve siz daha sağlam adımlarla yola devam ediyorsunuz. Birkaç 10
adımdan sonra nihayet tepeye ulaştınız.
Karşınızda
meşhur Aya Yorgi Kilisesinin büyük siyah girişi var. Sağındaki gümüş renkli
kapı zaten kapalıdır. Anlarsınız ki ana kapı, sol yanda duran siyah, demir
parmaklıklı ve gerçekten de güzel olanıdır. İsterseniz hemen dalabilirsiniz
içeriye. Kapıdan girer girmez, yanan yağ ve mum kokusuna karışmış günlük
tütsüsünün etkisiyle bambaşka bir dünyaya doğru yolculuk edeceğinizden hiç
şüphem yok. İçerinin loş hatta karanlık- havası da bu kokuyla birleşince, kim
olursa olsun giren kişi, ortamın mistik havasına bürünmeden edemiyor. Bundan
gerisi kişiye ve aldığı eğitime bağlı. Kimi gelip iki rekat namaz kılıyor,
kimi kilisenin başpapazından kutsanma istiyor, kimi eski ve paha biçilmez
ikonaları uzun uzun inceleyip, tefekküre dalıyor.
Belki de hemen bu havaya
girmek istemezsiniz. Öyle ya! Her yerde baharın etkisi hüküm sürerken, saat de
oldukça ilerledi ve ortalık iyice ısındı. Onca yokuşu tırmandıktan sonra,
susadınız ve hatta acıktınız bile. Tamam o zaman. Solunuza dönün ve karşıya
bakın. Oradaki ahşap binayı gördünüz mü? Orası kilisenin ziyaretçilerine
hizmet eden lokanta. Birkaç adım daha ve hemen önündesiniz. Yok içeriye
girmeyin. Orada oturacak masa bile yok zaten. Sadece bir mutfak var ve çok da
karanlık üstelik. Ben bildim bileli orada çalışan aile artık yok. Yine de yeni
gelen işletmeciler eski geleneği sürdürüyorlar. Siz kendinizi onlara gösterin
ve arkaya oturmaya gittiğinizi söyleyin.
Eski ahşap binanın solundan
dolanın ve kır kahvesi şeklinde düzenlenmiş, kara tahta masaların olduğu
açık- alana geçin. Hemen oturmayın. Orada manzara çok güzel bunu biliyorum.
Yine de biraz seyredip, sağa doğru dönün ve ilerideki masalara doğru
ilerleyin. Ta ki tam sağınızda, öylece orta yerde duran ve her an
yuvarlanacakmış izlenimi veren koca yuvarlak kayayı görünceye kadar devam edin
adım atmaya. 10 12 adım sonra dediğim yere varmış olacaksınız. Yüzünüzü yine
solunuza döndürün ve oradan sağa doğru yavaş yavaş çevirin bedeninizi. Her 10
derecelik açıda değişen manzarayı izleyin. Hangi derecede, ne kadar
beğendiğiniz manzarayla karşılaşırsanız karşılaşın, 270 derecelik dönüşü
tamamlamadan, oturacağınız yön hakkında karar vermeyin.
Karşınızda
güneşin doğuşu, batışı ve ikisi arasındaki her derecede ayrı bir büyülü
görüntüsü olan eşsiz bir panorama var. Dilerseniz, kendinizi güneşin durumuna
göre ayarlayıp, sürekli yer değiştirerek orada bir gün geçirin.
Bu yerin en önemli
spesiyalitesi yıllanmış şarabıydı eskiden. Ne yazık ki, artık şarapları
yıllandırmaya bile zaman bulamadan tüketiyorlar. Üstelik yapanlar da
değiştiğinden, benim zafiyet geçirdiğim dönemde, kan yapsın diye her gün bir
bardak içirdikleri o lezzetli şarap yok artık. Şimdilerde en güzel ve özel
şey, orada yetişen tavuklardan aldıkları, günlük ve organik yumurtalardan
yapılan hafif acılı çift yumurtalı menemen. Kendinize bir porsiyon menemen,
bir porsiyon da sadece yeşil yapraklardan oluşmuş bir salata siparişi verin.
Pastaneden alıp geldiğiniz çavdar ekmeğini menemene bandıra bandıra afiyetle
yiyin (yerken beni de masanızda farz edin, anlatayım derken benim de ağzım
sulandı).
Karnınız yemeğe, gözünüz
manzaraya iyice doyduktan sonra, önce kilisenin içini gezin. Sonrasında ilk
karşılaştığınızda kapalı olan ve ayazmaya indiğini hemen oracıkta inanların
zorlayıcı önerileriyle öğreneceğiniz yandaki kapıdan girip, merdivenlerden
aşağıya inin. Merdivenlerin son ikisine geldiğinizde, sol tarafınızda bir kapı
göreceksiniz. İçerisi çok küçük bir kiliseye benzeyen bu yere girin ve benim
için bir mum yakın. Her nedense orada ne zaman kendim için bir mum yaksam,
içimi çok iyi hissetim ve kısa bir zaman zarfında, küçük bir sürprizle
karşılaştım. Tamam canım, heveslendiyseniz bir mum da kendiniz için yakın
J.
Oradan çıkın, basamakları
tamamlayıp sağa dönün. Karşıdaki kuyuya bakmayın, içi neredeyse kuru artık ve
kalan su da ayazmaya bile yetmediğinden, kapağı tamamen kapatılmış durumda.
Sağa dönün birkaç adım atıp, kapının önünde tekrar sağa dönün ve ayazma
binasına girin. İlk geldiğiniz alandaki ikonaları da izleyebilirsiniz. Bana
kalırsa yine de önce kapının karşısındaki merdivenlerden aşağı tam ayazma
suyunun olduğu yere inin. Artık iyice azalmış olan suyun tek damlasını bile
boşa akıtmamaya çalışarak, elinizi yüzünüzü, başınızın üst tarafını bu suyla
ıslatın (isterseniz tam bir namaz abdesti alın, ama yine de boşa su akıtmamaya
özen gösterin). Suyu bedeninize sürerken, inanmasanız da, bu suyun enerjisi
bedenimdeki ağaç elementini besliyor ve destekliyor, karaciğerim ve kaslarım
şifa alıyor şeklindeki bir olumlama tümcesi, asıl amacınıza bir adım daha
yaklaştırabilir sizi (bilinçaltınıza bu su bana iyi gelecek mesajı vermenin ne
zararı olabilir ki?).
Yukarı kata geri dönün ve
oradaki alanı tavaf edin ve dışarı çıkın. Enerjiniz güçlendi ve zihniniz
berraklaştı. Eminim bundan
J.
Nasıl? Sizin de içinizden
adak adamak geldi mi? Tamam o zaman. Tekrar girin kiliseye, kapıdan bir mum
alın, parasını kumbaraya atın, girin içeriye ve yakıp adağınızı adayın. Ne
kadar inanmazsanız da, bu güzel yere bir kez daha gelmenin kısmet olmasını
dilemek de mi gelmedi içinizden?
Neyse içeriye girmek
istemeyenlere, başka bir yol var. İnerken, yolun solunda kalacak olan ve
insanlar tarafından çoktan dilek ağacı enerjisi yüklenmiş olan boynu size
hizmete hazır hale yıllar önce gelmiş ağaçlara bir parça naylon bağlayıp,
yine gelmeyi dileyin
J.
Adak olmayınca bağlayıcılığı da olmaz, değil mi ya! Neyse biz kaldığımız yere
geri dönelim.
Ayazma binasının ana
kapısından çıktığınızda, kapı arkanızda kalacak şekilde durun ve sol
tarafınıza bakın. Hemen birkaç adım ileride taşlardan örülü bir set
göreceksiniz. Oraya doğru yürüyüp setin önünden aşağıya bakarsanız, daha önce
orada yaşayıp ölmüş, aziz olduklarına inanılan insanların mezarlarını fark
edeceksiniz. Bu mezarların her hangi bir enerjisel etkisi yok (en azından ben
hissedemedim bu güne dek). Oraya bir turistik bakış açısıyla yaklaşın,
enerjisiyle ilgilenmenize gerek yok bence. Sonra, mezarlar solunuzda kalacak
şekilde karşı solunuza bakın. İleride bir yangın kulesi ayrımsayacaksınız.
Oraya giden patikada kendini size gösterecek hemen kolayca. Oraya gidin ve
olanaklar izin veriyorsa, tırmanıp çevreyi oradan izleyin. Tamam anladım, sizi
oraya yollayan bana dua etmek isteği geldi içinize. Ekstra bir hayır duasının
kimseye zarar vereceğini sanmıyorum, aldım sevgiyle kabul ettimJ.
Yüce Yaratan sizden de razı OLsun.
Şimdi
yine kır kahvesinin olduğu yana gelin ve aşağılara, ağaçların arasına doğru
yürüyün. Yine sakin ve derin nefesler alıp, ağaçların enerjisini içinize
çekin. Derin birkaç nefes alın ve o enerjinin ayak altlarınıza kadar indiğini
imgeleyin. Oradan da daha aşağılara insin. Ta ki kendinizi ayak altlarınızdan
Dünya Ananın kalbine, magma tabakasına bağlanmış hissedene kadar, nefes
almaya devam edin. Yukarı gelin ve beğendiğiniz bir yerde biraz uyuklayınJ.
Yeterince dinlenince kalkın ve denize dönün yine yüzünüzü.
Güneş ışınlarının deniz
üzerinde altın ışıklar yarattığı saatlerde, sağınıza, Heybeli Ada tarafına
bakın. İşte yaşamın en gizemli görüntüsü. İleride bir karaltı var, içinde
insan yaşadığını biliyorsunuz, ama altın ışık içinde parlayan deniz onu bir
masala benzetiyor. O resmin enerjisini içinize çekin. Tıpkı ağaç enerjisi
gibi, onu da ayaklarınızın altından magmaya bağlayın.
Artık hava kararmak üzere.
Haydi yavaşça geriye dönün. Aşağıda Lunapark Meydanında bekleyen faytonlardan
birine binin ve sizi Büyük Tur yolundan geri getirmesini söyleyin. Ne
ağaçlara doyacaksınız, ne manzaraya. İçiniz ağaç enerjisiyle o kadar dolacak
ki, kaslarınızın zayıflığı geçmişten gelen bir resme dönecek. Eğer
inanmazsanız deneyin. Böyle bir gün, kaslarınızı uzunca bir süre için
güçlendirmenize yetebilir. Kanıtı mı? Ertesi gün hissedeceğiniz et kesiği
durumları
J.
Haydi gelin hep beraber
gidelim sevgili BüyükadayaJ
|