Aşkın Psikolojisi

29.630 views

Psikoloji öğrencilerinin kaderidir; çevrelerindeki insanlardan sürekli olarak gelen “Şu neden oluyor? Bu niye böyle?” sorularıyla muhatap olmak zorunda kalırlar. Bu biraz can sıkıcı bir durumdur çünkü onların insanın yaptığı her şeyin nedenini bildiğine ilişkin bir varsayım içerir. Öncelikle, sevgili okur, şunun farkında olmalıyız: Eğer psikoloji insan davranışına ilişkin her şeyi açıklayabilmiş olsaydı, inanın bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk. En azından psikoloji öğrencilerinin bu sorularla karşılaşmadığı bir dünyada!

Bahsi geçen bu soruları 2 genel başlık altında toplayabiliriz. Bunlardan ilki patolojiye ilişkin sorulardır. Örneğin; “Şizofrenler aslında çok zeki oluyormuş, öyle mi?”. Bu kategoriye belki bir başka yazıda değiniriz. Bu yazının konusu, yani sizi başlık itibariyle cezbeden konu, ise ikinci kategoriye girer. İlişkiler, aşk ve çevresinde dönen her türlü kavrama yönelik sorular. Neden aşık oluruz? Aşk nedir? Aşkın ömrü gerçekten 3 yıl mıdır?… Ve elbette benim favorim; Karşımızdaki kişiyi kendimize nasıl aşık ederiz?

Muhakkak bilinmesini istediğim şey bu yazının herhangi bir bilimsellik taşıma iddiasında olmadığı gibi kesinlikle ve kesinlikle psikoloji literatürünü temsil etme iddiasını da taşımadığıdır. Psikoloji alanında konu üzerine yapılan araştırmalar, benim burada yansıttığım şekliyle kıyaslanamayacak kadar saygıdeğerdir.

Aşkın Araştırılması: Kısa bir Tarihsel Bilgi

Her ne kadar Sigmund Freud ve Carl Rogers gibi ünlü isimler aşkın/sevginin insan deneyimi için çok önemli olduğunu vurgulamış olsa da, 1970’lere kadar açık bir tanım yapmaya teşebbüs edilmedi. Bunun nedenlerinden biri, aşkın toplumsal olarak özel ve hassas bir duygu olarak algılanmasıydı. Başka bir deyişle insanlar, işin içine bilimi sokunca büyünün bozulacağından korkmaktaydı. Bir diğer neden ise diğer tüm duygular gibi aşkın da subjektif bir deneyim oluşu nedeniyle tanımında bir konsensusa varılmasındaki zorluktu. Bir konuyu, kavramı herkes farklı anlıyor ise; bu konuda araştırma yapmak büyük ölçüde anlamsız olur. Zira, herkes farklı bir şeyi ölçmüş olabilir ve nihayetinde bir bilgi birikimine ulaşılamaz. (Livermore, 1993)

1970’lerde Amerika’da artmaya başlayan boşanma oranları ‘aşkın kutsallığı’ndan kaynaklı engeli ortadan kaldırmaya başladı. İnsanlar aşk bittiği için evliliklerini sonlandırıyorlardı. Aşk konusu artık dokunulmaması gereken bir konu olmaktan çıkıyordu. Bu nedenle araştırmacılar da bu alana odaklanmaya başladılar. Günümüzde aşk üzerine yazılmış yüzlerce makale bulunmaktadır. (Livermore, 1993)

Bir Teori: Aşkın 6 Rengi

Yapılan araştırmalar sonucunda pek çok psikolog aşka ilişkin farklı teoriler geliştirdi. Bu teorilerin bir kısmı aşkın türleri üzerineydi. Bunlardan en popüler olanlarından biri Hendrick ve Hendrick’in (1989) teorisidir. Buna göre 6 çeşit aşk vardır (Djikic & Oatley, 2004’de yer aldığı şekliyle):

1. Eros: Tutkulu aşk diyebileceğimiz, ilişkide tatminle ve ilişkinin sürmesiyle doğrudan bağlantılı olduğu düşünülen bir aşk tipidir. Eros tipi aşıklar ilişkide risk almaya, kendilerini olduğu gibi ilişkilerine adamaya meyillidirler. Bu nedenle güçlü bir egoya sahip olmaları gerekir.
2. Ludus: Aşkı iki kişi arasında oynanan bir oyun olarak görür. Ve bu oyunun kuralları arasında monogami kesinlikle yoktur. Bu tür âşıklar için ilişkiler pek derin bir anlam taşımaz. Bu nedenle bu tip, ilişki tatminiyle ters orantı içindedir.
3. Storge: Ayakları yere basan bir aşk tipidir. Midedeki kelebeklerden çok arkadaşlığa önem verir. Bu nedenle gelişmesi, Eros’un tersine, zamana ihtiyaç duyar.
4. Pragma: Aşka büyük ölçüde mantıksal olarak yaklaşır. Önemli olan, karşıdaki insanın nitelikleridir. Bu aşık tipleri için en önemli olan şey kafalarında tasarladıkları insanı bulabilmektir. Tutku gibi Eros’u hatırlatan özelliklere odaklanmazlar. Pragma tipi aşk, uzun süreli ilişkilerde tatmin ile ilişkilidir.
5. Mania: Bağımlı aşık tipine işaret eder. Özgüveni genelde düşük olduğundan karşıdaki insana büyük ölçüde bağımlılık geliştirir (bağlılık değil, bağımlılık!). Bu aşıklar ilişkide duygusal açılıma çok açıktırlar. Mania tipi, ilişki tatminiyle ters orantılıdır.
6. Agape: Karşılık beklemeyen, taleplerde bulunmayan aşık tipidir. Sadakat, özgecilik, idealizm gibi kavramlarla özdeşleştirilir. Partnerini kendisinin önüne koyar. “O mutlu olmadıkça ben mutlu olamam” ya da “O acı çekeceğine ben çekeyim daha iyi” gibi düşünce yapıları bu aşık tipine örnek gösterilebilir.

Bu teori üzerine yapılan araştırmalar, partnerlerin özellikle Eros, Storge, Mania ve Agape tiplerinde uyumlu olduklarını göstermiş (Livermore, 1993). Ancak bu demek değildir ki siz ve partneriniz farklı tiplerdeyseniz ilişki yürümeyecektir.

Güzelliğin Beş Para Etmez…

Hep merak etmişimdir; çok yakışıklı erkekler neden hep çirkin kızlarla birliktedir? Başka bir deyişle fiziksel çekiciliğin aşk üzerinde nasıl bir etkisi vardır? Aşık olduğumuz için mi beğeniriz karşımızdakini, yoksa beğendiğimiz için mi aşık oluruz? Sangrador ve Yela tarafından 2000 yılında yapılan bir araştırma bu sorulara cevap vermeye çalışmış. Araştırmanın İspanya’da yapıldığını vurgulamakta fayda var. Yani bulgular bize nispeten yakın bir kültüre dayanıyor. Bakın, ilişkilere yönelik, ne gibi sonuçlara ulaşmışlar:

1. Aralıklı diye nitelendirebileceğimiz (medyada ‘uzatmalı’ olarak geçen) ilişkilerde karşı cinste en çok aranan özellikler sırasıyla

–          Fiziksel Çekicilik (%53.7)
–          Bizde aşağı yukarı içsel güzellik olarak tabir edilen; kişide hoşa giden nitelikleri kapsayan ‘Pleasent Nature’ (%45.8)
–          Romantiklik (%25.2)

2. Uzun süreli, stabil ilişkilerde en çok aranan özellikler, yine sırasıyla

–          ‘İçsel Güzellik’  (%57.6)
–          Zeka (%50.8)
–          İçtenlik (%40.3)

Bu ilişki tipinde fiziksel çekicilik %19.6 ile 9. sırada yer alıyor.

Aynı araştırmada aşk ile güzellik arasındaki ilişkiye yönelik bulgular ise çok daha bilgilendirici. Buna göre, karşıdaki kişinin çekiciliği hem (ve en çok) ilk görüşte, hem birbirini tanıdıkça, hem de karşı tarafın ilgi göstermesiyle beraber ortaya çıkan aşkta istatistiksel olarak anlamlı bir etki yaratıyor. Araştırmacıların deyimiyle; “Karşıdaki kişi daha çekici gözüktükçe, ilk görüşte aşk olasılığı artıyor”.

Aşk ve İlişkiler Hakkında Birkaç İpucu

Hiçbir şeyin garantisi yok!

Nasıl bir aşık olduğunuza karar verdiyseniz, ve karşı tarafı ne kadar çekici bulduğunuzun ne gibi etkileri olabileceğini öğrendiyseniz; artık uygulamaya geçebiliriz.

Varsayalım ki uzaktan hoşlandığınız biri var. Onun size karşı ne hissettiğinden emin değilsiniz. Fakat istiyorsunuz ki o da sizi sevsin… Aşkın, sevginin olmasa da size karşı çekim duymasını sağlamanın bir yolu var.

Araştırmalar gösteriyor ki uyarılmış olduğumuz durumlarda (hayır, cinsel anlamda değil) yani başka bir deyişle sinir sistemimiz alarm halinde olduğunda yanımızdaki kişiye çekim duyma olasılığımız artıyor (e.g. Lewandowski, Jr., 2004). Çiftler tenis maçı yaptığınızı düşünün. Bu maç da, varsayalım ki, önemli bir turnuvanın final maçı olsun. Bu durumda siz ve partneriniz yoğun stres altında olacağınızdan sinir sisteminiz de uyarılmış durumda olacaktır. İşte, araştırma bulgularına göre, bu koşulda partnerinizle birbirinize romantik bir çekim duyma olasılığınız mevcut. Bunu, Hollywood aksiyon filmlerinde ana karakterlerin muhakkak aşık olmasıyla da örneklendirebiliriz.

Peki biz hoşlandığımız kişiyle illa turnuvaya mı katılmalıyız? Elbette hayır. İlk buluşma için, bu açıdan, iyi bir mekân lunapark olabilir. Lunaparktaki pek çok aktivite (dönme dolap? çarpışan arabalar?) sinir sistemini harekete geçirecek ve karşılıklı çekimi arttıracaktır. Aynı şekilde,  paintball gibi hem rekabet içerikli hem de eğlenceli oyunlar tercih edilebilir.

Evet, artık hayallerinizin eşini kendinize âşık ettiğinize göre onu size ilgisini korumasını sağlamanın da bir yolunu göstermem gerek! Fakat bunun için öncelikle biraz farelerden (evet fareler!) bahsetmemiz şart. Korkmayın, uzun uzun detaylarına girecek değilim.

Psikolojide, koşullanma diye bir kavram vardır. Koşullama, en basit anlamıyla, objede (insan ya da hayvan) belirli bir uyarana karşı belirli bir tepkinin geliştirilmesidir. Pavlov’un Köpeği deyişinden haberdar olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Ivan Pavlov, yaptığı uygulamalar sonucunda köpeğin zil uyaranına (yemek beklentisi sonucu) ağız sulanmasıyla otomatik olarak tepki vermesini sağlamıştır.

Koşullama, çeşitli şekillerde yapılabilir. Örneğin; bir kafese koyduğunuz farelere, kafeste mevcut bir düğmeye her 5 kere basışlarında bir parça peynir alacaklarını öğrettiğinizde onları koşullamış olursunuz. Biraz adı üstünde, fareler her 5 basışta bir peynir almaya koşullanmış olurlar. Bunun farklı varyasyonlarını da deneyebilirsiniz. Mesela farelere 5 düğmeye basış, bir kere su içme ve sonra zili çalma sonucu yemek verebilirsiniz. O zaman fare buna koşullanacaktır. Örnekler çoğaltılabilir.

Çeşitli koşullama biçimleri arasında yapılan araştırmalar, performansı en çok arttıranı tespit etmiştir. Bu da, teknik adına hiç girmiyorum, fareye değişken aralıklarla peyniri vermenizdir. Fare, peynirin 3 basışta mı 5 basışta mı geldiğini bir türlü kestiremediğinden sürekli düğmeye basma eğilimi gösterir. Az sonra bunun detayına gireceğiz.

Sevgilinizin size sürekli ilgi göstermesini istiyorsanız, benim tavsiyem bu son bahsettiğim yöntemi kullanmanızdır. Eğer sevgiliniz her aradığında telefonu açarsanız, ya da onunla hep belirli saatlerde konuşursanız, sizi sürekli olarak arama ihtiyacı duymayacaktır. Ama telefonu ne zaman açacağınız belli değilse, işte o zaman arama performansında artış görülecektir.

Bunun için de atacağınız adımlar şu şekilde özetlenebilir:

1. Sevgilinizin sizi deneme süreci içinde ortalama kaç kere aramasını istediğini belirleyin. Şimdilik, örnek amaçlı, 3’ü seçelim.
2. Ortalaması bu rakamı oluşturacak rakamlar bulun. Şöyle ki; (3+2+4+1+5)/5=3
3. Böldüğünüz rakamlara göre telefonu açın. Yani ilk başta üçüncü aramasında, daha sonra ikinci aramasında, daha sonra dördüncü aramasında… Telefona yanıt verin.
4. Tebrikler! Eğer kavga edip ayrılmadıysanız, sevgiliniz ne zaman yanıt vereceğinizi bilemediğinden sürekli arayacaktır.

Uyarı: Bu kadar zahmete girdikten bir süre sonra yeniden sevgiliniz her aradığında telefonu açmaya başlarsanız tüm çabanız boşa gidecek ve koşullamanın etkisi geçecektir.

Psikoloji penceresinden aşka ve ilişkilere ufacık bir bakış attık. Elbette ‘normal hayat’ burada bahsettiğimiz gibi basit değil. Aşk da ilişkiler de, insana dair her şey gibi, oldukça karmaşık ve pek çok faktörün etkileşiminden doğan konular. Yukarıda bahsi geçen araştırmalar uydurma olmadığı gibi son derece bilimsel yöntemler kullanılarak yapılmıştır; referansları aşağıda bulabilirsiniz. Ancak 2-3 araştırmayı basite indirgeyerek yapılan bir anlatımı haddinden fazla güvenilir göstermek de edebe sığmaz. Lafı getirmeye çalıştığım yer; böyle sağda solda verilen, bilimsellikle kıyısından köşesinden ilgisi olmayan, sözüm ona ilişki taktiklerini çok da ciddiye almamanızdır – benimkiler dâhil. Ve eğer ki hâlihazırda var olan ilişkinizde ciddi sorunlar yaşadığınızı düşünüyorsanız, falanca hanım filanca beyden ziyade bir evlilik terapistine başvurmanızdır. Zira bu kişiler ilişkiler/evlilik üzerinde uzmanlık düzeyinde eğitim almış kişilerdir. Sorularınızın en doğru cevabı da onlardadır.

Kaynaklar
Djikic, M., & Oathley, K. (2004). Love and personal relationships: Navigating on the border between the ideal and the real. Journal for the Theory of Social Behavior 34(2), 199-209.
Hendrick, C., & Hendrick, S.S. (1989). A theory and method of love. Journal of Personality and Social Psychology 59, 270–280.
Lewandowski Jr., G.W. (2004). Distinguishing arousal from novelty and challange in initial   romantic attraction between strangers. Social Behavior and Personality 32(4), 361-372.
Livermore, B. (1993). The Lessons of Love. Psychology Today, Mar/Apr 93.
Sangrador, J.L., & Yela, C. (2000). What is beatufil is loved: Attractiveness in love   relationships in a representative sample. Social Behavior and Personality 28(3), 207-     218.

Yorum Yapın