Ustanın Yolculuğu…

1.506 views

O ilk yöneticilik deneyimimi, şimdi sanki 10 küsur sene değil de hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan birinde olmuş, benim değil de tanıma ihtimalimin olamayacağı kadar yabancı bir insanın başına gelmiş gibi görünen olayları hiç aklımdan çıkaramam. Bazen rüyalarıma girer. Bir yöneticiye destek olmaya çalışırken aklımın bir  köşesindedir hep. Ve her verdiğim eğitimde, yöneticilik, liderlik ve koçluk üzerine yaptığım her konuşmada bir şekilde anlattıklarımın arasına sızar. Çünkü ben yöneticiliğin ne demek olduğunu, insanla çalışmanın aslında ne anlama geldiğini anlamaya ilk o zaman başladım.

Neydi beni bu kadar etkileyen, bu olayı bu kadar ve bu güne kadar yanımda taşımama neden olan? Bu olay yaşamımda bir dönüm noktası idi, çünkü ben ilk defa kitap okuyarak, kafa patlatarak, ders çalışarak öğrenemediğim bir şeyle karşılaşmıştım. Ben ilk defa belli algoritmaları, formülleri, süreçleri kullanarak çözemediğim bir problemin sorumluluğunu almıştım. İlk defa en son ihtimal olarak bilgisayarı açıp kapamak işe yaramıyordu. Evet, iş yerimde kurduğum ilişkilerde yaşadığım problemlerin benzerlerinin özel yaşamımdaki ilişkilerimde de karşılaştığımı itiraf etmesem de seziyordum, ama ilk defa bu problemler benim asıl sorumluluk alanımın içinde yer almaya başlamıştı. Bu kadar kısa sürede, bu kadar çok kişinin yönetici olmamı, bu kadar büyük hedeflerin sorumluluğunu almamı sağlayan becerilerimi daha fazla kullanmaya çabalamak ise beklediğimin aksine fayda değil, zarar getiriyordu.

İçimden “burada işler kontrolden çıkıyor ve benim ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok!” dediğim anı hatırlıyorum. Şimdi çevremde gördüğüm ve devamlı suretle eleştirdiğim o yöneticileri, o “beceremeyenleri” ilk defa gerçekten anlıyordum!

Hikaye size de tanıdık geldi mi? Umarım gelmemiştir! Ancak şu kısacık satırlar, herhalde çoğumuzun yaşadıklarına uzaktan da olsa bir paralellik taşıyor. Yönetici olarak bizi  buraya getiren veya istediğimiz yere götürecek olan ve eğer bir durup da şu anki kariyerimize, hatta yaşamımıza bakarsak göreceğimiz şey çoğunlukla paradokslar denizinden başka bir şey değil maalesef. Düşünün hele: Yükseldikçe sorumluluğumuz artıyor, ama sonuçları üretmek için gerek duyduğumuz kontrol azalıyor. En tepeye yükseldikçe her şeyin hakimi olacağımızı sanırken birden bizden beklenenin stratejileri belirlemek ve altımızdakilerin işleri fazla karıştırmamasına dua etmek gibi bir şey olduğunu fark ediyoruz. Bizden çok hızlı hareket etmemizi ve uygulamaya geçmemizi bekliyor herkes, ancak harekete geçtiğimiz anda her yandan farklı sesler çıkıyor. Yeni yükseldiğimiz pozisyonun beklentileri bu pozisyona ulaşmamızın en büyük nedeni olan o becerileri, yetenekleri, özel bilgiyi ve tecrübeyi artık kullanmamamız, en azından doğrudan uygulamaktan vazgeçmemizi istiyor altımızdakiler.

Gerçekten de ilginç bir yaşam yukarı doğru hareket eden yöneticinin yaşamı. Düşünsenize, çok iyi bildiğiniz bir işi bırakıp, hiç bilmediğiniz başka bir işin öğrencisi olmanızı istiyorlar birkaç yılda bir sizden, hem de başarılı olduğunuz için. Bu, bana bir şeyleri çağrıştırıyor. Seviye seviye yükseldiğiniz, her seviyenin bilgilerinin bir önceki seviyeden çok farklı, hatta taban tabana zıt olduğu, tam bu işi kıvırdık derken kendinizi bambaşka bir aşamanın ve yeni bir öğrenciliğin eşiğinde bulduğunuz bir yolu. Ulaştığınızdan, ulaştığınız anda vazgeçip, ulaşabileceklerinize doğru tekrar yola çıktığınız bir yolculuğu. George Leonard, buna “Ustanın Yolculuğu” diyor.

Şunu fark edin: Kariyerinizi, yöneticilik deneyiminizi, hatta özel yaşamınızı ve ilişkilerinizi deneyimlemenin iki yolu var. Birinci yol şu: O “bir yere” ulaşmaya çalışır, her ulaştığınız yeni limanın o artık rahat edeceğiniz, kendinizi güvende hissedeceğiniz, sonsuz mutluluğa en sonunda ulaşacağınız yer olduğunu umut eder, her seferinde de bunun doğru olmadığını görerek hayal kırıklığına uğrarsınız. Fark edersiniz ki yolculuk bitmemiş. Tam rahat ettik diyecekken sizden yeniden rahat ettiğiniz bölgeden çıkmanızı, size taban tabana zıt gelen yeni şeyler öğrenmenizi, anlamadığınız ve katılmadığınız yetkinlikleri sergilemenizi istiyorlar. Bu duruma korku ve dirençle karşılık verir, tepkisel davranmaya başlarsınız. Yeni becerileri uygulamaya zaman olmadığını söyler, sistemin sizin yöneticilik yapmanıza izin vermediğinden dem vurursunuz. Ben yöneticilik yaparsam bu işleri kim yapacak dersiniz. “Doğru diyorsun da” dersiniz karşınızda konuşan danışman veya eğitimciye, “gerçek yaşam öyle değil ki!”. Bu yazıyı okumayı buralarda bir yerde bırakırsınız. Eğer günde 14 saat çalışmayı kaldırır, altınızdakilerin işini yaparken siz rakamlarınız da beklentiler düzeyinde olursa, büyük ihtimalle sizin işinizi yapan ve bunu bir problem olarak görmeyen üstünüz tarafından terfi bile ettirilebilirsiniz. Bu sefer tamam dersiniz, tamam, işte şimdi huzura kavuşacağız, işte o “bir yere” geldik, ta ki yeni hayal kırıklığına kadar. En sonunda da dünyanın ve iş yaşamının size istek ve beklentilerinizi veremeyeceğini ilan ederek umutsuzluğa kapılırsınız!

Bir de ikinci yol var, demin bahsettiğimiz “ustanın yolu”… Herhangi bir biçimde ustanın yolculuğuna çıkan kişi, bu yolculukta ulaşılacak bir amaç veya hedef olmadığını bilir. Hedef yolculuğun kendisidir. Usta o yolculuğu deneyimlemek için çıkmıştır yola, bir yerlere varmak için değil. Usta mola verdiği duraklarda bir sonraki yolculuğuna çıkmak için hazırlanırken kendisine hayret eden yolcularla karşılaşır. Bu yolcuların  birçoğu yıllar, belki de asırlardır o durakta beklemektedirler. İçleri rahatsızdır aslında bu beklemekten. Sadece korkuları yüzünden bu durakta beklediklerini bilirler içten içe, ama bunu itiraf etmek, ya korkuları ile yüzleşmek ve eyleme geçmek zorunda bırakacaktır bu yolcuları, ya da duraktan ayrılamamanın acısını daha da arttıracaktır. O yüzden ustayı da kalmaya ikna etmek isterler bu durakta.

“Bu durağın ne eksiği var ki?” derler, “bu duraktan sonra tren yolu bir uçurumda bitiyormuş, görenler var, valla kulağımla duydum” derler. “Sistem böyle” derler, “makinistler suçlu” derler, “annem babam beni lider yetiştirmemiş” derler, “çoluk çocuk” derler, derler de derler. Ustalık yolcusu, yani bizim yönetici, bunların hepsini dinler, ama yolculuğundan vazgeçmez. Ustalığın  yetenekle, beceriyle değil, yolun üzerinde kalmakla alakalı olduğunu bilir. Her zaman bir sonraki durak olduğunu bilir o. Carlos Castenada’nın Don Juan’ın Öğretileri kitabında anlattığı “savaşçı” gibi yaşar kariyerini ve yaşamını: “Sıradan insanlar için belalar ve lütuflar vardır, savaşçı için ise sadece bir sonraki aşılacak adım.” Ve usta  her adımda daha büyür ve her adımda daha da öğrencileşir. Ustalığa ilerlemenin tek yolunun ustalıktan vazgeçmek olduğunu bilir usta yönetici.

Usta yönetici fark eder ki, herhangi bir şeyin ustası olmak, o işin veya konunun uzmanı olmaktan çok farklı bir şeydir. Uzman olmak belki ustalık yolunda önemli bir adımdır, ama usta olabilmek için edindikten sonra o uzmanlıktan da vazgeçmek gerekir. Usta yönetici bilir ki aslında tek şeyin ustası olabilir insan: yaşamın. O yüzden sadece işin değil, ilişkilerin ustasıdır usta yönetici. Keyif almanın ustasıdır, hayal kurmanın ustasıdır, ayaklarını yere basmanın ustasıdır, strateji yapmanın ustasıdır, ellerini kirletmenin ustasıdır, hatta hata yapmanın ustasıdır bizim usta yönetici. Ama hatalarından öğrenmenin de ustasıdır ve bilir ki, yukarıda saydığımız ve saymadığımız her şeyin ustası olmak, aslında bütün bunların öğrencisi olmak demektir.

İşte bu sayede usta yöneticinin takımı, şirketi, ekibi, rakam ve hedeflerine ustaca ulaşır. Hedeflerini aşarlar, bunu yaparken kendilerini öldürmeden. Usta yönetici bazen liderlik kitaplarında anlatılan taktik ve modellere uygun davranmasa bile her zaman manevi sonuçlara da ulaşır. İşin taktik ve davranıştan çok daha derinde bittiğini ve karşısındaki insana veya departmanına önerilen teknik ve taktikleri uygulasa bile onların derindeki duygu, düşünce ve hislerini duyacaklarını bilir. Onun için en başta kendini yönetir ve bunun  üzerine doğru davranış ve modelleri uyguladığında mucizeler yaratır.

Yaşamını ve kariyerini her iki şekilde de yaşayan yöneticilerin hikayeleri anlatılır çocuklara, öğrencilere, medyada, kitaplarda, yönetim vaka çalışmalarında, ekonomi gazete ve dergilerinde. Ancak sadece “usta yönetici” bundan gurur duyar.

Yorum Yapın