Avrupa ve Ötekiler

2.788 views

Avrupa ve Avrupa Birliği… Bir hedef? Ülkü veya ütopya… Gelecek mi? Gerçek mi? Hayal mi? … Ya da… Yoksa hiçbirisi mi? …

“Avrupa” denildiğinde akla bir dizi değer geliyor. Bu değerlerin korunması ve geliştirilmesi denildiğinde, hatta o değerlerin varlığının güvencesi denildiğinde de zihinlerde “Avrupa Birliği” öne çıkıyor. Ama her şey göründüğü kadar kolay değil. Hiçbir şey sanıldığı derecede basit değil.

Avrupa Birliği azınlık haklarının güvencesidir. Nitekim her zaman ve her konuda “azınlık” olan ile “çoğunluk” olanı dengede tutmak gerekir. Şayet bu denge sağlanamazsa, birbirilerine zarar verirler. Eğer o denge kaybolursa “azınlık” ve “çoğunluk” bir arada var olamayabilir. O nedenle bu ilişkinin kurallara bağlı olması şarttır.

Her konuda “azınlık” ve “çoğunluk” vardır. O nedenle belki de bir toplumun hemen her konuda huzuru, istikrarı ve başarısı bu dengeyi kurmak ve kurallarla yürütmek ile mümkün olabilir. Ama elbette bunun için siyasi ve sosyal bir irade gerekli. Başka bir deyişle söz konusu dengenin temini ve devamlılığı için gereken kuralların kurulması, ancak siyasi otoritenin ve toplumun bunu sağlayacak iradeyi göstermesiyle olabilir.

Avrupa’da milli azınlık gruplarının sayısı 300. Söz konusu 300 milli azınlık grubuna mensup olan Avrupalıların sayısı 100 milyon. Başka bir deyişle her yedi Avrupalıdan birisi azınlık mensubu. Örneğin Avusturya’da bu bağlamda Hırvat, Sloven, Macar, Çek ve Çingene azınlıklar var. Göçmenler, mülteciler ve yerleşik yabancılar da bir azınlık türünü meydana getirse de milli azınlık olarak görülmüyorlar. “Yeni azınlıklar” denilen bu kesimi meydana getiren gruplar söz konusu 300 milli azınlık ve bunun 100 milyon mensubu arasında yer almıyor.

Azınlıklar konusu Avrupa için de epeyce karmaşık bir konu. Çünkü hemen her konuda pencerenin pervazının kalınlığından, futbol maçlarında statlarda üflenecek düdüklere kadar “standart” koyan ve “ortak politika” talep eden Brüksel bu hassas konuya dokunmuyor. Brüksel, bu hassas konuya dokunmayarak iyi de yapıyor, çünkü azınlıklar konusunda Avrupa’da tek seslilik, ortak tavır veya bütün Avrupa’da tek bir bakış açısı söz konusu değil.

Muhakkak pek çok kimsenin dikkatini çekmiştir veyahut pek çok kimsenin dikkatini çekmiş olması gerekir, Avrupa Birliği çatısı altında yer alan devletlerden herhangi biri bir diğerinin azınlıklarıyla ilişkisi konusunda görüş belirtmez. Hatta bir tavır da meydana getirmez. Çünkü “karışmama ilkesi” vardır. Söz konusu karışmama ilkesinin varlığı da hâlihazırda Birlik üyelerinin Birlik zemininde azınlıklar konusunda ortak bir anlayış ve algılayış biçimi üretmesini önler.

O nedenle Avrupa Birliği üyesi devletler kendi azınlıklarıyla ilişkilerini ve onlara bakış açılarını kendi anayasalarını esas alarak belirlerler. Her ülkenin anayasası farklı olduğu için, azınlıklara bakış açısı da farklı olur. O nedenle Avrupa’da bir azınlığın varlığı dahi inkâr edilirken, bir diğerine ölçüsüz derecede cömert davranılması doğaldır. Bu durum ortasından geçen sınırla ikiye ayrılan bir milli azınlığın da başına gelebilir. Sınırın bir tarafında baskı, diğer tarafında konfor söz konusu olabilir.

Ancak yine de bu durumdan Avrupa Birliği içerisinde azınlıklar konusunda bir sistemsizlik olduğu sonucuna varmamak gerekir. Nitekim 29 Haziran 1990 tarihli “Kopenhag Kriterleri” bu konuda önemli bir yere sahiptir. Kopenhag Kriterleri Avrupa Birliği’nde milli azınlıkların korunmasını talep eder. Ayrıca Mart 1998 tarihli milli azınlıkların korunması konusundaki çerçeve mutabakatının da zeminini teşkil eder.

Venedik Komisyonu’nun hazırladığı Şubat 1991 tarihli “Azınlıkların Korunması için Avrupa Konvansiyonu” da kilometre taşı olarak görülmeye uygun bir belgedir. Bu belgenin esas önemi, yabancı devlet uyruğunda olanların azınlık sayılmayacağına hükmetmesidir.

Bu kapsamda Kasım 1992 tarihine ait yerel ve azınlık dillerini korumak ile ilgili “Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Antlaşması” da milli azınlıkların dillerini eğitim, kültür, medya, kamu hizmetleri ve ekonomi sahalarında korunmasını öngörür.

Ancak bu anlaşmalar, belgeler ve bütün bunların içinin doldurulmasını sağlayan hukuk kuralları ve ilkeler yine de 300 azınlıklı Avrupa’nın azınlıklar için cennet olmasını sağlamıyor.

Almanya ve Azınlıkları…

Bunun için “Almanya” ve “Fransa’yı” incelemek yeterli. Almanya’da resmi olarak tanınmış üç milli azınlık var. Bunlar Danimarkalılar, Frisyalılar ve Sorblar. Almanya’daki Danimarkalı milli azınlığın nüfusu 50.000 dolayında. Schleswig-Holstein eyaletindeki Danimarkalı mili azınlığın yanı sıra Saksonya ve Brandenburg’da 50.000–80.000 Sorb var. Onlar da Sorb milli azınlığını meydana getiriyorlar.

Almanya’da Sorbların da Danimarkalılar gibi, azınlık olmalarından dolayı yaşadıkları bir sorun yok. Sorb azınlığın WVP ve Danimarkalı azınlığın SSW adında azınlık çıkarlarını temsil eden partileri de var. Almanya’daki diğer milli azınlık olan Frisyalılar ise iki grup. Doğu Frisyalılar 2.000 kişi civarında ve Aşağı Saksonya’dalar. Schleswig-Holstein’daki Kuzey Frisyalılar ise 10.000 seviyesinde.

Almanya’da Çingeneler (Roma ve Sinti) ve Polonyalılar da -resmi olarak milli azınlık statüsünde olmamalarına rağmen- önemli ölçüde saygı ve kabul görüyorlar.

Fransa ve Azınlıkları…

Fransa’nın azınlıklar konusunda Almanya’ya benzediği iddia edilemez. Her şeyden önce Fransa’da hiçbir milli azınlık bulunmadığını, daha doğrusu Paris’in hiçbir milli azınlığı resmen tanımadığını belirtmek gerekiyor. Paris bununla yetinmiyor ve Fransa’daki azınlıkların dillerinin tamamını -örneğin Almanca, Katalanca ve Bretonca- “mahalli şive” kabul ediyor!

Fransa azınlıkları yok saydığı için onlarla ilgili herhangi bir istatistik de düzenlemiyor. O nedenle Fransa’da azınlıklar konusunda sadece tahminler var. 1994 yılına ait bir Avrupa Parlamentosu raporunda şu tahmin dile getiriliyor;

“Oksitanlar;3.360.00–5.760.000 (10,2%),Almanlar;1.350.000–1.400.000 (2,5%), Alsalsılar; 1.200.000(2,1%), Lothringler; 150.000–200.000 (0,4 %), Bretonlar; 350.000–450.000 (0,8%), Katalonlar; 100.000–200.000 (0,4%), Korsikalılar; 143.000 (0,3%), Flamanlar; 80.000–100.000 (0,2%), Basklılar; 80.000 (0,1 %)”

Fransa’da milli azınlıkların toplamı tahminen 8.133.000, ama Fransa’da Fransızca dışında herhangi bir dilin kamusal alanda kullanımı yasak. Fransa’da Fransız asıllı olmayanlar anayasanın getirdiği eşitlik ilkesi ve temel hak ve hürriyetlerin garantisi ile yetinmek zorunda. Fransız aileler çocuklarına Fransızca olmayan bir ismi koyma hakkına dahi 1993’te kavuştular.

Fransa’da “yerel diller ve mahalli şiveler” olarak kabul edilen azınlık dillerinin eğitimi için 1951’den bu yana gerekli hukuki zemin var. Ama azınlık dillerinin devlet okullarına girişi yakın zamanda mümkün oldu. Fransa’da azınlık çocuklarının sadece %2-%3’ü bütün tahsil hayatını yerel dillerde tamamlayabiliyor.

Fransa azınlık haklarının genişletilmesini ve azınlık kimliklerinin desteklenmesini Fransız Cumhuriyeti’nin devamlılığı için bir tehdit olarak algılıyor ve o nedenle azınlıkların korunması, otonomi ve benzeri olasılıkları kategorik olarak reddediyor.

Elbette şunu belirtmekte büyük fayda var; Fransa’da Fransız kökene sahip olmayanların toplam nüfusa oranı %14 olduğu gibi, Fransa’da yaşayan göçmen ve göçmen kökenlilerin sayısal değerinin Fransa nüfusuna oranı da 14 milyon ile %23 seviyesinde…

Öyle ya da böyle… Avrupa’da… Avrupa Birliği’nde… Hatta Birliğin kurucuları arasında yer alan ülkeler arasında bile… Azınlıkları isteyen koruyor, istemeyen korumuyor!

Hatta Avrupa Birliği’nin ilgili mevzuatına, o meşhur Avrupa müktesebatına dileyen uyuyor, dileyen uymuyor!

Yorum Yapın