İçinde Patlayan Bir Güç Var: Ver ve Kurtul!

1.406 views

Hemen  herkes yaşamıştır: zaman zaman bir konu üzerine o kadar çok düşünür, o kadar çok eyleme geçeriz ki, zihnimiz patlayacak gibi hissederiz. Eylemlerin karmaşası içinde, çıkış noktamızı kaçırmışlığımız dahi olur. İçimizde güçlü bir irade hissederiz, fakat o irade ve iradeyi kullanma azmimize rağmen, elimizde uğraştığımız işte bir düzelme olmadığı gibi, çoğu zaman mevzuyu tabiri caizse “patlatırız”.

Neden?
Biz mi yeterince güçlü değiliz yoksa hayat mı bize geçit vermemekte ısrarcı?

Şükür ki ikisi de değil.

Her bir insan, kabul etsin ya da etmesin, güçlü bir yetenekle donatılmıştır. Bu yetenek dönüştürme iradesi, istikrar iradesi, güzelleştirme/işlevselleştirme iradesi, yapılandırma iradesi, sorunlu bir platformu yıkma/yeni başlangıçlar yapma iradesi ve türevleri olabilir. Her halükarda en az biri her birimizde vardır.

Fakat bugün, günlük rutinimizde var olan işlerimiz, sorumluluklarımız, görevlerimiz ironik bir biçimde bizi yormasına rağmen bu iradeler için yetersizdir. Bizler içimizdeki gücü dönüştürememenin bunalımını deneyimleyen bir neslin üyeleriyiz.

Kapitalizm ve Ego

Peki, madem bu kadar güçlüyüz, neden böylesine çaresiz hissediyoruz? Çünkü tüketim sektörü bize, ürettiği gerekli/gereksiz her şeyi satabilmek için algımızı bu yönde bozuyor. Bugünün reklamlarına bakın: mutluluk “veren” içecekler, haz “veren” tatlılar, huzur “veren” çerezler, eğlence “veren” ürünler, kolaylık “veren” teknolojik aletler vs. Bundan yalnızca 50 yıl önce, taşrada yaşayan evli bir kadın bir sene içinde çocuklarına bakıyor, evini derliyor, yastığını-yorganını kendi dikiyor, çamaşırlarını elde yıkıyor, evde yenecek hemen her şeyi, çuval çuval ayıklıyor, salamura ediyor, pişiriyor, salçasını, yağını, çorbasını senelik hazırlıyordu. Peki bugünün insanı bir sene içerisinde ne yapabiliyor? En çok işe gidip geliyor, ortaya koyduğu emek ve zamanla orantısız bir para kazanıyor. Çocuklarına çok az vakit ayırabiliyor, senenin iki haftasını -imkanı varsa- tatilde geçiriyor. Yeni insan kalan her şey için ya bir düğmeye basıyor ya da hazır alıyor.

Üstüne üstlük enerji de bir değil. Eski insan günlük olarak bulgur ve meyve tüketiyorken (ortalama 1200 kalori diyelim hadi), bugünün insanı küçük porsiyonlara sıkıştırılmış aşırı kalori alıyor. 1 elma ortalama 50 kaloridir. Bir paket çikolata 500 kalori. Yüz kat fazla kalori, yani enerji tükettiğimiz bugünlerde, yüz birim daha az iş görüyoruz.  Bu işin fizyolojik tarafı. Psikolojik tarafından bakarsak, eski insana göre yine öndeyiz. Aynı bilgisayarlar gibi, biz de artık daha fazla veri işlemeye ve kurgulamaya müsaitiz. Çünkü çok daha fazla uyaranın olduğu büyük şehirlerde yaşamak bizi buna adapte etti. Ömrümüz boyunca maksimum bir mahalle insan tanıdığımız günlerden, gün içinde yaklaşık 4 milyonun daha kullandığı ulaşım araçları ile her gün hem hal olabilmeye evrildik. Yalnızca 50 sene içerisinde.

Fakat tüketim çağı bize, “dur, sen yapma biz yapan aleti ürettik, sen en iyisi onu al” diyor. Enerji şuan var ve “sen yapma, ne yapacaksın, yapamazsın” gibi müdahalelerle bastırıldı.

Fazla Kuralcı Devlet Sistemleri

Bugünkü sistematik yapıların temeli atılırken, amaç hiç de bu kadar kuralcı bir dünya yaratmak değildi. İnsan her zaman olduğu gibi, bu meselede de ipin ucunu yine yaklaşık 50 sene önce kaçırdı. Aslında ilk kurumsal-modern devletlerin kuruluş amacı, alınacak vergiyi, askere gönderilecek insanı bilmek ve hesabını önünü görerek yapabilmek için tasarlandı. Gelin görün ki, bugün tüm ayrıntı prosedürlerle birlikte işin o kadar cılkı çıktı ki, neredeyse nefes alsak sisteme beyan etmek durumunda kalıyoruz. Belli yasalar ve kurallara, fazla uyumlu hale getirdik. Üstüne üstlük sistemler de patlıyor, tüm bu yasaların olmasına sebebiyet veren “olumsuz ögeler” yeterince hızlı temizlenemezken, pozitif eyleme geçmek isteyen vatandaşlar envai çeşit prosedür içerisinde motivasyon törpülüyorlar. Belki sizin matematiğe yeteneğiniz var ve çok da iyi bir anlatıcısınız. Doğanız buna müsait, ancak bu işi rastgele yapamıyorsunuz. Üniversite sınavına girmeniz, kazanmanız, 4 yıl okumanız, formasyon almanız, 3 aşamalı kpss sınavına, oradan da mülakata girmeniz, atanmanız,  iki sene staj doldurmanız lazım. Bir insanı eylemden soğutmak için bundan daha güzel bir düzenek hazırlanabilir mi? Enerji bir kez daha, sistem ile bastırıldı.

Patlama

Böylesine yoğun ve yapıcı bir enerji içeride bastırıldığında, doğal olarak kişinin alışık olduğu alanlara akıyor. Bugün kişinin alışık olduğu düşünme kalıbı kendisini, kendi refahını, kısıtlı çevresinin rahatını gözetiyor. 100 kişiyi bir amaç ile ihya edebilecek koca bir güç, kişinin kendisi dahil 10 kişi geçmeyen bir dar çevrede vuku bulan basit, gündelik ilişkilere, sorunlara, meselelere akıyor akın akın. Tam o esnada kendinizi veya karşınızdaki insanı, çok ufacık bir mevzuda aşırı irade gösterirken buluyorsunuz. Örneğin trafikte size yol vermeyen bir insanla, olayın gerektirdiğinin üstünde bir savaş halinde buluyorsunuz kendinizi. Derken silahlar çekiliyor. Evet, cidden de silahlar çekiliyor ve gerekçe yolun verilmemesi. Ya da evde çalışma odanızın düzeni üzerine eşinizle tartışmaya başlıyorsunuz, ve masanın nerede durması gerektiği mevzusu üzerinden başlayan münakaşa, hakaretler ve bazen tokatlar, yumruklarla son buluyor. Bugün 3. sayfa haberlerine bakın, hepimiz biliyoruz: insanlar arasında son zamanlarda öldürme, yaralama, zarar ile biten hiçbir tartışma, sakin kafa ile bakınca bu sonu hak edecek boyutta değil. Suç masada da değil yolda da. Onlar yalnızca yol ve masa. Burada sorun, içeride biriken iradenin patlaması. 2 fazla yüklü insanın, büyük davalara adayamadıkları iradeyi, masanın yeri mevzusunda boşaltmaya çalışmaları.

İnsan Yine Kendi Kendinin İlacı

Tesadüf değil son zamanlarda “kendi eşyanı kendin yap” akımının popüler olması. Çeşitli sosyal medya ortamlarında, geniş kitlelere nüfuz edebilen derme çatma yardım kuruluşlarının artması. İnsan bu kadar pasif bir varlık değil. İnsan bu kadar işlevsiz ve yapıcı olamadığı bir hayatın içerisinde sıkışıyor. İnsanlar artık ortaya eylem koymak istiyorlar. Daha yapıcı, daha büyük mevzulara hitap eden. İnsanlar kafalarını gece yastığa fiziken yorgun ama zihnen boş ve huzurlu koymayı özlediler. Bir köpek bile birlikle kurtarıldığında anlık da olsa yoğun bir haz ve rahatlama yaşıyoruz. Basit bir vakıfa 10 tl yardımda bulunduğumuzda his yine aynı. Vermek istiyoruz aslında, neyi vereceğimizi çözemedik henüz topyekun, ve vermenin azalttığı fikri, lanet ekonomi algısı yüzünden içimizde hala yer ediniyor.

İçten içe, vermenin bizi alacak olanla bağladığını biliyoruz. Sokakların güvensizliği, bağlanma korkumuzu tetikliyor, bu da bir başka engel. Fakat kendimizi korumaya yönelik arzumuz, gün geçtikçe artan yalnızlığımızla sınanıyor. Yakın zamanda bir tercihte bulunacağız: ya her tip korkuya rağmen gidip sarılacağız ya da insanlığımızı kaybedeceğiz.

Versen İyi Olur, Vermek Güzeldir Değil, Vermek Zorundasın!

Bir tavsiye, verin! İçinizde kabaran bir öfke, tutku, patlama enerjisi hissettiğiniz an kendinizi vermeye yöneltin. Neyi verebilecek durumdaysanız, neyi vermek sizi zihnen büyük bir korkuya itmiyorsa verin. Çiçeklere su, hayvanlara mama verin. Toprağa temas verin. Fazla paranızı, gereksiz eşyalarınızı verin. Çocuklara gülücük verin. Yakın çevrenize ilginizi verin. En nefret ettiğiniz insanlara duanızı verin. Hiçbir şey yapamıyorsanız, ya da verme eylemini dış dünyaya göstermenin zayıflık olduğunu düşünüyorsanız, duanızı verin. Enerjinizi verin.

Kendinizi yormak zorundasınız. Kendinizi vermek zorundasınız. Elde ettiğiniz ego,para, mal, güç, sizin tüketebileceğinizin çok üstünde, bunu artık yüzyılların açlığının ve yokluğunun acısını çıkaran zihninize anlatın!

Bir örnekle kapatmak istiyorum, Türkiye’de yasal prosedürü bildiğim kadarıyla tam oturmadı ancak yurtdışında evinize güneş paneli kurmanın bazı kuralları var. Panelle birlikte, bir de ufak bir santral kurmak durumundasınız. Panelden gelen enerji bu santralde depolanır, ancak ev yanına koskoca fabrika santrali kuramayacağınızdan, aşırı enerji yüklemesi potansiyeli vardır. Bu sebeple bir hat da, ana şebekeye çekilir. Yani içinde yaşadığınız şehrin veya kasabanın elektrik hattına. Böylece bol güneşli günlerde, ihtiyacınız olan elektriği aldıktan sonra santraliniz, kalan enerjiyi ana şebekeye aktararak patlama riskinden kurtulur ve ayrıca çevresine de hayrı dokunur. Ay sonunda devlet, sizden gelen fazla enerjiyi hesaplar ve parasını hesabınıza çıkar.

Hayat da böyledir, fazla enerji sizin ufak santralinizi patlatır. Fakat fazlasını ana şebekeye bağlarsanız, evren de size verdiğiniz enerjinin karşılığını münasip bir yolla gönderir.

Yıllarca ben dedik, yıllarca hayatın akışına güvenmedik ve “ya ödemezse?” diyerek enerjiyi biriktirdik. Şimdi patlayıp duruyoruz. Tek bir soru sormak istiyorum: denemekten ne çıkar?



Yorum Yapın