Bundan yaklaşık 27 yıl önce, askeri cuntanın iktidara el koyma gerekçelerinden bir tanesi, görece daha “geri planda” kalmakla birlikte, parlamentonun aylar boyunca Cumhurbaşkanı seçmeyi becerememesiydi. Yine yedi yıl kadar önce, ülkeyi birkaç gün içinde anafor gibi içine çeken ekonomik krizin, “Cumhurbaşkanı MGK toplantısında Başbakan’a Anayasa’yı fırlattığı için” başladığı yazılıp çizilmişti basında ve işin ilginci azımsanamayacak büyüklükte bir kitle de buna inandırılmıştı. İçinde bulunduğumuz günlerde Cumhurbaşkanlığı makamı, bir kez daha kamuoyu önünde bu iki kritik açmazla bağlantılı olarak tartışılmaya başladı: Ekonomik istikrarsızlık/kriz ya da artık kronik tedirginliğimiz haline gelmiş “askeri darbe” olasılığı.
1989 sonlarında Kenan Evren’in görev süresi dolarken, dönemin başbakanı Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığına aday olup Köşk’e çıkması da az buz tartışma yaratmamıştı. Çünkü özellikle 1960 sonrasında Türk siyasi hayatında oluşan “teamül”, Cumhurbaşkanı’nın asker ya da bürokrat kökenli, kamuoyunun fazla yakından tanımadığı, yalnızca “devleti temsil edip etliye sütlüye fazla karışmayacak” ve bütün partilerin de bir biçimde onayını alacak adaylar arasından seçilmesiydi. Sonuçta Cumhurbaşkanı, “devletin başı”ydı ama yıllar boyu başlıca etkinliği kendisine gönderilen yasaları onaylamak, yabancı devlet başkanlarını ağırlamak ve resmi dış gezilere çıkmak, ulusal bayramlarda kamuoyuna kutlama mesajı sunup Çankaya’da resepsiyon vermek olarak görülmüştü.
Darbe gözetiminde hazırlanan 1982 Anayasası’ysa bu bilinen şablonu oldukça değiştiriyor ve Kenan Evren düşünülerek bütün ayrıntıları dikkatle hazırlanmış, geniş yetkilere sahip bir “Cumhurbaşkanı tanımı” getiriyordu Türk siyasi hayatına. Durum böyle olunca, darbe sonrası yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde de dönemin güçlü ismi Turgut Özal’ın aday olup seçilmesi pek şaşırtıcı görünmüyordu. Artık Cumhurbaşkanlığı, siyasi partilerin çok daha fazla önemsediği bir makam haline gelmişti.
Benzer durum, Özal’ın görev süresi dolmadan ölmesinin ardından da yaşandı ve bu kez iktidar partisinin lideri Süleyman Demirel, bu önemli makama yerleşmek üzere partisi DYP ve iktidar ortağı SHP tarafından desteklenip Çankaya’ya gönderildi. 2000 yılında Demirel’in görev süresi sona erdiğinde, parlamento bir önceki döneme oranla çok daha “parçalı” bir görüntü sergiliyordu. Sonuçta yaşanan tüm tartışmalara karşın “eski gelenek” yeniden gündeme getirilerek “consensus” arandı ve siyaset dünyasının dışından bir isim, emekli hukukçu Ahmet Necdet Sezer, dönemin koalisyon hükümetinde sağlanan uzlaşma ve parlamento desteğiyle Cumhurbaşkanı seçildi.
Sezer, ilk iki yılında kendisini seçen parlamentoyla, 2002 sonundan itibaren de, “resmi duruşun” oldukça dışında yer alan bir siyasi çizginin büyük çoğunluğu oluşturduğu, AKP ağırlıklı Meclis’le çalıştı. Geride kalan beş yıl boyunca iktidar partisinin yalnızca Sezer’le değil, Genelkurmay’la da (özellikle Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın göreve gelmesinden sonra) yaşadığı, olabildiğince “hafif atlatılmış” gerilimler, 2007’de gelinecek noktanın da habercisi gibiydi.
İlk rahatsızlık belirtileri, daha Cumhurbaşkanlığı seçimi henüz ufukta bile görünmeden başladı bu kez: Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi dolduğunda, iktidar partisi acaba Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı mı aday gösterecekti? Daha bu konuda elle tutulur bir işaret ya da belirti bile ortaya çıkmadan, hem medyada hem de siyaset dünyasında giderek genişleyen “Erdoğan karşıtı” bir kampanya başlatıldı ve aylar boyunca “mevcut siyasi iktidarın, Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkararak devleti ele geçirmeye çalıştığı” düşüncesi üzerinden siyaset yapıldı.
1989 sonunda Özal’ın, 1993’te de Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesi sırasında, ANAP’ın ya da DYP’nin “devleti ele geçirmeye çalıştığı” söylenmemişti ama 2007’de AKP söz konusu olduğunda işler birden değişiyor ve “hassas noktalar” ortaya çıkıyordu bu kez. Çünkü burada, seksenlerin ANAP’ı ya da doksanların DYP’sinden farklı olarak, resmi ideoloji açısından “sistem dışı” görülen bir siyasi parti söz konusuydu. Elbette, siyasi hayatı hızla etkilemeye başlayan “Cumhurbaşkanlığı seçimi” tartışmalarının merkezinde de, Cumhuriyet’in ezeli tartışması “laiklik” yer alacaktı.
Aslına bakılırsa, AKP’nin Başbakan Erdoğan’ı, Meclis Başkanı Arınç’ı, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü ya da herhangi başka bir “partili”yi aday göstermesi bugün gelinen noktayı hiçbir biçimde değiştirmeyecekti. Nitekim, “Erdoğan Köşk’e çıkamaz” kampanyasını kararlı biçimde sürdüren CHP, Gül’ün adaylığı açıklandıktan sonra da bu tavrını hiçbir biçimde yumuşatmadı. İktidar partisiyse, düzenlenen iki büyük “tepki mitingi”ne ve Genelkurmay’dan geceyarısı gelen muhtıra gibi açıklamaya karşın, o bildik popülizmiyle, “halk desteği bende, yolumu kesemezsiniz” tavrını mümkün olduğunca korumaya çalıştı. Şiddeti artan kutuplaşma, kaçınılmaz biçimde, Türkiye’de her zaman varlığını sürdüren, arada bir uykuya yatsa da belli aralıklarla yeniden gündeme gelen, iki farklı “Cumhuriyet anlayışı”nı bir tür “nihai hesaplaşma”ya götürüyordu artık. Sonuçları şu anda kimse tarafından tam olarak kestirilemeyen, faturasıysa bir biçimde Türkiye’de yaşayan herkese çıkacak, “galibi” belirsiz bir hesaplaşma.
AKP ile ilgili kaygı ve rahatsızlıkları, yüz binlerce insanı sokağa dökecek ölçüde artıran birincil faktör, “laiklik karşıtı eğilimlerdeki yükseliş”ti, bilindiği gibi. Gerçekten de, iktidar partisine destek veren kimi gruplar, elde ettikleri siyasi gücü, din ve inanca endekslenmiş dünya görüşlerini yaygın kılmak için (kimi bölgelerde pervasızca) kullanmaktan çekinmediler. AKP yönetimindense bu görüntüyü değiştirme, radikal grupları durdurma yolunda elle tutulur, belirgin bir çaba gelmedi. Ne de olsa sonuçta her şey gelip sandık zamanı kritik önem taşıyacak “oy hesabı”na dayanıyordu ve inançlarını misyon edinmiş gruplarla arayı bozmak, AKP’nin fazlasıyla “pragmatik” yönetimi için bile göründüğü kadar kolay değildi.
Diğer yandan, göreve geldiği günden itibaren AKP’nin izlediği program, hiçbir biçimde “çizgi dışı” ya da “radikal” nitelikler taşımıyordu: IMF tarafından öngörülen ekonomik program neredeyse harfi harfine uygulandı; Avrupa Birliği yolunda “olmazsa olmaz” koşullar olarak karşımıza çıkan yasal düzenlemelerin önemli bir çoğunluğu, beş yıllık iktidar süresi içinde aşama aşama gerçekleştirildi; Türkiye’nin dış politikasında ve ittifaklarında kayda değer hiçbir “keskin dönüş” yaşanmadı. Kısacası, bugün kendilerini AKP’nin karşısında gören siyasi partiler iktidara gelmeleri durumunda neler yapacak idiyseler, AKP hükümeti de ana hatlarıyla bunları yaptı. Görünürde, iktidarın yöneticileriyle muhalefet partilerinin ileri gelenleri arasında, tek bir fark vardı aslına bakılırsa: Lider eşlerinin başörtülü ya da başı açık olması.
Türkiye, 1990’dan bu yana Avrupa Birliği’ne entegre olmayı ana hedef olarak programına almış bir ülke. Tansu Çiller’in başbakanlığı dönemindeki “şov”dan itibaren de, siyasi eğilimler ve propaganda, büyük oranda bu hedefe ulaşmak üzerine kuruldu. İster liberal ya da muhafazakâr olsun, ister resmi ideolojiyle mümkün olduğunca yakın durmayı siyasi tavır olarak benimsesin, bütün siyasi partiler Avrupa Birliği düşlerini şu ya da bu biçimde canlı tutmaya çalıştılar. Kendini Batılı ya da “laiklik yanlısı” olarak tanımlayan siyasi unsurlar, seçim zamanı meydanlarda farklı sesler yükseltseler de, yüzlerini bir biçimde Avrupa’ya dönük tutmakta yarar gördüler.
Tabii bütünüyle kendimize özgü, “hem testi yan dursun, hem şarap dökülmesin” benzeri manevralar da asla eksik olmadı. Avrupa Birliği’ni istiyorduk ama “Kimse iç işlerimize karışamaz” diyerek kritik noktalarda dirsek göstermeyi de ihmal etmiyorduk. İdam cezası, işkence, olağanüstü hal uygulamaları, birey hakları gibi konularda bir süre varlığını sürdüren “Bize karışmaya kalkmayın!” direnci, zaman içinde kırıldı. Kıbrıs başta olmak üzere birçok konudaysa “yan çizme” eğilimi varlığını korudu. Buna karşın, siyaset dünyasında, medyada ve “sokaktaki adam”ın gözünde, Avrupa Birliği yolundaki beklenti, umut ve istekler uzun süre azalmadı. Bu yolda atılacak adımlara yalnızca “dincilerin” köstek olmak isteyeceği düşünülüyor, Türkiye’deki diğer bütün siyasi oluşumların bir biçimde Avrupa’yla yakın olmaktan yana tavır alacakları varsayılıyordu.
Bütün bunları anımsadıktan sonra, geçtiğimiz Nisan ayında başlayan “Cumhuriyet’e sahip çıkma” mitinglerinde yükselen seslere baktığınızda, bu resmin büyük oranda değiştiğini görüyordunuz. Yıllar yılı kendilerini laiklik yanlısı ve “Batılı” olarak tanımlayanlar, Türkiye’yi çağın gerisine götüreceğine inandıkları “dinci” iktidarı, Avrupa Birliği’ne teslim olmakla suçluyorlardı.





