|
(Bu 7 bölümlük yazı, yazarımız Burak Eldem'in Akşam Gazetesi'nde 28 Mart - 4 Nisan
tarihleri arasında yayımlanan "Marduk Geliyor mu?" başlıklı yazı dizisinin
orijinal ve kesintisiz versiyonudur. Yazarın "2012: Marduk'la Randevu" adlı
kitabını merak eden okurlar için bir ipucu ve fikir verme amacıyla
hazırlanmıştır ve kitabın özeti değil, "giriş" niteliğinde bir sunumdur.)
BİRİNCİ BÖLÜM: Gökyüzüne çevrili gözler
1976
yılında, Rus asıllı bir Amerikan Yahudisi olan Zecharia Sitchin adlı
araştırmacının kaleme aldığı The 12th Planet (12. Gezegen) adlı
kitap ABDde yayımlandı ve çok kısa bir süre içinde hatırı sayılır satış
rakamlarına ulaşırken, İngilizce konuşulan ülkelerin hemen tümünde, ciddi
yankılar yarattı. Sitchin, özellikle Yakındoğu dillerinde uzman sayılabilecek
bir dilbilim meraklısıydı ve yalnızca günümüzde konuşulan İbranice, Arapça ve
Farsçaya değil, binyıllara yaklaşan bir süreç içinde ölü diller aşamasına
geçmiş, antik dillere de fazlasıyla hakimdi. Bu donanımını ve eskiçağ tarihine
olan yoğun ilgisini kullanarak gerçekleştirdiği çalışmasındaki en önemli
avantajlarından biri, yorumladığı belge, tablet ve papirüslerdeki metinleri
ikinci el çevirilerden çok, orijinal dillerinden okuma yetkinliğinin yanı
sıra, söz konusu dillerin gelişim süreçleri içinde birbirleriyle olan
yakınlaşma ve ilişkilerini de çok iyi izleyebilmesiydi.
12.
Gezegen, insanlık tarihinin binlerce yıl gerilere giden serüvenini, bir
başka gözle ve farklı yöntemler kullanarak yeniden okuma üzerine kurulu,
oldukça sansasyonel bir araştırmaydı ki, zaten Sitchinde bunu izleyen beş
ciltle birlikte ortaya çıkan oylumlu çalışmasına alt başlık olarak Dünya
Tarihi (The Earth Chronicles) nitelemesini seçmişti. İlk tarım merkezli
kentlerin kurulmasından, Roma imparatorluğunun yükselişe geçmesine dek olan
süreci, bilinen ve tarih kitaplarında anlatılanlardan son derece farklı bir
değerlendirmeyle yorumlayan yazar, bu oldukça radikal çalışmasının başlangıç
noktasını da, Mezopotamyanın gizemini hâlâ koruyan en eski uygarlıklarından
Sümerin üzerinde odaklamıştı.
Gizemli bir gök cismi
Neyi
anlatıyordu bu kitap ve niçin bu denli büyük yankı yaratmıştı? Çok kısa olarak
özetlemek gerekirse, 12. Gezegen, yazının ilk kez kullanılmaya başladığı
eskiçağ uygarlıklarının tapınak geleneklerinin merkezinde yer alan gökyüzü
gözlemciliği kültürünü enine boyuna inceleyerek, günümüze ancak kırıntıları
kalmış bir antik bilginin izlerini sürmeye çalışıyordu. Bunu yaparken de
yazılı belgelerin günümüz tarihçileri tarafından içeriklerine göre kategorize
edilip, çiviyazısı tablet ve papirüslerdeki çoğu metnin mitoloji ya da dini
fantezi olarak bir kenara atılması alışkanlığına hiç rağbet etmiyordu Sitchin.
Tersine, onun yöntem ve yaklaşımına göre asıl üzeri örtülü olan ve kritik
nitelik taşıyan bilgiler, bizzat inanç sistemlerine mal edilen dinsel
metinlerin ve edebiyat ana başlığı altında masal sınıfına sokulan o
görkemli mitolojik külliyatın içinde aranmalıydı.
Sümer,
Babil, Mısır, Hitit, Pers ve İbrani kültürlerine ait çiviyazısı tabletler,
papirüsler, kaya yazıtları ve silindir mühürler üzerinde otuz yıla yakın bir
süre çalıştıktan sonra, araştırmalarının vardığı sonuçları okurlarıyla
paylaşmak isteyen Sitchin, 12. Gezegen adlı ilk kitabında, kurulu
düzenin genel kabul gören bilimsel anlayışını ciddi biçimde sarsacak,
şaşırtıcı iddialarla çıkıyordu ortaya. Buna göre, güneş sistemimiz içinde,
binlerce yıl önceki uygarlıkların tapınak rahiplerinin ve gökyüzü
gözlemcilerinin bildiği, ancak kültürün değişim sürecindeki ciddi bir kopukluk
nedeniyle bizlerin büyük oranda habersiz kaldığı bir büyük gök cismi daha
vardı. Sümer kültüründe Nibiru, yani ortadan geçen olarak
adlandırılan bu gök cismine Mezopotamyada Sümer sonrası dönemin egemeni olan
Akat uygarlığında Marduk adı verilirken, Mısırda Milyonlarca
Yılın Gezegeni adıyla anılmıştı ve Hint, Pers, Hitit ve İbrani
kültürlerinde de izlerine belirgin olarak rastlanıyordu.

Yakındoğu kültürünün inanç sistemlerindeki sayı gizemciliğine ve tapınak
kültürlerinde özellikle zaman birimi olarak kullanılan değerlerin astronomik
süreçlerle ve döngülerle olan ilişkisine dikkat çeken Sitchin, Sümerden
başlayarak Mezopotamya matematiğinde ve takvim sisteminde özel bir önem
atfedilen, kutsal 3600 yıl döngüsünün, doğrudan doğruya bu gezegenin yörünge
süresiyle, yani güneş çevresindeki bir turunu tamamlamasıyla bağlantılı
olduğunu savundu. Bir başka deyişle, yörünge süresini yaklaşık 250 yılda
tamamlayan, bildiğimiz en uzak gezegen konumundaki Plutonun bile çok çok
ötelerine dek uzanabilen bir gök cisminden söz ediyordu Sitchin. Oldukça uzun
bir süredir dünyada hüküm süren uygarlıkların bu gök cisminden habersiz
görünmelerini hem bu uzun yörünge süresi nedeniyle gözlerden uzak kalmasına,
hem de özellikle son iki bin yıl içindeki bilgi yitimine bağlıyordu. Böylesi
uzun yörünge periyotlarına sahip olan gök cisimlerine yabancı olmadığımıza
dikkat çekerken de, Mezopotamya ve diğer Yakındoğu uygarlıklarının
kayıtlarında izine rastladığımız Mardukun, kuyrukluyıldızlar benzeri
fazlasıyla eliptik bir yörüngeye sahip olduğunu ve bir tam turu içinde
Güneşin çok çok uzaklarına dek gittikten sonra yeniden yakınlaşmaya
başladığını anlatıyordu. Buna göre, oldukça uzun bir süre görünmez olan Marduk,
turunu tamamlarken yeniden Güneşe ve dolayısıyla dünyaya yakın geçiş yapıyor;
bu aşamada da güçlü çekim etkisinin sistem içinde yaratacağı istikrarsızlık ve
değiştireceği dengeler nedeniyle yeryüzünün kim bölgelerinde bir hayli etkili
olan doğal afetler yaşanıyordu art arda. Dolayısıyla Sitchine göre, bütün
inanç sistemlerinde ve kutsal metinlerde bir biçimde var olan Büyük Tufan
miti dahil olmak üzere, dünyayı etkilediği varsayılan geniş çaplı doğal
afetlerin birçoğunun ardında Marduk bulunuyordu.
Gökten yere inenler
Eğer 12.
Gezegende temel çerçevesini çizmeye çalıştığı teorisi bu kadarla
kalsaydı, belki kitap bu denli sansasyon yaratmayacak ve görece daha hafif
şiddette tartışmalara neden olacaktı. Ama Sitchin, Dünya Tarihi
adını verdiği bu kitap dizisi içinde ayrıntılarına girdiği tezlerinde çok daha
ileri noktalara gitti: Marduk
gezegeni
üzerinde yaşayan oldukça gelişmiş ve yetkin bir uygarlık vardı onun görüşüne
göre. Eski Sümer metinlerinde gökten yere inenler anlamına gelen ve büyük
tanrılar için kullanılan Anunnaki kavramı, düş ürünü mitolojik
tanrıları değil, yüzbinlerce yıl önce Marduk gezegeninden dünyamıza inen ve
üzerinde bir koloni kuran yabancıları betimlemekte kullanılan bir özel
isimdi! Benzeri biçimde, Tevratın ilk bölümü olan Tekvinin altıncı babında,
Tufan öncesi dönemi anlatan ayetlerde geçen O zamanlar yeryüzünde Nefilim
vardı, bunlar eski zamanın güçlü ve ünlü adamlarıydılar ifadesi de, bizzat bu
yabancı ırka gönderme yapıyordu Sitchine göre. Çünkü kimi modern çevirilerde
Devler olarak değiştirilen Nefilim sözcüğü de eski İbranicede
tıpkı Sümer dilindeki Anunnaki gibi, Yukarıdan aşağı inenler anlamına
gelmekteydi.
Kolayca tahmin edileceği gibi, Sitchinin kitabı yalnızca bilim dünyasından
değil, ortodoks inanç çevrelerinden de yoğun tepki aldı. Oysa kendi yaklaşımı
açısından Sitchin, Kutsal Kitapa aykırı düşmek bir yana, onu birçok yönüyle
doğruladığı görüşündeydi ve aslında fazla radikal bulunan bu teorisini, başta
Tevrat olmak üzere kutsal metinleri doğrulamak adına geliştirmişti bir bakıma.
Her şeyden önce, dini kitaplarda yer alan ve fantezi gibi görülen, Tufan
benzeri olgulara farklı bir açıklama ve dayanak getirdiğini düşünüyordu.
Dahası, insanın ortaya çıkışı konusunda evrim teorisi savunucularıyla
yaratılış inancına bağlı olan ilahiyatçılar arasında bir köprü oluşmasını
sağlayacak genetik müdahale tezinin, yanıt getirilemeyen boşlukları
doldurarak bir orta yol oluşturacağı inancındaydı.

Sitchin, seksenli ve doksanlı yıllar boyunca düzenli aralıklarla yayımladığı
kitaplarıyla Dünya Tarihi serisini adım adım tamamlarken ortodoks
çevrelerin tepkilerini çekti belki ama bu süre içinde onlarca ülkede,
yüzbinlerce okura da ulaştı ve yirminci yüzyılın son çeyreğindeki en etkili
araştırmacılardan biri olarak bu döneme damgasını vuran isimler arasında yer
aldı. Kimileri onu, 1969 yılında yazdığı Tanrıların Arabaları adlı
kitabıyla büyük sansasyon yaratan İsviçreli yazar Erich von Däniken ile
aynı kategoriye dahil etmek istedi ve Eski Astronot Teorisi (Ancient
Astronauts Theory) olarak adlandırılan ekol içinde değerlendirmeyi seçti. Ama
Sitchinle von Däniken arasında oldukça temel bir ayrım vardı: Tanrıların
Arabaları ile başlayan sansasyonel kitaplarında von Däniken, eskiçağ
tarihine ilişkin bugün hâlâ muamma olarak görülen ve açıklanamayan olguları
aslında popüler kültür açısından oldukça başarılı sayılabilecek bir derlemede
bir araya getirirken, yöntem uygulamak gibi bir kaygı hiç duymamış ve
yalnızca yüzeysel olarak art arda sıraladığı sorulara, birbiri arasında
tutarlılığa sahip olmayan yanıtlar getirme ya da yalnızca dokunup geçme yolunu
seçmişti. Oysa Sitchin, daha işin başında kullanacağı yöntemi belirleyerek işe
girişmiş ve otuz yıllık bir okuma, derleme araştırma evresinin sonunda, kendi
içinde tutarlı bir teoriyi adım adım örmüştü. Her şeyden önce, binlerce tablet
ve papirüsün orijinal dillerinden okunup deşifre edilmesi üzerine kuruluydu
Sitchinin çalışmaları. Dahası, bu süreç içinde kutsal kitaplarda sözü edilen
tarihin, aslında (erozyona uğrayarak da olsa) çok daha eski uygarlıkların
belge ve kaynaklarından esinlendiğini kanıtlayarak bu metinlerde ortaya
konulan alternatif tarihin hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekmişti.
Yitirilen eski bilgi
Altı
kitaplık Dünya Tarihi serisinin ve onu tamamlayıcı nitelikte yazdığı dört ek
kitabın içinde Zecharia Sitchinin ortaya koyduğu tezler ne denli aykırı
görünürse görünsün, dikkatli bir okumayı hak ediyor. Fazlasıyla seçici ve
titiz davranarak, bu Dünya Tarihi yaklaşımının içinden, şu an için
fazlasıyla radikal görünen uzaylı tanrılar teorisini çıkarıp dışta
bıraksak bile, geriye kalanlar, üzerinde yaşadığımız gezegenin ve beş bin
yıllık (bilinen) uygarlığımızın tarihine ilişkin hiç de yabana atılamayacak
temel yaklaşımları ve binlerce yıl boyunca unutulmaya terk edilmiş bir eski
bilgiyi gündeme getirmesi açısından oldukça dikkate değer.
Her
şeyden önce, oldukça şaşırtıcı iki temel olguya yeniden eğilmemizi sağlıyor
Sitchinin tezleri ve hem uygarlığımızın uzak tarihini hem de üzerinde
yaşadığımız gezegenin yakın gelecekte tanık olması muhtemel gelişmeleri
dikkatimize sunuyor:
-
Tarihi insanlar yapar, insanlar yazar ve insanlar okur. Uygarlığın Tarih
Çağları adı altında andığımız son beş bin yılı hiç kuşkusuz insan
toplumlarının gelişimi, iç mücadeleleri ve savaşları ya da kazanımları
üzerine kuruludur. Uygarlığın izlediği yolu da toplumsal yasalar ya da
insani edimler belirler büyük oranda. Ancak uzun vadeli baktığımızda ve
binlerce yıla yayılan bir sürecin kilometre taşlarını izlediğimizde, insan
merkezli modern yaklaşımların büyük oranda hafife aldığı bir başka unsurun,
çok uzun aralıklarla da olsa, kırılma noktalarında tartışılmaz biçimde
etkili olduğunu görürüz: Doğanın tarihi. Ulusların ve halkların davranış
biçimleri, sınıf mücadelelerinin dinamik gücü ya da liderlerin karar ya da
stratejileri uygarlığın gelişiminde hiç kuşkusuz birincil düzeyde etkilidir
ama bu durum, uygarlığın üzerinde geliştiği sahnenin, yani doğa ve
evrenin, kimi zaman öne çıkan etkin gücünü hafife almamızı gerektirmez. Bir
başka deyişle, uygarlığın bugün vardığı noktada Hammurabi yasaları, Kadeş
Savaşı ya da Spartaküs isyanı kadar, hatta kimi zaman bunlardan da daha
yoğun biçimde, doğanın tarihindeki değişmeler, yani kısa süreli de olsa
günlük yaşamın akışını ciddi biçimde sarsıp etkileyecek olan doğal afetler
de etkili olmuştur.
-
Bu
afetlerin toplumsal bellekte bıraktığı izler o denli derindir ki, uygarlığın
gelişim seyri içinde, çok erken bir tarihte yıldız gözlem geleneğinin
beklenmedik biçimde ağırlık kazanıp gelişmesine yol açmıştır; çünkü binlerce
yıl önce bu topraklarda yaşayan insanların deneyim ve tanıklıklarının güçlü
etkileri, kimi büyük afetlerle göksel gelişmelerin bağlantılı olduğu
fikrini kolektif bilince kazımıştır.
Meseleye böyle baktığımız zaman, Zecharia Sitchinin tezlerinde ortaya konan
temel aktörler, yani gökyüzünde uzun aralıklarla belirip sonra yeniden
uzaklaşan Marduk adlı gök cismi ve onun yakın geçiş sırasında
yeryüzünde yaşanan, özellikle binlerce yıl öncesinin insanlarını çok korkutup
sarsacak doğal afet zincirlerine ilişkin fikir, daha anlamlı hale geliyor. Bir
adım daha ilerisine giderek düşünmeye devam ettiğinizde de, doğanın
tarihindeki bu değişimlerin uygarlığın seyri ile ilgili kritik dönüm
noktalarına ve yaşamı bir süre için güçleştiren afetlerin sosyopolitik ve
sosyopsikolojik etkilerine daha farklı bir gözle bakmanızı sağlıyor.
Her
tapınak, bir gözlemevi
Aşağı
yukarı bütün antik uygarlıklarda, hatta çoğu kez tarih öncesi olarak
adlandırılan dönemin basit tarımsal köylerinin geleneklerinde bile var olan
bir unsur, çoğu kez çarpıcı bulgularla çıkıyor karşımıza: Bu unsur, gökyüzü
gözlemciliği ve yıldız izleme kültürü. Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinde,
fiziksel olarak birbirinden uzak yaşamış toplumlardan geriye kalan arkeolojik
buluntuları izlerken bile, bu şaşırtıcı ortak nokta varlığını hissettiriyor:
İndüs nehri kıyılarından Mezopotamyaya, Mısırdan Avrupanın megalitik
anıtlarına, Çinden Orta Amerikanın antik kentlerine dek hemen her yerde,
dikkatle yapılmış gözlemlerin ve hassasiyetle tutulmuş kayıtların izlerine
rastlıyoruz. Bir gözlemevi inşa etmemiş ya da gökyüzündeki hareketlilikleri
düzenli güncelere taşımamış neredeyse bir tek uygarlık yok. O denli yaygın ve
eski bir gelenek ki bu, yazının bulunmasından çok önceki dönemlere dek uzanan
bir sözel kültürü ve basit çentik ve işaret sistemlerini de içeriyor.
Gökyüzü gözlemciliğine olan ilgi ve tutkunun ardında zamanı izleme ve
hesaplama kaygısının yattığı söylenebilir ve bu büyük oranda doğrudur da:
Mevsimlerin değişimini bilmek ve zamanın akışını hesaplayarak önceden önlem
almak yalnızca yerleşik yaşama geçmiş tarım toplumları için değil,
toplayıcılık düzeyindeki göçebe kabileler için de yaşamı kolaylaştırıcı bir
etki sağlıyordu. Tutarlı ve işe yarar bir takvim oluşturabilmenin en sağlam
yolu da doğal olarak Güneş ve Ayın hareketlerini dikkatle izlemekten
geçiyordu. Ancak izleri bilemediğimiz dönemlere dek geri giden ve birçok
toplumda neredeyse saplantı haline gelmiş gökyüzü gözlemciliği merakının
ardında, zamanı ölçme kaygısının ya da tarım dönemlerini belirleme isteğinin
dışında da faktörler yer alıyordu.

İngilterenin güneyinde, geçmişi beş bin yıl öncesine dek giden Stonehengeten,
Golan Tepelerindeki yine aynı döneme ait gözlemevine; Mezopotamyanın Ziggurat
adı verilen rasathanelerinden Maya tapınaklarının tepesindeki gözlem odalarına
dek her yerde, yıldız gözlemciliğine paralel olarak, inanç sistemlerinin
derinlerine dek işlemiş bir tedirginlik ve korkuyla da karşılaşıyoruz:
Üzerinde yaşadıkları toprakların doğal afetlerle sarsılacağına ve bu afetlerin
işaretçisi ya da tetikleyicisinin göklerdeki bir değişim ya da hareket
olacağına ilişkin, çok tipik bir korku. Bu amaçla ve bu kaygıyla gökyüzünü
sürekli olarak izlemeyi, yıldız hareketlerini düzenli gök günlüklerine
kaydetmeyi ve birbirinden farklı göksel döngüleri hesaplayarak tutarlı ve
hassas takvimlere, zaman çizelgelerine ulaşmayı görev bilmiş eski toplumlar.
Aslına bakılacak olursa, yüzyıllar içinde bir tür kehanet sanatına dönüşen
ve yozlaşan göksel hesap ve tahmin sistemlerinin ardında hep bu var.
Anılarda, toplumsal bellekte, çoğunlukla mitler ve söylenceler halinde canlı
tutulan bu endişenin kaynaklarına ilişkin fikir yürütürken, açık fikirli ve
esnek düşünen bilim adamları çoğu kez daha önce tanık olunmuş göksel olaylara
ilişkin korkuların bu ilgiyi canlı tutabileceğinden söz ediyorlar: Yani, tanık
olunan ya da yaşlılar tarafından anlatılan bir göktaşı çarpması ya da yakın
geçiş yapan bir kuyrukluyıldızın neden olabileceği küçük çaplı lokal afetler.
Oldukça makul bir yaklaşım bu ve bulunduğu coğrafyada herhangi bir dönem
içinde böylesi bir olaya tanık olan toplumların, sözle ya da yazıyla bu anıyı
canlı tutup kuşaktan kuşağa taşıyacakları; böylesi bir olayın yinelenmesinden
korkarak gökyüzü gözlemciliğini disiplinli biçimde sürdürecekleri fikri,
kulağa inandırıcı geliyor.
Peki
ya beklenmedik anlarda sürpriz biçimde ortaya çıkıp belli bir bölgeyi
etkileyen küçük meteorların getirdiği korkudan değil de, belirli periyotlar
içinde uzun aralıklarla yinelendiği bilinen, gökyüzünden gelecek daha etkili
bir doğal afete ilişkin bir kaygı söz konusuysa burada? Bir başka deyişle,
Mezopotamyadan başlayarak birçok eski kültürde karşımıza çıkan ve yakın
geçişleri sırasında ürkütücü afetlere neden olan o büyük gök cismi, yani
Marduk için neler söyleyebiliriz? Bunu yanıtlamak için biraz daha
ayrıntılara girip, eski kayıt ve kutsal metinlerde gerçekten böyle bir gök
cisminden söz edilip edilmediğine bakmamız gerekiyor.
İKİNCİ BÖLÜM:
Güney göklerinin efendisi
Zecharia
Sitchin, uzun araştırmalar ve titiz taramalar sonrası derlediği tablet ve
silindir mühürlerde, en eskisi İsadan önce üçüncü binyıla dek giden, dinsel
içerikli ve çoğu kez göklerle ilişkilendirilmiş metinlere ya da figürlere
çekiyor dikkatimizi. Sümerden, onun mirasını devralan Akat imparatorluğuna
aktarılan astronomi bilgisinden ve dikkatle tutulan gökyüzü kayıtlarından söz
ediyor. Kimi betimlemelerde, eski uygarlıkların yıldız gözlemcileri için
kuşkusuz son derece önemli olan Güneş, Ay ve çıplak gözle görülebilen beş
gezegenin yanı sıra, bir altıncısına da rastlıyoruz! Diğerlerinden ayrı
tutulan ve özel bir önem atfedilen bir gök cismi bu: Çoğu uygarlıkta,
birbirine neredeyse tıpatıp benzer biçimde, iki yanında kanatları olan bir
disk biçiminde resmediliyor. Bugün çoğunu mitoloji kapsamına alıp göz ardı
ettiğimiz metinlerdeyse, bu tanrısal öneme sahip, korkulan ve saygı duyulan
gök cisminin izlediği yollara ve göklerdeki serüvenine ilişkin oldukça çarpıcı
ifadeler var.

Sözgelimi,
Babilin ünlü yaratılış destanı Enuma Elişte, uzaklardan gelen ve gökyüzünde
beliren kudretli tanrı Mardukun, göklerdeki kaosu nasıl sona erdirip, diğer
tanrıların, yani gök cisimlerinin kader çizgilerini belirlediğine
(yörüngelerine karar verdiğine) ilişkin oldukça ilginç dizeler yer alıyor.
Güney göklerinde beliren Mardukun, Tiamat adlı canavarın karnını yararak
ortasından geçtiğini ve göklerdeki kaosu noktaladığını okuyoruz. Çoğu
araştırmacının, Güneş Sisteminin oluşumuna ve evrensel düzenin biçimlenmesine
ilişkin bir antik teori ya da açıklama biçimi (tıpkı bizim Big Bang yani
Büyük Patlama teorimiz gibi) olduğunu düşündüğü bu destan, Marduk adlı gök
cismine duyulan saygının vurgulandığı etkileyici bir finalle sona eriyor:
Göklerde
parlayan yıldız
Başlangıç
ve gelecek onun elinde olsun
O ki yolunu
hiç durmaksızın Tiamatın ortasından geçirdi
Onun adı
Nibiru olsun, Ortayı Ele Geçiren
Tabletlere işlenen göksel kayıtlar
Bir özel
isimden çok, Marduk için uygun görülen bir unvan olarak beliren Nibiru
sözcüğü, aslında gökyüzündeki bir hareketi tanımlamak için kullanılıyor Enuma
Elişte: Bir başka deyişle, güçlü ve etkili bir gök cisminin izlediği yolu
tanımlamakta kullanılıyor. Bunun daha somut örneklerine, böylesi bir klasik
metinde değil, günlük pratik amaçlar için kaydedilen astronom rahip
günlüklerinde rastlıyoruz. Söz konusu kayıt ve gökyüzü klavuzlarının en
önemlilerinden biri, Nineveh ve Babilin yıldız Gözlemcilerinin Raporları
adını taşıyan ve ondokuzuncu yüzyılda yapılan kazılar sırasında, Asur kralı
Asurbanipalin ünlü kütüphanesinde ele geçen tabletler arasında bulunan bir
yapıt. Zecharia Sitchin, bu kayıtlar ve raporlar arasında dikkate değer
olanları, 12. Gezegen adlı kitabında yayımlamıştı. Tıpkı şu ünlü dizeler
gibi:
Büyük
gezegen
Ortaya
çıkışında koyu kırmızı
Göğü
yarıdan böler
Ve
Nibiru olarak durur
Aynı
kayıtlarda yer alan bir başka metin parçacığındaysa, Nibiru, yani ortadan
geçen ya da ortayı ele geçiren ünvanına sahip gök cisminin izleyeceği yol
tarif ediliyordu:
Jüpiterin
durağından
Gezegen
batıya doğru geçer
Bir süre
güven içinde yaşayış olacaktır
Diyara
yavaşça huzur çöker
Jüpiterin
durağından başlayarak
Gezegenin
parlaklığı artmaya başlar
Ve Yengeç
Burcunda Nibiru haline gelecektir
Bu
noktada, Sitchinin yorum ve tezlerinden bir süreliğine uzaklaşıp, Yakındoğu
toplumlarının gökyüzünü resmetme ve yıldız haritaları çıkarma geleneğinin
basit ilkelerinden söz etmekte yarar olabilir. Sümerden başlayarak,
Mezopotamya uygarlıklarının bilgeleri, gökyüzünü üç ana parça halinde düşünüp,
gözlemlerini buna göre yapma yöntemi geliştirmişlerdi. Nineveh kütüphanesinde
bulunan ve MUL.APİN Tabletleri adıyla bilinen astronomi belgelerinde, bu
bölümlerin sınırlarını ve hangi önemli gök cisimlerini içerdiğini okuyoruz.
Buna göre, kuzey göklerini kapsayan birinci bölüm, yani göksel ekvatordan
kuzey kutup noktasına dek uzanan bölge, Tanrı Enlil ile ilişklendiriliyor ve
Enlil Yolu adını alıyordu. Kral (Cepheus), Büyük Ayı, Ejderha (Draco) gibi
takımyıldızlar, Enlil Yolu sınırları içindeki önemli göksel işaret
noktalarıydı. Güneşin, Ayın ve görünen diğer gezegenlerin gökyüzünde
izledikleri yol, yani bizim Ekliptik ya da Tutulum Çemberi adını
verdiğimiz orta kuşak, Sümerin en büyük gök tanrısına ithaf edilmişti ve Anu
Yolu adıyla biliniyordu. Zodyak Kuşağı olarak adlandırdığımız bu şerit
üzerindeki on iki büyük takımyıldız (burçlar) da bu kuşağın üyeleriydi. Üçüncü
ve son yol, bu orta kuşak ile güney ufku arasında uzanan ve bütünüyle güney
göklerini içine alan bölümdü ki, Sümer bilgeleri bu alana da bir başka büyük
tanrılarının adını vererek Enki Yolu demişler ve belki de en çok bu bölge
üzerinde durmuşlardı.
Rahiplerin gökyüzü haritaları
Şimdi,
Sümer (ve sonrasında Akat) astronom rahiplerinin gökyüzü haritalarını nasıl
çizdiklerini anlamak için, beş bin yıl öncesinin Mezopotamyasını gözlerimizin
önüne getirelim. İlk büyük kentler, İran Körfezinin hemen kuzeyinde, bir
zamanlar bataklık olan bölgede kuruluyor. Bunların içinde en önemlisi de,
Enkinin kült merkezi olarak nitelenen ve yeryüzünün ilk kenti olduğu
metinlerde anlatılan, Eridu. Buradaki gözlemevinde gökyüzünü inceleyen
rahipler, haritalarını çıkarırken şu ilkeleri uyguluyorlar: Sırtı kuzey
kutbuna, yüzü de güney göklerine bakacak biçimde duruyor gözlemci. Karşısında,
bataklıkların hemen bitiminden itibaren başlayan körfez suları ve engin deniz
var. Haritayı çizime aktarırken, bu bakış açısına göre, ilkin ufku simgelemek
üzere yatay bir çizgi çekiyor. Ardından, tam orta noktadan bu ufuk çizgisine
dik inen ve onu kesip aşağıya doğru devam eden bir çizgi daha. Buna, Göklerin
Orta Noktası adını veriyor. Böylece, haritada, birbirini dik olarak kesen iki
uzun çizginin oluşturduğu dev bir artı işareti yer alıyor. Sonra, bu
çizgilerin kesiştiği noktayı merkez alan büyükçe bir çember çiziyor gözlemci
ve ortaya, bir artı işareti tarafından dört eşit parçaya bölünmüş bir daire
çıkıyor. Yatay çizginin, yani ufkun altında kalan yarım daire, Yer altını,
ufkun üzerindeki yarım daire de gökyüzünü simgeliyor; yani, güney göklerini.
Her bir çeyrek daire, kendi içinde üçer bölüme ayrıldığında, gökyüzündeki
koordinatları belirlemekte kullanılan 12 istasyon noktası elde edilmiş
oluyor. Tarif ettiğimiz bu harita, bir biçimde astroloji ile ilgilenenlere
hiç de yabancı gelmeyecektir, çünkü bugün hâlâ astrolojiyle uğraşanların
çizdiği gökyüzü haritaları, beş bin yılı aşkın bir süre önce Sümer
rahiplerinin çizdiği diyagramları kullanmaktadır.
Şimdi,
yeniden Nineveh ve Babil Yıldız gözlemcilerinin Raporları adlı belgeye
dönelim ve Sitchinin söz etmediği, ama oldukça kritik önem taşıyan bir başka
astronomi kaydına, Mardukun göklerde izlediği yola ilişkin başka ipuçları
veren kısa bir paragrafa göz atalım:
Marduk,
ortaya çıktığı anda Umunpauddudur
İki saat
(?) yükseldiğinde Sagmigar olur
Meridyen
geçişini yaparken de Nibirudur
Burada,
Marduk olarak adlandırılan gök cisminin göklerde izlediği yol tarif ediliyor
ve farklı konumlarının koordinatlarına eski Sümer diline ait farklı adlar
veriliyor. Günümüz Yakındoğu tarihçileri ve bazı Asurbilim uzmanları, bu
ifadeleri fazla dikkate bile almadan sıradan kayıtlar olarak görüp rafa
kaldırmış durumdalar. Çünkü onlara göre, Marduk bilinmeyen bir gök cismi
değil, Jüpiter gezegenine Babilde verilen ad. Bu büyük yanılgıyı mazur
gösterebilecek, kafa karıştıcı ifadeler gerçekten var Mezopotamya yıldız
gözlemciliği kültüründe. Ne var ki, biraz titiz ve dikkatli bir inceleme bile,
Jüpiterin göklerde Marduku temsil eden gök cismi olmayıp, yalnızca ona
vekalet ettiğini anlamaya yeterli. Tıpkı, müdür bir başka yere tayin edilip
gittiğinde, onun yerine geçici olarak bakan vekil müdür gibi.
Hem
Mezopotamya, hem de diğer çoğu antik kültürde, Tanrılar olarak adlandırılan
varlıkların her biri, göksel bir karşılığa sahip. Tanrıları temsil ettiği
düşünülen gök cisimleri, tıpkı panteon sisteminde (tanrılar hiyerarşisi)
olduğu gibi, belli bir önem ve üstünlük sıralaması içinde yer alıyorlar. Sümer
astronomi sistemi, bununla da yetinmeyip, her birini gök cisimleriyle
özdeşleştirdiği tanrılara, birer de kutsal sayı ithaf ediyor. Buna göre,
Mezopotamya panteonunda, klasman üstü diye tanımlayabileceğimiz en büyük
tanrı, Göklerin Efendisi Anu ve bu tanrının rakamı kutsal 60. Hemen
ardından, Sümerlerin dünyanın efendisi olarak nitelendirdikleri Tanrı Enlil
geliyor ve onun da kutsal rakamı, 50. Onu, 40 rakamının sahibi Enki, 30
rakamının sahibi Nanna ve 20 rakamının sahibi Utu izliyor. Anuyu göklerde
temsil eden bir gezegen yok. Enki de belirsiz. Ama Enlilin göksel karşılığı
Jüpiter, Nannanin Ay, Utunun da Güneş. İşte Mardukun Jüpiter olduğu
yanılgısıyla ilgili kritik şaşırtma da tam bu noktada ortaya çıkıyor:
Tanrısal düzende hükümet darbesi
Akat
İmparatorluğu, bölgenin hakimi haline gelip Sümerin mirasını devraldığında,
bilinmeyen bir nedenle panteon sisteminde bir değişiklik (deyiş yerindeyse bir
hükümet darbesi) yapma gereği duyuyor ve Göklerin Güçlü Tanrısı olarak
seçtikleri Marduku, dünyanın da efendisi olarak tanrılar hiyerarşisinin en
tepesine, Enlilin yerine getiriyorlar. Mitolojik soyağacına göre Marduk,
Enlilin hemen altında yer alan Enkinin oğlu ve kutsal numarası da 10. Babil
astronomları, göklerdeki gelişmelere göre durumun değiştiğini, Mardukun
gücü ve yetkiyi eline geçirdiğini ve en büyük efendi olduğunu ileri sürerek,
rakam ve sözcük oyunlarına dayalı bir hikâye yaratıyorlar: Buna göre, Marduk,
miras hakkı olarak babası Enkinin rakamı olan 40ı devralıyor. Kendi rakamı
olan 10 buna eklendiğinde, bir anda kutsal 50 rakamının sahibi haline geliyor
ve eski panteonda 50nin efendisi olarak bilinen Enlili bir darbe ile
yerinden indirip, hem onun rakamına, hem de göklerde onu temsil eden gezegene,
yani Jüpitere de sahip oluyor. Rahipler bu durumu, Mezopotamya yaratılış
destanı Enuma Elişin finalinde, Mardukun 50 Adı başlıklı isim listesinde
açıklıyorlar. Bu listede Marduk hem kendine verilen 10 ada, hem de babası
Enkinin 40 adına sahip olarak, göksel efendiliği eline geçiriyor. Meselenin
aslı bu.
Babil
bilgeleri böyle bir şeye niçin gerek duymuşlar? Hangi radikal değişim ya da
yenilik, onları çok titiz oldukları panteonla böyle oynamaya ve değişiklik
yapmaya itmiş? Eldeki veriler kısıtlı olduğu için, bunu tam olarak
anlayamıyoruz. Bilinmeyen Gezegenle ilgili Sümer rahiplerinin belirlediği
isim konusunda da yeterince bilgi yok elimizde. Yalnızca Sümer bilgelerinin
ona verdiği adı değil, ünvanı, yani Nibiruyu (Ortayı Ele Geçiren) biliyoruz.
Büyük olasılıkla, bölgede iktidar Sümer krallarından, Sami asıllı Akatlara
geçtiğinde, buna karşılık gelecek bir değişim Tanrılar İktidarında da sanal
olarak gerçekleştirilmiş ve Akat kavminin Derin Bilgeliğin Tanrısı Enkinin
oğlu Marduku, Nibiru ünvanının sahibi yapmasıyla bu değişim pekiştirilmiş.
Böylece, Mezopotamya kültürünün gizemli gök cismine, tanrılar panteonunda da
net ve kesin bir yer açılmış. Ancak burada söz konusu olan gök cismi, her
zaman göklerde hazır ve nazır bulunan bir gezegen değil; uzun aralıklarla
beliriyor ve binlerce yıl da görünmüyor, uzaklara gidiyor. Bu durumda,
görünmediği dönemlerde onun göksel karşılığı nasıl belirlenecek? Babil
astronomlarının buna bulduğu teolojik ve simgesel çözüm, işte bu hükümet
darbesiyle Enlilin gezegenini Marduka tahsis etmek. Bir başka deyişle,
göksel iktidarın sahibi ilan edilen tanrıya, onun gezegeni ortalarda yokken,
Jüpiteri vekil tayin etmek. Bu göklerdeki vekalet sistemiyle ilgili
örneklere, diğer antik kültürlerin çoğunda da rastlayacağız.
Şimdi,
yeniden şu koordinat veren ifadelere gelelim. Mardukun kesinlikle Jüpiter
olduğuyla ilgili kendilerini rahat hisseden ortodoks tarihçiler, raporda geçen
Umunpauddu, Sagmigar ve Nibiru sözcüklerinin, Jüpiter gezegeninin diğer
adları olduğunu iddia ediyorlar. Acaba gerçekten öyle mi?
Ortayı ele geçiren gök cismi
Yukarıda
tarif etmeye çalıştığımız gökyüzü haritası kavramını, yani yüzü güneye
dönük, güney ufkunun üzerindeki gökyüzü parçasını izlemekte olan gözlemci
rahibin bakış açısını aklımızda tutarak, ifadeyi yeniden inceleyelim şimdi:
Marduk,
ortaya çıktığı anda Umunpauddudur: Eski Sümer dilinde Umun, hem Efendi,
Lord anlamına gelen En sözcüğüyle aynı karşılığa sahiptir, hem de
Bataklık anlamına gelir. Sümerin ilk kenti Eridunun, Enki tarafından
bataklıklar üzerine kurulduğunu ve buradan gözlem yapan rahiplerin ufkun hemen
altında ilk tanık olduğu görüntünün bataklıklar olduğunu dikkate alıp, devam
edelim. Pa.Uddu, bir ilişki ve yakınlık ifade eder ve Utunun Kardeşi
anlamına gelir. Yani, güneş tanrısı Utuyla eşdeğer görülen bir ünvandır bu.
Dolayısıyla ifade, yani Umunpauddu, Utunun Kardeşinin Bataklığı halini
alır.
İki saat
(?) yükseldiğinde, Sagmigar olur: Çeviriyi yapanlar, burada saat kavramını
tahminlere dayanarak öneriyorlar, çünkü sözcüğün orijinali okunamamış.
Mardukun Jüpiter olduğuna kendilerini inandırdıkları için, göklerdeki
hareketinin saatler ile ölçülebileceğini düşünmüşler. Oysa burada saat
değil, göksel dilim söz konusu. Haritada her çeyrek dairenin üçer eşit
dilime ayrıldığını söylemiştik. Bunlar, astrolojide ev olarak adlandırılan
30ar derecelik gök dilimleri. Yani, ortaya çıkışından sonra iki göksel dilim
yukarıya çıktığında, Mardukun Sagmigar konumuna ulaştığı anlatılıyor. Sag
Sümer dilinde Tanrısal Lütuf anlamına geliyor. Mi, tanrısal gücün etkili
olduğu alan; Gar ise belirmek, ortaya çıkmak. Yani Sagmigar, Tanrısal
takdir ve lütfun ortaya çıktığı alandaki beliriş olarak tercüme edilebilir.
Meridyen
geçişini yaparken de Nibirudur: Nibirunun ortadan geçen ya da ortayı ele
geçiren anlamına geldiğini biliyoruz. Konum olarak da zaten meridyen geçişi
olarak adlandırılan nokta, gözlemcinin bulunduğu boylamdaki en yüksek
pozisyonu belirtir ki bu da ufku kesen ve gökyüzünün orta noktası olarak
adlandırılan çizginin üzerine rastlar.

Toparlayacak olursak, Nineveh gözlemcisinin, binyıllar içinde rahip geleneği
aracılığıyla kendisine dek aktarılan bilgilerden yararlanarak, Mardukun
ortaya çıkış anından itibaren çizdiği göksel rotayı koordinatlar halinde
verdiğini görürüz bu metinde. İlk beliriş anı, güney göklerinde, Eridudan
görülen bataklıkların hemen üzerindedir: Yani ufukta, bataklığın hemen
üzerinde ortaya çıktığı nokta. Gökyüzünde iki evi, yani 30ar derecelik
dilimi geride bıraktıktan sonra, en güçlü ve en etkili konumuna ulaşır:
Sagmigar adı verilen konum. Nihayet, göklerin orta çizgisi üzerine ulaşıp
meridyen geçişini yaparken, Nibiru, yani ortayı ele geçiren ünvanına hak
kazanır. Gök cisminin bundan sonraki yolculuğu, batı-kuzeybatı yönünde sürecek
ve zaman içinde yeniden gözden kaybolacaktır.
Tarif
edilen göksel hareket ve ortaya çıkış biçimi, bildiğimiz hiçbir gezegenle
bağdaşmaz. Yörünge hareketlerini doğudan batıya doğru, Anu Yolu üzerinde,
yani Ekliptik çemberini izleyerek gerçekleştiren bildik gezegenlerin aksine,
burada Enki Yolunda, yani güney göklerinde ufkun hemen üzerinde beliren ve
güneydoğudan kuzeybatıya doğru yaptığı yolculuk sırasında aniden ortaya
çıkıp zaman içinde orta noktayı aştıktan sonra gözden kaybolan bir gök
cisminden söz edilmektedir. Çok basit bir hesapla bu, diğer gezegenlerin
izlediği yörüngelerin oluşturduğu düzlemi oldukça dik kabul edilebilecek bir
açıyla kesen, farklı bir yörüngeyi anlatmaktadır bize. Tıpkı, bildiğimiz bazı
kuyrukluyıldızların, sözgelimi yakın geçmişte göklerimizde izlediğimiz, 3666
yıllık yörünge süresine sahip Bradfield Kuyrukluyıldızı ya da geçen yılın
sonunda izlenen Machholz kuyrukluyıldızı gibi.
(Devamı için lütfen tıklayın)
|