- Uyan hadi, kalk, bu saat olmuş, halen yatıyorsun. Yapman gereken işler var.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Kum dolu gibi yanmakta olan gözlerimi güçlükle açarak yerimden doğruluyorum. Karşımda Aynur ablam, bana çıkışıyor:
- Bütün gün uyuyorsun, kalk hadi, bir işe yara, Mert’ i parka götürüp gezdir.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Odanın diğer köşesinde yayılmış bir şekilde yatmakta olan diğer bir kardeşim İlteriş’ e bakıyorum. Her nedense ona hiç bir şey söylenmiyor. Oysa 2 saat kadar önce uzun bir yoldan geldim ve önceki sabahtan beri uykusuzum. Hakkâri’ de ki görev süresi bitmiş ve tayini geri alınmış olan eski bir arkadaşımın! eşyalarını Mersin’ e taşıdım ve 28 saat aralıksız direksiyon başındaydım.
Ayakkabılarımı ayağıma geçirip aşağıya iniyorum. Mert’ in elinden tutup site içindeki parka doğru yol alıyorum. Mert bana dönüp:
- Neden bütün işleri sana yaptırıyorlar biliyor musun dayı? Diye soruyor.
- Neden?
- Çünkü sen geri zekâlının tekisin. :)
- Kes lan bücür.
:)
Parka varıyoruz. Mert diğer çocukların arasına karışıyor. Bende banklardan birine geçip yaslanıyor ve serinliğin tadını çıkartmaya çalışıyorum. Az sonra yanıma bir kadın oturuyor ve göz göze geliyoruz.
- Merhaba, kontör yüklemem lazım ama bu telefonu yeni aldım, yükleyemiyorum, bana yardımcı olabilir misiniz?
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Benimkiyle aynı model olan telefonu elime alıp kontörü yüklüyorum ve bu arada sohbete başlıyoruz. Kadın bıkmış bizim şu erkek milletinden, hayatına pek çok erkek girmiş çıkmış, girerken değil de çıkarken epey sorun oluyorlarmış, yinede onlarsız yapamıyormuş, çok güzel ayrılık yaşatırmış, mışmış da mışmış. Hanımefendi erkek arkadaşlarıyla görüşecek ama telefonuna kontörü ben yüklüyorum.
Sistemin yıkımı başlıyor.
Mert ağzı-yüzü ve üstü-başı kan revan içinde yanıma geliyor. O an aklımdan tek geçen Aynur ablama ne diyeceğim, Mert onun için her şey demek, tek çocuğu ve en yakın arkadaşı. Yanımda önlük giymiş manava benzer biri beliriyor ve bozuk Türkçesiyle bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor:
- Bu çocuh yarim kelo çilegimi yedi.
O an ferahladığımı hissediyorum. Cebimden bir miktar para çıkartıp adama uzatıyorum.
- Abbey, ben eve bi kelo daha göndereyim.
Adama epey para vermiş olmalıyım.
Mert’ in ellerini ve yüzünü parktaki çeşmede yıkıyorum. Bir diğer ablam Aygül şık bir kıyafetle parkın yanından geçiyor ve tam sitenin çıkışına doğru yönelmişken bizi fark edip yanımıza geliyor.
Çamaşır makinesi hala çalışmıyor ve sen çocuk parkında boşa zaman geçiriyorsun, akşama geldiğimde o makine yapılmış olsun.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Sistemin yıkımı hızlanıyor.
Ilık ve yumuşak bir meltem esiyor ve parktaki küçük bir ardıç ağacının çimenli dibinde kendimi toparlamaya çalışıyorum. Gözlerimi kapatıp alnımda üçüncü bir gözüm olduğunu hayal ediyorum. Tam bu sırada Aynur ablamın sesini duyuyorum.
- Mert nerede?
…
- Mert nerede diyorum?
- Buralardadır herhalde.
- Herhalde mi?
Sıçrayarak yerimden kalkıyor ve gözlerimle bütün parkı tarıyorum.
Mert yok.
Ablam hışımla bana bağırıyor:
- Bir çocuğa sahip çıkamadın değil mi, bütün gün hiçbir iş yapmıyor ve sana emanet edilen bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, beni deli ediyorsun, bul çabuk şu çocuğu!...
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Şaşkınlık ve suçluluk duyguları içerisinde parkta bir öte bir beri yeğenimi arıyorum ama bulamıyorum. Aynur ablamın sesi yeniden kulağıma çalıyor:
- İşte sen böylesin, geri zekalının tekisin, geri zekalı!!!
O anda Mert saklandığı çalılıkların arasından çıkıp bana yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bağırıyor:
Ben sana geri zekâlı demiştim, bak gördün mü? Annemde onayladı işte.
Hep birlikte sitenin dar yollarından eve dönüyoruz.
Şu hortumu bağla da domatesleri sula, kuruyacaklar yoksa diyor ablam.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
İyi ama bu İlteriş’ in işi değil mi?
Sus karşılık verme, saygısız herif, bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dahası birde karşılık veriyorsun, ne işe yararsın sen. Tembel seni.
Çaresizlik içinde hortumu çeşmeye bağlayıp domatesleri ve bahçedeki birkaç uyuz fidanı sulamaya başlıyorum. Evdeki telefon çalıyor, İlteriş yukarıdan bağırıyor:
- Telefona baksanıza ya, alooo.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Koşup telefonu açıyorum, arayan babam(ız).
Neden bu kadar geç bakılıyor bu telefona?
- Baba.
- Bir baban olduğunu hatırlayabildin demek. Uykudan kalkamadın galiba, zaten bütün gün uyuyorsun, başka yaptığın hiçbir iş yok, çabuk Aynur ablanı çağır bana.
- Ablaaaa.
- Elinin körü, ne bağırıyorsun, sağır mı var?
Babam telefonda.
Hızlı adımlarla aşağı iniyor ve bir hışımla ahizeyi elimden kapıyor.
Bahçeye geri dönüyorum ve domateslerin dibinin açık bıraktığım su yüzünden göllendiğini fark ediyorum. İlteriş ikinci katın penceresinden sesleniyor:
- Oraya biraz toprak dök, yoksa domateslerimi aşırı sudan kurutacaksın.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Bahçenin kuru bölgesinden bir miktar toprak kazıp domateslerin dibine döküyor ve karıştırarak fazla suyu emmesini sağlıyorum.
Cebim çalıyor, arayan Aygül ablam:
- Sen hala gitmedin mi Arçelik servisine?
- Şimdi çıkıyordum abla.
Akşam oldu, sense servise bile gitmemişsin, akşama geldiğimde o makine yapılmış olsun.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
Televizyonda bir belgesel var. Çekim Yasası diye bir şeyden bahsediyor. Kendimi anlatılmak istenen düşünceye veriyorum.
Burada bir düşünce düzeyinden bahsediyoruz.
Bizim işimiz insanlara istedikleri şeyi, düşünmeyi öğretmek.
İstediğimiz şeyi zihnimizde netleştirmek. İşte bu noktadan sonra evrenin en güçlü yasası işlemeye başlıyor; çekim yasası.
En çok neyi düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz ve o hale gelirsiniz. Bu prensip 3 basit kelimeyle açıklanabilir:
Düşünceler nesnelere dönüşür; birçok kişi şunu anlamaz; her düşüncenin bir frekansı vardır ve düşünce ölçülebilir.
Ölçülebilir bir düşünce var mı ki bende? Ama bunlara kafa yoramayacak kadar bitkin hissediyorum kendimi, hemen yola çıkıyorum.
Yarım saat kadar sonra Arçelik servisindeyim, makineyi arabadan indirip içeri getirmemi istiyor usta kılıklının biri.
Tanrım, neden bütün işleri ben yapmak zorunda kalıyorum?
İyi ama bu benim değil de sizin göreviniz değil mi? Size o kadar para ödüyorum, indirin şu makineyi, diyorum.
Üç kuruş para verince bizi satın mı aldın ulan, dümbük.
Kan beynime sıçrıyor ve…
Ustanın kanlar içerisinde yerde hareketsiz yatan bedenine bakıyorum ve elimdeki bıçakla kaşınmakta olan kolumu sürtüyorum.
Kollarım kan rengi.
Nefesim tamamen tutulmuş.
Bedenim günah kokuyor.
Kapıdan içeri bir genç kız giriyor, üzerinde iş tulumu ve elleri makine yağı ile kapkara olmuş.
Sen ağabeyimi öldürdün, öldürdün, öldürdün. Çığlıklar atarak üzerime saldırıyor ve elimdeki bıçağı çekip alıyor. O’na karşı koyamıyorum. Öylece kalakalıyorum. Adeta nutkum tutulmuş. Elimden aldığı bıçağı karnıma ve kalbime sallamaya başlıyor, aldığım darbelerle yere yığılıyorum, vücudumdan çıkan kanlar az sonra servisin her köşesine dağılmaya başlıyorlar. Hiçbir uzvumu hareket ettiremiyorum, tek bir noktaya bakıyorum ve sadece konuşulanları duyabiliyorum ancak hiçbir tepki veremiyorum. Birkaç dakika kadar sonra Polis telsizinden kulağıma yansıyan titreşimler beynime kazınıyor:
46–28 merkez 45–15 tamam.
Olay mahallindeyiz, iki ex ve bir zanlı var, ambulans bekliyoruz, tamam.
Savcı görev yerine intikal etti, ambulansı bekletin, tamam.
Uykum var.
Uyumak ve bir daha uyanmamak istiyorum, gözlerimi sebebini bilmediğim bir huzurla kapatıyorum.
Sistemin çalışması durdu.






