Evet size anlatacaklarım var ve böyle bir başlangıç yapmak istemezdim. Ancak konumuzla öyle ilişkili ki ‘kızgınlık’ ve ben şu an yine öyle kızgınım ki anlatacaklarımın samimi olması için olduğu gibi başlamalıydım. Şimdi, ‘an’da bulunarak. Nasıl olsa anlatacaklarım beni anılarıma götürecek ve siz de bana eşlik edeceksiniz, eğer okumaya devam ederseniz.... Bütün bu ruh halimi geride bırakıyor ve bundan tam 3 yıl öncesine gidiyoruz. Işin enteresan tarafı gerçekten de üçüncü sene-i devriyemiz oluyor takvimdeki yarın (18 Nisan) bugünü işaret ettiğinde. Bu da evrenin bir işi tabii ki.... öyle çok sormuştum ki: Neden? Neden girdim ben bu işlerin içine? diye... Hele ki ben?!! Hani hayatta olmaz(!) Neden? Neden ben? diye... Ben istedim! Hep‚ istemekle çalışır yaşam ve ben de onların (ki kan bağım var onlardan biriyle aramda) eğlence yaşamlarını paylaşmak istedim. Bir tek sefer. Bir kereden bir sey olmaz, denemek lazım hayatta her şeyi diyerek. Ne kadar basit değil mi? Bir küçük hap! Beyaz. Üzerinde süpermen amblemi var. Ne komik! Ne yapabilir ki bana....? Bir dergi de okumuştum, şimdilerde çok popüler olan dergilerden birinin ya ilk ya da ikinci sayısıydı. Şöyle diyordu kullananlardan biri: „Masada duran kültablasını bile sevebiliyorsun, acayip bir şey, bir duygu!...“. Sormuştum: öyle mi olacak? diye; „evet“ dediler, „öyle bir şey“. Gülmüşlerdi sonra, „keşke biz de ilk kez yapıyor olsaydık senin gibi... ilkin tadını alamazsın diğerlerinde“. Hoşuma gitmişti ilk oluşu, bana özenilişi ve cesaretim artmıştı. Onlar defalarca kullanmıştı, benimle de kullanacaklardı ve hala neşeyle hayattaydılar. Ne hoş. Sonunda ölüm yoktu. Bir deneyim sadece... Gece klubüne (ki şehirdeki en revaçta mekanlardan biriydi) gitmeden az önce bir şişe suyu paylaşarak içtik haplarımızı hepimiz aynı anda. Daha şimdiden bir kasılma hissediyordum karnımda, heyecandan. Acaba neler olacaktı? Gece yarısı olmadan gittik kulübe. Erken bir saat, normalde gece yarısından sonra kalabalık olmaya başlar öyle yerler. Müzik de artar gelenlerle birlikte ve seni sarar kalabalığın içinde, dans edersin kendini ritme kaptırarak. Ilk gidişim değildi bu ama ilk kez racona uyduğumu hissediyordum, ben de sizdenim diyordum içimden, ben de paylaşıyorum sizinle aynı şeyi, hepimiz marjinaliz, öyle değil mi?. Tuhaf bir histi bu, henüz bir şeyler olmamasına rağmen zevkle dans ediyordum içimden geldiğince hala tenhalıkların olduğu pistte. Yeni Bir Dünya (?) İçerideki nüfus artmaya başlamıştı. Biz topu topu dört kişiydik ve kalabalık olmaya başlamıştı dans pisti. Yer sıkıntısı hareketlerimi kısmama sebep olmuşken bir ağırlık, gerçek anlamda çok ağır bir yoğunluk gelmeye başladı üstüme... Sanki üstüme üstüme geliyordu herkes. Gözlerimi kapattım, açamadım. Açamıyordum zaten. Muhtemelen gözlerimin biri sağa diğeri sola doğru kayıyordu. Göz kapaklarımı kaldıramıyordum ki. Aman tanrım herhalde ölüyordum. Kalabalığın üzerine yağan, sürekli yanıp sönen, renkli ışıklar da olunca gözümü odaklamam iyice zorlaşmıştı. Tam karşımda duran kız arkadaşım yüzünde tam sevimlilikle minik minik hareket ediyor, üzerine vuran ışıklarla bonbon şekerine benziyordu. Sorun bende olmalıydı; çünkü ben zevk almak yerine ölümle cebelleşiyordum. Nefes alamıyordum... Tahmin edemeyeceğiniz kadar rahatlatıcıydı; çünkü tecrübeliydi. Ölmeyeceğimi biliyordu. Benim tüm hislerime rağmen güzel ve iyi olduğumu söylemişti üstelik başına bir de çok eklemişti. Yazarken, yani şimdi ara vermek zorunda kaldım siz bunu hissetmeseniz de. Ellerim buz gibi, karnımda ise koca bir ejder uyanmış sağa sola hareket ediyor sanki. O anı yaşıyorum saniye saniye. Film gibi. Oynayan da ben, izleyen de. Neden? diye soruyorum yine. Cevabı sizde. Evrenin yüksek hayrı için diyorum, sizdeki cevabını bilemeyeceğimden. Ne acayip değil mi? Hayat işte. O an orada onun göğsündeyken başım ve şefkatle tutmuşken beni koluyla hiç ayrılmak istemezdim, hissediyorum, ama birden aklıma geliyor yanındaki kız arkadaşı ve benim akrabam üstelik, ya yanlış anlarsa?.. Aman ha! Zaten yetti bu kadarı, düşünebilmeye başladım yine. Kendi başımın çaresine bakabilirim, en azından destek almadan ayakta durabilirim. Sanırım şımarmaya da çok müsaitim. Çekiyorum kendimi ondan ve onlar çift olarak birbilerine dönmüş dansediyorlar anladığım, göz göze, güzel, estetik figürlerle. Bonbon şekeri, yeni adı bu olan kız arkadaşım yaklaşıyor ve iyi misin diye soruyor, ben gülümsüyorum (gülümseyebiliyorum,yaşasın!)... Bir şey ister misin? İçecek bir şey...?! Su. Tek kelimeyle sadece ağzımdan cıkan, çıkabilen tek sözcük... Fazla değil çok az bir zaman sonra su şişesiyle geliyor hareketsiz durduğum yere. Allah razı olsun ondan bin kere.
Göremiyorum, hissettiğim ve anladığım kadarıyla herkes dans ediyor; benim dışımda herkes. Bense duruyorum elimde su şişesiyle. Dudaklarımı su şişesinin serinliğine yaslamış duruyorum. Tek yapabildiğim derin, iç çeker gibi nefes almak. Aman tanrım. Bu şaka olmalı. Bu duygu bu his. Kelimelerle anlatmam imkansız, tarifi mümkünsüz. Allahım diyorum, ben ne haldeyim? Ne oluyor? Bunun bir adı var mı? Tek başımayım. Kalabalığın içinde tek başına. Hiç böylesi net duymamıştım iç sesimi. Ben kendimle başbaşayım. Çalan müziği duymuyorum bile. İçim o kadar yüksek sesli ki... Kollarımı kaldırıyorum. Allah’tan boyum biraz uzun da kalabalığın üstüne çıkabiliyorum ve havayı hissediyorum. Yukarıda tutuyorum kollarımı, uzanabildiğim kadar yukarıda ve bir serinlik geliyor üstten. Sanki uçuyorum, lacivert siyah gökyüzünde. Eh aklıma geliyor hemen süpermen bu boru değil. Ben de olsam olsam Supergirl’üm... Ne acayip Allah’ım. Teşekkür ederim bana bunu, bu duyguyu, bu hissi yaşattığın için... O an gökyüzünün yerinde yüksek tavanını görüyorum gece klübünün. Ne ben Süpermen’im ne de burası uçsuz bucaksız gökyüzü! Hemen, anında gönderiyorum aklımdan bu düşünceyi, hiç hoşuma gitmedi çünkü! Tamam diyorum içimden. Bu böyle bir şey. Yaşa sadece. Anı yaşa. Sakin ol. Geçecek. Durdum. Kaç saat durduğumu bilmiyorum ama hep durdum. Dans falan etmedim zaten edemezdim. Avuçlarımın arasında yatay tuttuğum su şişesini dudaklarıma dayayarak, başım hafif öne eğik, hep durdum. Herkes dans etti. Hep dans etti. Ben durdum. Arada bir kollarımı havaya kaldırıyor, serinliği yaşıyor, Süpermen fikrine fazla kapılmamaya çalışarak ama aynı zamanda beni iyi hissettirdiğini varsayarak nefes alıyor, durmaya devam ediyordum. Bonbon şekeri kız arkadaşım arada bir yanıma yaklaşıp süper(!) olduğumu, çok tatlı olduğumu ve beni çok sevdiğini söylüyordu. Ben de ona içten karşılık veriyordum. İyi ki vardı iyi ki karşımda o küçük, güzel elleriyle dans ediyor, yüzündeki şirin tebessümle gözümü açtığım nadir zamanlarda beni neşelendiriyor, yalnız olmadığımı hissettiriyordu. İyi ki vardı, onu gerçekten çok seviyordum. Bir taksiye atladık. Dedim ya çocuk gibi hissediyordum diye çenem açılmıştı ve ne kadar mutlu olduğumu onları ne kadar sevdiğimi söyleyip duruyordum. İçimde ki coşkuyu anlatabilmemin tek yolu buydu sanki: SEVGİ. Her şeyi seviyordum, kendimi, onları, taksiyi, taksiciyi, üzerimdeki yazlık turuncu montu. Bulut gibiyim diyordum takside. Gülüşüyorlardı bir yandan da kaş göz işaretleriye susturmaya çalışıyorlardı. Turuncu bir bulutum ben! Onların gülmesi hoşuma gidiyordu. Onları mutlu etmek beni daha da mutlu ediyordu. Bana hayatlarından bir kesit vermişlerdi paylaşmak için. Hepimiz o anı paylaşıyorduk. Evrendeki herkesle paylaşmak istiyordum mutluluğumu. Taksinin açık penceresinden yağmurlu bahar havasını içime çekerken yüzümde tatlı bir tebessümle bakıyordum dünyaya. Hayatta üzülecek hiç bir şey yoktu. Üzgün birini bulamazdık dünyada, olamazdı, imkansız bir şeydi. Getirsinler ben güldürürdüm onun yüzünü. Ne müthiş! Hayat ne güzel. Üzülmeye değer mi hiç bir şey? "Ev“(?) deyiz... Eve geldik. Gerçekten de harikaydı. Harika olan bi kaç senedir görmediğim arkadaşlarımın orada olması ve bana -turuncu buluta- beyaz bulutlar olarak sarılmalarıydı. Öyle çok özlemişiz ki birbirimizi. Neden bunca zaman ayrı kaldık neden görüşmedik. Ne tuhaf? Olsun şimdi burada hep beraberiz ya tadına varalım. Her saniyemizi paylaşalım. Özlemimizi giderelim. Okuldan sonra dağılmıştık hepimiz, işlerimiz güçlerimiz vardı. Şöyle bir baktım da herşey ziyadesiyle yolundaymış. Tek sıkıntı bunca zaman ayrı kalmış olmamız. Hatta en önemlisi belki birbirimize şimdi can-ı gönülden sevgimizi özlemimizi gösterebiliyor olmamız. Anımsıyorum da eskiden görüştüğümüzde böyle içten sarılmazdık birbirimize, daha mesafeliydik belki sosyal kimliklerimiz tarz(!)larımız itibariyle. Şimdi her şey olmuş. Tam olmuş. Allah’ım ne müthiş bir duygu bu. Bu coşku seli ve benim ilk deneyimimin onlarla paylaşılıyor olması daha da yükseltiyordu atmosferi, atmosferdeki havayı. Eh hava da aydınlanmaya başlamış hafiften ve ben nasıl bir evde nasıl bir manzarayla karşı karşıya kaldığımı farkediyorum birden. Önümüz alabildiğine açık. Şaka gibi. Güneş yok, doğmamış, doğmayacak belki, hava bulutlu. Olsun güneş benim ve her birinizin içinde saklı. Görmemek için gerçekten, insan olmamak lazım. Oysa ki hepimiz insanız. Tanrının yarattığı kutsal varlıklar. Ve seviyoruz. Tıpkı Tanrının istediği gibi kayıtsız şartsız. Ve paylaşıyoruz anı her nefesimizle her hücremizle. Şükürler olsun Allah’ım bana bizlere yaşattığın bu an için. Müzik çalıyor evde, öyle bangır bangır bir müzik değil, daha sakin. Dans ediyoruz çember olmuşuz. Herkes içinden geldiği gibi, küçük sevecen, minimal hareketlerle... kimseyi rahatsız etmeden tabanlarımızdan çıkan sesleri bile ahenkli kılarak, onlara da kulak vererek. En ufak bir taşkınlığımız yok. Ne hoş. Ben biraz konuşkan bi tipim. Konuşurum anlatırım paylaşırım hemen herşeyi. Dinlersiniz beni sıkılmadan. Bu jointte böyle bir hal daha yapar insanda. Konuşturur gerekli gereksiz. Eh konu ben olunca belki biraz daha konuşturur... Ben bir başladım konuşmaya anlatmaya yıkıldı herkes gülmekten. Hoşuma gitti. Nasıl olduğunu anlattım ilk seferimin. Nasıl ölmek üzere olduğumu. Sonra nasıl saatlerce durduğumu insanlar dans ederken benim pistin ortasında öylece kıpırdamadan, kıpırdayamadan; sonra çocukluğuma kadar indim. Gülmek istemeyenler kaçtı, çok ciddiyim. Çok komik olduğumdan değil belki anın enerjisi... Bir ara arkadaşlarımdan biri (erkek), elimi tuttu. Masaj yapar gibi okşadı, sevdi. Bir tedirginlik hissettim. Bir his sadece... samimiyetsiz. Belki de doğru kelime art niyettir, bilmem. Öyle bir şey hissettim, ona da bunu bir şekilde kırmadan izah ettim. Neden yapıyorsun dedim. Bana kendimi iyi hissettirmiyor ki yaptığın şey ama yine de teşekkür ederim. Gerçekten teşekkür ederim, yapmana gerek yok. Aslında bunu kendi istediği için yapmıştı, yanlış anlaşılmaktan korktuğu için ise hareketini tamamlayamamıştı. Belki beni istemiş bundan tam emin olamamış yahut benim o haldeyken birini (herhangi birisini) isteme potansiyelimin bulunabileceğini, istersem onun gönüllü olabileceğini dile getirmeye çalışmıştı. Konunun üzerinde ikimizde durmadık. Anlamış olacak ki bir daha yapmadı. Sohbet ettik. Ben anlattım onlar güldü, onlar güldükçe ben anlattım. Nereden buluyorum bu sözcükleri neremden çıkartıyorum o anıları bilmiyordum ama biliyor musunuz her şey inanılmaz keyifliydi. Film gibi. Uykum falan yok. Ama bende yok, onlar için normal denilebilecek bir durum belki. Neyse minderlerden bi yatak yaptım kendime ve uyumaya çalıştım. Eh uyudum mu uyumadım mı bilmiyorum. Sanki vücudum uyudu da ben hep uyanıktım. Belki diğerleri de uyumadı da vücutlarını dinlendirdiler ve kalktık Aklımda o elbise. Nereden bulurum nasıl bulurum öyle bir elbise var mı derken attım kendimi çarşıya... gezdim pasaj pasaj. Öyle bir elbise olmadığı gerçeği beni kısa süre içinde yakaladı. Ancak istediğim gibi olmasa da muhteşem diyebileceğim başka bir elbise buldum. Rengarenk, cıvıl cıvıl, tiril tiril, askılı, ince, pamuklu kumaştan bir elbise. Eh tereddütsüz aldım elbette. Şimdi tek isteğim akşam çıkarken onu üzerimde görmek, öyle tiril tiril dansetmekti. Ertesi Gün Akşam olmasına daha epey vakit vardı. Kuzenimin o halde -uykusuz ve yorgun- gidip işte çalışması gerekiyordu, ne acı. Ama benim eve gidip uyumak için vaktim vardı, ben de öyle yaptım. Akşam uyandım. Ne bileyim bir saat sonra yemek vaktidir herhalde öyle bir vakit, alacakaranlık. Uyandığımda kendimdeydim. Kendimdeydim diyorum; çünkü dünkü coşkunun bana ait olmadığını hissettim. O halden eser yoktu üzerimde. Bir dinginlik bir durgunluk, bir gerçeklik vardı bende. Turuncu bir bulut değildim, olamazdım da zaten. Ben sadece Ben’dim. Kalktım elimi yüzümü yıkadım ve elbisemi elime aldım. Vakit nakitti, hemencecik hazırlanıp gitmeliydim buluşma noktasına. Elbise elime hafif geldi, sevindim. Kesinlikle iyi bir karar vermiştim. Elbiseyi üzerime geçirdim. Ve öylece kalakaldım. Bu muydu hevesle aldığım, alırken kendinden geçtiğim? Hatta kabinden insanlara seslenip, aynanın karşısında -zevkle- üzerimdeki elbiseye bakarken yakışıp yakışmadığını sorduğum şey, bu muydu? Bu renkli, uzun, askılı bez parçası! Sizi bilmem ama ben bunu ancak sahil kıyısında içimde mayoyla falan giyebilirim. Öyle şehir yerinde, nisan ayında, gece, discoya -bara falan giyilecek bir şey değil bu. Kesinlikle değil ve olamaz da! İşte o an koca bir ampul yandı kafamda cayır cayır. Ben ne yaşamıştım öyle. Geceki deneyimimin üzerinden saatler geçmiş olmasına rağmen, hapın etkisinden çoktan çıkmış olduğumu zannettiğim zamanda, gidip gece giyerim diye bir de bu elbiseyi almıştım salak gibi. Salak gibi diyorum çünkü o coşkuyla ancak bir salak olabilirim. Anladım. Anladığımla oracıkta aynanın karşısında kalakaldım.
Belki gerçekten anlasaydım her şey farklı olurdu. Ancak bir tek hapın bile etkisinin (en azından psikolojik olarak) çıkabilmesi için temiz üç ay geçmesi gerekiyormuş biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Yapacak bir şey yoktu beni bekliyorlardı ve ben de kendime başka bir kıyafet bulup evden çıktım. Buluşma noktasına gittim. Dünün yorgunluğuyla birlikte yeni gecenin hevesi okunuyordu dünkü çiftin gözünden. Bendeki şaşkınlığı ise anlamaları güçtü çünkü ben de tam olarak özümseyememiştim duygularımı. Belki de dün gecenin sabahında yaptığım stand up beni yormuş ve konuşabilme, düşünebilme becerimden biraz olsun çalmıştı. Eh yorgunluk da vardı tabii. Dünden bir eksiğimiz de bonbon şekerimin olmayışıydı. O bu gece çıkmayacaktı ya da bizimle olmayacaktı bilemiyorum, sonuçta yoktu. Yanımda kuzenim ve onun erkek arkadaşı vardı, ikisi de canımdı. Dönelim buluşma noktasına o geceye. Gündüz çarşı vaktinde benden ödünç para istemişlerdi ve ben de vermiştim. Elbette ki verecektim çünkü onlar istemişlerdi ve onlar benim canlarımdı. Ben istemediğimi ama onların kendilerine benim paramla alabileceklerini söylemiştim yeni hapları. Ben yapsam da olurdu yapmasam da. Daha önce yapmıyordum ve gene yapmayanlardan olabilirdim. Benim için fark etmezdi. Belki onlar için yapıp yapmamak farkediyordu ve ben onların mutluluğunu da düşünüyordum. Çünkü onlar benim canlarımdı ve beraber çok güzel bir şeyi paylaşmıştık her ne kadar sahte, sentetik ve geçici olduğunu anlamış olsamda. Üçümüzdük. Yine aynı kulübe gittik. Kızlar tuvaletinde kuzenim kapımı çalıp açtırmıştı ve elinde avucunda tuttuğu parçaları almamı söylüyordu. Sadece iki tane alabilmişlerdi ve biz üçümüz onu paylaşacaktık söylediğine göre. Ben istemediğimi onların almasını istediğimi benim için farketmediğini söylüyordum. Ama tartışmak anlamsızdı. İllegal bir iş yapıyorduk tuvalette ve birileri bizi duyabilirdi. Uzatmanın da manası yoktu; çünkü o en iyi niyetiyle sadece paylaşmak istiyordu, üstelik parasını da ben vermiştim, hani resmi olarak benim hakkım da vardı. Birileri bizi duymadan başımıza iş açılmadan aldım elinden payıma düşen parçaları. Ne olabilirdi ki dünden farklı. Bildiğim bir yerdeydim. Az çok biliyordum ne yaşayacağımı. Tuvaletten çıkar çıkmaz bu sefer peşinen gidip kendim aldım suyumu. Bir diskoda pet şişeyle su satılması, hem de yüksek fiyatla satılması çok acayip gelmişti bana. O an aklımdan şu geçti: bu bir sektördü ve işliyordu. Ben sadece iştirak ediyordum. Bir iştirakçi olarak da pistteki yerimi aldım. Beklemeye başladım. Birazdan aynı şeyleri yaşayacaktım biliyordum.
Birden bir erkek sesi işittim sağ kulağımda, yakınımda benim için. Bana konuşan bir erkek sesi, tanımadığım bir ses: - Çık oradan!.. Tanımıyordum. Üstelik ne demek istediğini de anlmamamıştım. Gövdemi çevirdim ayrı yöne. Yine geldi: -Çık oradan! çık oradan, çıkar kendini! Tanımıyordum gerçekten. Hayatımda hiç görmediğim, giyinişiyle tarzıyla arkadaşım olamayacağını anladığım biri söylüyordu bunu. Elinde içki bardağı vardı, yanında ise ona eşlik eden çok güzel çok şık, bakımlı bir kız. Kız bana gülümsedi, onun arkadaşı olduğunu anladım. Yanında böyle güzel alımlı bir kızla dolaşan bir adamın bu kalabalığın içinde bana gelip de „çık oradan!“ diye bir cümleyle bana yaklaşmasını anlayamadım. Hiç kavrayamadım. Yüzümden ve kımıldamamdan tedirginliğim anlaşılmış olacak ki tekrar sokuldu adam kulağıma (adam diyorum giyinişi yüzünden yoksa o da genç benim gibi) tekrar ve dedi ki: „E mi aldın? Merak etme ben de aldım. Dans et diyorum sana, çık o tripten, kurtar kendini!“. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi şaşırdım. Bir kıza, bir çocuğa baktım. Çocuk gibi görünüyordu şimdi bana, ikisi de gülümsüyor, bir birbirlerine bir bana bakıyorlar bir yandan da sallana sallana dans ediyorlardı. Beraber geldiğim çiftten (arkadaşlarımdan) eser yoktu. Acaba nereye gitmişlerdi? Ben ne yapacaktım?... Olsun bu insanlar da aslında kötü tiplere benzemiyorlardı. Kız geldi bu sefer kulağıma ve merek etmememi çocuğun (ya da adamın farketmez ) bana asılmadığını, onun böyle bi insan olduğunu, ondan çekinmememi söyledi. Kız işini bilir tiplerdendi. Yani öyle kolay kolay konuşacak seviyesini düşürecek bi tip değildi. Öyle güzel bir kızın benimle konuşması bana açıklama yapması kendimi iyi hissetmemi sağladı. Bir güven duydum içimde. Hem doğru ya yanında böyle bir afetle dolaşan bir adam ki sevgilisi de değil arkadaşı (kimbilir sevgilisi ya da sevgilileri ne güzelliktedir?) varken bana asılacak benden bir şeyler umacak biri olamazdı. Öylece baktım yüzlerine ve gülümsedim. Ben de bir açıklama yaptım sanırım simultane ve anında keyiflendik hep beraber. Üçümüz -aslında onlar hep dans ediyordu da ben onlara eklendim- dans etmeye başladık. Eh ben de edince ederim yani. Yani bir şeyi yapmaya başlayıncaya kadar sıkıntı, sonra gerisi gelir; yapınca da en iyisini yaparım öhöm öhöm. Bak keyiflendim yine... Her şey dünkü gibi olacaktı, biliyordum ama olmadı. Şimdiden bir şeyler farklı olmaya başlamıştı bile. Bi kere iki yeni arkadaşım olmuştu ve gerçekten eğleniyorduk. Kız çok güzeldi, çocuk adam tam bir beyefendiydi. Bana içki ya da içecek bir şeyler isteyip istemediğimi soruyordu her fırsatta, amacı sadece paylaşmaktı. Bense elimdeki su şişesiyle mutluydum, arada bir aldığım yudumlar beni zaten benden alıyordu. Birbirimizi duymak istedik, konuşmak daha yakından tanışmak istedik. Zar zor attık kendimizi kalabalığın içinden lobi dediğim serin tarafa. Kızın üzerindeki bluz muhteşem parlıyordu, kırmızı pulları olan çok şık bir parçaydı ve ona çok yakışmıştı. Sarışın ve alımlıydı zaten kendi de. Kıza tüm coşkumla söyledim muhteşem olduğunu, kıyafetinin özellikle bluzunun ona çok yakıştığını. Bana çantasını gösterdi, öyle içtendi ki. Bu arkadaşı almış Gucci miymiş neymiş fiyatını da söyledi. O an oradan gitmek, onlarla konuşmamak istedim. Çocuk adama dönüp olayı doğrulattım ve kusura bakma dedim ben seninle arkadaşlık edemem bunu öğrendikten sonra çünkü sen iyi bir adamsın ve ben seni arkadaşım olarak sevebilirim, ama sen bunu yanlış anlayabilirsin; çünkü sen zenginsin ve seninle zengin olduğun için arkadaşlık ettiğimi düşünebilirsin. İşte bu yüzden dedim. Arkamı dönüp giderken sesini duydum: „tutun şu deliyi“ dedi. Ben deli miydim? Sadece içimden geçenleri söylemiştim. O ise şaşkınlığıyla orada kalakalmıştı. Anlayacağınız beni o an, ben ne kadar istemesem de daha çok sevdiler. Nereden geldiğimi, kim olduğumu, burada ne yaptığımı sordular. Sanki şu gezegenden desem, inanacaklardı... Ben de en az onlar kadar şaşkındım. Bu kalabalığın içinde beni içimden çıkarıp eğlendirmişler bana yalnız olmadığımı hissettirmişler ve beni gerçekten çok sevmişlerdi. Çok büyük bir duygu patlaması yaşıyorduk birlikte. Buradan sonra nereye gideceğimi soruyor ve eğer istersem benimle birlikte buradan ayrılmanın onları çok mutlu edeceğini söyleyip duruyorlardı. Çok hoşuma gitmişti ama biliyordum onlar ne kadar samimi olsa da hepimiz bir hal içindeydik ve ben ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Bir yandan da onları kırmayı hiç, hem de hiç istemiyordum; çünkü onları çok sevmiştim. Tam o sırada kuzenim ve erkek arkadaşı geldiler ve yüzlerindeki telaş beni görünce söndü, yerini bir bilir kişi haline bıraktı. Yeni arkadaşlarımla tanıştılar ve benim gerçekten ne muhteşem bir insan olduğumu sadece onların değil, kendilerinin de bana hayran olduğunu o yüzden beni bırakamayacaklarını tatlı bir dille anlattılar yeni arkadaşlarıma. Yeni arkadaşlarım telefon numaramı aldılar, beni muhakkak arayacaklarını söyleyerek. Onlardan ayrıldığıma aynı anda hem üzülüyor hem seviniyordum bu ne tuhaf bir histi gerçekten. Yoksa ben gerçekten ne hissettiğimi bilmiyor muydum. Neyse canım sağlık olsundu. Ben yine tanıdığım ve bildiğim ama beni bir zaman için de olsa orada yalnız bırakan canlarımla birlikteydim. Şu an bana davranış biçimleriyle ilgili, kısa, sıkmamaya özen gösterilerek söylenen nasihatlerini veriyorlardı. - Kulüpte tanımadığın hiç kimseyle konuşma olur mu? Eminiz çok iyi insanlardı, biz de tanıştık. Ama kural bir: tanımadığın kimseyle konuşma. Hatta bu bizim tanıdığımız biri bile olsa eğer sen tanımıyorsan konuşma!... Vay bee !!! Öyle bir kulüpteydim ki kuralları bile vardı. The first rule of fight club...
Zaman ilerlemişti. Sabah olacaktı birazdan ve biz yine aynı ferah manzaralı eve gidecektik, çok sevinmiştim. İşte her şey olması gerektiği gibi oluyordu. Anlamadım. Anlayamadım. Evet o beni tanımıyordu ama ben onu tanıyordum. Evlerimize konuk oluyordu televizyondan da olsa ve ben onu sevmiştim ekranın içinden de olsa. İşte o an bi tel buruştu içimde, kıvrıldı kaldı. Belki de hiç açılmayacaktı bir daha. Hani nerde dün öğrendiklerim, dünkü halim, herkesi ve herşeyi seven ben, mutsuz birisini gördüğümde sevindirebileceğime inandığım ben? Çaresiz kalmış, üstelik büsbütün yanlış anlaşılmıştım. Ne yazık! Ama bir gerçek vardı biz illegal bir şey yapıyorduk ve o bilinen bir kişi olduğu için çok daha fazla tedirgindi ne yazık. Halbuki ona benden bir zarar gelmezdi, gelemezdi. Hatta bana öyle gıcık davranmasa benim içim hiç burkulmayacak ona da bu satırlarda yer vermeyecektim. Sevgi herşeyin ötesindeydi çünkü. Ama o sevginin de çok ötesindeydi. Umarım şimdilerde hayatı yolundadır ve sağlığı yerindedir. İşte o an anladım ve sonralarda da iyice pekiştirdim ki bu iş ne yaşa, ne sosyal statüye, ne de başka bir şeye bakıyordu. Önüne aldığını götürüyordu, savuruyordu çünkü çıkış noktası sevgiydi ve sevginin de açamayacağı kapı yoktur. Bu kapı karanlıkların kapısı olsa bile.
İşte böyle başladı maraton. Maraton diyorum çünkü koşuyordum artık. Bir sebepten, benim yaşadıklarımı (ki sebebini belki şimdi biraz, sonraları ise gerçekten anlayacağım) etrafımdaki herkes, mutsuz olduğunu gördüğüm herkes yaşasın istedim. İçimde mavi bir pencere açılmıştı sanki. Mavi masmavi bir gökyüzüne açılan bir pencere, gökyüzüyle birlikte içimdeydi artık ve bu müthiş hissi herkes yaşasın istedim. Görüyorsunuz ya iyi niyet, cehaletin elinde bir zehre bile dönüşebiliyor. Ne acı! Keşke herkes, dünya üzerindeki her insan yaşasaydı bu duyguyu... Koşulsuz sevgiyi, sıfır egoyu, birliği, bütünlüğü, dansı, coşkuyu, vecd halini... Keşke! Süratle kilo veriyordum. Benim gibi hep balık etinde olmuş birisi için ne büyük bir lütuftu tahmin edin. Herkesi bizim gibi zannediyordum. Herkes takılıyordu benim gözümde ve biz dünyanın çoğunluğunu oluşturuyorduk. Savaşlar, politikalar, din işleri, devlet işleri, resmi meseleler çok uzaktı benim için ama üzerime düşeni de yapıyordum ziyadesiyle. İşime gücüme gidiyor, oradakileri de eğlendiriyordum her fırsatta her sohbette. Çünkü dünya toz pembeydi her anlamda.... partiler, partiler, partiler! Öyle çok insanla tanıştım, öyle çok sevdim ki her birini tek tek.... sevmek için onların VAR olmaları yetiyordu. Dünya üzerindeki her canlıyı seviyordum. Herkesi herşeyi... aklım müthiş çalışıyordu, her şeye her duruma uygun bir çözüm muhakkak yaratıyor ve kendimle gurur duyuyordum. Anlayacağınız yükseklerdeydim dostlarım. Tam anlamıyla hem de.... Zaman ilerledikçe rutine girdi herşey... Hep aynı şeyler olmaya başladı. Değişiklik olsun diye farklı şeyler denemeye başladım ben de. Ne gelirse içtim. Ne verdilerse içtim. Ne buldumsa içtim. Canavarlaşmaya başlamıştım. İstediğim her şeyi yapıyor olmak beni tuhaflaştırmaya başlamıştı ve bunun nereye gittiğini, nereye varacağını hiç mi hiç kestiremiyordum. Önce bir sis sonra da bir is kaplamaya başladı içimdeki pencereyi. Pencerenin ardından görünen gökyüzünü... Artık eskisi gibi parlamıyor, üstelik gittikçe kararıyordu. Bir çıkmazın içine doğru sürüklendiğimi anlamaya başlamıştım. Beni karanlığa doğru çeken bir şey vardı ve ben ya kendimi bırakacak ve karanlığın dibine vuracaktım, ne olacaksa orada olacaktı ya da kısa yoldan ölecektim. Artık hiç bir şeyi kestiremiyordum. O keskin zekam bana durum bildirimi yapamıyordu. „Ana reaktörü bozmuşlar, gemi parçalanacak!“ dese razıydım onu dahi diyemiyordu. Yalan söylüyordum en başından beri. Aileme, bu işe hiç karışmayan temiz(!) arkadaşlarıma, iş yerindeki arkadaşlarıma. Bu beni deli ediyordu. Hatırladığım kadarıyla „ben olan ben“ yalan söylemezdi; çünkü yalan söylemesini gerektirecek bir şey yapmazdı. Oysa ben kendim yalanın ta kendisi olmuştum. Yaşadığımı zannediyor halbuki aynı çemberin içinde dönüp duruyordum. Bu benim çok canımı yakıyordu. İlk iş olarak erkek arkadaşımdan ayrılmalıydım; çünkü onu da yanımda sürüklemek istemiyordum zaten yeterince sürüklenmiştik beraber. Artık yoluma kendim devam etmeli ve bir başkasının sorumluluğunu almamalıydım. Kendi sorumluluğumun ne olduğunu bile bilmiyordum. Sevgi böceği gibi ortalıklarda gezinip kendi kelime sürecek şuncacık ilacım yokken sevdiklerimi ya da beni sevenleri de yanımda sürükleyemezdim. Ne acayiptir ki tam sene-i devriyemmiş o gün. Bunu farkettiğimde (zaman sonra) çok şaşırmıştım. Anneannem her şeyin kader olduğunu ve kaderden, kısmetten kaçılamayacağını söyleyerek büyütmüştür beni kulakları çınlasın. İşte o günden sonra bir mucize beklerken ben, tek yaptığım kendimi koyvermek oldu. Çünkü bu işin o an için başka alternatifi yoktu. Ya bırakacaktım kendimi oluruna ya da intihar edecektim en temizinden. Çünkü bilmiyordum normal hayatta işlerin nasıl yürüdüğünü, unutmuştum büsbütün. Benim için herkes kardeşti, herkes dosttu, herkes yoldaştı bu hayatta, herkes candı! Yoruluyordum aslında. Haftasonları kırksekiz saat aralıksız hiç uyumadan partideydik çoğu zaman ve ben beş-altı saatlik uykuyla iş başı yapıyordum. Perşembeye kadar kendime gelemediğim oluyordu. Bazı pazartesileri günaydın bile demiyormuşum -sonraları söylediler de farkettim-, gün içinde hiç konuşmadığımı ise anımsıyorum. O zaman dibe çekilmeye başladığımı anladım, üstesinden gelemiyordum artık. Vücudum yorgun düşmeye başlamış, direncim gittikçe azalmıştı... Tuhaf bir haldeydim, ne buralara aittim, ne evime ne de partilere... Berrak düşünemiyordum, bir şey isteyemiyordum. Zekam sadece anlık işliyor, ben de sadece anı yaşıyordum. Hafta sonları eğleniyor, her pazartesi bırakıyor, her cuma yeniden başlıyordum... Her şey Allah’tan dedim büyük bir sabırla. Ne olabilir ki ölecek miyim? Ölmek kurtuluşum olur bilmez miyim? Ve yaşamaya başladım tam hızla, düşünmeden hayasızca... Yemediğim halt kalmadı. Eski halimden de eser kalmadı tabii ki. Afacan erkek çocuğu gibi geziyordum. Afacanlıkta kimse su dökemezdi elime biliyordum. Dışarıda ne kadar idare edebiliyorsam evde o kadar başarısızdım. Çünkü dışarıda oynadığım afacanlığı evde oynamak istemiyordum, bu bana iki kat yorucu geliyordu. Tamamen kopmuş içime kapanmış izole bir hayattaydım. Kimse konduramadı tabii; çünkü o kişi bendim. Beni benden çok ailem bilirdi, bunu da ben bilmezdim. Çok kavga ettik olur olmaz şeylere. Çok az görüşüyorduk zaten sayemde. Anlamıyorlardı beni, hiç anlamıyorlardı. Zaten çalışıyordum ve yoruluyordum, eğlenmek benim de hakkımdı, evde oturup ne yapacaktım. Doğduğumdan beri onlarlaydım, bıraksınlardı da arkadaşlarımla hayatın tadına varsaydım. Hayat güzeldi, hepimiz sevgiydik, eğlenmeliydik coşmalıydık, dünya zaten faniydi, niye burnumdan getiriyorlardı ki sanki! Konduramadılar tabi. İma edecek gibi oldular tepelerine çıktım. Of Allah’ım ne büyük azap. İnsanı içten içe yer bitirir. Sadece bu durum bile beni kemirir, kemirir. Öyle de oldu, kemirildim iliğime kadar ama ses etmedim. Edecek sesim de yoktu zaten, kalmamıştı. Dışarıda ise keyifler kıyak. Bir tempo tutturmuşum, gidiyorum. Yaşıyorum anasını satayım. Ucunda ölüm yok ya, olsa da kurtuluşum olur! Zaman zaman ayrılıp giden (bu işten bana hayır gelmeyecek deyip erkenden uyanan, bir sevgili bulup uzaklaşan) arkadaşlarımı özlemeye onlarla geçirdiğimiz günleri daha sık anmaya başlar buldum kendimi. Bir özlem vardı içimde eskiye, güzel günlere. Artık ne turuncu bulutluk vardı ne de kaliteli stand up’çılık. Dünyanın birliği tüm evrenin sevgi oluşu, coşkusu bilinen yerleşmiş şeylerdi artık da, sıralamada başı hep hapların kalitesi, kafaların derecesi alıyordu sohbetlerde, iki cümlelik muhabbetlerde. Bir eksilme vardı ruhumda, yeteneklerimde... Bir sıkıntı bir arıza vardı ama nerede? Ben nerede yanlış yapıyordum acep? Sadece yaşıyordum hakanıma ŞÜKÜR....!
İşte böyle giderken tam gazla ve umut kalmamışken eski güzel günlerin; en azından benzerlerinin yaşanabileceğine dair. Bir sahil kasabasının yüksek dağlarında bir arı girdi kulağıma (şaka yapmıyorum) ve vızıldayıp vızıldayıp kulağımın içinden çıktı öbür kulağıma girdi, orada da vızıldayarak dönmeye devam etti. Mucize mi istersin. AL! Anlayana sivrisinek saz anlamak için yanana da ARI’dan JAZZ! Tamam dedim her ne dediysen anladım, eh mizansen gereği anlık bir replikti benimkisi. Yoksa ne anlayacağım ben bu işten, zaten şaka gibi bir durum. Sabahın o vakti dağ başında ormanda kafalar bir dünya! Belli ki anlamamışım ben hiçbirşey, ertesi gün sabah aynı yerde aynı halde bir bilge ile tanıştım ve anasını babasını dinlemeyen, arkadaşlarının söylediklerini kulak arkası edip - he, he! Şeklinde geçiştiren ben bir tek soruyla yerimden sarsıldım: "Ne öğrendin?“ - Ne mi öğrendim? Ne’den? - ............... - Bilmem. Çok eğlendim!.. Gerçekten de ben ne öğrenmiştim bunca zaman? Ne için yaşamıştım amacım neydi? Neden yapmıştım tüm bunları? Ben bunları yapacak insan mıydım? Ben kimdim ki? Neler oluyordu etrafımda, dünyada, içimde?.. Yirmi yaşıma kadar içkiden, sigarada nefret eden. Uyuşturucu kullanan insanlara şefkatle hayatlarını ve gençliklerini harcadıkları, yeteneklerini körelttikleri için üzülen ben! Evet tüm bu özellikleri içinde yaşatan bana, ne olmuştu da bunlar başıma gelmişti. Dünya nasıl kurulduğu günden bu yana bu kadar değişmiş ve biz doğadaki yaşamımızdan bu denli, kendi içimizden bunca uzağa düşmüştük Ve belki de en önemlisi ben ne için yaşıyordum. Bu senaryodaki yerim neydi? Ne için buradaydım. Sekiz kişi orada dururken neden arı benim kulaklarımda gezinmişti ? Ve neden bana sorulan bu basit soru beni yerle bir etmişti ? Belki de cevabı sizsiniz ya da sizde gizli ? Ben bilmiyorum. Bilemem de. Yanıtlar ve Işık Bu sorular beni bitirdi, dibe yatırdı, evirdi, çevirdi, yuvarladı, üzerimden silindirle geçip, ezip büzdü beni.... karanlıkta bıraktı. Işığım yoktu çünkü bilgi ışıktı ve ben hiç bir şey bilmiyordum. Hadi bilmiyorum tamam. Öğrenip öğrenemeyeceğimi de bilmiyordum. Bu beni kuduz bir köpek tarafından köşeye sıkıştırılmış zavallı bir insan yapıyordu. Çok çaresizdim ve denemekten başka şansım yoktu. Ne olursa olsun bir ışık yakmalıydım. Bir bilgi olmalıydı bir yerlerimden çıkartmalıydım onu zor da olsa. Gerçek 1: Ben Ecstasy denilen hapı kullanıyordum, Gerçek 2 : Bunu her fırsatta yapıyordum ve fırsatları da ben yaratıyordum. Gerçek 3 : Öyleyse ben madde bağımlısıydım. Işıklar küçüktü belki ateşböceğininkiler gibi ama o karanlığın içinde burnumun ucunu göstermişti bana. Ne zaman başlamıştı bu serüven ve ne için ? Öyle öfkeliydim ki? Kime öfkeleneceğimi şaşırmıştım. Ani kararlar almış ve bir anda her şeyi bırakmıştım. Bu durum beni daha da beter etmişti. Etrafımdaki herkesten, herşeyden nefret ediyordum bitkiler, ağaçlar, eğitilmemiş hayvanlar hariç. Kendiliğinden olan her şeyi seviyor, sonradan ekilen ağaca bile nefretle ve günah duygusuyla bakıyordum. Her şey tam tersine dönmüştü. Yanıyordum, cayır cayır yanıyordum. Cehennem azabı bu olmalıydı. İçimde umut vardı sadece, umut ! Umut aşktı, aşk inançtı, inanç güvendi. Kor ateşlerde yürüyor, cayır cayır yanarken hep şükrediyordum. Kaçmayacaktım, tedavi adı altında başka maddeler kullanmayacaktım. Belki zor yoldan ama tam öğrenecektim. Sürekli ışık yağıyordu üzerime, bilgi. Ben istemiştim çünkü. Artık tek yapabildiğim dua etmekti ve evren bana ne istersem yağdırıyordu. Ancak bir tek sorun vardı : ben ne isteyeceğimi bilemiyor, bir anda her şeyi birden istiyor ya da isteğimi doğru dürüst dile getiremiyordum. Bu yüzden sürekli hatlar karışıyordu. Sebebi benim karışık, karmakarışık oluşumdu. Her şey netliğini yitirmişti. Binlerce parça bir araya getirilmeyi bekliyordu, ben nereden başlayacağımı bilemiyordum. Sadece ben değildim parçalarla dağılan. Arkadaşlarımın hepsi dağıldı. Hatta kimilerini kaybettik. Aramızdan ebediyen ayrılanlar oldu. Ailelerimize durumu ya kendi rızamızla anlattık ya da onlar zaten öğrendiler. Oysa ki her şey ne kadar masum başlamıştı. Amaç yaşamı paylaşmaktı.
Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir ve her şeyin her şeyle ilgisi vardır. Dolayısıyla hayat gerçek anlamda bir bütündür. Ben bu bütünlüğü anlamak, yaşamak, öğrenmek istemişim. Evren bana (istediğim gibi) bir yol sunmuş, ben girmiştim. Ben güç ve farkındalık istemiştim ve evren de bana üstesinden gelebilmem için zorluklar ve kim olduğumu iliğime kadar sorduracak durumlar vermişti. Bir tek hapla başlamıştı her şey bundan tam üç yıl önce bugün. (anlayacağınız yazının bu aşamasına ikinci günde gelmiş bulunuyorum) Ben bu üç yılı hem otuz yıl gibi, hem de üç gün gibi hatırlıyorum. Hayata bakışım değişti, ben değiştim. Ben hayat için değil, hayat benim için önemli oldu. Aldığım her nefeste şükretmesini öğrendim, uyandığım her yeni güne de. Bedenime saygı duyar oldum, emanetime sahip çıkar oldum. Ben, ben oldum, oluyorum, her geçen gün biraz daha. Çünkü yolun daha çok başındayım biliyorum. Ve dostlarım biliyor musunuz sebebim neymiş? Neden gerek duymuşum böyle bir heyecana, arayışa? İşimden istifa edeli epey oldu. İşten ayrılma isteğimin gerçekliğini ölçmek içinse bir yıl deneme süresi verdim kendime. Ne de olsa öfkeyle kalkan zararla oturur ve bende öfkeden bol bir şey yoktu o dönemde. O kadar kimyasalla beslenirse vücut karaciğer mi kalır adamda Allah aşkına?! Şaka bir yana karaciğerim ayvayı yemişti ve karaciğer bildiğiniz gibi öfkenin merkezidir(O yüzden içkiciler kavgacı olurmuş). Allah’tan karşıma çıkan bilgilerden biri de doğal yollardan karaciğerin temizlenmesiydi (Bunu sizinle de seve seve paylaşırım, isterseniz tabii). Omuriliğimdeki hasarın iyileşebilmesini; ensemdeki, boynumdaki kasılmaları ve vücudumun yeniden benimle yaşamasını son bir yıldır hemen her gün yaptığım yoga egzersizlerine borçluyum, bir de organik yaşam anlayışıma: organik müzik, organik gıdalar, organik duygular, organik hayat! İç sesim yine benimle ve ne dediğinin farkında çok şükür. Ailemle aram hiç olmadığı kadar iyi. Bana en büyük desteği verenler de onlar oldu zaten. Özellikle eskiden ya da çocukken yaptıklarımı anlatıp hatırlamamı sağlayarak ve gözlerindeki sevgiyi benim üzerimden eksik etmeyerek. Geçirdiğim en zor zamanlarda yaşama tutunmamın sebebi aklımdan hiç çıkmayan bir tek cümle olmuştu aslında: ‘Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın!.’ Sizler, ben, bütünü unutabiliriz ama bütün bizi asla unutmaz. Sizler, ben, annemizi unutabiliriz ama anne evladını asla unutmaz! Ben sonradan delirdiğimi düşünürken annem anlattı bana aslında doğduğumdan beri tuhaf olduğumu. Anneannem söyledi bana her şeyin kader olduğunu. Lakin ben öğrendim kaderin ellerimizde olduğunu. İşte böyle benim hikayem ve sizlerle bu vesileyle tanışmış olduk ne tuhaf değil mi? Beni buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Paylaşımınız için teşekkür ederim. Üç yıl önce birisi bunların olacağını bana anlatsaydı hayatta inanmaz, güler geçerdim. Şimdi ise hayatta olmaz dediğim onca şeyin olmasına gülümsüyor, kendimi de sevgiyle kucaklıyorum. Daha öğrenecek çok şeyim var. Az acılı olsun lütfen! Sanırım bunun için de akıl var, mantık var. Okuduğunuz benim yolumdu… Siz, siz olun, benim yolumdan gelmeyin, olur mu? Yok illa gelecekseniz de ‘ben’ i unutmayın, olur mu?
Bu yazıya dün öğlen başlamıştım, bugün akşam olmadan bitiriyorum. Dün bir şeye kızgındım, vücudum yine tuhaf reaksiyonlarından birini veriyordu, sebebi basit ve çözümü sıradandı. Bakın bugüne, eser kalmadı dünkü vaziyetten. Zaman içinde geçecek bunlar da inşallah. Ben istiyorum ya olur elbet… Her şey istemekle başlar. İstemek ise bilmekle… Bil kendini bil. Kendini bilmeyi iste. Ne istediğini bilmeyi iste. Cevapları gelecektir muhakkak. Bu dünyada maalesef yapmışlar yolu sevgiden geçen bir tuzak. Sen uzak dur karanlıktan, açsa da sana kucak! Sevgiyle yaşa, sevgiyle bak, sevgiyle güven, sevgiyle inan… Sev çünkü sevmek en kolay. Sizi seviyorum, tamam? Öptüm.
Not: Peki Ecstacy denen meret neydi aslında ? (İnternette eksisozluk.com’da buldum bu yanıtı) Omurilik soğanını kurutmakla yükümlü hiperaktivite / afrodizyak hapı. Direkt öldürme ihtimali var!!! Kullanan delidir. (Aslında “kullanan maldır” diyor orada ve mal sığır demek. Ancak ben ve bizim gibiler için deliyi uygun gördüm. Çünkü aynı hatayı tekrar tekrar yapana “deli” denirmiş.) Bir şey daha! Merak ettiğiniz noktalar varsa muhakkak sorun, yardımcı olabileceğimden emin olabilirsiniz (Sorularınızı birsen@derki.com adresine atabilirsiniz). Sakın ha, sırf merakınızdan böyle bir işe kalkışmayın. Eğer içinizde bir dürtü varsa ecstacy veya başka bir madde kullanmak için (sırf meraktan) kendinizi ve yaşamınızı masaya yatırmalısınız. Muhakkak atladığınız basit bir nokta vardır yaşamınızla ilgili veya kendinizle ilgili; değiştirmek istediğiniz, hoşunuza gitmeyen ya da yapmak istediğiniz ama bunu kendinize dahi ifade edemediğiniz. Eğer kendinize karşı dürüst olursanız özünüz sizi korur. Şahsiyetiniz güçlü olursa kimliğinize yenilmez! Siz nefsinize yenik düşmezsiniz. Şahsiyetinizi koruyun. İnancınızı koruyun. Şeytana uymayın. Aklınızı ve mantığınızı kullanın. Ve eğer çoktan girmişse yaşamınıza bu sanal mutluluk yine de bana ulaşın olur mu? Çünkü her derdin bir devası var. Üstelik sizin gibi benim gibi maalesef çok sayıda insan var, hatta ne yazık ki sayı olarak da her gün artmakta. Yalnız size şöyle bir tecrübemi söyleyeyim. Nasıl bir başlayan yanında en az iki kişiyi de götürüyorsa, bu çıkmazdan kurtulan her kişi de yanında ikiden fazlasını çıkartıyor. Bu konuyu ciddiye alalım olur mu? Deneyimleriniz sizlere bir şeyler öğretmek içindi unutmayın lütfen? İhtiyacımız olan paylaşmak… Sevgiyle kucaklıyorum! |