En büyüğü 17, en küçüğü 3 yaşında olan 8 kardeştik. Ben, en küçükten bir büyüktüm. Kardeşim ile benim babamla yeterince bir arada olmayşımızı, ikimizin talihsizliğine bağlamıştım. Ağabeylerim ve ablalarım onunla hiç de azımsanmayacak süre birlikte olmuşlardı.
Mahallemizdeki birçok arkadaşımız ve akranımız, bizimle aynı konumdaydı. Çocuğunun babası ölmüştü. Babamın ölümünü bir ölçüde normal karşılamamda belki bu durumun da rolü vardı.
O yıllarda en yakın komşumuzun çocuklarının babası yaşıyordu. Çocuklardan en küçüğü kardeşimin en yakın ve en çok kavga ettiği arkadaşıydı. Oyun oynarlarken aralarında çıkan kavgalarda o, babama küfrediyor, buna hepimiz çok üzülüyorduk. İki küçük çocuğun, çocukça davranışlarını aile kavgası haline getirip günlerce küs kalıyorduk. Çok geçmeden (bir yıl sonra) onun babası da görev gereği yolculuk ederken trafik kazasında ölünce, durum doğal yollardan eşitlendi. İki çocuk da sanki sessiz bir anlaşma yaptılar. O anlamda birbirlerine bir daha hiç ilişmediler.
Baba ölümleri mahallemizde sıradanlaşmıştı. Birer ikişer yıl arayla arkadaşlarımızın babaları birer birer ölüyordu. Öyle ki annemle komşu kadınların bir sohbette "Dul karılar mahallesi olduk" diye gülüştüklerini anımsıyorum.
Babam evliliğinin onuncu yılında, altı çocuğu ile köyden, ilçeye yerleşmeye karar veriyor. Sekiz nüfus bir göz dama sığınyorlar. Köyde satılan hayvanlar ile küçük bir bakkal dükkanı alınıyor. Zeki, espirili, temiz, çalışkan ve dürüst babam (herkes öyle derdi), yeni çevresinde çok seviliyor. Mütevazı bakkalımızda da işler iyiye gidiyor. Üçbeş yıl içinde kiradan, kendi gecekondumuza taşınıyoruz. Bu arada ben doğuyorum.
Gecekondumuz iki oda olsa da arsamız geniş. Bakkalın işleriyse eskisi kadar iyi değil. Gelecek endişesini iliklerinde hisseden babam, arsamıza bir kaç gecekondu daha yapıp kiraya vererek ek gelir sağlamayı düşünüyor. Düşüncesini çok geçmeden yaşama geçiriyor. Bir yıl sonra bir ev, üç yıl sonra bir ev daha... Bu arada en küçük kardeşim doğuyor. Çocukların zorladığı yaşam koşullarından bunalan babam, son olsun diye kardeşimin adını "Soner" koyuyor. Babam, zamanının azalmış olduğunu hissetmiş olacak ki; şartları olağanüstü zorlayarak arsamızın son parçasına bir gecekondu daha yapıyor. Evlerimizden gelen cüzi kira gelirleri bakkalın geliriyle birleşince, idare ediyoruz. Babam; "Oğlanlar da büyüyor artık birkaç yıla kalmaz, omuzlarlar yükümü" diye düşünüp oturup tembellik edeceği günleri hayal ederken, madden ve manen yıpranmış bedenindeki kalbi buna izin vermiyor. Evlerin yapımı sırasında üç kez sıkıştıran kalp, son kez sıkıştırmasının ardından duruveriyor. Tedavi olmak için Ankara'ya gitme girişimleri evleri bitirme uğruna hep ertelenmişti. Ölüm, ertelemedi.
Babamın ölümünün üzerinden 31 yıl geçti. Kitabımı (Muhteşem "Aptal" Erkekler-An Yayınları) yazdığım dönemde 38 yaşındayım. Babamın öldüğü yaşa 3 yıl kaldı. Ağabeylerim, ablalarım o yaşları çoktan geçti. Şimdi anlıyorum onun ne kadar genç öldüğünü. Kendimi düşünüyorum, o kadar erken ki!.. Babam, yüreğimi bir kez daha sızlatıyor. Babasızlık acısıyla 31 yıl geçmiş. İçimde doldurulmaz... Boşluk, boşluğun ne kadar büyük olduğunu bugün bile bilmiyorum. Belki çok, belki az... "Baba" sözcüğü bana yasaklanalı 31 yıl oldu! Çocukken yalnız kaldığımda bazen, kendi kendime ürkek söylerdim "baba, baba" diye, sonra buna hakkım olmadığını düşünür, susardım.
Yıllar sonra annemin, bir sohbet anında "babamı çok suçladığını" söylediğinde şok olmuş, beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Çocuk masumiyeti ile neredeyse aziz mertebesine yükselttiğim babam, suçlanıyordu. Annem gayet rahat bir şekilde, "Kendisine emekli maaşı, minnetsiz yiyeceği bir gelir bırakmadığı için babamı affetmeyeceğini" söylemişti. Dehşet içindeydim, kızgındım, üzgündüm, buna hakkı yoktu. Çünkü ağabeylerimle kurduğumuz organizasyon sonucu herkes belirlenen parayı annemin banka hesabına yatırıyordu. Altı erkek çocuğun oluşturduğu bu fon, bir emekli maaşının üzerindeydi. Ağabeyimin evinde oturan annem, arttırdığı paraları ile altın, döviz biriktiriyor, torunlarına armağanlar alıyor, seyahatlere gidiyordu. Anneme: "Sen 75 yaşındasın, babamın ömrünün nerdeyse iki katını yaşadın. Hala sağlıklı ve yaşıyorsun. Bize sağlamak istediği gelecek uğruna ölen bu insanı, nasıl suçlarsın? Sen şimdi şikayet ediyorsun oysa onun şikayet etmeyi bırak, acı çekme şansı bile yok." dediğimi anımsıyorum.
Sonraları bu açıdan çevreme baktığımda gördüm ki; birçok kadın böyle düşünüyordu. Annem de bir kadındı ve aynı konumdaki birçok kadınla paralel düşünmesi doğal bir durumdu.
Annem, babamın ölümünden sonraki ikiüç yılda olağanüstü çalıştı. Köydeki arazileri işledi, geçimimizi sağladı, bizi okuttu. Birkaç yıl içinde ağabeylerim yetişip onun tüm yükünü, sorumluluğunu üstlendi. Okul yaşamımız, askerliklerimiz, evliliklerimiz, ağabeylerimin sayesinde gerçekleşti.
Belki de asıl bizim annemizi suçlamamız gerekiyordu: "Neden babamın yükünü gerektiği gibi paylaşmadın?" |