Bu mitlerde sürekli tekrarlanan bazı noktalar vardır. Oğulun kastrasyon işlemiyle babanın “erk”ini kırarak onun yerine geçmesi, babanın oğul tarafından yerinden edilme korkusuyla çocuklarını yutması veya toprağın bağrına -Gaia’nın, annenin rahmine- hapsetmesi hep aynı hikayenin değişik betimleniş biçimleridir. Erkek çocuğun (Kastrasyon korkusu her iki cinse atfedilse de çözümlenen mitin baba-oğul ve kastrasyon kavramı çerçevesinde ilerlemesi yazıda ağırlıklı olarak erkek çocuğun gelişimini göz önünde tutmamızı gerektirmektedir.) kastrasyon fobisi büyüyüp olgunlaştığı zaman da peşini bırakmaz, kendini babasından aşağı ve onun yerini alamayacak kadar “erk”ten yoksun görmesinin altında , anneye sahip olma arzusu – La desir de la mere; anneye duyulan arzu, annenin arzusu – ve bu yolda babayla giriştiği sembolik rekabet yatar. Baba; varlığı, imgesi veya Lacan’cı tanımla adıyla –Le nom du pere- daima ondan üstün ve anneye sahiptir. Seksüel açıdan aynı cinsiyetten olmalarına karşın, baba gelişmemiş erkek çocuktan pek tabii ki daha olgun ve gerçek bir phallus imgesine sahiptir, anneyi elde etme yarışında bununla başedemeyeceğini bilen çocuk, babanın karşısında kendi cinsel kimliğinin ve penisinin daha aşağı seviyede olduğunu bilir; baba tarafından hadım edilme korkusu eğer bu olguyu aşamazsa hayat boyu sürecektir. Dolayısıyla, babadan bağımsız olarak ona meydan okumalı ve yerine geçmelidir. Anneye duyulan/Annenin duyduğu arzu –la desir de la mere- ve yasaklayıcı baba imgesi arasında sıkışıp kalan çocuk için duyduğu penis kıskançlığı, babanın onu hadım etmesi korkusuyla dışa vurulur, oysa durum tersidir ve babaya yansıtılan (projection) bu eylemin gerisinde, çocuğun babayı hadım etme ve anneye sahip olma arzusu yatmaktadır. Ancak anneye duyulan bu arzu da imkansız , tatmini mümkün olmayan ve tehlikeli bir durumdur, anne bebeğin ilksel arzu nesnesidir ve çocuk ilk başlarda “anne” ve “kendi” arasında bir ayrım yapmaz fakat anneden kopuş, benlik oluşumu için gereklidir ve ensest yasağı ile judeo-christian aile yapısında görülen “bir evde bir ereksiyon” kuralı, erkek çocuğun bu ayrılığı baskı ve travma yoluyla olsa da bir yerde duyumsamasını sağlar .
Zeus’la babanın adından kurtulduk fakat bu sefer de bu babanın adı altında ezildik belki de, zira hikayenin sonunu hala gerektiği gibi tamamlayamadık... Başlangıçta Khaos ve Gaia vardı dedik. Uranos – Kronos – Zeus üçlüsü bir yandan “babanın adı”ndan kurtulmanın, bir yandan da daha sonra Odysseia’yla karşılaştırırken göreceğimiz gibi anneye duyulan arzu ve rahme dönüş arzusunu da aşma yönünde bir adımdır. Çok geniş anlamıyla, herşey Kaos ve Gaia’nın bağrından –rahminden- çıkmıştır, insanlık matri-centeral “çocukluk” evresinden, “babanın adı”ve “annenin adı” kavramlarıyla yüzleşerek, benlik algısını geliştirerek çıkmıştır ve bu büyümek , “ben” ve öteki” ayrımıyla “kendilik” kavramını oluşturmak için zorunludur; aksi durum psikotik, ketlenmiş bir ilksel evreden çıkamamaktır. Ancak , büyüyüp yetişkin olan insan kadar olgunluk çağındaki insanoğlu da bu yetişkin haliyle son bir kez daha “anne” ve “baba”yla karşılaşmak zorundadır, tüm mitlerde ortak bir başka figür olan yeraltına -rahime- iniş -İncelediğimiz Odysseia’da da benzer bir süreç vardır- sahnesi bu metaforu da içinde barındırır. Bu bağlamda, günümüz insanlarının çok çeşitli nedenlerle –ki bir tanesi yukarıda anlatıldığı şekliyle geriye ve etrafa bakmadan sürekli “ilerlemenin” getirdiği bir körlüktür- kaçtığı bu evreyi görmezden gelmek, şu aşamada belki de bizlere matriyarkal-patriyarkal ayrımını değil, rahme geri dönerek yolculuğu tamamlayıp Arkhe’ye ulaşamamış, ilksel fobiyi aşamayarak “erk”ini kazanamamış insan “oğlu”nun zavallı durumunu sorgulatmalıdır. Ki bu durumu aşmak, sembolik anlatımda geçtiği gibi ancak son bir kez daha yeraltına inmeyi göze almakla mümkündür . Odysseia’da Poseidon –aslen deprem tanrısıdır- ve Odysseus çatışması da tanrıların ilk baştaki erk savaşına benzer. Poseidon’un oğlu Polyphemos’un “tek yuvarlak göz”ünün Odysseus tarafından kör edilmesi, temelde Oidipus’un kendi gözlerini dağlaması gibi bir kastrasyondur. Erkek çocuğun sürekli kastrasyon korkusu rüyalarda ve daha kollektif biçimde çeşitli mitolojik hikayelerde karşımıza displacement (yer değiştirme)ile çıkar, bu da bedenin üst kısmındaki “göz” ile ilişkilidir. “Göz”, “The Gaze” –bakış,nazar-kavramıyla birlikte ele alınması gereken oldukça önemli bir kavramdır. Yeni doğan-infantta göz tam olarak gelişmemiştir, tüm dış dünya bulanıktır zira göz odaklanma yetisini kazanmamıştır. Daha sonra, Lacan’cı tanımla mirror stage’e geldiğinde aynaya “bakan” çocuk, bakışa karşılık veren “kendi” imgesiyle başbaşa kalır, imgenin tamamen görsel odaklı doğası gereğince yanılsamalı da olsa aynadaki görüntüye “kendi” dediği anda “ben” ve “öteki” arasındaki ayrımın farkına vararak “kendisi” olduğunu anlar. İki tane temel “bakış” vardır, annenin ve babanın bakışı. Annenin bakışı, çocuk anneden kopmak istemediği ve annenin bakışında bu bağlamda kendini gördüğü için aşılması gereken bir bakıştır, annenin bakışını “dışta” gördüğü anda sembolik düzleme geçilir ve “babanın bakışı” başlar. “Babanın bakışı” , “babanın adı” gibi yasak koyucu, daima denetleyen ve gözleyendir big brother’ın omnipresent varlığından İslam’da tanrının niteliklerinden biri olan ve Tanrının her yerde her zaman her şeyi görmesi anlamına gelen “Başar” sıfatı gibi. Sembolden hareketle, Polyphemos‘un göz kapağı olmayan gözü “gaze” kavramını en iyi şekilde açıklar , gözü çıkarma eylemi babanın sürekli izleyen bakışından kurtulmaktır . Aynı şekilde, cinsel açıdan da tecavüz ve “annenin bakışı” sembolüyle rahim ve rahme geri dönüş (ölüm) arzusunu da aşmadır. Arzu nesnesi –objet petit a- ve yasaklayıcısının –Autre- bir arada gözüktüğü maternal süperego, erkeğin hem rahme geri dönüş ve anneyle yeniden mutlak bütünlük içinde bir olma arzusunu, hem de ölüm arzusunu birarada yaşamasını sağlar ki, erkek bu dönemi aşamazsa, rahme geri dönüş fantazisini hep cinsel ilişkide arayacaktır, bu da “vagina dentata” imgesini doğurur. Vagina dentata, penisi rahimden dışarı bırakmaz, dişleriyle penis imgesini –benliği- keserek hapseder. Hikaye Sirenler , Kirke ve Kalypso gibi içsel dişi imgelerle (içteki dişil-öteki)karşılaşma nihayetinde sembolik ölüm –yeraltına rahme iniş – anne babayla burada tekrar karşılaşarak çatışmayı bitirerek aşma ve kendi kendisinin efendisi olduğu “eve dönme”yle tamamlanır. “Görmek” ve “göz”, Siren motifiyle ele alınan bölümde “duymak” ve “kulak”a evrilir, bakış başka yere çevrilse ve “görüş” gerçekleşmese bile çağrı her yerden duyulur ve “duyan” da buna kayıtsız değildir aslında. Burada Odysseus’un bu erotik çağrıya –ve içsel arzuya- kulaklarını balmumuyla tıkayarak değil de açıkça, içsel arzusunun farkında olarak ve çağrının çekiciliğini bilip tanıyarak karşı koyması –varlığını kabul etmesi- anlamlıdır (Gene de geminin direğine bağlatmıştır kendini). Modern bireyin , kollektif bilinçaltının aktif yansıması olan mitolojiden kendini tanıma ve içgörü kazanma ihtiyacını karşılamak adına alabileceği pek çok öğe vardır, kendini olduğu kadar çevresini ve etkileşim içindeki tüm zihinsel ve evrensel yapıyı da bu yolla kavramaya çalışması, arayışı içinde olduğu çözümleri bulmasını kolaylaştıracaktır . |