Ruhun Sağlığı

4.629 views

Dünya Ruh Sağlığı Örgütü’nün verilerine göre, Dünya yüzeyindeki her 4 insandan biri, hayatının bir noktasında tedaviden fayda görebilecek bir ruhsal hastalığa sahip oluyor (World Health Organization, 2008, 10 Kasım). Daha dramatik konuşacak olursak, istatistiklere göre, 4 kişilik bir ailede yaşıyorsanız eğer; biriniz hayatınızın bir noktasında akıl hastası olacaksınız. Korkutucu mu? Korkacak bir şey yok. 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü de işte tam bu mesajı vermek için var*.

Dünya Ruh Sağlığı Günü ve Haftası, Dünya Ruh Sağlığı Örgütü tarafından akıl hastalıklarına ilişkin pek çok sorunu hedef alması amacıyla başlatılmış bir girişim. 1992 yılından bu yana kutlanan Dünya Ruh Sağlığı Haftası, her yıl belirlenen farklı bir tema doğrultusunda gerçekleştiriliyor. Bu yılın teması ise “Ruh Sağlığını Küresel Öncelik Haline Getirmek”. Bu temanın seçiliş nedenine iyice vakıf olmak için, biraz daha rakamlardan bahsedelim:

· Dünya üzerinde ruhsal hastalığı olan kişi sayısı 500 milyona ulaşmış durumda.(Durutuna, 2008)

· Bu, her 7 kişiden 1’inin tedavi gerektirecek derecede ruhsal sorunu olduğu anlamına geliyor. (Durutuna, 2008)

· Dünya üzerinde en fazla yeti yitimine neden olan 10 hastalıktan 4’ünü (depresyon, şizofreni, alkol-madde kullanım bozuklukları ve obsesif-kompulsif bozukluğu) ruhsal hastalıklar oluşturuyor. (Durutuna, 2008)

· Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, akıl hastalıklarından birine maruz kişilerin %75’inden fazlası herhangi bir tedavi görmüyor (World Health Organization, 2008).

· Türkiye’de her 100.000 kişiye 1 psikiyatr, 1 psikolog ve 1 sosyal hizmetler uzmanı düşüyor (Dönmez, 2007).

Tüm bunlar şu anlama geliyor: Ruh sağlığı hastaları ve hastalıkları, artık bir stigma** olmaktan çıkmak zorunda. Hükümetler ve uzmanlar kadar kamuoyu da bu konuda yanlış bildiklerini ve bilmediklerini tek tek gözden geçirip, üstüne düşen görevi yapmalı. Zira, ruhsal sağlık sorunları yalnızca belli başlı hastanelerde yatmakta olan bir azınlığın muzdarip olduğu bir şey değil. Bugün, amiyane bir tabirle, pek çok ağza sakız olmuş “depresyon, panik atak, şizofreni” gibi sözcükler aslında bireyler ve devletler üzerinde maddi manevi büyük bir yük teşkil eden önemli rahatsızlıklar. Bu yazı kapsamında her ne kadar özellikle ülkemiz için dikkat çekilmesi gereken bazı noktalar özetlenecek olsa da, daha detaylı bilgilendirme çalışmalarının gerekliliği yadsınamayacak ölçüdedir.

Kelimeler…

Günlük hayatımızda kullandığımız akıl hasta ve hastalıklarına ilişkin kelimelerin ne yazık ki pek çoğu hakaret yahut alay anlamı taşımakta. Bunların bir kısmı öylesine normalleşmiş ki Türk Dil Kurumu sözcüklerinde hakaret içeriğiyle bir anlam satırı haline gelmiş. Manyak sözcüğünü ele alalım: Manyak, TDK’ya göre ilk anlamıyla “Maniye yakalanmış (hasta)” demek. Mani, bir çeşit akıl hastalığı formu. Fakat pek çoğunuzun da aşina olduğunu gibi biz bu terimi çok farklı anlamlarla sıklıkla kullanıyoruz. TDK da bu anlamı güzel yakalamış ve bize şöyle açıklıyor: ünlem, hakaret yollu “Aptal, çılgın, dengesiz, deli” anlamlarında bir seslenme sözü. Yani, aslında Manyak, bir hastalıktan muzdarip kişiyi tariflemesi gereken bir terim iken “hakaret” halini almayı başarmış.

Bu da bizi asıl soruna getiriyor: Neden grip, kanser, ülser gibi hastalıklar bir hakaret teşkil etmezken akıl hastalıkları bir çeşit alay ve hakaret tabiri olmaya inatla devam ediyor? Neden ülkemizdeki mahkemeler “Bence sizin bir psikiyatriste gitmeniz lazım” gibi bir lafı hakaret olarak kabul edip tazminat kararı çıkarabiliyor? “Bence sizin bir dâhiliye uzmanını görmeniz lazım” demiş olsa kişi, hakaret sayılır mıydı?

Dilin bireysel ve toplumsal yaşam üzerindeki etkisi göz önüne alındığında, ruh hasta ve hastalıklarına yönelik negatif tutumların değişimine, kullanılan sözcüklerden başlanması çok da yanlış olmayacaktır. Şahsi kanaatim, bahsi geçen türde sözcüklerin kullanılmasının kaynağının kötü niyetten ziyade basitçe ‘durumun farkında olmamak’ oluşudur. Bu sebeple, bu yazıyı okuyan kişilerin artık konunun farkında olduğu ve bundan sonra daha dikkatli davranacağı varsayımı bile Ruh Sağlığı Haftası’nın amacına bir nebze ulaşmakta olduğunu gösterir.

Tabular…

Geçmişe kıyasla durumun vahameti nispeten azalmış olsa da ülkemizde büyük çoğunluk için ruhsal sağlık sorunları ve ruh sağlığı uzmanları hala birer tabu niteliğini sürdürmeye devam ediyor. Pek çok “adını vermek istemeyen izleyici” televizyondaki uzmanlardan ve bazen de uzmanlığı şüphe uyandıran kişilerden çabuk çözümler duyma umudunda. Herhangi bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşüldüğü ancak çok yakınlara ve fısıltıyla söyleniyor. Ruhsal hastalıkların, daha önce tartıştığımız üzere, halen alay ve hakaret konusu olduğu bir toplumda insanların bu tutumları çok da yadırganamaz elbette. Ancak bu utancın da, diğer pek çok şey gibi, ortadan kalkması gerek. Burada kast edilen, elbette herkesin görmekte olduğu tedavileri açıkça ortaya koyma mecburiyeti değildir. Her birey, herhangi bir alanda görmekte olduğu tedaviyi saklama hakkına mutlaka sahiptir. Kast edilen ise bu tür bilgilerin paylaşımının utançtan ziyade bireysel tercih temelli olması gerekliliğidir. Bu tür önyargıların kalkması halinde, her şeyden önce tedavi görenler ve onların yakın çevresi fayda sağlayacaklardır.

Tedavi ve hastalıklarından utanan çoğunluğun yanı sıra, şahsi gözlemim, bir de ruhsal sorunlarını bir çeşit övünç ya da popülarite kaynağı olarak gören; hatta ve hatta bir ruhsal sorun tanısı almak için adeta çırpınan kişilerin ortaya çıkmakta oluşudur. Özellikle gençler arasında yaygınlığına giderek şahit olunan “A’bi depresyondayım yaa. Doktor bana Prozac falan verdi onu içiyorum işteee” vb. tabirler (ki bunların arkadaş çevresinde ilaç kullanma arzusunu arttırdığını, bilimsel bir dayanağı olmasa da, gözlemlerim sonucu söyleyebilirim), Psikoloji öğrencilerine sıklıkla yöneltildiğine bizzat şahit olduğum “Ben böyle mesela temiz ev seviyorum, ev temiz değilse rahatsız oluyorum obsesifim ben şimdi değil mi?” gibi alt başlığı “Ben de bir hastalığım olsun istiyorum, lütfen obsesifsin de” olan sorular (elbette merak ve bilgilenme amaçlı sorulanlar bunlara dâhil değil) ve belki de bunlar arasında en zararlısı olan bireylerin kendi kendilerine koyduğu sözde tanıları (“Ya ben hiperaktifim, oturunca bana fenalık gelir” ya da “Ben şizofren olabilirim sanırım çünkü bazen böyle annem bana seslendi sanıyorum ama annem seslenmedim diyor”) gündelik hayat sorunlarına bahane olarak kullanma eğilimleri giderek artış gösteriyor.

Şimdi bu noktada dikkatli okur haklı olarak şu yorumu getirebilir: İnsanlar bu konuda konuşsa suç, konuşmasa suç! Yüzeyden bakıldığında haklı bir tespit, elbette. İyi yanından bakıldığında, bireylerin bir konudan utanmasındansa öyle ya da böyle dile getirmeye başlamış olması olumlu bir gelişme. Ancak verilen uç örnekler, belki hastalıkların normalizasyonu sürecinde bir çeşit katkı sağlasa da, yanlış bilgi ve inançların yerleşmesi yönünde olumsuz sonuçlar doğurabilir. Özellikle bireylerin kendi kendilerine tanı koyma eğilimleri, profesyonellerin kullandığı teşhis-tanı kitaplarından kendilerine hastalık yakıştırmaları, kendi zararlarına olabilir. Nihayetinde olması gereken, ruhsal hastalıkların herhangi bir hastalıktan daha ilginç ya da daha herhangi bir şey olarak görülmesinden uzaklaşmak; gerektiği yerde uzmanlara danışma alışkanlığını yerleştirmektir. Bir başka deyişle, ruhsal hastalıklar ne övünç ne de utanç kaynağı olmalıdır. Ancak tekrar tekrar vurgulamak gerekir ki verilen örnek ve yapılan yorumlar herhangi bir bilimsel veriye dayanmamakla birlikte yalnızca şahsi görüşlerden ibarettir.

Yanlış ve Eksik Bilgiler…

Pek çok eleştiriye maruz kalan konuda olduğu üzere, ele almakta olduğumuz problemlerin de kaynağı büyük ölçüde yanlış ve eksik bilgilendirmelere dayanmaktadır. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp düsturundan yola çıkarak, sıklıkla duyulan bazı çok temel bilgi hatalarını burada doğrularıyla değiştirmeye çalışalım:

1. Psikolog ≠ Psikiyatrist: Psikiyatristler, Tıp eğitimin ardından Psikiyatri alanında uzmanlıklarını tamamlamış kişilerdir. Psikologlar ise 4 yıllık bir lisans eğitiminin ardından bu unvanı alırlar. Psikiyatristlerin ilaç yazma yetkisi varken, Psikologların yoktur.

2. Psikoloji ≠ Kişisel Gelişim: Kitapçılarda “Psikoloji” başlığı altında sıklıkça rastladığımız içimizdeki süper kahramanları ortaya çıkarmanın 16 yolunu anlatan kitaplar, belki psikolojiyle iliştirilebilecek bir içeriğe sahip olsalar bile, Psikoloji alanını ve bilimini yansıtmaktan çoğunlukla uzaktırlar.

3. Terapi ≠ Çocukluğa inmek: Çocukluk, bireylerin yetişkinlik hayatında da önemli etkisi olduğu bilimsel anlamda gösterilmiş olan ve yadsınamayacak önemde bir dönemdir. Ancak filmlerde sıkça resmedilen koltuğa uzanılıp çocukluktan bahsedilen terapi türü, psikanalitik yaklaşımın karikatürize denebilecek bir şekilde yansıtılmasıdır. Bugün binlerce terapi çeşidinin olduğu söylenmektedir. Ancak birkaç tane ana akım vardır ve çoğu terapist bu ana akımları takip etmektedir. Hangi akımın daha faydalı olduğu sorusunun tek bir cevabı yoktur; bu sorunun cevabı pek çok faktöre göre kişiden kişiye değişiklik göstermektedir.

Meslek Yasası…

Ülkemizde akıl hastalıklarının tedavisi konusundaki mevcut durum, rakamlardan da anlaşılacağı üzere, pek olumlu olarak atfedilemez. Alanda çalışacak uzman eksikliği bir yana, Ruh Sağlığı Platformu’nun da dikkat çektiği üzere Fransa’da, Zambia’da, Afganistan’da, Özbekistan’da ve Kanada’da olan Ruh Sağlığı Yasası Türkiye’de henüz namevcut (Ateş Yengin, 2006). Dahası, bu konu hala Sağlık Bakanlığı tarafından öncelik haline getirilebilmiş değil. Yeni sağlık reformları da göz önüne alındığında (ki bu apayrı bir yazının konusu olmalı), Ruh Sağlığı Platformu üyesi derneklerin tekrar tekrar söylediği üzere; Türkiye’nin Ruh Sağlığı Yasası az sonra değil, bir ara değil, hemen şimdi çıkmak zorundadır. Bu, alanda çalışan profesyonellerin yanı sıra bilhassa hasta haklarını korumak adına elzem bir önem taşımaktadır.

Ülkemizdeki ruh sağlığı hizmetleri koşulları ve meslek yasasının aciliyeti üzerine Ruh Sağlığı Platformu (2006) tarafından getirilen açıklama, şimdiye kadar bahsedilenleri özetler niteliktedir:

“Ruh sağlığı hizmetlerinin verildiği hastane yatakları yönünden Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında en gerideki ülkedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ülkemizdeki ruh sağlığı yatağı olması gerekenin 1/ 10’u (7000 / 70 000) düzeyindedir. Ülkemizdeki yüz bin nüfusa düşen ruh hekimlerinin sayısı (1,6) Dünya ortalamasının (3,6) yarısı, Avrupa ortalamasının 6’da biri düzeyindedir. Çocuk ruh hekimlerinin oranı ise çok daha düşüktür (bir milyon nüfusa 2). Aynı şekilde başka ruh sağlığı mesleklerinden olanların da sayısı oldukça düşüktür. Yetersiz bakım, işsizlik, öğrenim ve eğitim düşüklüğü, de ruh sağlığını doğrudan etkileyen, bu konuda da ciddi sorunlara yol açan toplumsal sorunlardır. Ruh sağlığı yerinde insanlarımızın toplumdaki yoğunluğunu artırmak için yaşamın her alanında bir düzelmeye gereksinimimiz olduğu açıktır. Oysa ülkemizin halen resmi bir ruh sağlığı politikası yoktur. Ruh sağlığı hizmetlerinin örgütlenmesi yetersizdir. Bu konuda halen çalışılmakla birlikte, toplumun bilgilendirilmesi ve duyarlılığının arttırılması hepimizin acil önceliğidir.”

Gerek meslek yasası çalışmaları, gerekse ruh sağlığının toplumsal boyutları üzerine daha detaylı bilgi için lütfen: http://www.psikolog.org.tr/content_detail.asp?cat=1&id=33

Kaynakça

Dönmez, A. (2007). Ruh sağlığı yasası yolunda Dünya Ruh Sağlığı Günü (Power Point sunusu). http://www.psikiyatri.org.tr/Documents.aspx

Durutuna, G. (2008, 13 Ekim). 7 kişiden birinin ruh sağlığı bozuk. NTVMSNBC. http://www.ntvmsnbc.com/news/461897.asp

Ruh Sağlığı Platformuç (2006). Ruh sağlığının toplumsal boyutu. http://www.psikolog.org.tr/content_detail.asp?cat=1&id=33

World Health Organization. (2008, 10 Kasım). World Mental Health Day: Making mental health a global priority.

World Health Organization. (2008). Millions with mental disorders in the developing world are deprived of necessary treatment and care. http://www.who.int/mediacentre/news/releases/2008/pr37/en/index.html

Ateş Yengin, S. (2006, 10 Kasım). Türkiye, ruh sağlığı yasasını arıyor. Akşam Gazetesi. http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=57436,105&tarih=10.11.2006

* Belki öncelikle yapılması gereken “ruh sağlığı” ve “akıl sağlığı” karmaşasına son vermek. İkisi arasında, aslında, kastettikleri şey açısından bir fark yok. Fakat “ruh sağlığı”, kanımca, artık kullanım dışı kalması gereken bir kavram. Zira ruh, tanım itibariyle bilimsel anlamda ispatlanamaz konumunu sürdürüyor. Buna ek olarak, pek çok hastalığın beyindeki kimyasal değişikliklerle ilişkili olduğu yapılan araştırmalar neticesinde ortaya çıkmakta. İngilizce’de de bu tür hastalıklar için “mental disorders” yani en yakın tercümesiyle akıl hastalıkları tabiri kullanılıyor. Bu yazı dâhilinde ise, aynı anlama geldikleri varsayımı doğrultusunda iki terime de gerektikçe yer verilecek.

** Utanç verici bir şeyin başkaları üzerinde yarattığı etki (Seslisozluk)

Yorum Yapın