|
Mart
ayında, ismi Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi olarak Türkçeye çevrilen
romanın ünlü yazarı, Melissa Panarello isimli hanım kızımızı İstanbulda konuk
ettiğimizi duymayan kalmamıştır. Gazeteler, televizyonlar, radyolar, dergiler,
web siteleri Melissa hanımkızımızla ilgili haber ve yorumlarla doldu taştı.
Yine de, başka bir dünyada yaşayıp ülkedeki gelişmelerden haberi
olamayabilecek okurlar için kısaca özetlemek istiyorum. Melissa, ailesinde ve
arkadaşlarında yeterince sevgi bulamadığını düşünüp, kendisini sevecek bir
insan arayışıyla 14 yaşında ilk kez bir erkeğin sıcak, keskin tatlı, yoğun ve
miktarı bol menisini yuttuğu günden başlayıp 16 yaşına kadar tecrübe ettiği
bütün grup seks partilerini, doğum gününde gözlerini kapayıp evdeki otuz
erkeğe oral seks yapması gibi anılarını yazdığı günlüğünü ufak oynamalarla
roman haline getirip, erkek arkadaşının babasının yayınevinden bastırmış ve
önce İtalyada sonra Avrupa ve ABDde büyük yankı uyandırmış, kitabı
milyonlarca satılmış, Türkiyede de kitabına daha ilk seferde 100 bin baskı
yapılmış, 19 yaşında bir hanım kızımız.
Melisa
hanımkızcağızımızın dünya çapında milyonlarca satmış, Avrupa ve Amerikada
yoğun tartışmalara neden olmuş kitabının Türkiyede de çok satması, çok ilgi
görmesi kimseyi şaşırtmadı. Ancak, ekranlarda gördüklerimiz, medyada takip
ettiğimiz gelişmeler Türk okuru hakkında çok önemli ve çok acı bir gerçeği de
ortaya koydu. Şimdi, zihninizde canlanan düşünceyi okur gibiyim. Türk okuru
nasıl böyle bir kitabı beğenir, tüh yazıklar olsun, gibi bir sitem dile
getireceğimi düşünüyor olmalısınız. Ya da, bakın işte biz, edebi açıdan bu
kadar değersiz bir kitabın önünde kuyruklar oluşturacak kadar cahil, kalitesiz
bir kitap okuyucusuna sahibiz, benzeri bir yorum yapacağımı sanıyorsunuz.
Lütfen makaleyi bu yargılardan kurtulup okumaya çalışın çünkü, hayır, ne
kitabın edebi değerini tartışacağım, ne içeriğinin ahlaki boyutunu
yargılayacağım, ne de onu satın alıp okudukları, beğendikleri için Türk
okurunun kalitesini sorgulayacağım.
Halkımızı aniden sarıvermiş bu Melissa Panarello merakının gün ışığına
çıkardığı çok başka bir soruna dikkat çekmek istiyorum. Kitap ve yazarı
hakkında gazetelerinde, dergilerinde yazıp çizmiş, görüş bildirmiş köşe
yazarlarının erkek cinsel organının ereksiyon halinde beliren damarlarına
kadar tasvir edilmesini çirkin bulmalarından, bir gün çocuk sahibi olursam kız
olmaz inşallah diye iç geçirmelerine, hatta kıytırıktan atasözleriyle kadın
haklarını savunduklarını sanan Ekşi Sözlük lümpenlerinin bile kitabın
pornografik içeriğini yadırgamaktan öteye geçemeyen yorumlarına, bunu yazan
bir kız olamaz, kızlar namuslu, efendi, seks nedir bilmeyen ilahi varlıklardır
söyleminden öteye geçemeyen çığlıklarına kadar kitap hakkında yapılan
yorumlardan anladığımız kadarıyla kadınların cinselliği erkekler gibi özgürce
ve kuralsızca yaşamaları hala kabul edilebilir bir gerçek değil. Ama derKinin
sayfalarını işgal nedenimiz kadınların cinsel özgürlüğünü halkımızın
kabullenemeyişi de değil. Üstelik, kitaptaki kahramanın henüz 14-15 yaşında
olması ve cinsel ilişki yaşamasının pek çok ülkede yasak sayılmasına rağmen
hanım kızımızın orgyden orgye koşturmuş olduğu da bugüne kadar yorum yazan
kimsenin pek dikkatini çekmemiş, bunu da bir yana bırakalım; bir kızın yan
yana dizilmiş otuz erkeğe gönüllü olarak oral seks yapması ve bundan zevk
alması gibi sayısız fantezi ahlaka aykırı bulunup Melissa kınanırken, 15
yaşındaki bir kıza oral seks yaptıran, yaşları Melissadan bir kaç yaş büyük
otuz erkeğin veya kitaptaki diğer erkek karakterlerin iğrençlikleri ise hiç
tartışma konusu bile olmamış. Zira onlar erkek ve erkekler her türlü cinsel
özgürlüğe sahiptir. Lakin, şimdi bunu da görmezden gelelim. Çünkü konumuz
kitabın içeriğiyle bağlantılı bir ahlaki tartışma da değil. Ama...
Dikkatinizi çekti mi bilemem, yayınevlerinin genç yazar adaylarının
kitaplarını okumadan çöpe attığı bir atmosferde, 19 yaşında bir lolitanın, 14
yaşında yazmaya başladığı günlüğünün yüzbinlerce adet basılması, boy boy
reklamının yapılması, kitapçıların önünde imza kuyruklarının oluşması,
yazar(!) hanımkızcağızımızın canlı yayınlara davet edilmesi, Türkiyenin
gündemine oturması... Tüm bu curcuna, midenizi bulandırmıyor mu? Bu iki
yüzlülük, bu bayağılık, bu yozlaşmışlık sizi üzmüyor mu?
Güldüren, üzen, duygulandıran, düşündüren, keyifli hikayeler yazan, dile
hakim, ne anlattığını bilen, okuyucusunu sürükleyebilen son derece yetenekli
genç insanların yazılarını toplayıp bir yayınevine gönderdiklerinde kabul
edilmelerini bir yana bırakın, eserlerinin kabul edilmediğini belirten bir
mektup dahi kaleme alınmazken; eskaza başlığı, ismi bir editörün ilgisini
çekip okunma şansını yakalayanlarsa beğenilip yayınlanırsa bu kez
okuyucuların, eleştirmenlerin yazarın yaşını küçük bulduğu, gençlerin
küçümsenip hor görüldüğü, sus, sen daha küçüksün, tavrının nice genç
yeteneği körelttiği bir toplumun nasıl olup da bir kızcağızın 14 yaşında
kaleme aldığı satırları ayıla bayıla okuduğunu, nasıl bu kadar büyük bir ilgi
gösterdiklerini bana izah edebilir misiniz?
Gençlerini
küçümsemeye bayılan bir toplumun, 14 yaşındaki bir kızın günlüğüne gösterdiği
büyük ilgiyi iki olasılık ile açıklayabiliyorum. Birincisi, her konuda olduğu
gibi, batıda ilgi görmüş, beğeni kazanmış her işi sorgusuz sualsiz
kabullenmenin; Avrupalı'nın, Amerikalı'nın bizden daha iyi olduğu
kompleksinin; kendimizi, yaptığımız işi hor görme hastalığımızın, özgüven
eksikliğimizin veya daha kısa bir tanımlamayla, özentiliğimizin sonucudur, söz
konusu büyük ilgi. Ya da, ikinci seçenek, bizim okurumuzun, ancak satırlarında
genç bir kızın külotunun içine bakabilme şansını yakaladığı edebi eserleri
beğenmesidir.
İşin
asıl acı yanı, bu hadise hakkında yorum yapan onca insanın, gazetecinin, köşe
yazarının, şovmenin toplumumuzun kendi gençlerine değer vermediğini dile
getiremeyişidir. Belli ki, onlar için de sıradan, doğal, kanıksanmış bir
durum, akıllarına dahi gelmeyecek kadar önemsiz bir sorundur bu. Avrupalı'nın
yaşına, boyuna bakmadan, yetiştirdiği gençlerin ürettiği eserleri övmesine,
gençlerini yüceltmesine bir bakın, bir de bizim insanımızın ağzını açmaya
çalışan çocuklarının ağızlarına attığı tokatları düşünün. Bir şeyler yapmaya
çalışan, emek veren gençleri küçümsemelerini hatırlayın. Yazarının
özgeçmişindeki doğum tarihi görüldükten sonra yayınevlerinin çöplerinden çıkan
hiç okunmamış roman dosyalarını, hikaye, şiir kitabı tekliflerini anımsayın.
Film, belgesel çekmek, tiyatro eseri ortaya çıkarmak amacıyla fon veya sponsor
bulmak için kültür bakanlığına, özel şirketlere başvuran gençlerin, yeterli
deneyiminiz yok denilerek, yüzlerine kapanan kapıları gözünüzün önüne getirin.
Avrupada, Amerikada genç birinin kitabının çok satması, ilgi görmesi sürpriz
değil. Üstelik, Melissa hanımkızcağımızın başarısı ilk de değil. 90ların
ortasında Alexandre Jardin isimli Fransız bir gencin Fanfan isimli romanının
da 25 dile çevrilip milyonlarca sattığına, 20lerin başındaki yazara övgü
üzerine övgü yağdırıldığına şahit olmuştuk. Gerçi bandrolün sadece sigara
paketlerinin üzerine basıldığı, yazarların yüz bin rakamını rüyalarında dahi
göremediği, Yaşar Kemalin, Aziz Nesinin kitaplarını bile yazarından habersiz
defalarca basmış ama iki üç bin adet basılmış gibi göstermiş kitap
endüstrimizin Fanfana iki baskı yapması bu gün dikkat çekmese de, o dönem
pek çok yazarı kıskandırmıştı. Ama gavurun başının üzerine çıkartıp
şımarttığı gençleri bizim ezip susturmamız, törpüleyip köreltmemiz inkar
edilemez acı bir gerçektir. Elbette, internetteki sözlüklerde sağa sola
küfredip, bilgiç tavırlarla yorum yapan, yargılayıp asıp kesen zibidiler
kapılarına dayanıp, ben, kapitalizmin çarklarında kimliksiz birer dişliye
dönüşmüş insanların eleştirisini yaptığım özgün bir roman kaleme aldım.
Eserimi yayınlama şerefini de size veriyorum. Sadece benim çevrem,
arkadaşlarım bu kitabı satın alsa üç bin satar, dediğinde, kitabı okumadan
çöpe atıp o genç yazarı da komşu semte kadar kovalayan yayınevi editörlerini
suçlamak mümkün değil ama şimdi bir an için durup düşünelim ve itiraf edelim.
Gençlere karşı fazlasıyla ön yargılı bir toplumuz ve gençlerimize Avrupalılar
gibi yakalaşamıyor, onları onurlandıramıyoruz.
Gerçi
hakkımızı da teslim etmek lazım. Müzik konusunda baş tacı ettiğimiz
gençlerimizin başarılarını küçümsemek mümkün değil. Son on yılda birbiri
ardına parlayan genç pop şarkıcılarının isimleri çok uzun bir liste
oluşturuyor ama müzik marketlere koşup, Feriştahın fentezilerinden fırlamış
adaleli vücutlarını sergileyen genç pop şarkıcısı çocukların veya benzemeye
çalıştıkları rol modeli kızların albümlerini kapışan varoş kızları olmasa
müzik endüstrisinin de gençlere fırsat tanımayacağını tahmin edebilirsiniz.
Ayrıca
önemli bir başka detay daha var. Melissa hanımkızcağızımıza gösterilen ilginin
yüzde biriyle bile çok mutlu olabilecek, kitaplarını bastırmak için
yayınevlerinin kapısında bekleyen, yayınevlerinden nazik, hatta nezaketi bir
yana bırakın, tek cümlelik bir ret mektubu bile alamadıkları için
cesaretlerini kaybeden onca yetenekli genç dururken gavuristanlardan
Melissaları alkışlayanlara sormak lazım. Aynı tür bir kitabı bizim
gençlerimiz yazsa yazarın önünde kuyruk olup kitap imzalatır mıydınız?
Sözü
daha fazla uzatmadan, kısaca özetlemek istiyorum, gençlerin ürettiği eserleri
beğenmek konusundaki korkunun temelini tahmin etmek zor değil. Küçük görmenin,
kötülemenin, burun kıvırmanın ustalık belirtisi, daha iyisini yapabilecek
olmanın ispatı olduğu kanısıyla yoğrulmuş, yüzyıllardır süregelen usta-çırak
hiyerarşisi genlerine nüfuz etmiş bir halk olarak, bir gencin eserini
alkışlamanın ustaya yakışmayacağı düşüncesiyle olsa gerek, onları hor
görerek kendimizi yüceltiyoruz. Bu kara cahil mantığın parçası olmaktan
yorulanlarınız veya utananlarınız varsa cesur bir adım atıp, gençleri
alkışlamaya başlamasını salık veririm.. Çırağını döverek, yererek,
küçümseyerek, kamçılayarak eğiten psikopat usta modelinden başka bir de onu
överek, yüreklendirerek, ödüllendirerek eğiten usta modeli vardır. Bizim
toplumumuzun kabullendiği dayakçı modelin ancak şehirler dolusu psikopat
yetiştirmeye neden olduğunu hala göremeyen varsa, dili çok iyi kullanabilen
yetenekli, yaratıcı yönleri kuvvetli onbinlerce gencin Ekşi Sözlük gibi
platformlarda oluşturdukları uçurma, kovma, ayar verip küçümseme,
cezalandırma mantığı üzerine kurulmuş asmalı-kesmeli korkunç atmosferi bir
incelemelerini tavsiye ediyorum. Bu gençlerin yirmi sene sonra ülkeyi
yönetecek yetişkinler olacağını düşünmek bile sizi korkutacaktır. Ama artık bu
hatadan dönmenin vakti geldi. Gençleri takdir etmek değerinizi küçültmeyecek
aksine ustalığınızı perçinleyecektir.
*Not:
Bu arada Melissa hanımkızcağımızın, editörü ve yayınevinin sahibinin oğlu olan
şu andaki sevgilisiyle yaşadıklarını anlatacağı yeni erotik kitabı Mayıs
ayında İtalyada piyasaya çıkacakmış. Avrupada ve Amerikada hatırı sayılır
bir okur kitlesi bu kitabı bekliyormuş. Aynı tarihte benim de, İstanbulun
tarihi bir semtinde Müslüman ve Katolik toplum arasında kalıp ayrılmaya
zorlanan iki aşığın yıllar sonra kararlarını sorgulamalarını anlatan sekizinci
romanım "Ayastefanos Yalnızı" okuyucuyla buluşacak ama önceki yedisinde olduğu
gibi, bir milyon veya yüz bin satmayacak. Ellerinde dosyaları yayınevlerinin
kapısında bekleyen genç yetenekler kadar ben de (romanları, kitapları ancak üç
beş bin tane satan diğer yazarlar adına da,) Türk okuruna teşekkür ederim.
Sevgililerimizle, eşlerimizle yaşadığımız mahrem anlarımızı onlarla
paylaşmayacak kadar samimiyetsiz yazarlar olduğumuz halde bizleri bağırlarına
basıp kitaplarımızı okudukları için.
|