Konuşmamız Gerek…

1.507 views

Yokuşu tırmanıp yolun kenarına geldiğimde iyicene terlemiştim. Yanımda uzayıp giden asfalt dumanlı seraplı bir şeyler tüttürüyordu. Site sakinlerinin rahatça araç beklemesi için tozlu bir ağacın altına konmuş eski banka oturdum ve bu gerçek mi değil mi belli olmayan buğuyu izlemeye koyuldum. Zihnimi sıcaktan uzak tutmak için bundan iyi bir oyuncak olamazdı. Beynim uyuşmuş; belki çok zaman geçti belki az. Arkamdan hışır hışır bir sesler geliyor. Dinlemiyorum ama aklımın bir kısmı algılıyor; umursamıyor. Derken hışırtı artıyor ve ses olmaktan çıkıyor, kirli tırnaklı bir ele dönüşüyor  ve kendisinden beklenmedik bir zariflikle omzuma konuyor. İrkiliyorum. Elin sahibi kendini yine eliyle ifade ediyor. Hayali bir sigarayı tutuyormuş gibi yapıp işaret ve orta parmaklarıyla hızlıca gel gel hareketi yapıyor. Nereden bende sigara olduğunu anladı ki. Uzatıyorum. Aldı ve bekliyor. Çakmak çıkarıp sigarayı yakıyorum. Bir nefes çekti, hala bekliyor. İstemeye istemeye ağır çekimde yana kayıyorum. Şimdi bu evsiz, gri kirli pardesülü adamla sanki kırk yıllık dostumlaymış gibi sessizce oturuyoruz. Normalde rahatsız olmam lazım, ilk tepkimde olduğu gibi ama nedense gözümü asfalt buğusundan alamıyorum. Site kapısından buraya gelirken yoldan vızır vızır araç geçiyordu. Şimdi hiçbiri yok. Sanki asfaltın buğusu televizyonmuş da insanlar önümden geçmemek istiyor, arkadan dolanıyor gibi. Sessizliği o bozuyor. İlk elini omuzuma koyduğundaki gibi irkiliyorum. Yanımda birinin oturduğunu unutmuşum.

– Ne yapıyorsun burada?

– Hiç, otobüs bekliyorum.

– Haaa. Geçer hep geçiyor yarım saatte bir. Birazdan gelir ama doğru otobüse binmek önemli.

– İstanbul’a gidiyorum ben.

– Sen yine de bak binerken, dikkatli bak. Bazen yanlış yerlere gidiyor insan. Sonra dön dönebilirsen. Çok feci çok. Kaybolanlar oluyor. 

Çattık dedim içimden. – Dayıcım Tekirdağ’da değil miyiz? Sahile sırtını verip sağa gittin mi eninde sonunda ulaşırsın İstanbul’a. Nereye kayboluyorsun.

– Ben bilmiyorum nasıl kaybolunduğunu. Sadece kaybolanları biliyorum. Çok feci çok.

Hah belli sen de kaybetmişsin bir şeyleri diyorum içimden.

-Yok amca sağ ol kaybolmam ben. Al bir sigara daha kulak arkası yaparsın.

Yine elini konuşturuyor dayı. Kibarca reddetme hareketi yapıyor. Allahım bu kadar kirli bir adam nasıl böyle nazik olabilir. “Bir tane içtim yeter”, diyor. “Sağlığıma dikkat ediyorum. Öksürtüyor sonra. Almayayım.”

Güleceğim ama gülmüyorum. İlk defa olarak yüzüne bakıyorum dayının. Hafif kirli sakallı tıknaz ilk bakışta hiçbir özelliği yokmuş gibi görünen biri. Sıradışılığı güldüğünde ortaya çıkıyor. Dişleri benimkinden daha beyaz. Kirli sakallı yüzünün ortasında iri dişleri neredeyse güneşi yansıtacak. Dediğinde haklı galiba. Sigara bulsa bile fazlasını içmediği anlaşılıyor. Prensipli bir evsizle karşı karşıyayız.

Sessizce fısıldıyor.

– Konuşmamız gerek

– Otobüsüm geldi dayı, belki başka sefere.

Otobüsün bankın önüne gelmesini beklemeden ayağa kalkıyorum. Dayıya aynen onun yapacağı gibi bir el hareketiyle selam verip tam önüme gelmiş kapıdan içeri adımımı atıyorum. İyi çalışan klimanın soğuğuyla dünyam biraz önceki sisli, bulanık halinden çıkarak zinde bir netliğe kavuşuyor. Varacağım yere kadar üzerimde esen serinlikte kestirmeye niyetliyim. Öyle de yapıyorum. Cam kenarından seçtiğim bir koltukta dizlerim ön koltuğa dayalı şekilde kaykılarak yerleşiyorum. Yanımda ve önümde kimsenin olmaması beni daha rahat hissettiriyor. Boş olan sadece bu koltuklar değil. Otobüsün komple boş olduğu bilgisi uykuya dalmadan hemen önce uzakta içilen bir sigaranın dumanı gibi bilincime dokunarak geçiyor.

İyice dinlenmiş olarak otobüsten indiğimde karşımda gördüğüm manzara karşısında aklımdan çok seri biçimde üç farklı düşünce geçiyor. Bir: otobüste uyuyup kaldım ve sahte uyanma yaşıyorum. Hani şu uyandığını sanıp aslında uyanamadığın rüyaların birinde takılı kalmış olmam olası. İki: Otobüste uyurken öldüm. Ölmek için geç yaşları beklemek de neyin nesi. İnsan tabii ki genç yaşta ölebilir. Kozmik şakacı klima altında serin serin giderken direkt morgda bir kutu içine konabileceğim fikrini sevmiş olmalı. Üç ve bence en mantıklısı: ben koltuğuma yerleşip uyuduktan hemen sonra otobüs arıza yaptı ve arızayı giderirlerken bir milim bile ilerlemedik. Çünkü şu anda otobüsün ön kapısında inmek üzere dururken karşılaştığım şey binmeden öncekiyle hemen hemen aynı. Aynı cehennem sıcağı, aynı boyası dökük kırmızı bank, ve aynı yerinde oturan dayı. Ama bu sefer elinde nereden bulduysa bir paket ayçekirdeği bulmuş. Sanki sıcak ona hiç dokunmuyormuş gibi ağzına attığı çekirdeği papağanlar gibi parmaklarıyla tutmadan büyük bir ustalıkla çitleyip kabuğunu tükürüyor. İndiğimde bana gülümseyerek bakıyor.

– Dayı dişinde şey kalmış, kabuk galiba.

– Phuh! gitti mi?

– Gitti gitti.

Sanırım otobüsten inerken geçen birkaç saniyede kendimi üçüncü seçeneğe ikna etmişim. Arkamı döndüğümde kriko,  yağlı bezler ve şöför muavininin kıç çatalını göreceğim. Hayır bunların hiçbiri yok. Bunun yerine rölantide homur homur çalışan bir otobüs var ve o da çok durmuyor zaten. Yavaşça hızlanıp beni orada ne yapacağını bilmez halde bırakıp gidiyor.

– Demiştim insanlar kayboluyor diye. Ptuh!

Hasbinallaah. – Kaybolmadım ki dayı yine buradayım. Ne olduğunu anlamadım şimdi niye gitti ki bu.

– İşte bıraktı seni bırakacağı yere gitti. Ptuh! Ne yapacaktı ki.

– Beni bir yere götürmedi ki bıraksın. Zaten buradaydım.

– Buradaydın diye buraya bırakamaz mı?

Dayının yüzüne bakıyorum. Gıcıklık yaptığına dair hiçbir belirti yok. Gayretle inandığı şeyi konuşuyor. Bir şey demiyorum. Bedenimdeki klima soğuğu kararlı biçimde yerini öğleden sonra sıcağına bırakırken bu soruya sanki müspet bir yanıt verilebilirmiş gibi düşünerek duruyorum. Dayı yanındaki yere hafif hafif vurarak oturmamı istiyor. Sakince oturup elimi dayıyla aramızdaki çekirdek poşetine daldırıyorum. Bir avuç çekirdeği yiyip bitirirken aklımda hala neler olup bittiğine dair bir fikir yok. Bu sırada dayı belki de ben rahat rahat düşünebileyim diye hiç konuşmuyor. Arada görüş alanıma tükürülen çekirdek kabukları uçuyor. Keşke biraz su olsaydı diye geçiriyorum içimden. Dayı sanki zihnimi okumuş gibi o anda pardösüsünün cebinden küçük pet şişede su çıkarıyor. Hijyenle ilgili hiçbir şey düşünmemeye çalışarak suyun yarısını tek dikişte mideye indiriyorum.

– Daha önce insanların kaybolduğuyla ilgili bir şeyler demiştin. Ne demek istedin?

–  Neden? Kaybolduğunu mu düşünüyorsun? Yolda giderken bir çıkmaz sokağa girsen ve geri dönmek zorunda kalsan hala kayıp olduğunu düşünür müydün? 

– Yapma be dayı bu farklı bir şey. Çıkmaz sokağa girsem geri dönerim yine giderim gideceğim yere. Ama bu…

– Ama bu ne?

Dayının yüzüne bakıyorum. Ciddi mi soruyor dalga mı geçiyor hiç belli değil. Saf gibi bana bakıyor. Dudakları ayçekirdeği yemekten morarmış. Suyu uzatıyorum. Bir yudum içip devam ediyor.

– Demek istediğim şu. Yolda yürürken kaybolsan sokak levhalarına bakarsın, insanlara yol sorarsın. Kaybolduğunu söylemezsin kendine. Çünkü yolu bulman an meselesidir. Şimdi ise biraz tuhaf birşey yaşadın diye deli deli düşüncelere sardırıyorsun. Kendinde delirme hakkı buluyorsun. Alışık olduğun normalin dışında birşey yaşamak sana delirme hakkını vermez. Unutma, hayatının sorumluluğu hala sana ait. Bak, bak…

Başıyla yolun başında beliren otobüsü işaret ediyor. Otobüsün bağlı olduğu şirket bir öncekiyle aynı. Hatırladığım kadarıyla genel özellikleri de tutuyor. Keşke ilk gelene daha dikkatli baksaydım. Neler döndüğünü anlamak için bundan sonra daha dikkatli olmalıyım ve her detaya dikkat etmeliyim. Tam önüme denk gelen otomatik kapı açıldığında şöför ekstra dikkatli bakışlarıma maruz kalıyor. Kendimi vahşi batı şerifleri gibi hissediyorum, belimde olmayan bir altıpatların ağırlığıyla yavaşça içeri adımımı atıp ön tarafın hafifçe yaylanmasını sağlıyorum. Aksi gibi herşey inadına çok sıradan. Hafif göbekli kel şoför bir çılgınlık yapıp kendine aynı ray-ban’den üç tane almış ve bunları ön camda ulaşabileceği yerlere dizmiş. Bunun yanısıra üzerine oturduğu plaj hasırından hallice çok renkli bir koltuk örtüsü ve vites kolundaki siyah iri taneli tespih haricinde kişisel eşyası yok. Tabii ki ben bunları ilk otobüse binişimde pekala atlamış olabilirim. Bakınmaya devam ediyorum. Otobüste yine kimse yok. Geri kalan herşey alabildiğine sıradan. Koltuklar, yer döşemesi, ışıklar hiçbirşey bana bir ipucu vermiyor. Aşırı dikkatten alın çizgilerim ortaya çıkıyor ve şimdiden başım ağrıyor. O altıpatlar şimdi beynime yerleşti ve göz çukurlarımın üstüne doğru acımasızca tetik çekiyor. Belki biraz otursam iyi olacak. Belki şöyle hafifçe gözlerimi dinlerdirsem iyi gelecek.

– Bir dakika bir dakika, bu otobüs İstanbul’a gitmiyor muydu? Niye burada durduk.

Bu sefer şoförü suç üstünde yakaladım. Ben uyurken ne yaptı etti yine aynı yere geldi. Şimdi hesap sorabilirim.

– Yok canım kardeşim. Binerken sorsaydın ya bana sitelere kadar gidip içeri kıvrılıyorum. Oradan da…

Bilmediğim bi iki yer adı söylüyor. Zerre kadar ilgimi çekmeyen bir güzargahı bana detaylarıyla anlatmaya koyuluyor. Sözü bittiğinde de ikna olmam gerektiğine o kadar emin ki lafının son kelimesiyle birlikte kapıyı açan düğmeye basıyor. Israr ediyorum.

– Binerken camda İstanbul yazıyordu.

– Hayır yazmıyordu niye yazsın oraya gitmiyorum ki. Hadi canım kardeşim hadi…

Çaresiz iniyorum ve artık lanetim olmuş banka ve dayıya doğru ilerlerken ağzımdan dökülenlere ben bile şaşırıyorum.

– Çekirdek kaldı mı?

Banktaki yerime çöker gibi oturuyorum. Belli ki çekirdek kalmış hem de tahmin ettiğimden daha fazla. Sanki paket yeni açılmış gibi. Çok garip. Sanki evren beni bu sonsuz döngünün içinde tekrar tekrar bu bankta rahatça karşılasın diye dayının her türlü ihtiyacını sağlıyor. Oralarda biryerlerde evsiz yol bilgelerinin dualarıyla çalışan bir kozmik bakkal var.

Şimdi soruna yeniden bakacak olursak; ileri gidemiyorum. En azından otobüsle değil. Yürümeyi gözüm yemiyor. Ayrıca yürüyecek olsam bir noktada kendimi yine buraya ışınlanmış bulmaktan korkuyorum. Yürüyüş yorgunluğunun üzerine böylesine bir sürprizi  kaldırabileceğimi sanmıyorum. Hava hafiften kararmaya başladı ve geceyi bu yerde dayıyla geçirmek istemiyorum. İleri gidemiyorum, peki ya geri dönmek istesem? Yolun kenarında tek tük ışıklarını yakmaya başlayan yazlık evlere bakıyorum. Garip. Buradan otobüse binmeye çalışıyorsam bu evlerden birinden çıkmış olmam lazım ama hatırlamıyorum. Baktığım yöne ve çatılmış kaşlarıma bakan dayı ne düşündüğümü anlıyor.

– İnşallah geç kalmamışsındır evlat. Keşke önceden nereden geldiğini, kim olduğunu kendi kendine tekrar etseydin. İnsanlar böyle kayboluyor işte. Çok feci çook.

Eyvah. Dayı insanların kaybolduğundan sözederken sadece mekan anlamında konuşmuyormuş. Cüzdanım! Kimliğim! Hayatım buna bağlıymışcasına insanüstü bir hızla cüzdanımdan nüfus kağıdımı çıkarıp adımı yüksek sesle okuyorum. Bülent Delikurt… O kim yaa? Hayır ben o değilim. Ben… adımı hatırlamıyorum. Nüfus kağıdındaki resim aynısının tıpkısı ben… Belki de Bülent Delikurt benim.

Yolun başında otobüs yine belirdi. Bir öncekinden tek farkı bu sefer farların yanıyor olması. İddiasızlığı, yaklaştıkça gördüğüm kadarıyla şöförü ve beni istediğim yere götürme konusundaki kati beceriksizliğiyle aynı külüstür ömür törpüsüne bakıyorum. Önümde ön kapı açılıyor. Yok diyorum. Gitmiyorum bir yere, buradayım. Kapı kapanıyor ve otobüs buraya gelmek üzere uzaklaşıyor. Tam hızlanmadan önce arka çamurluğa bir tekme savuruyorum. Kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor. En azından ilk başta öyle düşünüyorum. Hayatım boyunca öğrendiğim tüm küfürler gözyaşlarımla birlikte tek bir kelime gibi ağzımdan dökülüyor. Boğazım ağrıyana dek otobüsün arkasından bağırıyorum. Ne dediğimi artık ben bile duymuyorum. Gözlerim kararana ve boğazım acıyana kadar kendimi öfkeye bırakıyorum. En nihayet çaresiz asfaltın kenarına diz üstü çöküyorum. İnce asfalttan fırlamış mıcırlar dizlerime batarken son stop lambaları da kayboluyor.

– Delirmen bitti mi?

Yanıt vermiyorum, veremiyorum çok yorgunum. Kafamda birbirine muhalif iki arı kovanı var ve savaşıyorlar gibi bir uğultu. En iyisi dinliyormuş gibi yapıp kafa sallamak, hafifçe tabi. Uğultunun yanısıra zonklama da var.

– Eğer yanıma gelirsen çizerek anlatacağım. Daha rahat anlarsın.

Arkamda hafif bir çıkırtıyla birlikte kuvvetli bir ışık yanıyor. Döndüğümde dayıyı aynı yerinde oturur halde görüyorum. Bu sefer bacak bacak üstüne atmış ve üstte kalan bacağına pahalı cinsinden bir resim defteri koymuş.  Çekirdek poşetinin olduğu yerde biri siyah biri kırmızı keçeli kalem duruyor. Omuzunda şarjlı bir ışıldak dengede duruyor; defteri ve yakın çevremizi aydınlatıyor. Şaşırmam gerek. Artık hiçbirşeye şaşırmıyorum.

– Bunlar nereden çıktı? Bankın altına mı saklamıştın?

Bana yan gözle alaycı bir bakış fırlatıyor.

– Bir yere gitmeyen otobüse, bitmeyen çekirdeğe şaşırmadın, buna mı şaşırıyorsun? O aşamayı geçtik sanıyordum. Takılma bunlara gel hadi yanıma.

Siyah keçeli kalemle kağıdın ortasına bir nokta koyuyor ve bana bakıyor.

– Bir nokta, boyutu yok. Ama eğer iki boyutsuz noktayı birleştirirsek çizgi elde ederiz. Buna en boyutunu kat işte sana bir düzlem. Bir boyut daha kat. İşte sana bir küp. İşte bildiğimiz dünya.

İlk koyduğu noktayı aşama aşama küp haline getiriyor ve iki küpün birleştiği bir çizime girişiyor.

– Bundan sonrası biraz karışık. Çünkü dördüncü boyut zamanın ta kendisi. O yüzden çizemiyoruz. Beşinci boyut ise…

Elini kağıdın üstünden çektiğinde çizdiği şekli görebiliyorum. İki küpün iç içe geçtiği karmaşık şeklin son haline bakıyorum. Muazzam bir beceriyle çizilmiş, son derece derinliği olan meşum bir çizim bu. Garip bir hayranlık uyandırsa da bana birşey ifade etmiyor. Hem niye bana bunları anlatıyor ki?

– … üç boyutun zaman içinde uzatılması. Bunun tamamı, işte bunun – tek eliyle önümüzdeki manzarayı kucaklayan bir hareket yapıyor – geriye ve ileriye doğru tüm zamanlara uzadığını düşün. Hepsinin zaman ve zamansızlığın aynı olduğu yerde buluşması, işte sana beşinci boyut.

Dediklerinin yerleşmesi için bana zaman tanıyor. Bir müddet konuşmadan duruyoruz. Soru soracak kadar bile anlamadığım mevzuyu nasıl irdeleyeceğimi düşünüyorum.

– Üçüncü boyut yaşadığımız gördüğümüz dünya mı?

– Evet

– Dördüncü boyut zaman

– Aynen öyle

– Ve beşinci boyut da da zaman ve mekan herşey birarada. Orası bayağı kalabalık bir yer olmalı

Gülerek “Boyutsuz boyutta ne kalabalığından bahsediyorsun?” diyor.

Bütün bu teorik açıklamaların bir noktada yaşadığım duruma temas edeceğini ve hatta tüm bu olanlara makul bir açıklama getireceğini biliyorum. Belki açıklamayla birlikte çözümde gelir. Ama zihnim dağılıyor. Buradan kurtulmam bu mistik geometri dersine bağlıysa acınacak durumdayım demektir. Huzursuzca kıpırdanıyorum. Dayı yan gözle bana bakıyor.

– İşte evlat kısacası sen her nasıl olduysa beşinci boyutun penceresinden kafayı uzatmışsın ama aklın üçüncü boyutun sınırlamalarıyla çalışıyor. Aklına yön verip çıkışı bulmadıkça kendi anlayışın dahilinde beşinci boyutun bu diliminde dolanıp durabilirsin.

Kendi açıklamasından son derece memnun olmuş arkasına yaslanıyor

– Şimdi istersen yüzlerce kere o otobüse binebilirsin. Bir işe yaramaz. Zihnindeki kilit orada öylece duruyor. Seni kapalı kaldığın o yerden ne bir otobüs ne bir uzay mekiği çıkarabilir Bülent. Kendi kendimizi kapatıp üzerine kilit vurduğumuz odalar hep bizim eserimiz, bizim zamana dayalı zihnimizin eseri

– Peki nasıl çıkmalı

– Nasıl çıkmak diye bir şey yok. Görmüyor musun nasıllar hep zamana dayalı

– Ama anlamıyorum nasıl…

Lafımı kesiyor. “Faydasız kavramsallaşmadan uzaklaştığında bulunduğun yerin neresi olduğunu, aslına bakarsan kendinin ne olduğunu anlayacaksın. Bu dünyada bizler gezginleriz ve gezinti aracımız ise bizzat kendi varlığımızdır. Sana boyutlardan bahsettim ya boyut falan yok aslında. En azıdan seni itip kakan, istemediğin yerlere sürükleyen bir boyutlar silsilesi yok. Sadece kendini ne kadar ve ne olarak bildiğinin önemi var. Kendini biliş seviyene göre içinde bulunduğun boyutu sen belirlersin. Kendinin ne olduğu hakkında anlayışın geliştikçe varlığını istediğin yere istediğin şekle taşıyabilirsin. Evrenin en derin yerlerine gidip istersen gezegenlerle misket oynayabilir, kozmik sırlara vakıf olabilirsin. ”

Bu noktada sesi daha derinden çıkıyor, akşam karanlığının içinde gözleri derin göller gibi ürpertici bir güzellikte ışıldıyor. “Ta ki günün birinde derin bir özlem duygusu seni sarana ve zaman ve mekan dahil tüm oyuncakları onunla oynamayı tercih edenlere bırakıp sonsuzluğa giden en son adımı atmaya karar verene kadar.”

Apansızın kürek kemiklerimin arasına inen bir şaplakla bütün zihnim duruyor. Dayı dostane ama güçlü bir şekilde sırtıma vuruyor. Nasıl bir vuruşsa tek bir şaplakla içimdeki ama’lar nasıl’lar, neden’ler , bunların hepsi sanki daha önce hiç sahip olmamışım gibi ortadan kalkıyor. Dünyanın seslerini duymaya başlıyorum yeniden. Bu cırcır böceği kim bilir kaç saattir ötüyor. Şu karşıdaki çalıya takılmış poşet rüzgarda ne zamandır dalgalanıyor. Nasıl kendi iç dünyam, kendi iç dünyalarımız, bu kadar acımaz ve anlamsızken, dünya zamansız güzelliğiyle asil ve sessizce durabiliyor? Dayının sesi aklımda çınlıyor “Oyuncakları terk et, oyuncakları terk et!” Sanırım içimde birşeyler asla geri gelmeyecek şekilde kopuyor…

Her zamanki zihnimle düşünüyor olsam kendime çok kızardım. Ama çok mutluyum. Hayatın bana, hepimize yaptığı bu şakaya içimden çağlayanlar gibi deli deli gülüyorum. Şimdi anlıyorum. Kimsenin saat tutmadığı gerçekler dünyasında hesap yaparak, saat tutarak aslında ne olduğumuzun bilgisini kaybettiğimizi. Dünyanın en büyük ironisi bu olmalı.

Son kez otobüse bineceğim dayı.

– Öyleyse buraya geri geleceksin demektir.

Beni test ediyor. Daha doğrusu test etme parodisi yapıyor. Gözleri akşam karanlığında belli belirsiz bir ışıkla parlarken ben onun beni gayet iyi anladığını biliyorum. Tek bir zamansız anda yaşamama vesile olduğu bu yüce değişimin o da farkında. Derin bir nostalji hissi içimi kaplıyor. Ruhun yolculuğu boyunca içinden geçtiği tüm yaşanmışlıklara son bir saygı duruşu. Varlığı her haliyle sevme ve onun arkada bıraktığı tüm şeyleri en derin bir sevgiyle terk etme hali bu. Güzel insan Bülent’i sayfaları bitmiş bir günlüğü kırmızı kurdelesiyle bağlayıp kitaplığa kaldırır gibi nazikçe kaldırıyorum. Artık hazırım

– Sana nasıl gideceğimi göstereceğim dayı. Çok iyi bir fikrim var.

 Dayı küçük bir çocuk gibi el çırparak kıkırdıyor. Güzel bir gösteriye hazırlanırcasına banka arkasını yaslayıp iyicene yerleşiyor. Sanki boyu çok kısaymış gibi ayaklarını bankta ileri geri sallıyor. Elindeki pet şişeyi döndürerek sabırsızca oynuyor. Kendi gösterime başlamadan önce onun çocuksu gösterisine katıla katıla gülüyorum. Kahkahalarım akşam serinliğinde yankılanırken gelmekte olan sonsuzluk otobüsünün ışıklarına doğru koşuyorum. Otobüs ve ben şekil değiştirip komple tek bir ışık kütlesine dönüşerek birbirimize çarpıyoruz. Ben artık ben olmanın çok ötesinde ışıkların içindeyken hayal meyal dayının banktan kalkıp delice bir dansa durduğunu görüyorum. Kendi çevresinde üç dört kere dönerek avucunda tuttuğu çekirdek kabuklarını konfeti gibi havaya atıyor. Kabuklar yere düşmeden yok oluyorum.

– Arzu, Arzu, Arzuuuuu…

Arzu artık bu genç adama ne yaptıysa genç adam öfkeli sesiyle yeri göğü inletiyor. Sesi tüm meydanda yankılanıyor. Telefonu tutan eli kasılmış, parmakları bembeyaz görünüyor. Koskoca Taksim meydanında hiç kimse yokken ses nasıl yankılanır bilir misiniz? Tabii ki bilmezsiniz çünkü Taksim meydanı hiç boş kalmaz. Ama unutmayın ki bu sizin bildiğiniz dünya değil. Genç adam yoğun duygular içindeyken nerede olduğunun farkında bile değil. Bomboş meydanda bir tek ben ve o varız.

İçimden gülerek ciddi bir tonda sahne alıyorum.

– Ne oluyor yahu bu ne gürültü!

Benim yabancı biri olmam umurunda bile değil. Duyguları şelale gibi. Hiç bir şeyi umursamadan coşarak anlatıyor

– Ne oluyor anlamıyorum abi sürekli arıyorum Arzu’yu. Daha önce hiç konuşmamışız gibi sanki beni yine terk ediyor. Yine arıyorum yine terk ediyor. Sonra yine yine

– Dur dur biraz sakin ol önce. Tünele doğru yürüyelim. Yolda anlatırsın. Tanışalım önce benim adım Bülent ve sanırım konuşmamız gerek.



Yorum Yapın