Neden Unutamıyor, Neden Affedemiyoruz?

1.471 views

Kafamıza takılıp kalmış insanlar vardır. Şayet aklımızdan uzaklaşacak olsalar, bu sefer de onları biz bırakmayız.  Çünkü ortada bize göre, görülmemiş bir hesap, ödenmemiş bir bedel, kabuğu düşmemiş bir yara vardır.

Evet, bu tavır bize bazı şeyleri kaybettirir, hiç değilse iç huzurumuzu. Ama mesele buna rağmen, kangrenliğinden bir şey kaybetmez. Neden?

Gerçekten mesele, o insanların bize yaptığı, canımızı acıtan şeyler mi? Daha önce kimse bizi kırmadı, incitmedi mi? Hatta belki geçmişte, henüz çok gençken birileri için de böyle düşündük ve unuttuk.  Şimdi neden bu kişileri unutamıyor, affedemiyoruz?

Zeigarnik Etkisi’ni duymuşsunuzdur, duymayanlar için kısa bir özet geçelim. Bu etki, beynin tamamlanmamış şeyleri, tamamlanıncaya kadar akılda tutmaya eğilimli olması durumunu izah eder.

Bazı örnekler verelim:

Dizinin en heyecanlı yerinde biten bölümün yarım kalmış etkisi yüzünden yaşanan hayal kırıklığı ve haftaya mutlaka dizinin başına oturma eğilimi,

Bugünlerde haberlerde geçen “öyle bir şey söyledi ki…” şeklinde yarım ve eksik atılmış haber başlıklarına büyük bir merakla tıklama eğilimi, (umarım beyninizin işleyiş biçimini iki tık için nasıl hunharca kullandıklarını gördükten sonra, böyle başlıklı haberlere daha az tıklarsınız (= )

Eksik cümleleri tamamlama isteği,

Tamamlanmamış aşk ve duygusal meselelerin sürekli kafayı kurcalaması vs vs.

Yani gördüğümüz gibi ilk çıkarım çok basit, size göre o kişi ile aranızda geçen ilişkide bitmemiş bir şeyler olmalı ki, zihniniz meseleyi gündemde tutmaya devam ediyor.  Son bir özür, son bir sarılma, son bir öpücük ya da son bir küfür.
O zaman, böyle bir beklentinin olması için, ortada mesela terk edilme, aldatılma, bir tartışmanın sonuca bağlanmadan tarafların iletişimi kesmesi gibi durumlar mevcut olmalı. Yine de bir şeyler tam yerine oturmuyor, böyle şeyler daha önce, başka insanlarla da yaşanmış ve sonuca bağlanmadan kalmış olmalı. Onlar neden artık çok önemli değil de, bu mesele özellikle önemli?

Hayır, “çünkü çok sevdim” deyip, duygusallığa boğulmuyor, akılcı olmaya devam ediyoruz.

Bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Ya ortada bir değil, iki tamamlanmamış şey varsa?

İnsanlarla ortamlar, yaşam platformları üstünde iletişim kurarız. Karşılaştığımız herkes bir ortam içinde anlam kazanır, sadece kendisi olarak değil. Aynı şekilde bizi de böyle etkilerler, aynı bizim de başkalarını böyle etkilediğimiz gibi. Yani sadece karakterimiz veya dış görünüşümüzle beğenilmeyiz. Aynı zamanda olayların geliştiği hayat sahnesindeki rolümüz de önemlidir.

Dolayısıyla herkesin biraz da o role göre sahip olduğu bir değer vardır.

Örneğin ilkokul aşkı. Genelde gerçekleşen senaryo şudur: herkes ilkokulda popüler olmak, hiç olmadı sevilir, sayılır bir şahsiyet olmak ister. Kimse sınıfın en arkasında kimsenin konuşmadığı hatta kaçtığı çocuk olmak istemez. Dolayısıyla, mesela sınıfa yeni bir kız veya oğlan geldiğinde ondan etkilenebiliriz, çünkü onun rolü, bizim arzuladığımız senaryoyla uyumludur.

O zaman mevzu şuna dönüşür: Biz popüler olmak istiyoruz- yeni gelen daima popülerdir.  Sonuçta şimdi bir iletişim başlayacak, ya yeni gelenle dost olacağız ya da ona âşık olacağız. İki senaryoda da, yeni gelen kalbimizi kırdı diyelim.
Büyük olasılıkla biz bu meseleyi ilkokul tamamen bitene kadar içimizde bir acı ve ukde olarak hatırlayacağız, fakat bitiş geldiğinde yani elimize diplomalarımızı alıp hep birlikte artık başka yollara dağıldığımızda, bu meseleyi unutacağız. Çünkü artık o kalp kırıklığının bir anlamı yok. O kalp kırıklığı, ilkokulda önemli bir şahsiyet olmak isteyen yanımıza atılmış bir çelme idi, ama artık zihnin öyle bir meşguliyeti yok. Çünkü ilkokul bitti, artık lise var ve önemli olan lise sosyal hayatı (tabi aynı kişi lisede de aynı sınıfa düşmemişse veya aynı zamanda aynı mahallede değilsek).

Yani, o zaman kafamızda böyle dönüp duran bir meseleyi çözmemiz için, sadece o kişiyle birebir iletişimimizi sağaltmamız yeterli olmayabilir, bir de onunla yaşanan hikâyenin oynandığı sahneye, bu sahnede onun genel rolüne bakmak gerekir.  Çünkü o genel rol, sizin hala kendi hayatınızda çözemediğiniz bir meseleyi size hatırlatarak canınızı sıkıyor olabilir.
Elinize bir kalem kâğıt alın, hayatınızda bir süre için kafanızı meşgul etmiş herkesi not alın. Özellikle de yarım kalmış hikâyeleri paylaştığınız insanları.  Göreceksiniz ki bazı yarım hikâyeleri unutmuşsunuz çünkü sahne tamamlanmış. Bazıları ise tamamlanamamış çünkü sahne hala açık.

Neler olabilir o sahneler? O sahneler somut mekânlar da olabilir soyut mekânlar da. Yani örneğimizdeki gibi ilkokul da olabilir mesele, ergenliği tamamlamak, iş hayatında başarılı olmak da olabilir. Kariyerinize çok büyük bir şevk ile başladığınız ilk zamanlarda, başarılı bir üstünüz size çelme takmış olabilir. O çelmeden sonra çok fazla şey yaşanmış olabilir, siz hala umduğunuz noktaya gelememiş olabilirsiniz, dolayısıyla öfkeniz devam eder.  Demek ki umduğunuz noktaya gelince de, biter gider.

Sonuç olarak üç şey burada önemli. Birincisi, unutamadığınız insanın sizin için rolü, temsil ettiği şey nedir? Sizin hangi sahnenizin engeli gibi durmaktadır? Onu hangi rolü için tercih ettiniz ve size o rolüyle bir yardımı dokunmadı?
İkincisi, o sahnede sizin elde etmek istediğiniz esas şey neydi,  en baştan o sahne ne için kurulmuştu?
Üçüncüsü, şimdi o sahneyi kapatmak için ne yapabilirsiniz? Ve başardığınızı tescilleyecek somut şey nedir?
İlkokul örneğine dönersek başarının net iki kriteri var: ya yeni gelenin çıkma teklifimizi kabul etmesi ya da ilkokul diplomasını almamız. Net, somut, ölçülebilir. İş hayatına gelince, diyelim ki kişi aslında kendisine çelme takan üstünü idolü olarak görüyor, onun yerinde olmak istiyordu. Bu da net ve merak etmeyin illa oraya varması da gerekmeyecek unutmak için, yolda olması yetecek.

Özetle; hayatımızda canımızı yakmış insanları, yarım kalmış hikâyelerden dolayı unutamıyor olmamız olası ve normaldir. Beyin sebep-sonuç odaklı çalışır ve sonuç ister. Ancak beklenen bu sonuç, illa ki karşı tarafın şahsıyla ilgili olmayabilir. Bazen mesele, BİZİM hayatımızda kurduğumuz bir sahnede oynanan oyunun sonuç vermemesi olabilir ve bu sonuç vermemişliği bir kişi zihnimizde temsil etmeye başlayabilir. Bize göre başarısızlık olarak gelen bir durumun marka yüzü, sahnede bizim için en kritik gözüken insan olabilir ve bu yüzden, esas oyunun son perdesi gelene dek, o kişiye öfke duymayı, sürdürebilir, onu affedemeyebilir, unutamayabiliriz.
Şayet böyle bir durum varsa, o şahısla bu sorunu çözemeyiz aslında. Ne özür içimizi rahatlatacaktır böyle bir durumda, ne de geri dönüş. O zaman esas meseleye, odaklanmak bizi hem bir adım daha yukarı taşır hem de öfkemizi anlamsız hale getirerek sağaltır.
Hayatınızda döngüsünü tamamlamamış sahnelere odaklanın. O sahnenin kapanması için ulaşılacak somut nihai nokta neresi, bunu doğru saptayın. Ve kişiyle değilse de, sahneyle olan münasebetinizi bitirmeye odaklanın.
O zaman, aklınızı, duygularınızı işgal eden olumsuz duygulardan kurtularak, yeni sahneler kurabilirsiniz.

Yorum Yapın